12 Nisan 2016 Salı

Phoenix



Küçük bütçeli büyük filmlere bayılırım. Hunger (2008), Kynodontas (2009) ve Der Räuber (2010) mesela. 

Filmin anlatmak istediği konuyu çok az maliyetle beyaz perdeye yansıtabilme becerisini gösteren, harikulade filmlerdir bunlar.

Hunger'da şu meşhur IRA meselesini anlamaya çalışırız, Kynodontas'ta modern bir distopya izleriz ve Der Räuber'de maraton koşucusu bir atletten sağlam banka hırsızı olabileceği fikrini içselleştiririz. Hepsi gerçekten prodüksiyon maliyeti düşük filmlerdir, ancak gel gör ki anlatmak istediklerini bağıra çağıra anlatırlar. 

Phoenix (2014) de işte böyle bir film. Küçük, ama çok büyük!

Phoenix - Christian Petzold (2014)



***

Filmin yönetmeni Barbara (2012), Die innere Sicherheit (2000) ve Yella'dan (2007) tanıdığımız Christian Petzold bizi filmiyle II. Dünya Savaşı yıllarına, Almanya'ya götürüyor.

*** 

Petzold'un Alman tarihine merakı, sinemaseverlerce bilinen bir gerçektir. Afganistan'daki savaşı anlattığı (hatta filmde bizim topraklardan da esintiler mevcut) filmi Jerichow (2008); Berlin Duvarı'ndan dem vuran filmleri Die innere Sicherheit (2000), Gespenster (2005) ve Yella (2007) bu tezi destekler nitelikte. 

Petzold, Phoenix'te beni şaşırtmıyor ve bu sefer tam II. Dünya Savaşı'nın bittiği döneme götürüyor bizi, hem de can yakan bir hikayeyi anlatmak üzere.


***

Film zifiri bir karanlıkla açılıyor. Hem görsel anlamda, hem de ruhsal... Kulaklarda etkileyici bir caz ezgisi, gecenin köründe bir araba, izbe bir yolda ilerliyor. Arabada bir kadın var, tam şoför koltuğunun yanında oturuyor. Bu kadının hikayesini öğrendikçe, boğazımda bir şeyler düğümleniyor. 

Kadının adı Nelly. Yüzü tamamen sargılı. Gestapo kampından kaçmaya çalışırken yüzünde patlayan yakıcı madde yüzünden derisi yanmış, yüzü tanınmayacak halde.

Nelly bütün bu savaş muhabbetleri başlamadan önce şarkıcılık yapan, evli ve kocasını çok seven bir kadın. Tabii kocasından ayrı düşmüş bu dönemde. Tek istediği bir an önce eski hayatına, kocasının yanına dönmek. Ancak tabii bu öyle pek de sandığı gibi kolay olmayacak...

***

Plastik cerrahînin nimeti (demek o dönem de varmış, bu filmden öğrendim), Nelly yüz nakli tarzı bir operasyondan geçiyor. Cildi yenileniyor ama artık o, aynada bambaşka biri; kendisini -dikkat, yüzünü değil (!)- tanıyamıyor. Fiziksel olarak değiştiği yetmediği gibi ruhsal olarak da tükenmiş. 

Böylesi minimal, postmodern bir çöküş üzerinden II. Dünya Savaşı gibi koca bir dönemi anlatmak, ancak muhteşem hikaye anlatıcılara nasip olur zaten. Burada yönetmene -ki bu roman uyarlaması filmi senaryolaştıran da bizzat kendisi- ve hikayenin yazarı Hubert Monteilhet'e gıpta etmemek elde değil...

Hem içi, hem de dışı bambaşka bir kadın olan Nelly, tek amacının peşinden ilerler: Kocasını bulacak, onunla konuşacak ve tekrar mutlu olacaktır.

Filmin başında Nelly (Nina Hoss) 
Filmin ilk sahnesinde gördüğümüz, arabadaki ikinci kadın, Nelly'nin en yakın arkadaşı Lene'dir. Lene'nin tek hayali de bir an önce Yahudileri katletmiş Almanya'dan kurtulmak, Filistin'e yerleşmektir. (Kulağa garip geliyor ama o dönem için durum bu; Filistin Yahudiler için güvenilir bir sığınak. İsrail'in Filistin'den koparak kurulduğunu hatırlatalım.)

Lene, kendi gayesini gerçekleştirmek için doğru olanın Almanya'dan tek başına değil, Nelly ile kaçmak olduğunu bilir. Lene'nin aklı Nelly ile birlikte Filistin'e gitmekken, Nelly'nin aklı Almanya'da kalıp kocasını bulmaktır.



Filmin sonunda Nelly (Nina Hoss) 
Lene, baktı ki Nelly'yi ikna etmek zor olacak, Nelly'yle eşinin arasını açmaya çalışır. Ona kocasıyla karşılaştığını, kocasının artık onunla beraber olmak istemediğine çıkacak (daha fazla spoiler vermeyelim) cümleler eder. 

Fakat Lene her ne yaparsa yapsın Nelly kocasını bulacaktır. Peki ya yüzünü ve ruhunu kaybetmiş Nelly ile ruhsal anlamda çökmüş kocası Johnny için hayatta tertemiz bir sayfa açma imkanı var mıdır? Hele onca yaşanandan sonra...

***

Nelly rolünü Nina Hoss oynuyor. Oynamıyor; döktürüyor! Sırf onun oyunculuğu için bile izlenebilecek bir film varken ortada, görsel harikalar filmi daha da arzulanır kılıyor. 

Muhakkak izlenmesi gereken, Hitchcock'vari bir film. Bilhassa II. Dünya Savaşı'na bambaşka ve çok daha butik bir pencereden bakmak isteyenler için bulunmaz nimet. 

11 Nisan 2016 Pazartesi

El Clan


El Clan - 2015 (Pablo Trapero)
1 saat 50 dakika

"Mezarlık mezarlık dolaşmak adetim değildir. Eşimin dostumun kabrine gitmişliğim olmadığı gibi; mezarlıkları gezdiren, mezarlıkların mimarîsi ya da oralarda toprak altında yatanlar hakkında bilgiler veren; mezarlıklara turistik geziler düzenleyenleri de hiç anlamam, hatta eleştiririm. Bütün bunları aklımın bir yanıyla bilirken kendi kendime soruyorum: 'Benim burada, bu karlı günde, General Pico - La Pampa'da, kendi oğulları tarafından bile nefret edilen bu adamın mezarında ne işim var?'... Bugüne dek kimsenin bir kez olsun ziyaret etmediği, unutulmuş bir mezarlık bu. Ne bir çiçek bitmiş toprağında, ne de herhangi bitki... Toprağın sınırlandığı başucundan mezarın, bir mermer yükselmiş. Üzerinde Doğum 14-9-1929 - Ölüm 4-5-2013 . Arquímedes Rafael Puccio yazıyor."

Bu satırlar Rodolfo Palacios isimli bir gazetecinin bence çok etkileyici röportajından. Röportajın başlığı "Katilleri Kim Gömer?" (İspanyolca Röportaj - Los últimos días de Arquímedes Puccio: ¿quién entierra a los asesinos?)

