7 Eylül 2010 Salı

Burn After Reading





Burn After Reading, zengin oyuncu kadrosuyla vizyondayken de dikkatimi çekmiş, fakat fragmanını gördükten sonra Ocean's Eleven tadında bir film olduğunu zannedip, izleme gereği duymamıştım. Bırakın filmi izlemeyi, dvdsi elime geçtiğinde koleksiyonuma eklemeye "tenezzül bile etmemiştim"! Ne kadar yanılmışım...

Yanılgımın farkına Synecdoche, New York filmini izledikten sonra, uykusuzluktan bir film daha devirmeye karar verip "oynat" tuşuna basmamla vardım. Aklımdaki film, itiraf etmek gerekirse Burn After Reading değildi. Hatta u film aklımın ucundan bile geçmezdi. Ancak, izlemekten kaltığım filmin kafa karıştırıcı ve bir yandan da mutluluk verici ağırlığından sonra, beni ancak rahatlatıcı bir film kendime getirrebilirdi. Anlamaya pek uğraşmayacağım, uyursam da pek bir şey kaybetmeyeceğim bir film...

Bu kadar hakarete varır cümleleri yapıştırdığım filmin oyuncularına bakar mısınız? George Clooney, John Malkovich, Brad Pitt, Tilda Swinton ve Frances McDormand... Peki ya bu filmin yönetmenleri kim? Coen kardeşler...


Tüm bu satırları yazdıktan sonra kendime soruyorum: "acaba bu filme karşı bu kadar çok önyargı bulundurmamın sebebi neydi? diye... Bulamıyorum. Belki de dediğim gibi fragmanı çok kötü bir zamanımda izledim. Bu bir sebep olabilir zannedersem...

İnanılmaz derecede kafa boşaltıcı bir film. Eğer dertliyseniz, yorgunsanız, mutlaka izleyiniz. İzlediğim diğer komedi filmlerinde gördüğüm bir özelliğe bu filmde de rastladım. Bu özellik büyük oyuncu olmanın getirdiği bir özellik. Brad Pitt gibi dev bir oyuncu, bu filmde inanılmaz yüzeysel ve tabiri caizse "karizma sıfırlayan" bir rolü oynuyor. Fakat bir role bu kadar mı hayat verilir. Bir aktör bu kadar mı komplekssiz olur! Ülkemiz jönlerine bakıyorum da, nedendir bilinmez kalıplarının dışına bir türlü çıkamıyorlar. Halbuki alın, Brad Pitt örneği karşılarında. Adamda sıfır kompleks! "Ben karizmatiğim, yakışıklıyım, seksiyim... Bana adam gibi roller verin. Kızlar bana hasta olsun!" düşüncesi adamda hiç yok. Adam "her tip rolü oynayamalıyım"ın peşinde. Ya da o kadar aşmış ki, bruları kendisine sormuyor bile...

Neyse ne! Bence John Malkovich ve George Clooney'den daha çok konuşulmayı hak ediyor bu rolüyle Brad Pitt. Helal olsun. Bu performansı izlemek için, sırf bunun için, Burn After Reading izlenir!

Dip not: Şu yukarıda fotoğraflarını koyduğum kareye belki saatlerce bakıp güldüm. O sahneyi bilmem kaç kere baştan izleyip gülmekten katıldım. Bir adam, burnuna silah dayanmışken bu kadar aptal bir sırıtış atabilir mi? Koskoca Brad Pitt, vay be! Helal olsun!

Everything You Always Wanted to Know About Sex * But Were Afraid to Ask







Bir kitabın ilk cümlesi çok önemlidir. Tıpkı bir filmin isminin önemi gibi. Şu isme bakar mısınız? Hani "oğlum/kızım, birayı dilinin altına alark içtiğin vakit daha çok kafa yapıyormuş!" gibi cümleler vardır ya, duyduğumuzda pek itibar etmemiş gibi dururuz ama içten içe fena halde meraklanırız, acaba doğru mu diye, işte Woody Allen'ın bin dokuz yüz yetmiş iki yılında beyaz perdeye uyarladığı filmin adında da böyle, merak uyandıran garip bir tat var. Seks hakkında bilmek istediğiniz, fakat hep sormaya korktuğunuz her şey... Nasıl? Merak uyandırıcı, değil mi?

Yaklaşık bir yıl kadar evvel bahsetmiş ablam anneme bu filmden, behsedişinden kısa bir süre sonra da annem bana anlatmıştı filmin bir kaç sahnesini, kıkır kıkır gülerek... "Bu filmi acaba bulabilir miyiz?" demişti akabinde.

Buldum ve annemin İstanbul'a gelişi şerefine kendisine izlettirdim.

Bir kere sinemayla ilgilenen bir arkadaşımın Woody Allen filmleri hakkında yaptığı bir yorumu hatırlıyorum, demişti ki; "Woody Allen filmlerine karşı hep bir önyargım vardır... Filmlerinde o kadar yoğun diyaloglar var ki; cümleleri algılamaya çalışmaktan filmi izlemeye vakit bulamıyorum!". Sanırım dostum haklıydı. Misal Vicky Cristina Barcelona örneğinde bu yoğun diyaloglardan bahsedebiliriz. Ya da Annie Hall'da... Nitekim bahsedeceğim yakında!

Fakat bu film sıradan bir Allen filmi değildi. Bir kere David Reuben'in aynı adı taşıyan kitabından uyarlama. Yani, tam anlmaıyla bir Woody Allen fikri olduğunu kimse söyleyemez.

Film yedi soru başlığıyla anılan bölümlerden oluşuyor. Kitapta da bu böyle.
  1. Do aprohodisiacs work?
  2. What is sodomy?
  3. Do some women have trouble reaching orgasm?
  4. Are travesties homosexuals?
  5. What are sex perverts?
  6. Are the findings of doctors and clinics who do sexual research accurate?
  7. What happens during ejaculation?
Her bir sorunun çok ilginç cevapları var. Hepsi izlenmeye değer. Ya da daha doğrusu ben ilki dışında her soruya çok komik cevaplar verildiğini düşünüyorum. Hele ki "what happens during ejaculation?" bölümü, tam anlamıyla bir başyapıt. Eğer bir erkeğin erekte olması esnasında içinde neler yaşadığını daha komik ele almış olan bir babayiğit varsa çıksın karşıma. Bu kadar komik yapılamazdı herhalde. Zaten, filmin en ilgi çekici yeri belki de bu kısmı.

Woody Allen, filmin birçok bölümünde oynuyor. Film birbiriyle tamamen alakasız bölümlerden "kısa filmlerden" oluştuğundan, bu bir problem yaratmıyor. Woody Allen'ın pek iyi bir oyuncu olduğunu sanırım kimse söyleyemez, ama bu filmde görmemiş olsak da senaristliğini ve de yönetmenliğini yabana atamayız.

Sanırım onu ekranda görmek, inanılmaz derecede hoşuma gidiyor, rahatlıyorum!

The Life Aquatic with Steve Zissou



The Life Aquatic with Steve Zissou, Ukde Sineması'nda izlediğim ilk komedi filmi. Gelmiş geçmiş, bence en iyi komedi aktörlerinden bir tanesi Bill Murray'dir. What About Bob? (1991) çocukluğuma dair hatırladığım "şeylerden" biridir, bırakın hatırladığım filmlerden biri oluşunu. Oradaki o can alıcı performans yine aynı kişiye, Bill Murray'e aittir.

Gece, izlemek üzere bir komedi filmi ararken oyuncular arasında Bill Murray'i görür görmez seçtiğim film oldu The Life Aquatic with Steve Zissou, fakat tehlikeli bir film seçmişim de haberim yokmuş. Filmin yönetmeni Wes Anderson...

Wes Anderson, nasıl olmuş da Oskar kazanmış? sorusunu defalarca sormak gerekir; çünkü filmleri son derece derindir ve akıcı değildir. Yani pek Oskar jürisinin ilgisini çekmez. En azından ben öyle düşünüyorum. Şimdi açık konuşmak gerekirse pek de filmini izlemedim. Hatta yönetmenin izlediğim ilk filmiydi The Life Aquatic with Steve Zissou. Ama daha evvelden Anderson'un Hotel Chevalier diye bir kısa filmini izlemiştim ve adamın ne tarz filmler yaptığını biliyorum.

The Life Aquatic with Steve Zissou filmi boyunca gözlerimi kapamamak için kendimi zor tuttum. Kabul; film belirli bir film izleyicisine hitap ediyor. Yine kabul; her ülkenin mizah anlayışı farklıdır. Fakat bu kadar da yavaş olunamaz. Film boyu bir iki yere, kendimi zorlayarak, güldüm, hepsi bu.

Bir de siz deneyin bakalım. Haklı mıyım, yoksa sizin üzerinizde farklı bir etki bırakabildi mi film...

Son olarak; oyuncu kadrosuna diyecek yok. Bill Murray'in yanı sıra Owen Wilson, Cate Blanchett.. gibi isimlerde filmde yer alıyorlar. Üstelik burada övgüye değer bir olay daha var. Her iki önemli oyuncu da, çok sıradan rolleri kabul etmişler, hatta kendilerini biraz rezil etmeyi bile göze almışlar. Bu konuda film saygıyı hak ediyor.

Biraz Kusturica havası, biraz belki Burton... Film boyu garip yerlerde gitar çalan adam ise, bence asıl komedinin temelini oluşturuyordu. Özet: absürd bir komedi.

Synecdoche, New York



Orhan Pamuk'un bu kitabının bir kaç bölümünü, lisede, edebiyat dersinde inceleme fırsatı bulmuştuk. Çok iyi hatırlıyorum; hocamın romanın ilk bir kaç bölümünü okuması için bir arkadaşımızı görevlendirmişti ve o arkadaşımız okumaya başladığı anda, kitabın ilk cümlesini -yukarıdaki cümleyi- okuduğu anda hocamız arkadaşımızdan durmasını rica etmiş ve sınıfa, bize sormuştu: "hiç böylesine iddialı bir cümleyi size kurdurtacak kadar sizi etkilyen bir kitap okudunuz mu?"

Kimseden ses çıkmamıştı... Bir-iki kişi ortaya kitap adları atmaya gayret etmişlerdi, fakat belirli bir cümle kurulamamıştı "evet, oldu... şudur;.........." gibi.

Gerçekten de fazla iddialı. Kabul ediyorum... Bu sebepten belki bir küçük değişikliğe gitmeliyim cümlemde... Mesela şu "bütün" kelimesi, benim kulağımı tırmalıyor. Şunu en iyisi... Ne desek? Bulamıyorum. En iyisi sanırım bu kelimeyi silip, atmak!

Tamamı nasıl duruyor bakalım:

"Bir gün bir film izledim ve hayatım bir parça değişti"

"Bir parça" kısmı son anda ağzımdan çıkıverdi. Yakıştı bence. Kabul, cümle biraz ağırlığını yitirdi ama unutmayalım ki; hiç bir Ukde Sineması yazımda bu denli iddialı bir cümle kullanmamıştım. Bu bir ilk ve emin olun, bu ilki hak edecek bir filmdi Synecdoche, New York.

Filmin isminden başlayalım.

Bildiğim kadarıyla Synecdoche kelimesinin türkçesi "kinaye"... Zaten buradan seyirci tedirgin olmaya başlamalı...

Bir ikinci tedirginlik duyulması gereken nokta ise; filmin yönetmeninin Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Being John Malkovich gibi başyapıtların Oskar ödüllü senaristi Charlie Kaufman oluşu. Hatta bu film; deneyimli "senaristin" ilk "yönetmenlik" denemesi!

Kaufman, proje olarak içinde yer aldığı tüm filmlerde bir farklılık yaratmayı bilmiştir. Synecdoche, New York'te da bunu fazlasıyla başarmış.

Filmin başrol oyuncusu ise çocukluğundan beri yakından takip ettiğim bir aktör. Hani Scent of a Woman filminin en can alıcı sahnesinde Al Pacino, prestijli lisenin konferans salonuna girer ve film boyu kendisine yardım eden genç çocuğu kurtarmaya yönelik dev bir konuşma yapar ya. Hani o sırada, çocuğun başının belaya girmesinde payı olan ve Al Pacino'nun tam karşısında oturan bir diğer sarışın çocuk vardır ya, masum bir ifade vermeye çalışır telaş dolu gözlerine... İşte o çocuk, o zamanlar yirmi beş yaşındadır ve geleceğin en parlak aktörlerinden biri olacağını derinden hissettirir. Bu gencin adı: Philip Seymour Hoffman'dır. Kendisini Capote'den de hatırlayabiliriz.

İşte bu muhteşem aktör, sanırım en sevdiğim aktörler listesine dördüncü sıradan girebilir. Üstelik çok da genç, altmış yedi doğmlu. Bir aktör için oldukça genç sayılabilecek bir yaşta.

Filme geri dönersek, elbette ki bu iki sebepten ötürü hayatımda bir parça değişikliğe yol açmadı. Daha derin sebepler var. Mesela konu.

Film biraz sıradan başlar. İlk dakikalarında sizi hiç zorlamayan ve zorlayacağa da benzemeyen bir film portresi çiziyor S, N.Y. Basit bir film izlenimi demiyorum, dikkat! Zorlamayan bir film diyorum.

Fakat her basit çocuk masalında da olduğu gibi, bu filmde de bir "l'element perturbateur" var ve bu filmde de değişikliklere sebebiyet veren nokta: Philip Seymour Hoffman'ın traş olduğu anda musluk borusunun, büyük bir basınçla beraber patlaması ve Hoffman'ın kafasına isabet etmesi.
Hoffman doktora pek tabii gider, ancak hasar anlaşılan kalıcıdır. "Anlaşılan" diyorum, çünkü film boyu kimse Hoffman'a, kafasına isabet eden musluk borusunun yol açtığı hasarın kalıcı olup olmadığı hakkında bir bilgi vermiyor. Hiç bir doktor kendisini bu konuda yeterince bilgilendirmiyor. Hastalığın adını dahi bilmiyoruz. Ne adını, ne de hastalığın Hoffman'ı öldürüp öldürmeyeceğini, hiç bir şeyi...

Bununla birlikte (bu hastalık sebebiyle demek istemiyorum; çünkü bence film bu konuda açık bir kapı bırakıyor) Hoffman'ı karısı, çocuğunu da yanına alarak terk ediyor. Almanya'ya gidiyor. Zaten kadın, Hoffman'ın ilgilendiği sanat dalıyla, Hoffman'ın ne yapmak istediğiyle, tiyatroyla pek de ilgili değil. Kendisi de bir sanat dalıyla uğraşıyor ve Hoffman'ın işini, tiyatroyu pek kaale almıyor. Hoffman'ın yani Caden'ın karısı Adele (Catherine Keener) "micropainting" adı verilen ve tam anlamıyla türkçesini bulamadığım bir çeşit resim sanatıyla ilgileniyor. Micropainting için, çok ufak resim sanatı da denebilir, sanırım.

Dikkat edin, Adele sıradan bir ressam değil, bir müzisyen de değil, bir sporcu hiç değil, kendisi evet, bir ressam ama yaptığı resimler çok olağandışı... Ve bence bu bile, başlı başına çok enteresan, filme bir hava katmış.

Adele, Almanya'ya gittikten sonra bir daha Caden'la pek görüşmek istemez. Önceleri kendisini boşlar, bir süre sonra da kendisini hayatından tamamen çıkarır.

Caden'ın kızı Olive'in sesi gittikçe olgunlaşır ve olgunlaştıkça Alman aksanı kazanır. Bu detay bile iyi düşünülmüştür. Bir noktaya açıklık getirmek gerekirse, filmin bir çok yerinde Hoffman'ın yani Caden'ın hayallerini izliyoruz. Bu sebepten, Olive'in sesinden bırakın haberdar olmayı, gerçekten Olive var mı onu bile anlayamıyoruz.

Adele, Almanya'ya gittikten sonra, fevkalade zengin ve sükse sahibi oluyor. Ama Caden da öyle...
MacArthur Foundation'ı (“genius” grant) kazanıyor Caden, tiyatro yönetmenliğindeki başarısıyla. Ve oradan, ödül olarak aldığı yüksek miktarda parayla da dev bir tiyatro kuruyor, bir film stüdyosu gibi... Ve o film stüdyosunun içerisine bir dev sahne kuruyor. O sahneye de onlarca oyuncu diziyor. Amaç; Caden'ın yaşadığı yalnızlığı, evlat hasretini, kadınına duyduğu özlemi, karısının yerine hayatına giren kadınları, tiyatro başarısını, hastalığını, buhranını ve eğer tüm bunlar bir yalandan ibaretse, o yalanı sahnelemek!

İşte bu fikir bile muhteşem! Sadece bu fikir bile fevkalade!

Büyük cast aşamasında şoke edici bir olay daha yaşanıyor... Film boyu Caden'ın bulunduğu birçok sahnenin arkaplanında yeralan bir adam, tam on yedi yıllık takibin ardından Caden'ın karşısına çıkıyor ve şu cümleleri sarf ediyor:

Takipçi Adam: I don't have a resume, or a picture. I've never worked as an actor.

Caden Cotard: Good. Tell me why you're here.

Takipçi Adam: Well I've been... I've been following you for twenty years. See, I knew about this audition because I follow you. And I've learned everything about you by following you. So hire me. And you'll see who you truly are. Peek-a-boo. Okay... Hazel, I don't think we need to talk to anyone else, this guy has me down. I'm going to cast him right now. And then maybe you and I can get a drink and then maybe we can figure out this thing between us. Why am I crying? Because I've never felt about anybody the way I feel about you. And I want to fuck you until we merge into a Camure, a mythical beast of penis and vagina, internally fused, two pairs of eyes that look only at each other, and lips, never touching, and one voice that whispers to itself.

Caden Cotard: Okay, you got the part.

---
Tüm hayatınız boyunca birinin sizi, günün birinde sizi sahnede oynamak için takip ettiğini bir düşünsenize!

İşte film bu tip muhteşem fikirlerin bir çeşit buluşması.

Gönlüm analiz etmeye, kendimce analiz etmeye devam etmek istiyor ama bu filmi henüz izlememişlerin ağzına bir parmak bal çalmakla yetinmek, amacıma daha doğru bir hizmetmiş gibi geliyor.

Son söz: Synecdoche, New York bu yıl izlediğim en güzel filmdi.

Inglourious Basterds




İkinci Dünya Savaşı’nda, tamı tamına 58.000.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu rakamın yüzde 48’i sivil… Gestapo kamplarından, ya da yapılan çeşitli işkenclerden bahsetmeye, zannedersem gerek yok.

Peki ya sonuç?

“İstila edilen Berlin'de; Hitler, eşi Eva Hitler (Eva Braun) ile yeraltı sığınağında (Führerbunker) 30 Nisan 1945 günü intihar etti.” – Vikipedi…

Hepsi bu mu? Yani bu kadar zeval, bu kadar derin yaralar… Hepsinin sonucunda bir insan ve yandaşlarının en üst düzey olanlarının çoğunun cezası bu mu? Bir intihar… Rahat ve bilinçli… Sevdiklerini son kez öperek, onlarla vedalaşma zamanı bularak… Hatta belki de, pek fazla acı hissetmeden… Bu kadar basit mi?

OLMAMALI!

Bir film yapmalıyım! Ve tıpkı Orhan Pamuk’un dediği gibi “gerçeklere, ancak onları değiştirdiğim zaman katlanabiliyorum” felsefesine bağlı kalarak, tarihi kendimce değiştirmeliyim! Hitler’e farklı bir son yazmalıyım! Ancak bu, benim gönlümü rahat ettirebilir!




Demiş olmalı Tarantino, Inglourious Basterds filminin senaryosunu yazmaya koyulmadan evvel. Çünkü; film başından sonuna kadar tamamen “intikam” kokuyor. Naif ama derin bir intikam!

Ukde Sineması’nda izlediğim ilk Tarantino filmi, ilk Brad Pitt filmi aynı zamanda. Kafayı dağıtmaya ve rahatlamaya birebir… Bu kadar acımasızca sahnelerin bulunduğu bir filmi izlerken “oh ulan, iyi olmuş!”, “beter olsunlar!” gibi cümleler kuracağım aklıma gelmezdi. Ama konu nazilerdi. Konu işkence gören Hitler’di… Kafaları kesilen nazileri görmekti bana zevk veren. Ve hiç fena bir şey değil bu his…

Tarantino’nun amaçlarına ulaşması, benim ve filmi beraber izlediğim ailemin, vahşet sahnelerine verdiğimiz tepkilerden anlaşılıyordu. Hepimiz ne kadar da hınç doluymuşuz meğer.

Filmin sonu geldiğinde, ekrana yansıyanların gerçeklerden uzak olduğunu gördüğümüzde, hiç itiraz etmedik. “Yahu burada bir hata var” demedik. Aksine, yüksek dozda heyecan duyduk.

Bir “sinema filmiyle”, belki de, Hitler’i cezalandırmış olduk. Gerçeklerden uzaklaşıp, hayal ettiğimize eriştik. Bence de zaten, sinemayı güzelleştiren bu.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Chloe



Geçtiğimiz yıl vizyondayken izleme fırsatı bulamadığım filmlerdendi Chloe. Dürüst olmak gerekirse afişini gördüğümde içimde herhangi bir “izlemem gerek!” hissi uyandırmamıştı.