Gazeteci Palacios bir gün El Clan filminin anlattığı katil aile reisi Arquímedes Rafael Puccio'nun terk edilmiş mezarına gidiyor ve bu satırları kaleme alıyor. Tıpkı bu röportajda olduğu gibi El Clan filminde de Arjantin'in yakın tarihine dair önemli satırbaşları bulmak mümkün. 

***

Arquímedes Rafael Puccio

Arjantin yakın tarihinin, Türkiye yakın tarihine çok benzediğini hem birçok kişiden duymuşluğum, hem birkaç kitapta okumuşluğum, hem de birebir yerinde; Arjantin'de tecrübe etmişliğim var. 

"Arjantinliler Türklere benzerler!" derler. Doğrudur, benzerler. Ama sadece Arjantinliler değil; tarihleri de benzer. 

Peki o zaman soru şu: Bizi biz yapan, tarihimiz midir?

***

1982 yılı Arjantin için çok büyük önem taşır. Burunlarının dibindeki bir adayı, Malvinas Adaları'nı Arjantinliler tam olarak bu yılda, emperyalist Birleşik Krallığa kaybederler. Çetin geçen savaşı kaybetmek bir yana dursun, verdikleri kayıp bile başlı başına Arjantin için bir yıkımı temsil eder. 

Bu mağlubiyet Arjantinlilerin içine öyle bir oturmuştur ki, bugün en fikirsel anlamda liberal, en dünyaya entegre Arjantinli'ye bile hiçbir koşulda çıkıp "Malvinas değil o; Falkland! Hem ada sizin değil ki, İngilizler'in!" diyemezsiniz. Çok alınır, fena halde bozulurlar. Kırk yıllık hatırınız yoksa sizi pataklamaya bile yeltenebilirler. 

Her sene Malvinas Adaları'nı anma günleri vardır mesela. O gün tüm duvarlarda "Las Malvinas fueron, son y serán siempre Argentinas" yazar. (Malvinas Adaları Arjantin'indi, Arjantin'indir, Arjantin'in kalacaktır.)

Öyle böyle bir şey değil bu. Satırlara sığmaz. Yaşamak lazım. 

Her neyse. 

Tam olarak bu adanın işgali ve elden çıkışı döneminde bir hukukçu, Arjantin siyaset arenasında boy gösterir. Söylem olarak farklı bir milliyetçilik anlayışına hakim siyasetçinin adı Raúl Ricardo Alfonsín'dir. 

Farklı bir milliyetçilik anlayışı, diyorum; çünkü diğer tüm parti adayları milliyetçiliği "Savaşa girelim!" üzerinden ele alırken o, "Savaşa girmeyelim, bunun bize faydası yok!" şeklinde okur. 

Nitekim savaş biter, Malvinas Adaları İngiliz himayesine girer ve ordu mağlup, mahcup ülkeye döner...

Bu dönemde ortalarda "Ben size ne demiştim?" haklılığıyla dolaşan aday Alfonsín, girdiği devlet başkanlığı seçimlerini kazanır ve ülkeyi yönetmeye başlar.

Alfonsín'in ilk icraatı orduya karşıdır. Alfonsín ordunun içerisinde avantacılığın, kayırmanın ve her türlü çürümüşlüğün kol gezdiğini iddia eder ve orduya karşı onulmaz bir savaş başlatır. Nihayetinde girdiği bu savaşı kazanan Alfonsín'i birçok tarihçi "Arjantin'e demokrasiyi getiren adam!" olarak niteler. 

(Tabii ordudan anladığımız bu noktada yalnızca Malvinas'a savaşa giden askerler olarak düşünülmesin; detaylara girmeden mesela Mayıs Meydanı Anneleri'ni anlayabiliriz -bizdeki 'Cumartesi Anneleri' davasının aynısı...)

Alfonsín'in açtığı davalar, çıkardığı yasalar neticesinde ortaya işsiz, aşsız ve her şeyden önemlisi "forssuz" kalan bir dizi ordu mensubu peyda olur. Bu hem uzaklaştırma yemiş, hem de muvazzaf askerlerin tamamı kaderine mahkum olurken tek bir kişi; Arquímedes Puccio harekete geçer. 

Hem para kazanmak, hem de mensubu olduğu ordunun gözden silinişine katkısı olduğuna inandığı toplumdan intikam almak için Arquímedes Puccio, varlıklı olduğunu bildiği ailelerin fertlerini kaçırarak fidye ister, fidye ödense de alıkoyduğu fertleri katleder. 

Cinayetleri işleme sürecine ailesini de dahil etmekte hiçbir beis görmeyen Arquímedes Puccio için, ailesinin fertlerini ikna etmek çocuk oyuncağıdır. Tıpkı Türkiye'deki ordu mensupları gibi Puccio da, askeri otoritenin tüm yönlerini kanında taşıyan, en ufak çarpıklığı bile hemen düzeltecek kadar nizam aşığı bir adamdır. 'Aile reisi' sözüyle kast ettiğim de tam olarak budur zaten. 


Arjantinliler için halkın sporu futbol, zenginliğin sporuysa rugby'dir. Puccio'nun oğlu da rugby'ci olduğundan, Puccio bu bağlantısını kullanarak oğlunun takım arkadaşlarını kaçırıp, zengin ailelerinden fidye ister. 

Tabii sonucu ölüm olan gencecik, masum delikanlıların takım arkadaşı, Puccio'nun oğlu için babasının yaptıklarını kabul etmek gittikçe güç hale gelir. Üstüne bir de delikanlı aşka düşünce,  genç adamın aklında tek bir soru belirir: "Polisin bizi tespit etmesi için daha kaç zaman geçmesi gerek ki? Ben evliliğe giderken hele, böyle bir bela patlarsa, ben ne yaparım?"

***

İstanbul Film Festivali'nde yıllar önce izleme fırsatı bulduğum Leonera (2008) filmiyle tanıştığım, Carancho (2010) ve Elefante Blanco (2012) filmleriyle kendisine hayran olduğum Pablo Trapero'nun yönetmenlik koltuğuna oturduğu El Clan filminin başrolünde Guillermo Francella var. 

Francella'nın El Clan'daki performansı ona Hispanik Dünya'nın en prestijli ödüllerinden olan Goya'yı getirdi. El Secreto de Sus Ojos'taki (2009) Pablo Sandoval karakteri unutulur mu peki? Ya da Rudo y Cursi'deki (2008) efsane Batuta?

Francella 55 doğumlu. Ve yaşlandıkça değer kazanan, rolünü bulan aktörlerden. Filmleri arasında büyük bir dalgalanma yok. Daha erken yaşlarda komedide ustaymış, yaş ilerledikçe polisiye ve dram türüne kaymış. Bu açıdan Arjantin'in Şener Şen'i yakıştırmasını yapsak, ikisi de sanırım ses çıkarmazlar. 

Guillermo Francella

(Ama Arjantin tam anlamıyla Şener Şen'ini birkaç yıla bulacak. Şimdilik yaşından genç gösteriyor ama yine de adını anıp kendisini yad edelim: Ricardo Darín.)

Francella bence oyunculuk kariyerinin tepesine çıkmış El Clan'da. Yönetmen Trapero deseniz; zaten beni kariyeri boyunca hiç şaşırtmadı, bu filmde de farklı bir durum yok. Ülkesini, ülkesinin tarihini ustaca eleştiren; iyiye gidişe dair de bir fikir, muhakkak filminin kıyısına köşesine iliştirmeyi ihmal etmeyen dahi bir yönetmen o. 