Film bir doktorun, kocasının kendisini aldattığını hissetmesiyle başlar. Doktor, kuvvetle şüphelendiğinden emin olmak için bir fahişe kiralar ve onu kocasının üstüne salar. İşte ne olursa o anda olur.

Filmin devamını söylemek çok isterdim, ama söylemeyeceğim, izleyecek olan izlesin. Basit bir seks filmi değil, her ne kadar kimisine öyle gözükse de… Tam tersine, insanın içinde kalan duyguları zapt etmesinin güçlüğüne dokunan, Freudyen bir noktası dahi var.

Filmi izledikten sonra, Julianne Moore’un nasıl olur da bu filmle Oscar’a aday olamadığını uzun süre düşündüm. Başarılı bir performanstı oysa.
Eğer filmi tek başınıza izliyorsanız, filmin birçok yerinde “ah, aptal kadın!” diyeceksiniz, eğer yalnız değilseniz de muhtemelen bu cümleyi etrafınızdakilerin söylediğini duyacaksınız.

Bir Ahmet Altan-Aldatmak, ya da Unfaithful kokusun filmde var. Bundan kastım; başrol oyuncusu doyumsuz bir kadın, her şeyi var olmasına rağmen yine de muhteşem bir cesareti olan şu kadınlar var ya, işte onlardan. Bu cesareti bir ailenin neredeyse parçalanmasına yol açıyor. Kimse bunun aksini iddia etmesin, çünkü kimseye son sahneyi ve kadının kafasındaki objeyi hatırlatmak istemem…

The Reader-Okuyucu



Filmler maalesef izlenme sıralarına göre değiller… Bu sebepten ilk aklıma gelenle başlıyorum:

“the reader”

Film, eski bir kadın Nazi gardiyanın hayatını anlatıyormuş gibi yaparak, aslında eşi benzeri olmayan bir merhamet duygusunu işliyor. Demek istediğim, yorumumun ilerleyen satırlarında belirginleşecektir.

On altı yaşında olan bir genç çocuk, bir eski Nazi gardiyanıyla cinsel ilişkiye girer. Hem çocuğun yaşı itibariyle, hem de Nazi gardiyanın çocuğa karşı olan yaklaşımı sebebiyle, çocuk Nazi gardiyana âşık olur. Bu bir problem değildir çünkü Nazi gardiyan; yani Hanna Schmitz-Kate Winslet, genç çocuğa; yani Michael Berg-David Kross, istediği her şeyi vermeye razıdır. Fakat Winslet, çocuğun tüm bu cinsel beklentilerini karşılaması karşılığında kendisinden tek bir şey bekler; o da kendisine kitap okuması.

Bu aslında filmin bize yansıtmak istediği merhamet duygusunun ilk elle tutulur, gözle görülür belirtisidir. Bir Nazi düşünün, binlerce kişinin katline sebep olmuş, bir çocukla yasak bir ilişkiye giriyor ve tek beklentisi kendisine kitap okunması.
Bu detay ilgimi çektiği anda içimde korkunç bir önyargı beliriverdi. Kendi kendime şu soruyu sordum:

-“Acaba bu Oscar adayı film bize Nazilerin aslında içlerinde çok naif olduklarını mı söylemeye çalışıyor?”.

Film ilerledikçe bu belirtiler devam etti.

Ve ben bu soruma tam anlamıyla cevap bulamadan film bitti.

Aklımda kalanlar:

-Film boyu rezalet bir makyaj izledim. Bilhassa Kate Winslet’ın yaşlanmış halini görünce Türk yapımlarla bir daha dalga geçmeme kararı aldım.

-Kabul etmeliyim ki; çocuğun kasetler boyu, kitap okuyuşunu izlemek ve de onları alan Kate Winslet’ın kasetleri dinleyerek okumayı ve yazmayı öğrenmesinin mümkün olup-olmayacağını, biraz da kıskanarak, düşünmek hoşuma gitti.

-Kate Winslet’ın o sarkık göğüsleri ve çekicilikten son derece uzak vücudunu görmek beni hiç, ama hiç mutlu etmedi.

-Çocuğun ettiği şu laf,” I'm not frightened. I'm not frightened of anything. The more I suffer, the more I love. Danger will only increase my love. It will sharpen it, forgive its vice. I will be the only angel you need. You will leave life even more beautiful than you entered it. Heaven will take you back and look at you and say: Only one thing can make a soul complete and that thing is love.”, bana biraz ucuz geldi…

Filmin ana noktası:

Acaba, o kamplarda, Nazi felsefesine inanmayanlar da görev aldılar mı? Eğer aldılarsa sanırım en acısı onlarınki olmalı. Düşünsenize; eğer bir idealiniz varsa, o ideal uğrunda mutlu ölürsünüz. Ama eğer inanmadığınız bir şeyin uğrunda savaştıysanız ve hatta inanmadığınız o şeyin uğrunda öldüyseniz, işte durum o zaman can sıkıcı hala gelir. Kate Winslet, işte bana bu kaza kurbanlarından biri gibi geldi… Hepsi bu.

Muhteşem Dönüş


Uzun bir aradan sonra, Ukde Sineması tekrar hayatıma girdi. Geçen aylarda, daha doğrusu; sinemayı ilk kurduğum zamanlarda her gece neredeyse iki film izliyordum yakın arkadaşım Buğra ile birlikte. Fakat maalesef; son zamanlarda yaptığım uzun süreli tatiller ve yurtdışından gelen misafirlerimle ilgilenmem sebebiyle Ukde Sineması’na kısa süreli bir ara vermek durumunda kaldım.

Bereket; henüz başladığımız şu eylül ayıyla birlikte sinema hayatıma tekrar, hem de kendi imkânlarımla, girdi.

Geçen hafta, şehir dışında çalışan annem, uzun bir aradan sonra evime geldi. Onu görmeye gidişlerimde, ya da ailemin diğer fertleriyle yaptığım herhangi bir konuşmada, kesinlikle ama kesinlikle Ukde Sineması’ndan bahsetmedim. Blogumdan haberdar olduklarıyla kalmışlardı ve yüce bir merak besliyorlardı benim burada, İstanbul’da neyin peşinde olduğuma dair. Her bana bu konu hakkında soru sorduklarında, kendilerine yetersiz cevaplar veriyor cümlelerimi şöyle bitiriyordum:

-“…buraya gelince görürsün nasıl bir şey, Ukde Sineması…”

Sonunda bu fırsat elime geçti ve beni ziyarete gelen anneme bir film izletme, düzeltiyorum; “kendi sinemamda bir film izletme” imkânına eriştim, şerefine nail oldum…

Ben “bitti” diyene kadar tüm yorumlar annem ve babamla yani; ailece izlediğimiz filmlere dair yorumlarımdır.
Dip not: Eğer kendilerini ikna edebilirsem, buraya onların da, izlediğimiz filmlere dair görüşlerini aktarmak istiyorum.

1 Ağustos 2010 Pazar

Je Vais Bien, Ne T'En Fais Pas



- ... les autres, c’est clochard dealer ou pute qu’ils finissent (Paul)
- Ben voila je ferais pute. (Lili)
Franko-Türk bir liseden mezun olmam ve Fransızca Mütercim Tercümanlık okuyor olmama rağmen, Ukde Sineması’nda ilk defa bir Fransız filmi izledim. Sebebini inanın ben de bilmiyorum.
Bu film bana Fransız bir arkadaşımın önerisi olan Je vais bien, Ne t’en fais pas(merak etme, ben iyiyim).
Film, ilk anından beri sizi içine almayı biliyor. Son yıllarda parlayan ve daha da parlamasını beklediğim bir aktris başrol oynuyor: Mélanie Laurent. Soysuzlar Çetesi filminde de oynayan Fransız aktris, bence Marion Cotillard’a göre daha iyi bir aktris. Yani Paz Vega’nın, artık Almodovar’ın gözdesi olmamasından mıdır nedir?, Penelope Cruz’un arkasında kalıyor oluşu gibi bir şey. Cruz, Vega’dan iyidir, kötüdür bilemem ama izlediğim kadarıyla Vega’nın da Cruz’dan aşağı kalır bir yanı yok.

Neyse, konumuza dönelim.
Eğer erkek evladıysanız ve babanızla tartışmışsanız, babanıza mutlaka izletmeniz gereken bir film. Sonu belki biraz ağır olabilir ama inanın iyi hissetmenizi sağlıyor.
Bunun dışında bir iki söz de Kad Merad için.
Filmde sevimsiz ve soğuk babayı canlandırıyor. Kad Merad’ın birçok komedi filmini görmüştüm. Bienvenue chez les Ch'tis(2008) ve Un ticket pour l'espace(2006) bunlardan bazıları. İnanın, bu filmleri izleseniz, “bu adam başka bir rolde oynayamaz” dersiniz. O kadar uyuyor komedi filmlerine. Ama Ukde Sineması’nda izlediğim Je vais bien, Ne t’en fais pas adlı filmde ağzımı açık bıraktıracak bir performans sergiliyor. Bir oyuncu bu kadar mı şanssız olur denilecek adamlardan. Şanssız çünkü Fransız… Şanslı çünkü Türkiye’de çalışmıyor… Neyse.
Zaten, muhteşem performansını Cesar ödülüyle süslemiş. Ne diyelim. Nice filmlere.
Son nokta filme dair: eşsiz bir soundtrack.
A Clockwork Orange kıvamında bir soundtrack. Yanlış anlaşılmasın. Birçok filmin çok güzel soundtrackleri var. Ama benim için soundtrack filmle uyumlu olmalı. Bu filmin soundtracki tam filmi tamamlar durumda.

İlgilenenler için: Aaron diye bir gruptan Lili adlı şarkı.
Özetle, bir ilk için güzel bir Fransız filmiydi. İzleyiniz.

Ultimo Tango a Parigi



“That's your happiness and my hap-penis.”
Eşini kaybetmiş bir adamın Paris’te yaşadığı bir çılgınlığı konu alıyor film. Aslında bu cümleyi okuyunca insan çok hareketli bir film bekliyor, doğrudur. Ama film hiç öyle değil.