Özetle, harika bir film. Tek eksiğinin belki "biraz hızlı" akması olduğunu söyleyebiliriz. Olaylar daha iyi yedirilebilirdi sanki filme, daha detaylı anlatılabilirdi o dönem. Ama en nihayetinde gerçek bir hikayeden uyarlama. Dolayısıyla "Neden daha fazla aksiyon yok?" diye kızmak, pek de öyle akıl kârı değil. 

Filmin müziklerine de ayrı bir cümle yazmak gerek... Eğer Arjantin'in 80'li yıllarında ne tür müzik dinlenirmiş diye merak ederseniz, El Clan'ın soundtrack'ini muhakkak bir yerlerden edinin.

Kapanışı Puccio'nun mezarına giden gazetecinin mezarlık çıkışındaki görevliden işittiği hazin cümleyle yapalım: "Bunca sene sonra bu Allah'ın unuttuğu güzel şehir gazeteye, böyle bir pisliğin mezarı sayesinde çıkıyor..."

11 Şubat 2016 Perşembe

Mustang


Mustang - Deniz Gamze Ergüven (2015)

Yaklaşık bir ay önce Barselona'da yaşayan Arjantinli, sinefil bir arkadaşım bana şöyle bir mesaj attı: "Mustang'i izledin mi? Önerir misin? İzlemeyi düşünüyorum da..." 'Ülkemin filmidir, Batı'da da başarılı, izlesin tabii, ne olacak ki?' diye düşündüm, ancak dürüstçe henüz izlemediğimi söyledim. Kendi bilirdi. "Tamam o zaman. Sen izle bakalım, izle dersen izleyeceğim" dedi. "Eyvallah" dedim. İyi ki peşin hükümlülükle "İzle tabii, öneririm" falan dememişim. Son yıllarda -"izlediğim" demiyorum- gördüğüm en berbat ve benim açımdan sinir bozucu "yapıtlardan" (!) biri çünkü Mustang... 


Öncelikle film hakkında hiçbir fikri olmayanlar için konusunu özetleyelim. Gerçi pek öyle derinlemesine bir konusu yok ya...

Türkiye'nin Karadeniz kıyısında bir ilçede, İnebolu'da geçiyor film. Beş kızkardeş, henüz reşit değiller, -kafaya göre- belirli bir yaşa gelince aileleri tarafından büyükten küçüğe baş-göz ediliyorlar. 

Bu kadar işte. Konu bu kadar!

***

Dünyanın en berbat, yürek kanırtıcı konusunu bile bir sanat yapıtı haline çevirirken, birazcık estetik olmaya çalışırsınız, birazcık gerçekçi... Hırsızlığı mı anlatıyorsunuz mesela? Beş genç, yoksullar, para lazım; banka soymaya karar veriyorlar. TAK! Soyacakları bankadan gelecek para bir anda masalarının üzerinede! Olur mu hiç, inandırıcı olur mu? Yönetmen çıkıp şöyle bir açıklama yapabilir mi: "Eee, ne var ki bunda? Hepimiz hırsızlığın nasıl olduğunu biliriz, filmimde hırsızlığın nasıl gerçekleştiğini anlatmaya gerek duymadım!" Saçma. Seyirci bunu görmek ister. Göstermeseniz bile bambaşka bir anlatım formu, biçemi bulmanız gerekir. Seyirciyi inandırmanız gerekir. (Bu dediğim komedi veya fantastik türdeki filmler için geçerli değil tabii.)

Mustang filminde "olması 'NEREDEYSE' imkansız" ne kadar olay varsa, oluyor... 

Filmin en büyük defosu bu: İnandırıcı değil. 

Somut konuşalım! 

Mesela...

Ergen bir kız karakter, istemediği bir erkekle evlenme yolunda ilerliyor. Birgün birkaç kızkardeşi ve ebeveyniyle bir yere gidiyor, ebeveyni arabayı bir otoparka çekiyor, "Birazdan geleceğim" diyerek arabadan iniyor. Bizim ergen kız sinirli ya, büyüklerine rüştünü ispat edecek ya, kız kardeşlerini arabanın dışına erketeye yatmaya yolluyor, bir erkeği arabaya alıp oracıkta çocukla sevişiyor! 

Yok artık!

İnebolu'da hem de, gündüz gözü hem de, bu kadar rahatça hem de...

Yok artık!

***

Filmin tadını kaçırmamak için -kaçacak bir tadı olduğunu düşünmüyorum ya(!)- daha fazla örnek vermiyorum ama gerçekten film bu ve bunun gibi onlarca "abartılı" ve "abartılı olduğu için de saçma" olaylarla dolu. 

***

Film hakkında kim ne düşünüyor bilmiyorum, okuma fırsatı bulamadım. Ancak benim düşüncem net şu şekilde: Yönetmen, aynı zamanda senarist; Fransa'da yaşıyormuş, açmış gazeteleri-dergileri, birkaç satır başı haberi almış; abarta abarta bu haberlerden kolaj bir film kotarmış!


***

Lütfen bu yazıyı okuyanlar Türkiye'nin kadınlar için güllük gülistanlık bir ülke olduğunu düşündüğümü zannetmesin. Bilakis; bu ülke, Duman'ın İstanbul şarkısında da söylediği gibi "Kadınını döver!", maalesef... En büyük acıları kadınlar yaşarlar bu ülkede, rezillik her alanda olduğundan daha çok bu alanda had safhadadır. 

Bir örnek:

Hayretlere seza ve mideleri ağıza getiren bir karara imza atmışlığı var bu ülkenin futbol federasyonunun. Bir dönem futbol takımlarına seyircisisiz oynama cezası verilirken, bu karar değişti; "Müsabakayı sadece kadın ve çocuklar tribünden izleyebilir" haline geldi. Futbol takımının cezası, maçını kadının ve çocuğun izlemesiydi! Bu ülkede çıktı bu karar! Kadınların bir kısmı da, "Ohh, çok iyi oldu, çok da güzel oldu!" diyerek şen şakrak sökün ettiler maçlara! (Peki film bunu nasıl anlatıyor? "Türkiye'deki her kadın, karardan çok mutluydu!" şeklinde...)

Utanılacak bir durumdu. Yaşadık. Bitti çok şükür!

Bu acı olaydan bir şekilde haberdar olan yönetmen, büyük ihtimalle bu durumu filminde kullanmak istemiş, kullanmış da, ancak kardeş, bari mantıklı ol...

Filmde ceza Trabzonspor tribünlerine verilmiş; ancak kızların gittikleri maç Türk Telekom Arena Ali Sami Yen Spor Kompleksi'nde; yani Galatasaray'ın stadında! (Bu mümkün değil; çünkü zaten Galatasaray-Trabzonspor-Beşiktaş ve Fenerbahçe için, deplasmana taraftar götürme yasağı var!) 

Haydi bunu da geçtim; İnebolu'dan İstanbul'a GS maçı için tur düzenleniyor! 

Haydi bunu da geçtim; kızlar ceza sayesinde tribünlere giriyorlar, fakat üzerlerinde Galatasaray amblemli ürünler ve "GALATASARAY" tribünündeler!

E artık, pes!


***

Uzun lafın kısası Mustang bir film değil; ailesine öfkeli ergen bir feministin yazdığı makale. 

Aslında içimden "Batı'nın ilgisini çekmek için ülkesini itin götüne sokan" umutsuz bir yönetmenin endişeli gülümsemesi demek geliyor, ama terbiyesizlik yapmak istemiyorum. (!)

Bu blog'u takip edenler bilirler, ben bu kadar ağır eleştiri yazısı yazmam. Ancak içimde tutmak istemedim. 

Orhan Pamuk'a laf atanlar, keşke bu filmi izleseler ve günah çıkarsalar. 

Bir fıkrayla bitireyim: 

Kadının biri ayakta tecavüze uğradığını iddia ederek mahkemeye başvurmuş. Hakim sanığı çağırmış, bir de bakmış ki sanık cüce. 

Hakim bir cüceye bakmış, bir de 1m 90cm davacı kadına. Oluru yok, bu adam, bu kadına tecavüz etmiş olamaz! Fiziksel olarak bu mümkün değil.

Kadına sormuş hakim: "Emin misin kızım? Bu adam senden çok kısa..."
Kadın: "Eminim hakim bey! Altına sandalye koydu."
Hakim: "Allah Allah... Getirin bakayım bir sandalye."

Mübaşir sandalyeyi getirmiş, cüce sandalyeye çıkmış, yine kadına erişemiyor!

Hakim tekrar sormuş kadına: "Bak kızım! Emin misin?"
Kadın: "Eminim hakim bey! Sandalyenin üstüne üç tane de kitap koydu!"

Hakim mübaşire emretmiş, üç tane kitap gelmiş, kadının onayıyla sandalyenin üzerine konmuş, cüce de üstüne çıkmış. Yok; cüce hala kadına yetişemiyor!

Hakim sinirlenmiş. "Bak kızım! Adamı yakacaksın! Dürüst ol!"

Kadın biraz tebessüm etmiş, utangaç: "Biraz da ben eğildim hakim beeeey..."

***

Kıssadan hisse: Eğer bir konuyu bir sanat yapıtı haline çeviriyorsan; gerçekçi anlat, dürüst anlat "her şeyiyle anlat"; bütün bedbahtlıkları tek bir hikayede toplayıp Batı'ya bunu "Bak işte, Türkiye böyle bir ülke!" demeye kalkışırsan, belki oralarda çok sükse yaparsın ama, burada gülerler sana. 

12 Temmuz 2015 Pazar

Comet


Comet - 2014 (Sam Esmail)


Bir filmin başarısı, izleyicisinde yaratabildiği katarsis duygusuyla doğru orantılıdır. Bu olgu, teması aşk olan filmlerde daha belirgindir. İzleyicinin filmde, kendisinden -hayatından, ilişkisinden ve birlikte olduğu kişiden- bir şeyler bulabilmesi, filmin gerçekliğine katkıda bulunur. Comet bu açıdan, bende çok derin etkiler bıraktı; ki bu da filmi başarılı bulduğumu söylemem için yeterli.

Oturuyorsun ve ilişkin üzerine düşünüyorsun. Birçok sorun var, çözmeye çalışıyorsun, çözemiyorsun; açıklamaya çalışıyorsun, başaramıyorsun; yetersiz kalıyorsun. Sonra bir film izliyor, bir kitap okuyorsun; bir şiirin tek bir mısrasına denk geliyor, bir dizinin tek bir sekansına odaklanıyorsun ve "İşte!" diyorsun, "Tam da demek istediğim buydu!"

***

Ben sağlam bir Shameless hayranıyım. (Brit versiyonunu izlemedim -henüz; bu bahsettiğim ABD versiyonu.) Dizinin birçok özelliği ilgimi çekiyor ama bilhassa senaryo yapısı, hikayesinin kurgusu beni benden alıyor. Yaratıcısına-yazarına hayranlık duyuyorum. Senaryo yazdığım ve son birkaç yılım hikaye kurgulamakla geçtiği için, Shameless dizisinin yazarlarının yaptıkları birçok şeyin yapılması kolay şeyler olmadığını biliyorum. Hikayeyi karman çorman bir hale getirmek, sonra da o karman çormanlıktan bir çırpıda arındırmak yine aynı hikayeyi, gerçekten zor ve bunu başarabilen zekâyı izlemek hoşuma gidiyor.

Diziyi çok sevmemin, ilgiyle takip etmemin en büyük sebeplerinden biri de oyuncu kadrosu. Adı bilinmedik birçok oyuncunun nâmı, Shameless sayesinde aldı yürüdü. Her biri birçok başka projede iş buluyor vs. vs.

Tüm oyuncuları iyi dizinin, ancak bir tanesi var ki, nedense gözümde hep bambaşka bir yere sahip: Emmy Rossum; nam-ı diğer Fiona Gallagher. 

Ve ancak... Emmy Rossum'ın Shameless'taki olağanüstü performansından sonra aklmda deli sorular... : Acaba Rossum'ı bu kadar cazip kılan Fiona Gallagher rolü mü, yoksa Rossum her halükarda harika bir oyuncu mu?

***

Bu soruma cevap bulabilmek için oyuncunun filmografisine şöyle bir göz attım. Hem konusu, hem de oyuncu kadrosu itibariyle en çok ilgimi çeken filmi Comet'tı; edindim, izledim ve büyülendim.

***

İki Güneş

Film, Dell (Justin Long) ve Kimberly'nin (Emmy Rossum) 6 yıllık ilişkisinin belirli bölümlerini anlatıyor. Akademik anlamda dâhi kabul edebileceğimiz Dell, bir stereotip örneği gösteriyor. Nedir bu kalıp yargı? Zeki, derslerinde başarılı; ancak toplumsal ilişkiler konusunda hayli zayıf. 

Kimberly ise güzel, kariyer açısından ortalama ve naif. Çok fazla erkek arkadaşı oluyor; ancak bu erkeklerde, aradığını bir türlü bulamıyor. Birlikte olduğu erkeklerin yakışıklı ama aslında fevkalade yüzeysel olduğunu biliyor ve bu durum onu rahatsız ediyor ama Kimberly, bu konuda ne yapacağını  pek bilemiyor. 

İki genç bir noktada karşılaşıyor, tanışıyor ve birlikte oluyorlar. 

Ancak dilimize yer etmiş "Davul bile dengi dengine..." durumu peyda oluyor, ikili her ne kadar birlikte de olsalar sürekli sorunlar yaşıyor, gereksiz yere birbirlerini incitiyorlar. 

Biz de izleyiciler olarak, bu 6 yıllık ilişkinin belirli periyotlarını seyrediyoruz. Her şeyin nasıl başladığı, nasıl devam ettiği, nasıl bittiği ve sonra nasıl bitemediğini görüyoruz. 

Tabii bu son kısım çok önemli; çünkü "Nasıl bitemediği..." faslında her iki taraf da kaçırdıkları zamanın farkındalığıyla davranıyorlar, birbirlerine bu "pişmanlıkla" yaklaşıyorlar ama artık olan olmuş ve bir takım duygular sabit de kalsa, ilişkiyi geri getirmek, kaybolan zamanı yakalamak zor. 