Bir Bertolucci filmi. Tıpkı The Dreamers (2003-Bertolucci) gibi cinsellik bazlı ama anlatacakları çok daha derin olan bir film. Aynalar, her Bertolucci filmindeki gibi çok önemli bir yer tutuyor filmde. Paris birçok filmde gözüktüğünden çok daha hüzünlü, çünkü çok daha sepya…
Bu tip bir analize devam edebilirim. Ama asıl istediğim filmin çok daha içine girmek. Filmin içeriğine dair birkaç bilgi vermek.
Filmin başrol oyuncusu Marlon Brando. Kadın oyuncu ise Maria Schneider. Brando için görüşümü bildirmeden evvel Schneider hakkında bir-iki şey söylemek istiyorum.
Filmi birlikte izlediğim bir kız arkadaşım bana kadının bu önemli rol için hafif kaldığını söyledi. İlk bakışta gerçekten haklıydı. Brando gibi bir dev oyuncuya eşlik edebilecek –ne demeli?- seksapele sahip bir kadın değil Schneider. Onun yerine Sofia Loren ya da Bardot nasıl olurdu bilemiyorum, ancak sanki sanırım bir nebze daha oturaklı olurdu, bu tercih. En azından filmin ilk dakikalarında, filmin içerisine girme döneminde aklımdan bunlar geçiyordu. Fakat sonra biraz düşündüm. Film bin dokuz yüz yetmiş iki yılında çekilmiş. Yani bu demek oluyor ki The Godfather filmiyle aynı tarihte yapılmış. Bu dönem normal bir dönem değil Brando için. Öyle ki, bu denli usta bir oyuncu The Godfather filminde oynayabilmek için –o dönem de Akademi Ödüllü olduğunu hatırlatmakta yarar var- film denemesine gitmek zorunda kalmış. Normalde bu denli büyük bir oyuncuya “denemeye katılmalısınız!” demek, çok büyük bir hakaret.

Ancak Baba filminin yapımcıları haksız değiller. O döneme dönecek olursak. Marlon Brando iyice ününü kaybetmiş. Yaptığı filmler gişede oldukça başarısız. Başı bin bir belada. Onu böylesine önemli bir senaryoda oynatmak, filmin sonu olabilir. Bu sebepten bir teste ihtiyacı var.

İşte Paris’te Son Tango da, bu döneme tekabül ediyor. Bertolucci, Brando’nun karşında oynayacak olan aktris için belki de bu yüzden çok parlak bir kadın seçmedi ve sıradanla idare etti. Brando’nun önüne geçmesin ve film kaybolmasın diye.

Bu bir fikir elbet!
Öteki teorim ise daha romantik. Bertolucci sinemasını seven bir insan olarak, onun böyle gişesel bir hesap yapmamış olduğunu umuyorum ve ikinci teorimin gönlümde daha ağır bastığını söylüyorum.
Belki de Bertolucci daha gerçekçi olmak istedi! Demek istediğim; boş bir kiralık dairede tanışıp, en ücra cinsel fantezilere götürülebilecek kadın, her halde muhteşem olmasa gerek… Bu filmin gerçekçiliğini kaybettirebilirdi. Hangi erkek Sofia Loren gibi güzel bir kadınla –pek tabii gençliğinden bahsediyorum- bir dairede yaşayıp, her türlü cinsel fanteziyi onunla yaşamak istemez? Hayır, yanıtını verecek bir kimse bulmak zor ihtimal, tıpkı bunun gerçek olma ihtimali gibi.
Bertolucci sanırım bunu düşünmüştür.

Ingmar Bergman bu film için “konu ancak iki erkek arasında geçiyor olsaydı bir anlam ifade ederdi” demiş. Evet, belki daha renkli olabilirdi. Ama onu hayal edene kadar gerçeğinin tadına bakmak daha verimli olur. Bu film bu haliyle de çok güzel.

İlginç bir iki not da şöyle, filme dair:
1-Brando, senaryoyu hiç ama hiç ezberlememiş. Hep doğaçlama oynamış. Öyle ki Schneider onunla oynarken çok zorluk çekmiş. Bir türlü nerede söze girip, nerede susacağını bilememiş. Çıldırıyormuş.
2-Bertolucci filmin senaryosunu yazarken, hiç anlaşamadığı ve kendine sürekli muhalefet bir dostundan yardım almış. Ancak o şekilde mükemmele ulaşacağına ve hiç düşünmediklerini düşünecek oluşuna inanması muhteşem değil mi?
Bir de Gözlem:
Her başarılı aktör, en az bir kere homoseksüeli oynamıştır. İlginç!

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Chinatown



Uzun bir süredir memleketim olan Samsun’daydım. İki gün evvel benim dönüşümle birlikte, kapalı olan Ukde Sineması tekrar filmlerle buluştu.
Biraz popüler bir film olabilir günümüz için, ama aynı zamanda da bir klasik “Chinatown”. Filmin yönetmeni Roman Polanski’nin karmaşık cinsel hayatı, maalesef bu filmi yeniden popüler yaptı. Yapmamalıydı, keşke klasik olarak kalsaymış. Hani derler ya; isimler değil, isimlerin yaptığı eylemler eleştiri konusudur, işte ben buna uyacağım ve Roman Polanski’nin kişiliği ile alakalı tek kelime etmeyip, direk görüşlerime geçeceğim.
Çin Mahallesi, bugün izleyip de “böyle bir filmi, biz Türkler, günümüzde dahi yapamayız…” dediğiniz filmlerden. Adamlar yapmış… Bin dokuz yüz yetmiş dört yılında adamların yaptığı filmler, günümüzdeki sinemalarının neden bu denli gelişkin olduğunun en önemli göstergesi. İşte Çin Mahallesi de öyle bir film.
Evvela seni düşündürüyor. Üstelik filmin orijinal senaryosu üç yüz sayfanın üzerindeymiş. Bu demek oluyor ki, işin aslı film çok daha detaylandırılmış bir halde sunulabilirdi… Karman çorman, ama bir derdi olan bir film haline getirilebilirdi. Yine bir derdi var filmin, ama karman çorman değil.
Mesela senaryoda, film Gittes’in (Nicholson) anlatımıyla yürüyormuş. Bu belki işi daha az karmaşık hale getirebilir miydi, bilemiyorum…
Filmin sloganı “forget it, jake, it’s Chinatown” (unut gitsin, jake, burası Çin Mahallesi) Amerikan Film Enstitüsünce, en iyi yetmiş dördüncü slogan seçilmiş.
Faye Dunaway ve Jack Nicholson’un büyük oyunculuklarına dair bir gösterge:
Nicholson’un, Dunaway’i tokatlaması gereken sahne defalarca çekilmiş ve hiç birinde yönetmenin aradığı ortaya çıkmamıştır. Bunun üzerine DunawaY, Nicholson’dan kendisine gerçekten tokat atmasını rica etmiştir. Bunun üzerine Nicholson, Dunaway’e tokatı basmıştır ve filmde izlenen sahne işte budur.
Son bir takdire şayan örnek vererek film üzerine yazımı sonlandırıyorum.
Bilirsiniz genelde insanlar karşı görüşlere ya açık değillerdir, ya da sadece açık olduklarını iddia ederler; çünkü bunun daha doğru olduğunu bilirler. İşte bu filmde asıl aranan davranış biçimine bir örnek var. Filmin senaryosunun yazıldığı dönemde Polanski, kendisine yardım etmesi için bir dostu olan Robert Towne’u da davet ediyor. Robert Towne’un özelliği, her halükarda Polanski’den farklı düşünüyor olması ve ikilinin çok nadir hem fikir olduklarıdır. Polanski, kendi başına da pekâlâ yapabileceği bir işi, tutup kendine sürekli muhalefet bir dostuyla yapıyor ve elbette ki ortaya bu muazzam film çıkıyor.
Bu arada beyler bayanlar; işte en sevdiğim Hollywood aktörü de bu filmle ortaya çıkmış oldu:
“Jack Nicholson”!

25 Temmuz 2010 Pazar

Shutter Island



Ukde Sinemasını kurma yolunda en büyük adımlardan birini atarken yanımda olan, biricik arkadaşım Tuna’nın önerisiydi Shutter Island. Pizzalar bitip, çaylar yudumlanmaya başlanınca film de kendini bıraktı kollarımıza.
Tuna daha evvelden izlemişti filmi, ben ve Buğra ise ilk kez izleyecektik. Son dönem Martin Scorsese filmlerinin beşinin dördünde vardır Leonardo Di Caprio ve bu ikili yan yana geldiklerinde genelde hep iyi filmler yaparlar. Bu sefer de durum öyle olacak diye bekledim ama boşa beklemişim.
Shutter Island, eğer son dönem Hollywood filmlerine biraz da olsa aşinaysanız, sonunu henüz ilk dakikadan tahmin edebileceğiniz bir film. Keza öyle de oldu. Aklımdaki sonu “bence…” diye başlayıp söyleyince, Tuna olabildiğince kötü bir oyunculuk sergiledi: “ben bilmem vallaha…”. Ne zaman bir tahminde bulunsanız ve karşınızdaki size “ben bilmem vallaha” dese, bilin ki biliyordur ve tahmininiz doğru çıkacaktır.
Bunun dışında teknolojiye bir hayli işin içine sokması açısından Scorsese yenilikçiydi. Bu filme dair sevdiğim bir özellikti, her ne kadar sinemada ileri teknolojiden nefret etsem de… Misal; felsefesi açısından Matrix on numara bir filmdi, fakat hiç hoşuma gitmemişti.
Filmdeki sahnelerin güzelliği, çok kötü bir ortamın bile imrendirici bir çekimle nazikleştirilmesi oldukça hoşuma gitti.
Oyunculuklar hakkında zaten bana söz söylemek düşmez… Di Caprio ve Ben Kingsley… Sir Ben Kingsley, pardon.
Bir tek belki Marc Rufallo sırıtmıştı denebilir. Uyumsuzdu kadroya ve projenin ağırlığına. Hiçbir oyuncu bir rolün adamı olarak bilinmek istemez. Robert De Niro gibi bir mafya babası olup, bir başarısız film yapımcısı olmak her oyuncunun hayalidir. Ama bunun da altından kalkabilmek gerek. De Niro birçok tipte karşımıza çıkıyor, ama o De Niro, öyle bir fark var. İşte belki de bu sebepten Rufallo’yu pek tatmin edici bulmadım.
Duyduğuma göre Rufallo’nun rolü için Robert Downey Jr. da Scorsese tarafından düşünülmüş. Doğru mudur bilmem ama, sanki daha uygun olabilirdi… Gerçi Downey Jr. Bugünlerde başrollerle mücadele etmekte ama yine de uygun olurdu diye düşünüyorum…

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Gangs of New York-Daniel Day-Lewis



Ukde Sinema’sından, şöyle bir baktığım vakit geçmişe, şimdiye kadar henüz yalnızca “onlarca” film geçmiştir. Bu filmlerin arasında en sevdiğim yönetmenlerden birinin elinden çıkma bir film de bulunmakta; Kötü Eğitim-Almodovar. Aynı şekilde bu filmlerin arasında en sevdiğim erkek oyuncular sıralamasında (Hollywood göz önüne alındığı vakit) ikinci sırada olan bir aktörün filmi de bulunuyor; Robert De Niro-Awakenings… Fakat De Niro’yu böyle görmemin tek sebebi; ücüncü en beğendiğim erkek oyuncuya göre çok daha fazla film yapmış olması, ona biraz özenmem (Stella Adler’dan ders alma şerefine nail olmuş aktörler arasında olması sebebiyle) ve yaşına, biraz da olsa özel hayatını saklayabilemesine saygı duymamdan ötürü. Yoksa dün gece izlediğim filmin baş rol oyuncusu, asıl iki numaram…
Öyle bir aktör düşünün ki; çok tutan bir filminden sonra hayali olan ağaç işlemecili mesleğini icra etmek üzere İtalya’ya yerleşmiş ve kısa bir süre sonra ayakkabı tamirciliğine başlamıştır.
Öyle bir aktör düşünün ki; koskoca Martin Scorsese’ye; ki kendisi Taxi Driver, New York-New York, Raging Bull, Goodfellas, Casino… gibi filmlerin yönetmenidir, İtalya’daki evinin kapısına adeta kamp kurdurtmuş ve hiçbir şekilde filminde başrol oynamayacağı yönünde kesin sözler söylemiştir…
Öyle bir aktör düşünün ki; koskoca Gangs of New York filmi için “İtalya’ya set kurun, oynarım” demiş ve Scorsese’ye İtalya’da film seti kurdurtmuştur.
Öyle bir aktör düşünün ki; Lord of the Rings’teki Aragorn rolünü elinin tersiyle itivermiştir.
Öyle bir aktör düşünün ki; kendisine rol teklif eden yönetmenlerle arasını bozmuştur, hatta sırf bu sebepten Scorsese arası bozulmasın diye ilk Leo Di Caprio’yla filmi için anlaşmış ardından kendisini İtalya’ya, bahsi geçen oyuncunun ayağına onu ikna etmesi için yollamıştır.
Öyle bir aktör düşünün ki; My Left Foot adlı filmde sakatı oynamakla görevlendirildiğinden ötürü aylarca tekerlekli sandalyeden kalkmamış ve ayağıyla resim çizmeyi öğrenmiştir.
Öyle bir aktör düşünün ki; 19 yılda 9 film, bunlardan 4 tanesiyle Oscar adaylığı yaşamıştır, iki tanesini de eve götürmüştür.
Öyle bir aktör düşünün ki; İngiltere’de tiyatro sahnesinde Hamlet’i oynarken bir anda kanserden kaybettiği babasının aklına gelmesi sonucu sahneyi terk etmiş ve bir daha da asla tiyatro sahnesine dönmemiştir.
Öyle bir aktör düşünün ki; adı: Daniel Day-Lewis’tir…
Bu filmle ilgili tüm yorumlar oradan buradan, imdb’den okunur. Beni ilgilendiren kısmı Daniel Day-Lewis. En beğendiğim üçüncü aktör…

4 Temmuz 2010 Pazar

La Mala Educación-Kötü Eğitim



Geçen hafta çarşamba günü, yakın arkadaşım Cihat'la birlikte Ukde Sineması'nda bir Almodovar filmi izledik; La Mala Educación-Kötü Eğitim. Küçükken birbirlerine aşık olmuş iki gencin yıllar sonra, sinema sayesinde yollarının kesişmesini anlatıyor film. Katolik, Din Eğitimi veren bir okulda başlayan bu ilişki, ilk adımlarını çocuklardan birine aşık olan baş rahip yüzünden atamıyor. Film, işte buradan başlayarak çok ilginç yerlere sürüklüyor izleyiciyi.
Her zaman olduğu gibi, homoseksüeliteyi ön plana çıkararak, Franco’nun 36 yıllık diktatörlüğünün İspanyollar üzerinde bıraktığı derin etkileri inceliyor Almodovar. Dönem sinemacısı olduğunu söylemek güç; ama konservatif, değişmekten yana olmayan yanları yok değil. Mesela sinemasını hiç İspanya dışına çıkartmamış Almodovar, keza bir çok teklif almasına rağman, Hollywood’tan. “İspanya” diyor, “İspanya olmasa sinemamı yapamam”...
Bu filmde de bu tutuculuğunu koruyor ve yine tıpkı bir örgü gibi örüyor filmini.
Almodovar filmi çok hafif başlar ve bir anda dallanıp budaklanır. A olur b,c,d,e,f,g... ardından tüm bu harflar çözümlenir ve tekrar ortaya tek bir cevap çıkar: A... Hep böyle olmuştur Almodovar sineması.O yüzden “aa Penelope Cruz var, haydi izleyelim” denip işin içinden çıkılmaz. Almodovar filmlerini açık zihinle izlemek, her karakteri oldukça iyi tahlil etmek, beyne kazımak ve diğer karakterlerle ilişkilendirmek gerekir. Her sahnenin ne demek istediğini anlmazsak, bir diğer sahnenin de aslında aynı sahneye bağlandığını anlayamaz, kısa bir süre sonra da filmden koparız. İşte bu yüzden Almodovar filmlerini ikinci izleyişinizde çok daha sağlam oturur her şey kafanıza. Bir çok sefer şöyle bile dersinin; “aaa, ben hiç böyle bir şey hatırlamıyorum bu filmde...”. İşte bu karman çormanlıktandır.
Müzik için de iki kelam etmek gerekir sanırım. İspanya’da çıkan bir albüm: “b.s.o Almodovar”, içinde her filminden bir iki ana şarkı var. Edinebilen edinsin, çünkü Almodovar da tıpkı Tarantino gibi filmlerine en uygun şarkıları seçmeyi pek iyi beceriyor. Tacones Lejanos-1991 filminde Miguel Bosé’ye söylettiği iki muhteşem şarkı “Piensa en mi” ve “un ano de amor” gibi bu filmde de “quizas,quizas,quizas” şarkısını Gael Garcia Bernal’e söyletiyor.
Almodovar’ın bir diğer güzel yönü de işte bu; filminin içine şarkıyı muhteşem entegre etmesi.
Başrol oyuncuları için de bir parantez açmak gerekirse; Fele Martinez, benim Los Amantes del Circulo Polar filminden tanıdığım bir aktör. “Gerçekten homoseksüel mi acaba?” diye sordurtuyor filmde. O kadar iyi bir oyunculuk örneği.
Gael Garcia Bernal ise, zaten çocukluğundan beri kamera önünde olan. El Rey, Babel, Diarios de Motocicleta... gibi başyapıtlarda rol almış ve bu filmdeki rolü de kapabilmek için baya bir çaba harcamış.
Öyle ki Almodovar ona karşı oldukça net olmuş; “bu rolü istiyorsan, Barbara Stanwyck filmleri izle, Alain Delon-Plein Soleil filmine kapıl, Flamenco dersleri al ve tam bir İspanyol aksanı edin! Yoksa rolü unut!”… Gael Garcia Bernal rollerinde (ki üç ayrı kişiyi canlandırmakta) gayet başarılı.
Baştan aşağıya izlenecek bir film.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Maradona by Kusturica



İnanılmaz derecede duygusal bir anımda izledim Kusturica’nın Maradona’sını… Arjantin 2010 Dünya Kupası’nda Almanya’ya 4-0 yenilmiş, Arjantin Milli Takımının başında efsanevi futbolcu Diego Armando Maradona…
Arjantin, Buenos Aires’te, alışveriş yapmak üzere girdiğim bir giyim dükkânında beyaz bir bluz görmüştüm, üzerinde de: “Arjantin’e gittim, Tanrı’yı gördüm” yazıyordu.
İlk etapta oldukça cesur bulmuştum bu yaklaşımı. Gurbetçi olduğunuz ülkedeki her şeyi kendi ülkenizdekiyle karşılaştırırsınız, bu böyledir… Bir süre sonra olaylara daha radikal bakmış, o bluzla gurur duymuştum.
Tıpkı bugün onuruyla yenilen Arjantin ile gurur duyduğum gibi.
Yanımda Cansu vardı. Benim Arjantin’den kader arkadaşım. Maç bitince aynı hüzne kapılıverdik ve Maradona’yı üzgün görmek bizi çok etkiledi. Bu konuyla ilgili ona “hey, bende harika bir Maradona belgeseli var, hem de Kusturica’nın, izlemek ister misin?” diye sordum ve o da “olur” dedi.
Birçok sahnesinde gözlerimiz doldu belgeselin ve çok önemli bir şey anladık; Maradona sadece bir futbolcu değil, o bir devrimci. Boyun eğmeyen bir muhalefet kendisi…
İzlediğim en iyi sporcu belgesellerinden. Vakit bulursanız ve bu tatlı modern kültür ekolünü biraz daha yakından tanımak isterseniz bu belgesel tam sizlik… Yalnız dikkat edin, Maradona’nın, sandığımız sığlığında boğulmayın.

Doubt



A woman was gossiping with her friend about a man whom they hardly knew - I know none of you have ever done this. That night, she had a dream: a great hand appeared over her and pointed down on her. She was immediately seized with an overwhelming sense of guilt. The next day she went to confession. She got the old parish priest, Father O' Rourke, and she told him the whole thing. 'Is gossiping a sin?' she asked the old man. 'Was that God All Mighty's hand pointing down at me? Should I ask for your absolution? Father, have I done something wrong?' 'Yes,' Father O' Rourke answered her. 'Yes, you ignorant, badly-brought-up female. You have blamed false witness on your neighbor. You played fast and loose with his reputation, and you should be heartily ashamed.' So, the woman said she was sorry, and asked for forgiveness. 'Not so fast,' says O' Rourke. 'I want you to go home, take a pillow upon your roof, cut it open with a knife, and return here to me.' So, the woman went home: took a pillow off her bed, a knife from the drawer, went up the fire escape to her roof, and stabbed the pillow. Then she went back to the old parish priest as instructed. 'Did you cut the pillow with a knife?' he says. 'Yes, Father.' 'And what were the results?' 'Feathers,' she said. 'Feathers?' he repeated. 'Feathers; everywhere, Father.' 'Now I want you to go back and gather up every last feather that flew out onto the wind,' 'Well,' she said, 'it can't be done. I don't know where they went. The wind took them all over.' 'And that,' said Father O' Rourke, 'is gossip!'
Hayatımda dinlediğim en iyi repliklerden biriydi dün gece izlediğim Doubt filmindeki replik. Bu sebepten ötürü, yazıma o muhteşem replikle başlıyorum.
Geçen gün “Awakenings” filmiyle alakalı yazdıklarımda şöyle bir cümle var; “Robert de Niro, Robin Williams başrollerde, daha ne denebilir ki?” Şimdi Doubt filmiyle alakalı da benzer bir cümle yazacağım; “Meryl Streep, Philip Seymour Hoffman başrollerde, daha ne denebilir ki?”
Bu iki sanatçı birçok günümüz aktör, aktrisinin önünü açmış sanatçılardır. Doubt filminde de, küçücuk bir şüphenin nelere yol açabileceğini; şüphe’nin tanımını; nelerden şüphelenebileceğini bu iki muhteşem sanatçıdan dinliyoruz.
Mississippi Burning-1988 filmine göz kırpan, oyuncukları ve muhteşem senaryosuyla son derece ön plana çıkan bir film. Oscar’ı evine Sean Penn Milk’teki performansıyla götürmüş. İzlediğim, tekrardan izlemeyi düşündüğüm bir film. Kısaca, hakkıdır Oscar. O yüzden Hoffman için denebilecek tek şey, Dog Day Afternoon filmiyle Oscar adayı olmuş ama kuvvetli bir rakiple çekiştiği için kazanamamış (Jack Nicholson-One Flew Over the Cuckoo’s Nest-1975 ile çekişmiş kaybetmiştir) Al Pacino için söylediğim şeyin aynısı; şanssızlık…