***

Enteresandır; bazı edebiyat eleştirmenleri -bilhassa Almanlar- Haruki Murakami'yi fastfood yazar olarak niteler, yazarın Nobel almasının büyük hata olacağı fikrini savunurlar. Murakami'nin rahat okunur bir yazar olduğu kesinlikle doğru; ancak bu onun dandik bir yazar olduğu anlamına gelmez. 

Murakami'nin ilk cildinin basımı Japonya'da 2009 yılında yapılan 1Q84 romanını, ben geçen sene okudum. Okurken birçok kez "Demek yakın zamanda izlediğim X filmdeki şu sahne, bu kitaptaki Y bölümüne göndermeymiş..." dediğimi hatırlıyorum. Kitap bittikten sonra izlediğim birçok film-dizide de aynı aynı soruyu sorarken buldum kendimi: "Demek bu film-dizideki X sahnesi, 1Q84'teki Y bölümüne bir göndermeymiş..."

Bu duyguyu Comet'ta da yaşadım. Spoiler vermeyeceğim ama filmi izleyenler bilir, iki ay ya da iki güneş imgesi, hem Comet'ta hem de 1Q84'te yoğun bir biçimde işleniyor...

Emmy Rossum

***

Sinema eleştirmeni Germain Lussier filmi anlatmak için harikulade bir metafor bulmuş: 

"İlişkinizi televizyonda 5 ayrı kanalda yayınladıklarını varsayın. Ve her kanalda ilişkinizin başka bir dönemi gösteriliyor."

Zaten anlatılmayan hikaye kalmadı. Önemli olan üslubunuz, hikayenizi nasıl kurguladığınız. Comet'ın en büyük becerisi de bence burada. 

***

Filme dair ilk 5 yapacak olsam...

1- Gerçek diyaloglar.
2- Filmin üslubuna uygun rahatsız edici planlar.
3- Emmy Rossum. 
4- Paralel evren temasının farklı bir biçimde ele alınışı.
5- Kurgu.



***

Ha bu arada, merak edenler için; tıpkı Justin Long gibi Emmy Rossum, Comet'ta da harikalar yaratıyor. Zaten birkaç yıl içinde adını çok daha önemli ve özgün projelerde duyacağımıza eminim...

91 dakikalık bu 'bağımsız filmi' herkesin izlemesini öneririm. 

Söyleyebildiklerimiz ve asla söyleyemeyeceklerimiz için. 

1 Nisan 2015 Çarşamba

Relatos Salvajes




Relatos Salvajes - Damián Szifrón (2014)


Relatos Salvajes aslında bir öykü kitabı. Murat Menteş'in, Murat Uyurkulak'ın yazacağı türden bir öykü kitabı. Sinemanın gidebileceği yepyeni bir yol aynı zamanda (kısa ve hızlı anlatımlar -tweet'vâri). 

Ve eğer tıpkı Paris, je t'aime (2006); New York, I love you (2008)... gibi Argentina, Te Quiero filmi yapılacaksa, Relatos Salvajes işte o filmdir.

1. Hikaye: Uçak / İntikam / İntihar. (Bkz: Andreas Lubitz)

Bu blog'u takip edenler benim Arjantin'e karşı büyük bir zaafım olduğunu bilirler. Andrés Calamaro'nun ve Bersuit Vergarabat'ın (ya da Arjantinlilerin diyeceği şekilde 'La Bersuit'in) müziğine; Boca'nın, River'in futboluna; Arjantin'in Acun Ilıcalı'sı Mercelo Tinelli'nin 'sansasyonel televizyonculuğu'na; Borges'in, Cortázar'ın edebiyatına... ben taparım.

Çok da düşünmem öyle enine boyuna, taparken. Bu bir tür anne sevgisi gibidir benim için; sorgusuzdur, sualsizdir.

Dolayısıyla şu anda kaleme alıyor olduğum bu blog yazısında, tarafsızlığımı koruduğumu iddia etmiyorum. 

2. Hikaye: Baba / İntikam /Cinayet. (Bkz: Kan Davası)

Zaten bunu düşünecek durumda da değilim açıkçası. Burası "mümkün mertebe" özgür bir mecra. Ben de aklıma estiği gibi yazıyorum tüm yazılarımı.

***

Ben 2007-2008 yılları arasında Arjantin'de yaşadım. Henüz 18 yaşındaydım ve o zamanlar da sinemayla ilgiliydim. 

Yepyeni bir ülkeye, kültürlerarası bir değişim programının bünyesinde gittiğiniz zaman o ülkeyi kültürel anlamda sömürme isteği içinizde tabiatıyla peyda oluyor. Teoman'ın "İç tüm şaraplarını bu dünyanın, kay ıslak güvertelerinde bütün güzel kadınların" felsefesini biraz yumuşatacak olursak; "dinlemek istiyorsunuz bu yepyeni ülkenin her çeşit müziğini ve izlemek istiyorsunuz bu sizin için fevkalade bakir toprağın size sunduğu tüm görüntüleri..."


3. Hikaye: Araba / İntikam / İt Dalaşı. (Bkz: "Hatalı sollayan sürücünün kafasını levyeyle parçaladı.")
İşte ben de bu dürtüyle, Arjantin'e gittiğimde, ülkenin sinemasıyla alakalı bir şeyler öğrenebilmek istedim. Jakoben bir şekilde dahil olduğum Arjantinli ailenin tüm fertlerinin paçasına yapışıp "Acaba bir Arjantin filmi mi izlesek? Yok mu sizin bir sinemanız acaba?" mırıltılarıyla uzunca bir süre dolandım etrafta. Çok çaba sarfettim bu uğurda, çok çene yordum... Ancak nafile; herkesin ağzında hep aynı türkü dolanıyordu: "Bizim pek öyle kayda değer bir sinemamız yok; Nicolas Cage'li, Tom Hanks'li bir ABD filmine ne dersin?"

Nikılıs Keyc'i Nikola Kiş, Tom Henks'i de Tomas Hamks olarak telaffuz eden Artjantinli babam, ABD filmleri konusundaki ısrarını sürdüredursun; ben küçük şehrimde kendi başıma Arjantin Sineması'nın izini sürmeye başladım.

Rio Negro eyaletinin ortalama 85.000 nüfuslu General Roca şehrinde dönem itibariyle tek bir sinema salonu bulunuyordu ve orada da en son 2005 yılında gösterilmiş bir kırık dökük ABD filmi oynuyordu. (Kimi Anadolu sinema salonlarında yakın zamana kadar Abuzer Kadayıf'ın gösterildiği gibi...) 

Farelerin cirit attığı bu sinema salonundan Arjantin Sineması'na dair pek bir şey öğrenemeyeceğimi fark edince soluğu şehrime en yakın "büyükce" şehir olan Neuquén'de aldım.

Sabahtan yola çıktım. Neuquén'e vardım. Benim şehrimdekine nazaran daha ideal bir sinema salonuna girdim. Ortalama üç saat sonra kendi şehrime geri dönüş yaparken elimde yarısı "ayıp olmasın diye yırtılmış" bir sinema bileti duruyordu: Bu harikulade (!) Arjantin filmin adı Soy Leyenda - I am Legend (2007) idi...

Nafile çabalar birbiri ardı geldi ve nihayet ben Arjantin'den dönerken elimde sinemaya dair yalnızca 1985 yılına ait, En İyi Yabancı Film dalında Akademi Ödülü kazanmış La Historia Oficial vardı, ki bu durum benim için hayli karamsar bir tabloyu işaret ediyordu.

***

Türkiye'ye döndükten sonra Arjantin Sineması hakkında, (itiraf edelim) birazcık da internetin bugün geldiği noktaya yavaş yavaş geliyor olması sayesinde, çok daha fazla bilgi edinebilmeye başladım. 

Fernando Solanas'ı öğrendim mesela. Tercer Cine'yi, 80 yıllarda ortaya çıkan Post-Diktatorya Sineması'nı falan öğrendim...

2011 Berlin Film Festivali'ni (Berlinale) takip etmek için gittiğim Berlin'de El Premio diye bir filmle karşılaştım. Bu filmin dili, anlatımı, görüntüleri; benim Arjantin'de tanıdığım çoğu insanın izlemek istediği filmlerin diline, anlatımına, görüntülerine hiç ama hiç uymuyordu. Bambaşka bir tempo, bambaşka bir mesele hakimdi El Premio filmine. 

Bu şekilde onlarca örnek sayabilirim. 2001 yapımı La Fuga mesela... Nasıl olurdu da, Arjantin gibi bir ülkeden böylesi "meselesi net" bir film çıkabilirdi, aklım almıyordu. Ama daha öncesinde: Bu filmler ben Arjantin'deyken neredeydiler?!



***

4. Hikaye: Usulsüz Park / İntikam / "Kendi işimi kendim görürüm!" (Bkz: "Yasal Düzenleme: Kaçak elektrik kullananların parasını biz ödeyeceğiz!")
Yıllar yılları kovaladı ve ben nihayet, Türkiye'ye döndükten sonra Arjantin'deki bir arkadaşımdan şöyle bir mail aldım: "Selam, sen ki bizim sinemamızla hayli ilgilisin, Ricardo Darín diye bir oyuncumuz var bizim, onun filmlerini kovala derim!"

Atladım tabii bu önerinin üzerine. 

Ne kadar filmi varsa Darín'in hepsini indirdim.

Duygusal bir gözle baktığımı tekrar ederek söylüyorum: Darín'in her filmine bayıldım. 

Kimilerini defalarca izledim hatta... 

Darín üzerinden Juan José Campanella'ya, daha yapacak çok şeyi varken vefat eden Fabián Bielinsky'ye, XXY gibi bir başyapıtla beni sarsan Lucía Puenzo'ya ve Relatos Salvajes'in yaratıcısı Damián Szifrón'a vardım. 

Her birinin aşağı yukarı tüm filmlerini izledim ve bugün şu tespiti, naçizane, yapabiliyorum:

"Ben Arjantin'deyken (2007-2008) Arjantinli sinemacılar filmlerini Arjantinlilere sevdirmeye çalışıyorlardı; şimdiyse Arjantinliler nihayet benimsedikleri sinemalarını tüm dünyaya sevdirmeye çalışıyorlar."

***

5. Hikaye: Kaza / Rüşvet / İntikam (Bkz: Yılmaz Güney - Baba, 1971 - Nuri Bilge Ceylan - Üç Maymun, 2008 ve "Biz zenginiz elhamdülillah, bi'şeycik olmaz bize!")

Relatos Salvajes de, bu "sinemamızı dünyaya sevdirelim" anlayışının son halkası. 

Ünlü İspanyol yönetmen Pedro Almodóvar'ın zaten Arjantin Sineması'na destek verdiğini biliyordum. 2008 yılında hayli enteresan bir Arjantin filmi izlemiştim; La Mujer Sin Cabeza isimli bu filmin yapımcısı Almodóvar'ın ta kendisiydi.

Hatta bir röportajında kendisine "Yeni yönetmenleri destekliyor musunuz?" diye soran muhabire "Elbette; bilhassa Arjantin Sineması'na mümkün mertebe destek oluyorum; orada fevkalade gebe bir pınar var" şeklinde yanıt vermişti. 

Relatos Salvajes'in prodüktörü de yine Almodóvar!

Pedro Almodóvar'ın küçük kardeşi ve ortağı Agustín Almodóvar, Leticia Cristi, Esther García, Axel Kuschevatzky, Matías Mosteirín, Hugo Sigman ve Pola Zito. 
Bu isimler Relatos Salvajes'in yapımcılığında rol üstlenmiş isimler ve şu anda bu yazıyı okuyan herkese ufak bir önerim var: Bu sinemacıların adının künyesinde geçtiği her filmi izleyin, izlettirin. 


***

6. Hikaye: Aldatılmak / İntikam / Aynen devam. (Bkz: "Sen misin beni aldatan!")
Filmin müziklerine gelince; 2000 yapımı Amores Perros, 2006 yapımı Babel ve 2007 yapımı Into The Wild gibi filmlerin müziklerini yapmış Gustavo Santaolalla'yı görüyoruz. 

Gustavo Santaolalla, adını ABD'de de duyurmuş bir tür Latin Amerika John Williams'ı ya da belki Hans Zimmer'ı. Film müzikleri konusunda sırtınızı hayli rahat bir biçimde verebileceğiniz tıngır mıngır bir charango! (charango nedir?)

Bu konuda da bir öneri: Bilhassa Babel filminin soundtrack albümünü edinin ve dinleyin. Seversiniz sevmezsiniz bilemem, ancak farklı bir şeyler duyacağınızdan eminim. 

***

Filme gelince...

Hiçbir şey söyleyesim yok. 

Ufacık bir yazı, filmin keyfini kaçırabilir.

Tek söyleyebileceğim şunlar:

6 kısa hikayeden oluşuyor film.

1. Hikaye: Uçak / İntikam / İntihar. (Bkz: Andreas Lubitz)
2. Hikaye: Baba / İntikam /Cinayet. (Bkz: Kan Davası)
3. Hikaye: Araba / İntikam / İt Dalaşı. (Bkz: "Hatalı sollayan sürücünün kafasını levyeyle parçaladı.")
4. Hikaye: Usulsüz Park / İntikam / "Kendi işimi kendim görürüm!" (Bkz: "Yasal Düzenleme: Kaçak elektrik kullananların parasını biz ödeyeceğiz!")
5. Hikaye: Kaza / Rüşvet / İntikam (Bkz: Yılmaz Güney - Baba, 1971 - Nuri Bilge Ceylan - Üç Maymun, 2008 ve "Biz zenginiz elhamdülillah, bi'şeycik olmaz bize!")
6. Hikaye: Aldatılmak / İntikam / Aynen devam. (Bkz: "Sen misin beni aldatan!")

Kafa açıcı, mide bulandırıcı, komik, aykırı bir film Relatos Salvajes.

Arjantin Sineması'na bir şans verin ve muhakkak izleyin! 

Sadece bu yüzden değil; Arjantin ve Arjantinlilerin bize ne kadar çok benzediklerini görmek için de izleyin bu filmi.