Yaşamın Kıyısında



Sinemaya dair en sevdiğim şeylerden biri, bir film izleyip, o filmin değindiği noktadan yola çıkarak, sosyolojik bir tartışma içine dalmaktır. Üç gün evvel, Ukde Sineması’nda izlediğim ilk Türk filmi, işte bu hoşuma giden “tartışma”nın alevini körükledi.
Film; Fatih Akın’ın Yaşamın Kıyısında adlı başyapıtıydı. Tokat gibi gelen filmler vardır ya; misal Nuri Bilge CEYLAN’ın 3 Maymun’u, işte öyle bir filmdi Yaşamın Kıyısında. Karman çorman hayatlardan; dallanıp budaklanmış, iç içe geçmiş hayatlardan enfes bir film çıkmış ortaya. Bu filmi ben yapamam, Sinan da yapamaz, peki kim yapar; ancak yaşayan yapar, iki arada bir derede kalmış, iki kültürü ezbere bilen yapar. Fatih Akın yapar.
Trabzon’dan yıllar evvel kalkıp Almanya’ya gitmiş, yerleşmiş, oğlunu orada büyütmüş, at yarışına meraklı bir babayı oynuyor Tuncel Kurtiz. Büyük oyuncu, elbette ki kusursuz bir saygım var ona karşı, ama bir Trabzon’lu bu kadar çok “da” der mi bilemiyorum doğrusu…
Oğlu Almanya’da bir üniversitede profesör, Tuncel Kurtiz’in… Babasından çok farklı, uzak yapısına, ama ilginç bir biçimde Türklükten kopmamış… Zor bir rol, altından iyi kalkmış Baki Davrak.
Rolleri merak eden filmi izler ya da girer internetten bakar. Benim yazım ancak film izlendikten sonra anlam kazanır.
Lotte –Nurgül Yeşilçay’ın filmdeki büyük lezbiyen aşkı, Genç Werther’in Acıları’ndaki Lotte’yle bir çağrışım yapılmaya çalışıldığını düşünmedim değil, nedenini izleyen anlar- ile Nurgül Yeşilçay arasındaki o yakınlık; tipik “soğuk alman kadını” rolünü başarıyla canlandıran annesine rağmen yakınlık, bir Alman kızının Almanlık özelliklerini yumuşatması, aynı şekilde de Nurgül Yeşilçay’ın kendi görüşlerinden taviz vererek kurdukları yakınlık, çok manidar, adeta mesaj verir gibi.
Neden Lotte “ideal” hayatı ile Tuncel Kurtiz’in acınası hayatı arasında bir fark var?
“E normal tabii, Tuncen Kurtiz, Almanya’da yaşayan bir Türk. Eğitimden kaçan, aksanından vazgeçmeyen, yabani bir Türk… Cahil, ne anlar o!” demek çok kolay. Gel gör ki; bence durum bu değil.
Sen eğer kötü durumdayken, işsizlikten kırılan bir ülkeye istihdam garantisi verirsen, yıllar sonra: “biz Türkiye’den işçi istedik, onlar bize insan yolladılar!” deme lüksüne sahip değilsin. Ne kadar sosyal devletsin? Ne kadar imkân verdin oradaki Türklere? Eğitim, ötekileştirmeme, ırkçılık… Hepsi olmadı mı? Eğitimsiz bıraktın ki tepene çıkamasın. “Geçici” muamelesi yaptığınız o Türk’lerin, eğitimsizliklerinden, anormal şeyler yapması doğaldır. Bunlardan dolayı onları ötekileştirmek de zavallılıktır.
Bu film işte bunu çok güzel anlatıyor. Bu dakikadan sonra olmuşla ölmüşe nasıl çare olmazsa, yapmak gereken Lotte ile Ayten’in yaptıklarını yapmaktır. Gözleri yumup, biraz taviz vermek lazım…
İnanılmaz oyunculuklar, sürükleyici bir senaryo, göz dolduran sahneler…
Söylemeden geçemem, bir Karadenizli olarak; müzikler de, doğal olarak muhteşemdi…

Mystic River



Sinemanın en sevdiğim yönlerinden biri; “Fellini’nin yönetmenliğini beğenmiyorum!” gibi iddialı bir söz söylediğinizde, kimsenin size “sen nereden bilirsin, yaşın tutmaz bir kere!” tarzı bir çıkışta bulunmasına fırsat vermemesi. Gelişen teknoloji sayesinde “le voyage dans la lune-1902” filmini bile izleyip yorum yapabilirsiniz. Sinemada yaştan çok ilgi, bitmeyen bir merak ve çeşitlilik ön plana çıkar, yaş değil… Nitekim eminim ki ben dedelerimden çok daha fazla Bergman filmi izlemişimdir. Yaşım tutmuyor diye yorum yapamayacağım konulardan değil, aksine, kimi büyüklerimin dönüp beni oldukça ciddi bir biçimde dinlediği bir konudur, konuştuğumda, sinema.
Bu bakış açısından yola çıkarak, dört defa Akademi Ödülü kazanmış ve bu ödüllerin hepsini yönetmen olarak almış Clint Eastwood’un ne oyuncu, ne de yönetmen olarak beş para etmediği kanısındayım. Hep aynı bakış –en sevdiğim filmlerden olan The Bridges of Madison County-1995’de dahi-, hep benzer mimikler ve dolayısıyla sıradan bir oyunculuk. Yönetmenliğe gelince daha elle tutulur örnekler vereceğim taa ki Ukde Sineması’ndan bir başka Eastwood filmi geçene dek…
Takriben iki hafta evvel izlediğim ve Blog’uma yazmayı unuttuğum bir film; Mystic River-2003. Eastwood filmi olduğunu biliyordum. Bunu bilerek izledim. Önyargılarım vardı çünkü başka Eastwood filmleri de izlemiştim… “Her önyargıyı kıracağız diye bir şey yok, ama denemekten de zarar gelmez” bakış açısıyla incelediğimde filmi, gördüm ki: Akademi Ödülleri Jürisi tamamen sinema dışında bir takım gerçekleri göz önünde bulunduruyorlar, ödül sahibini belirlerken.
Sıradan bir çekim, aynı tip kamera kullanışı, muhteşem bir senaryoyu tam anlamıyla coşturabilecekken, son anda bir Sean Penn sevişme sahnesinde hafif bir uyanış ve ilginç bir perspektif katış dışında hiçbir şey yok… Bomboş. Sokaktaki Sinan Efendiye de verselerdi senaryoyu, büyük ihtimalle Eastwood versiyonundan başka bir yere gidemezdi film. O denli boş yani.
Üstelik 2003 senesine döndüğümüz vakit –Clint Eastwood’un Mystic River’la aday olduğu fakat çok şükür ki alamadığı Akademi Ödülü senesi- 23 Grams gibi bir yönetmenlik harikası filmin de piyasada olduğunu ve bir, iki adaylık dışında tamamen görmezden gelindiğini görüyoruz… Utanç, elbette.
Fazla Eastwood üzerine varmadan babamla baş başa izlediğim bu filmde muhteşem iki oyunculuk ve “izlettiren” bir senaryo olduğunu söyleyebilirim. Sean Penn zaten alıştığımız aktör. Metot Oyunculuk nedir, gayet iyi gösteriyor. Özel hayatında “bildiğimiz kadarıyla” pek bir dağınık olan bu adamın, filmlerde bu denli disiplinli bir çalışma çıkarması da genç aktörlere nasihat gibi…
Filmin ikinci sürprizi ise Tim Robbins, hani şu The Shawshank Redemption-1994’ten tanıdığımız yetenekli adam. Bu film de yine muhteşem bir performans… İzleyince daha iyi görülüyor; bu adam işini biliyor. O şüpheli tavırları, emniyetsiz hayatı, gizli kompleksleri… tam anlamıyla beyaz perdeye yansıtabiliyor.
İyi bir filmdi, ama Akademi Ödüllerine kendini, yönetmeniyle temsil ettirmemeliydi. Tim Robbins gibi muhteşem bir aktör sahada iken hem de…

30 Haziran 2010 Çarşamba

Die Blechtrommel-Teneke Trampet




Hepimizin çocukluğundan hatırladığı ve bir kez izleyip bir daha hiç rastlaşmadığı filmler vardır. Çok ilginçtir; bu filmler bir kez hayatımıza girerler ve yıllarca bir daha onlarla ilgili hiçbir şeye rastlamayız. Kimi şarkılar, kimi kitaplar da böyledir...

Proust'un Madleni'nin de anlattığı gibi; duygusal hafızamız yıllar boyu gizli bir yerde sakladığı hayatın ögelerini günün birinde bir koku, bir şarkı, bir resim, bir film... sayesinde tekrar usumuza getirir ve dilimize benzersiz bir madlen tadı verir.

Dün gece Ukde Sinema'sında izlediğim film de işte tam böyle bir kurabiye tadındaydı. Küçükken annemin bana inatla izlettirmeye çalıştığı "die blechtrommel-teneke trampet" filmi dün gece Ukde Sineması'ndaydı.

Kimi yerlerinde "ya şurada da şöyle bir şey vardı sanki... yok, yok o bu filmde değildi..." desem ve haklı/haksız çıksam da sanki ilk kez izliyor olduğum bu filme garip bir şekilde aşinaydım.

İzlediğiniz filmin saçma olup olmayışı, büyük mesajlar veriyor ve ya vermiyor oluşu pek önemli değildir böyle bir duygunun karşısında; önemli olan filmin sizi başka bir boyuta taşıyıp taşıyamadığıdır.