14 Mart 2015 Cumartesi

Under the Skin


Under the Skin - Jonathan Glazer (2013)



Cahiers du Cinéma dergisi her sene "yılın en başarılı 10 filmi" listesi hazırlar. Ben de bu listede yer alan, adını çoğunlukla ilk defa duyduğum filmleri bir şekilde edinir, izlerim. Eğer tek bir sinema dergisinin film gustosuna sırtımı dayayacaksam, bu dergi zaten hiç kuşkusuz Cahiers du Cinéma olur. Hem sinemaya kattıklarıyla; hem bünyesinden çıkardığı eski eleştirmen, yeni efsane yönetmenlerle; hem de tertemiz tarihiyle Cahiers du Cinéma ne diyorsa, odur benim için.

Under the Skin filmi derginin, "2014 yılının en başarılı 10 filmi" listesinde üçüncü sıradaydı. Listenin tepesindeki P'tit Quinquin ve aynı listenin 2012 versiyonunun ilk sırasındaki Holy Motors filmlerini iyi bildiğimden, aslında beni ne tarz bir eserin beklediğini biliyordum.

***

Gabriel García Márquez üniversite eğitimi için Kolombiya'nın başkenti Bogotá'ya gittiğinde cebinde bir sürü hikaye varmış ama bu hikayeleri yazıya nasıl dökmesi gerektiğini, bu hikayelerden nasıl edebi bir metin oluşturması gerektiğini bilmiyormuş. Yazıyormuş, yazıyormuş ama ortaya çıkan sonuçtan hiçbir zaman tatmin olamıyormuş.

Bir gün bir arkadaşı ona "Kafka isimli bir yazar"ın, "Dönüşüm" başlıklı bir kitabını vermiş. Bu kısacık kitabı okumaya başlamış usta yazar Márquez ve anlattığını göre tüm yazarlık kariyeri baştan aşağı işte tam o anda değişmiş:

"(...) Bir arkadaşım bana Franz Kafka'nın kısa öykülerini ödünç verdi. Kaldığım pansiyona gidip Dönüşüm'ü okumaya başladım. İlk satırı neredeyse beni yataktan fırlatıyordu. Çok şaşırmıştım. İlk satır şöyleydi: 'Bir sabah Gregor Samsa sıkıntılı bir rüyadan uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş buldu...' Bunu okuyunca kendi kendime böyle şeyler yazmasına izin verilen kimseyi tanımadığımı düşündüm. Eğer tanımış olsaydım, yazmaya çoktan başlamış olurdum.(...)"

Gabriel García Márquez'in bu anektodundan yola çıkacak olursak, büyük bir rahatlıkla şöyle diyebiliriz: Cahiers du Cinéma'nın (bilhassa) son yıllardaki seçkileri, genellikle işte bu tarz "Böyle de film yapılır mıymış ki?" soruları sordurtan filmlere şans veriyor. 

Holy Motors, P'tit Quinquin ve Under the Skin. Bu filmleri izledikten sonra şu soru pek tabii dile getirilebilir: "Sinema bu muymuş? Böyle de film yapılır mıymış?"

Zaten bu filmleri önemli kılan da bu soruyu sordurtmaları belki de.


***

Filmin konusu şu şekilde:

İsimsiz bir kadın karakter, Scarlett Johansson, uzaydan dünyaya iniş yapıyor. Ne hikmetse indiği yer İskoçya. Ve İskoç şehirlerinden kimilerinin sokaklarında orta çaplı bir pikapla dolanıyor, etrafta aylak aylak takılan erkekleri baştan çıkarıyor, onlarla beraber oluyor ve tüm bu erkekleri öldürüyor. 

İşte bu kadar. 

Konu aslında bu kadar basit.

Ancak, filmde izlediğimiz tüm bu sahneler, yorumlamaya fevkalade açık. 

Birisi çıkıp "Başka dünyadan gelen kadın karakter, erkeklerin zayıflıklarını ölçüyor" diyebilir, bir başkası "Kadın karakter uzaydan gelmiş, insanların nasıl yaratıklar olduğunu çözmeye çalışıyor" diyebilir ya da daha derinlere inilecek olursa, bir başkası da "Uzaydan gelen kadın karakter önce 'nesne' halinden 'id'e bulanıyor, sonrasında da yavaş yavaş kanına 'insani duygular' giriyor ve 'kadın' oluyor" falan diyebilir.

Bütün bunlar filmde var. Hiçbiri için "Çok saçma" denilemez.

Filmin bu yönü, pek hoşa gitmeyebilir. Bu da gayet doğal. Çünkü yazının başında da dediğim gibi; bu film "Yahu sinemayla bu da yapılabiliyor muymuş?" dedirtecek filmlerden. Ucu bucağı belli değil. Yorumlamaya fevkalade açık.

Sadece izlenip, üzerine düşünülebilir. Hepsi bu. Belirgin bir hikaye yok. Giriş-gelişme-sonuç ve tetikleyici elemanı içinde mahfuz bir eser beklememek lazım. Ne alıyorsan o. 



***

Tek bir konuda film biraz iddialı; o da çekimler.



Filmin göbeğinde soyut çekimler yer alıyor. 

Uzaydan gelen kadın ile dünyalı erkeklerin bir arada oluşları, cinsel ilişkiye girişleri fevkalade soyut ve şairane bir dille anlatılmış.

Zaten sanırım yönetmen Jonathan Glazer'in de filmi çekmekteki en büyük tetikleyicisi bu. O güne kadar yapılmışın bir adım ötesine geçerek, bambaşka bir sinema dili yaratmak. 

Ekşi Sözlük'ten edindiğim şu alttaki video klipler, Under the Skin'in yönetmeni Jonathan Glazer tarafından yönetilmiş.

*Massive Attack - Karmacoma Video Klip
*Jamiroquai - Virtual Insanity Video Klip
*Nick Cave & The Bad Seeds - Into My Arms Video Klip
*Radiohead - Karma Police Video Klip
*Unkle - Rabbit In Your Headlights Video Klip

Zaten bu video klipleri izlerseniz, Under the Skin filminin görsel şölenine dair de bir fikir edinmiş olursunuz. 

Video Klip yönetmenin dışında elini reklam filmi yönetmenliğine de atmış olan Glazer'in Guinness bira reklamı da, yine Under the Skin'e dair bir fikir verebilecek türden: Guinness Reklam Filmi

***


Sinemadan beklentiniz akıcı bir hikaye, takip edilesi bir konu, sonuna gizemi saklayacak bir kurguysa; Under the Skin sizin filminiz olmayabilir.

Ama yok, "Ben görsel olarak etkileneceğim, 'Sinema sanatıyla bunlar da yapılabiliyormuş demek!' diyeceğim bir film izlemek istiyorum!" diyorsanız, Under the Skin'e bir şans verin. 

11 Mart 2015 Çarşamba

2 Days in Paris


2 Days in Paris - Julie Delpy (2007)




2012 yılının ilk yarısında, Fransa'nın Orléans isimli bir kentinde Erasmus yapıyordum. Allah'ın unuttuğu bir yerde konumlandırılmış üniversite kampüsünün kuş uçmaz kervan geçmez öğrenci yurtlarından birinde, 37 ekran televizyon büyüklüğünde bir odada, yapayalnız, kendime bir film ziyafeti çekme ihtiyacı duydum. İzlemek istediğim filmin birkaç özelliği olmalıydı...

1- Beni yormayacak. Düşündürmeyecek. Zaten içinde bulunduğum ruhsal ve fiziksel yalnızlığı daha da fazla sorgulamama yol açmayacak. Basit bir film olacak.