Teneke Trampet beni küçüklüğüme götürdü. Uzun süredir görmediğim, uzun bir süre daha göremeyeceğim annemin yanında izliyor gibiydim filmi. Sanki onun yamacına uzanmıştım ve o da "bak bu film Günter Grass'ın 1959’da yazdığı romanından uyarlama. Senaryo çalışmalarına o da katılmış, yani; senaristler arasında da yer almış... Biliyor muydun bu film en iyi yabancı film dalında "Oskar" ödülü almış?... Çocuk büyümeyi reddediyor, ne kadar ilginç değil mi?..." gibi film hakkında bilgiler verip duruyordu.

Çocuğun büyümeyi reddedişini saçma bulsam ya da Meryem Ana'nın kucağında oturan muhtemel İsa'nın bebek halinin boynuna trampet asılışını, eline bagetler tutuşturuluşunu günah saysam, annem kesinlikle kulağıma eğilir ve şu sözleri söylerdi:

"Bu bir tepkidir oğlum. İşlerin kötüye gittiği bir dünyaya, bir topluma karşı derin ve çocuk masumiyetinde fantastik bir tepki... Büyümeyi reddediyor çocuk çünkü büyüklerin neler yaptığını görüyor. Büyümenin hiç bir yanı ona cazip gelmiyor. Büyüsün de kim gibi olsun? Annesiyle yasak ilişki kuran amcası gibi mi? Yoksa sürekli karısını hiçse sayan Hitler yalakası babası gibi mi? Kafasına yatkın tek bir kişi var o da yahudi bir oyuncakcı. Sen bu koşullar altında ne yapardın?
Şu günah meselesine gelince... Evet, belki İsa'nın eline trampeti tutuşturmak saygısızlık gibi gözükebilir ama çocuğun bu eylemi gerçekleştirdikten sonra dediklerine dikkat etmelisin... 'Çabuk ol. Çabuk çal. Çal yoksa çok geç olacak'. Çocuk İsa'ya bunu söylüyor çünkü trampeti onun gözünde bir haykırış. Trampetini ve çığlığını o güne dek hep kötü giden bir şeyleri durdurmak için kullanmış. Aynı şeyi İsa'dan bekliyor. Olaylara bu bakış açısıyla bakmalısın..."

Aldığım bu kesin cevaplar belki de, bugün filmlere başka bir bakış açısıyla bakmamı sağlayan yol göstericiler oldu. O yüzden hiç bir zaman resitallerde, önemli turistik gezilerde, tiyatrolarda, şiir dinletilerinde, sanat galerilerinde eserler karşısında beklenilen tepkiyi vermeyen, veremeyen çocuklara ve onlardan önce ailelerine sitem etmeyin. Çünkü; bir çocuk ancak küçük yaşlardan başlayarak içine "insanlığı" kazır. İşlenmesi lazım ruha ve ağaç yaşken eğilir.

Muhteşem bir filmdi. Umarım altmışıma gelen dek bir daha karşıma çıkmaz...

28 Haziran 2010 Pazartesi

Up In The Air



Dün gece, ufak bir altyazı-karakter problemi yaşadıktan sonra (bir saate yakın uğraştım düzeltebilmek için)izlediğim güzel, rahat, yormayan ve gerçek mesajlar taşıyan bir filmdi "Up In The Aır".

Bir yılının bariz çoğunluğunu uçakta geçiren ve Amerika'yı adeta karış karış dolaşmış, dolaşma sebebi farklı eyaletlere bağlı, farklı şehirlerde görev sonlandırma (kıçına tekmeyi basma)olan ve bu işi yaparken çok büyük bir vicdan azabı çekmeyen, insanlardan ve onlarla kurulması normal ilişkilerden uzak kalmış (kendi tercihiyle veya hayat onu bu noktaya getirmiş) bir adamın hikayesi anlatılıyor filmde.

Gelişen teknoloji, gelişen dünya, gelişen ülkeler, gelişen toplum, soyutlaşma, en basit duyguları bile yaşayamama, en basit bir dille; insan ruhunun maneviyatına dokunan soyut besinleri alamayan bireylerin yalnızlığı, hayat adına yaşadıkları zorluk, ve daha da önemlisi bu bariz eksiklik karşısındaki fütursuzluklarının konu edildiği filmde, hayata dair güzel başucu fikirleri var...

"Boş boş oturma, hadi kalk bir işte çalış" felsefesinin saçmalığını kırmaya yönelik bir film. Bu dünyadaki insanların boş boş oturmaya da ihtiyaçları var, çünkü hayatta boş boş oturmak da var. Bir hamakta sallanmak, terlemek ve üstünü değiştirmemek, sıkılmak ve buna rağmen bir şeyler yapmamak, geceleri uyanık kalmak, gündüzleri ise doyasıya uyumak, sınavınızın olduğu günlerde uyuya kalmak da en az "geri kalanın" yaptıklarını yapmak kadar sahi duygular.

Ezbere yaşamaktan kurtulmak gerek. On sekizimde üniversiteye girdim, hiç sınıfta kalmadan mezun oldum, askere gittim, döndüm evlendim, iş hayatına başladım... öldüm diye başlayan cümleler yaşam klavuzunda yer almaz, çünkü; yaşam klavuzu diye bir şey yoktur. Senin yaşam tarzın, senin yaşam tarzındır.

İşte Up in the Air'de, bu görüşü destekleyen bir sürü yargı var.

Basit bir film gibi gözükse de boş bir film değil Up in the Air, bunu kesinlikle söyleyebilirim. Bu arada Clooney'in oyunculuğu da hiç yabana atılır cinsten değil. Filmin altı dalda Akademi Ödülü adaylığı bulunduğunu; bu adaylıklardan birinin de "en iyi erkek oyuncu" dalında Clooney'e ait olduğunu söylemek sanırım yeterli olacaktır.

Lucky Number Slevin



Belki içilen içkilerdendir, belki de bu filmi izlerken bir yandan güneşin doğuşunu izlemeye kafamı takmamdandır, bu çok methedilen filmden pek zevk alamadım. Binlerce filmden oluşan bir arşiviniz varsa ve geceleyin, sabaha karşı biten bir filmin ardından ikinci bir film koymak istiyorsanız; binlerce filmin karşısına, birini seçmek üzere geçtiğinizde ilk iş olarak neye dikkat edersiniz?

-Konu?
-Ağır bir film olmamalı; unutmayın(!) içki dedim, sabah karşı dedim (ki bu hafif uykulusunuz demektir) ve de bir filmi çoktan devirmişsiniz dedim -laf aramızda bu devirdiğiniz film de Awakenings!-... Sürükleyici olmalı; iyi bir final sahnesi olduğunu bilmelisiniz ki sizi ayık tutsun, son ana dek heyecanınızı koruyun.

-Oyuncular?
-Hollywood filminden bahsediyorsak, oyuncular pek tabii önemli. Öyle oyuncular olmalı ki filmde, bir küçük hareketiyle sizi oturduğunuz yere gömmeli, bir başka hareketiyle aynı hızda gömüldüğünüz yerde sizi doğrultmalı. Sırf oyunculukları izlemek için bile ayık kalmaya çalışmalısınız.

-Yönetmen?
-Tanımıyorsanız sizin ayıbınız olmamalı. Montaj teknikleriyle, sahnelere büyülü dokunuşlarıyla, sağlı sollu kroşeleriyle sizi etkilemeli, "bir dakika ya, ne oldu şimdi orada, buraya neden geldi şimdi bu görüntü?" dedirtmeli... Onun birincil görevi olmasa bile "soundtrack" lere de dikkat etmeli...

İşte tüm bu özellikler yan yana geldiğinde, Buğra Yücesan ile tek bir filmde karar kıldık: Lucky Number Slevin.

Kendisi her ne kadar filmi önceden izlemiş de olsa, ikinci baskı geçerken bir an olsun gözlerini perdeden ayırmadı, öyle ki Whiskey teklifimi dahi reddetti. Sinemasever arkadaşımı bu azminden ötürü tebrik ediyorum.

Filmin başında süresine baktığımda 110 dakika gibi komik bir rakam gördüm. Normalde heyecan aranan filmlerde bu süre iki buçuk saate dek çıkar. Son dönem Hollywood filmlerinde bunu açık seçik görebilirsiniz. Ama bu filmin kısa oluşu, sonunun şöyle bir toparlanacağı izlenimi bırakmıştı bende, nitekim öyle de oldu.

Kısa süren bir filmden alınabilecek kıssadan hisseyi aldığımızı düşünüyorum. Oyunculuklar hakkında pek konuşmak istemiyorum, nitekim oyuncuları normalde pek beğenirim, ama bu filmde Bruce Willis'in donuk, karizma istilasına uğramış surat ifadesinden başlayarak yorum yapacak olursam işin tadı kaçar. Bu sebepten bu kısmı atlıyorum.

Seven tarzı bir film bekliyordum, yanından dahi geçemedi. Tek, aklımda itinayla tuttuğum bir sahne var:

Mr. Goodkat: The reason I'm in town, in case you're wondering, is because of a Kansas City Shuffle.
Nick: What's a Kansas City Shuffle?
Mr. Goodkat: A Kansas City Shuffle is when everybody looks right, you go left.
Nick: Never heard of it.
Mr. Goodkat: It's not something people hear about. Falls on deaf ears mostly. This particular one has been over twenty years in the making.
Nick: Twenty years, huh?
Mr. Goodkat: No small matter. Requires a lot of planning. Involves a lot of people. People connected only by the slightest of events. Like whispers in the night, in that place that never forgets, even when those people do. It starts with a horse.

Awakenings



Kimi oyuncular vardır ki size oynadığı filmi izlememe şansı vermezler; filmin vizyona girdiğinden haberdar olursunuz, üstünüzü giyersiniz, sinemaya gidersiniz, bilet alırsınız, filme girersiniz; ikinci bir şansızınız yoktur.

Robert De Niro, Robin Williams gibi aktörler, bu bahsettiğim tür aktörlerdendir. Oynadıkları filmler, koleksiyonerler tarafından sinema biletleri saklanan filmlerdir. Her birinde gişe başarısı değil ama, sinema adına muhteşem bir başarı öyküsü yatmaktadır filmlerin.

İki gece evvel Ukde Sineması'nda işte böyle bir "banko" film izledik. Banko diyorum çünkü eğer amacınız iyi sinema ise, bu aktörlerden sinema adına kötü bir film çıkmaz ve bir şekilde sizi amacınıza ulaştırırlar.

İzlediğim film (Buğra Yücesan, Aslı Deniz Gündez ve babam ile birlikte) şans eseri tek bir banko aktör değil, iki tane banko aktörü barındırıyordu; Robert De Niro (Bobby Milk) ve Robin Williams.

Robert De Niro, film çekilmeye başlamadan evvel uzun bir süre hastanelerde oynayacağı hasta rolünün semptomlarını izlemiş ve Stansilavski Sistemi'ni muhteşem bir şekilde özümsediğini bir kez daha kanıtlamıştır. Öyle ki, Oliver Sacks'ın kitabından uyarlama olan bu filmin her sahnesinde "Robert De Niro'nun acaba gerçekten bu hastalığa yakalanmış olma ihtimali var mıdır?" diye sorup duruyorsunuz.
Muhteşem performansın bir diğer belirtisi ise; Oliver Sacks'ın kitabın ilerki baskılarına eklediği yeni ön sözünde ortaya çıkıyor. Robert De Niro'nun, rolü oynarken ayaklarıyla yaptığı bir haraketin bariz bir şekilde filmde bahsi geçen hastalığın belirtisi olduğunu fark eden Oliver Sacks, bunu nasıl yaptığını soruyor Robert De Niro'ya... Aldığı cevap hayli ilginç ve aktörlükle ilgilenenler için ders niteliğinde: "tamamen farkında olmadan yapıyorum, öyle ki siz söyleyince o hareketi yaptığımı fark ettim..."

Robin Williams'ın oyunculuğu da De Niro'nunkinden geri kalır değil. Sade oyunculuğu ve çok sık komedi türünde görmemize rağmen göstermiş olduğu oldukça ağır, hafif sinameki ve hayatın bir türlü ucundan tutamamış idealist doktor rolünü muhteşem bir biçimde yansıtan Robin Williams da, tıpkı De Niro gibi, metod oyunculuk sistemi adına belirgin örnekler yansıtıyor...

Hastalık hakkında filmi görmemiş olanlara bilgi vermek istemiyorum. Ama basit olarak söylemek gerekirse, bir çeşit bilinç kaybı, reflekslerin sabit kaldığı bitkisel hayat denebilir.

İlgilenenler için; 2001 yılında yapılmış olan "The Score" filminde başrolü Robert De Niro'yla paylaşan Edward Norton'un oynadığı "sahte özürlü" rolünü çalışırken, sanki De Niro'nun Awakenings filmindeki performansından esinlendiğini düşünebiliriz. İncelemeye açık tabii...

Filmden bazı önemli replikler şöyle:

-Mrs. Lowe: When my son was born healthy, I never asked why. Why was I so lucky? What did I do to deserve this perfect child, this perfect life? But when he got sick, you can bet I asked why! I demanded to know why! Why was this happening?
(De Niro'nun filmdeki annesi, Robin Williams'a, yani oğlunun doktoruna dert yanıyor)
...

-Lucy: I can't imagine being older than 22. I've no experience at it. I know it's not 1926. I just need it to be.
(Lucy adlı bir hasta, yıllardır uyuduğu uykusundan kalktıktan sonra aradan geçen senelerin onda bıraktığı boşluk hissini adlandırmaya çalışırken)
...

-Leonard Lowe: It's quiet.
Dr. Malcolm Sayer: Yes, everybody's sleeping.
Leonard Lowe: I'm not.
(Sayer -Williams- ile hastası Lowe -De Niro- arasında geçen bir konuşma. De Niro'nun hastalığından Sayer sayesinde uyanışının hemen akabinde oluşan bu sahnede aslında filmin teması yatıyor)

In Bruges



Hepimizin kendince beğenmediği bir aktör-aktris vardır. Kimisininki dünyaca kabul görmüş, ödülden ödüle koşmuş bir aktördür-aktristir, kimisininki ise hiç ismi duyulmamış ve “iyi bir filmde rol alma şansı bir kez eline geçmiş” aktör-aktrislerdendir.

Benimkisi ise ödüllü aktörlerden Colin Farrell'dır. Nedendir bilmem hiçbir zaman kanım ısınmadı Colin Farrell'a... Fakat geçen gece Ukde Sineması'nda izlediğim bir film, bu görüşümü bir parça olsun değiştirdi.

In Bruges (2008) geçen gece izlediğim filmdi. Basit bir filmdi doğrusu. Ben altında çok ince bir mesaj göremedim. Yani, elbette bir filmin içinde bulunması gereken temel mesajlar silsilesi filmde vardı, ama yıllardır tartışılan ya da devrim niteliğinde büyük bir doktrin ortaya koymuyordu film. Zaten her filmden de böyle büyük bir uyanış beklemek imkânsız.

Ray: Murder, father.
Priest: Why did you murder someone, Raymond?
Ray: For money, father.
Priest: For money? You murdered someone for money?
Ray: Yes, father. Not out of anger. Not out of nothing. For money.
Priest: Who did you murder for money, Raymond?
Ray: You, father.
Priest: I'm sorry?
Ray: I said you, father. What are you, deaf?

Akıllara kazınması gerek bu sahne, kendini takip eden bir sonrakine nazaran solda sıfır kalıyor.

In Bruges, Film Noir katagorisinde gibi gözükse de, aslında sadece Brüksel kentinin güzelliğini izlemek için dahi görülebilecek bir film.

Dünyanın en zalim katilinin bile zaman geçtikçe hoşlanabileceği masum şeyler vardır, tıpkı hiç bir zaman vazgeçemeyeceği prensipleri ve her yaşadığında tekrar öldüğü anıları, anları olduğu gibi...

22 Haziran 2010 Salı

Los Lunes al Sol


 

İki gün evvel, akşamüstü Ukde Sineması'ndan sosyalizm geçti.

“Esta película no está basada en una historia real. Está basada en muchas”

“This film is not based on a real story. It is based on thousands.”

Fernando Leon de Aranoa 'nın yazıp yönettiği, 2002 San Sebastian Film Festivali 'nde en iyi film ödülünü kazanan, Akademi Ödüllerine aday gösterilmis olan Javier Bardem 'in başrolü oynadığı (?), yedi işsiz liman çalışanının hikâyesini konu alan film.

Sosyalist ruhun son derece fazla hissedildiği İspanyol filminde, Javier Bardem gibi Akademi Ödüllü bir oyuncunun rolüne girebilmek için saçlarının ön kısımlarını, dilimcik haline getirecek şekilde kazıdığını ve film boyunca tam anlamıyla izleyiciye “işsiz kalmış, biraz da vurdumduymaz” bir adamın nasıl olabileceğini muhteşem bir şekilde işliyor.

“Javier Bardem bu filmde iyi iş çıkartmış” demek diğer tüm oyunculara haksızlık olur. Sadece bir oyuncunun parladığı, diğerlerinin “olmasa da olur” derecesinde sönük kaldığı bir film değil Güneşli Pazartesiler. Her aktör, aktris (her ne kadar filmde kadın oyuncu sayısı pek az olsa da erkek oyunculara göre…) hakkını vererek oynamışlar.

Bu güzel oyunculuğu ve sağlam senaryoyu bir de dogma cümleler sardığı zaman, işte o zaman, Güneşli Pazartesiler filmi benzerlerinden ve diğerlerinden ayrılıyor. Çoğu yerde durup, izleyici, kendi kendine “ya aslında hakikaten böyle, biz neden bu denli sessiz kalıyoruz tüm bu yaşadıklarımıza?” soruyor. Daha doğrusu bilinçli izleyici bunu yapıyor. Çünkü filmin gerçekten çok derin yaralara temas etmesi, parmak basması söz konusu.

Mesela:

Santa (Javier Bardem, maalesef başrol yazamıyorum çünkü çok önemli bir role sahip olmasına rağmen hiç gözükmediği ve diğer rollerin çok daha etkin oldukları birçok sahne var) katıldığı bir eylemde, bir sokak lambasını kırar ve bu olaydan paçasını sıyırabilmek için kefalet ödemek zorunda kalır… Tam bu dönemde ödememeyi kafasına koymuşken bir dost meclisinde konuyu arkadaşlarına anlatır… Anlatacaklarının bitmesiyle arkadaşlarına bir soru sorar;

-“8000 pesetas (kefalet ücreti) ne kadar yapar?”

-“Nasıl yani? Euro olarak mı?”

-“Hayır, pesetas olarak.”

-“8000 pesetas yapar tabii ki…”

-“Hayır, benim için çok daha fazla, etik olarak…”



Devlet bizlere maddi zararlar verdiğinde dahi borcunu ödemezken, verdiği maddi zararların yol açtığı manevi zararları nasıl ödeyecek? Etik olarak hangi borç bize geri ödeniyor?

Film gerçeklerden korkmadan bahsedecek kadar dürüst bir film. Amerikan sinemasının yıllardır tek tük bahsettiği, bahsedeni de ödülsüz bıraktığı bir tema işlenmiş bu filmde.

Akademi Ödüllerine ulaşamamış oluşunun sebebi de sanırım bundandır.



20 Haziran 2010 Pazar

Gomorra



Ukde Sineması, dün gece yine bir film gösterimine ev sahipliği yaptı. Dün geceki film yazar Roberto Saviano’nun aynı isimli kitabında uyarlama “Gomorra” adlı bir İtalyan filmiydi.

Normalde iyi bir sinemasever bilir ki; genelde mafya filmleri hareketli olur, fakat Gomorra bilinenin aksine son derece gerçekçi, aksiyon yaratmak adına yapmacıklığa kaçmamış, çarpıcı bir filmdi.

İtalya’nın güney bölgesinde geçen ve oranın aksanıyla konuşulması sebebiyle İtalya’da dahi altyazılı olarak gösterilen bu filmde aynı zamanda az da olsa Fransızca ve Çincenin en çok konuşulan lehçesi olan Mandarin’i duymak mümkün.

Gomorra’yı diğer meşhur mafya filmlerinden ayıran bir diğer özellik ise içinde bir gram dahi özendiricilik bulunmamasıdır. Filmin başkarakterlerinden birinin Tony Montana’ya özenmesi bile içinde geniş miktarda ironi taşımaktadır. Ülkemizin baba mafya babalarından birine; “ ‘The Godfather’ hakkında ne düşünüyorsunuz, hayatınız oradaki hayata benziyor mu?” diye sorulduğunda milli babamız net bir cevap vermiştir;

-“Keşke her şey Baba’daki kadar kolay olsa…”

İşte Gomorra da sinemasevere net olarak bu mesajı vermektedir; hayat en kuvvetli gözükenler için dahi o kadar basit değil…

Filmin ne bir kahraman yaratmak gibi bir derdi var ne de bir başarısızlık hikâyesi… Film tamamen, olanı vermeye çalışmış. Bu sebepten olacak ki yazarının ve yönetmenin başı mafyalardan gelen tehditlerden kurtulmuyormuş…

Eğer “Cidade de Deus(2002)” ve “La Haine(1995)” gibi filmleri sevdiyseniz bu filmi de mutlaka seveceksiniz.