2- İçinde Fransa -ya da en azından Paris- geçecek. 

3- Mümkün mertebe 'main stream' olacak. 

4- Zamanında yaşadığım birkaç olay, içine düştüğüm birkaç durumla ilgili bana bir şeyler söyleyecek. Katarsis yaşatacak az da olsa bana.

5- Akıcı olacak. 

Bu kriterlere en uygun film, dönem itibariyle (ve imkanlarım doğrultusunda) 2 Days in Paris gibi duruyordu. Filmin henüz ilk sahneleriyle beraber, doğru bir tercih yapmış olduğumu anladım.

***

2 Days in Paris'te New York'ta yaşayan bir çiftin Paris yolculuklarına tanık oluyoruz.

Kız tarafı Marion (Julie Delpy); fotoğraf sanatçısı, Fransız. Erkek tarafı ise Jack (Adam Goldberg); iç mimar, Amerikalı. 

***

İki farklı kültürün mensubu genç çiftin ilişkileri; ilişkilerinde "o güne kadar eh işte güzel giden" ama belli ki güzel gitmeye devam etmeyecek kimi olaylar, demek ki filmimizin konularından biri. Bunu cebe atalım.

***

New York'tayken ilişkilerinde pek de yolunda gitmeyen bir şeyler olduğuna karar vermişler ve önlerine iki ihtimal çıkmış:

1- Biz bu ilişkiyi yürütemiyoruz. Bitirelim.

2- Belki Avrupa'ya yapacağımız romantik bir tatil, ilişkimizde kötü giden kimi noktaların düzelmesini sağlayabilir...

Jack ve Marion ikinci şıkkın peşine takılmışlar ve tutmuşlar Avrupa'nın yolunu. 

Hangi ülkeye gidecekler? Birçok ülkeye tabii ki, ancak Avrupa'yı turlarken Marion'un memleketine uğramamak olmaz: Paris'e de gidecekler elbet.

Bu bir karar gibi durmuyor aslında. Evet, elbette; Avrupa'yı dolaşırken Marion açısından Paris atlanmaması gereken bir durak gibi duruyor ama, belli ki bu durak, Jack'e pek o kadar da iyi gelmeyecek. 

***

Her neyse. Adım adım gidelim. 

Duraklardan biri Venedik. Jack ile Marion mutsuz. Daha doğrusu Venedik durağından memnun kalmamışlar. Yedikleri yemeklerden olsa gerek, ciddi bir hazımsızlık sorunuyla karşı karşıyalar. İki arada bir derede yaptıkları tatil, resmen burunlarından gelmiş.

Hal böyle olunca bir sonraki durak Paris'ten her ikisinin de umutları büyük.

Julie Delpy ve Adam Goldberg

Yeni rota Paris!

Paris'te onları bekleyen bir aile var. Marion'un "sıfır İngilizce bilen" ailesi. Şeker bir baba -hafif kaçık- ve tatlı bir anne -ortayı bulmaya çalışan, dingin, ama zamanında az uçup kaçmamış... (Çok deşmiyorum; filmin eğlenceli kısımlarını anlatarak piç etmeyelim.)

Jack ilk defa deplasmanda. 

Düşünsenize. Bir yabancı sevgiliniz var. Yıllardır berabersiniz. Her şey yolunda. 

Günün birinde yabancı sevgilinizin ülkesine, evine, eski hayatına gitmeniz gerekiyor. Gidiyorsunuz. Ve o güne dek hiç bilmediğiniz bir dizi "geçmiş bombardımanıyla" karşı karşıya kalıyorsunuz. 

Jack'inki de o hesap! 

Paris'te Jack'i bekleyen tek tehlike Marion'un hiç İngilizce bilmeyen ailesi değil: Bambaşka bir kültür; ABD kadar özgürleşememiş, radikalleşememiş (filmin anlattığından gidiyorum) bir kültür; Jack'e küçük gelen prezervatifler; birbirinden garip mezarlıklar (ve tabii mezar taşları...).

Ama en önemlisi... Marion'un "hayli etkin" geçmişi. Beraber olduğu erkekler ve o erkeklerin hala hayatında önemli bir noktasında durması. Marion'un eski erkek arkadaşlarıyla nasıl ve ne şekillerde beraber olduğu vesaire, vesaire...

Seksist bir yaklaşımda bulunup "Bu durum elbette her erkeği olumsuz yönde etkiler!" demeyeceğim. Bu durum çoğu "insanı" olumsuz yönde etkiler diyorum. 

Hele ki sevgilinizle sorunlarınız varsa, hele ki bu sorunları bertaraf etmek için halihazırda bir mücadele içindeyseniz. 

***

Soru şu: Jack kafasının içinde dönen ve bilhassa bu Paris seyahatinden sonra iki katı palazlanan sorunlardan arınabilecek mi? Bu süreçte Marion'a ne kadar zarar verecek?

Marion, Jack'in bu süreci geçirişinde Jack'e destek olacak mı? Marion'un işi gücü Jack'in kafasının içinde dolanmaya başlayan örümcekleri ezmek mi olacak, yoksa Marion da ihtiyacı olan sükuneti Paris'te bulabilecek mi?

***

Bu kadar soru sordum, filmin yazar-yönetmeninin Julie Delpy (=bolca diyalog, bolca sorgulama) olduğunu söyledim. Haliyle şöyle bir durup düşünmek lazım: "Hani nerede senin 'beni düşündürmeyecek, rahatlıkla izleyebileceğim bir film' kıstasın?"

Doğrudur. 

Ama anlatamadığım bir nedenden dolayı 2 Days in Paris kafa karıştırıcı bir film değil.

Tarih benim için hep kafa karıştırıcı bir ders olagelmişti; paso ezber, ha babam okuma, spesifik tarihler... falan filan. Fakat bir gün bir tarih hocasıyla tanıştım ve tarih derslerinin aslında o kadar da kafa karıştırıcı geçmeyebileceğini ondan öğrendim. 

2 Days in Paris de o misal. 

Kafa karıştırıcı sorular soruyor ama bunları hikayeye güzel yediriyor. 

Julie Delpy'nin başrol oynadığı Before Sunrise, Before Sunset ve Before Midnight üçlemesi için "Edebi Üçleme" demiştim. Bence bu üç filmin hiçbirinde sinemasal bir şölen yoktu. Çekimler olsun, anlatım biçimleri olsun... Ben beğenmedim. Diyaloglar hep çok fazla ve haliyle de çok yorucuydu. 

Bu bence sinema değil. Ya da benim sinema anlayışımdan uzak. 

Ama 2 Days in Paris öyle değil. Diyalog yine bol, doğru. Ama herhalde Julei Delpy'nin "Yahu siz yıllardır Paris'i anlatıyorsunuz da, ben bir Parizyen olarak, öyle zannediyorum ki bu şehri size, sizden daha iyi anlatabilirim" gayesi, biraz ağır basmış. Görseller, görüntüler ve Paris hikayeleri, Jack ve Marion arasında geçen, haddinden fazla abartılabilecek hikayeyi biraz yumuşatmış. Film, içimi kolay sigara gibi olmuş.

Bilinçli bir tercih midir bilmiyorum, ama iyi ki Julie Delpy ha babam diyaloğa ağırlık vermemiş. 

***

Filmin tagline'ı, sloganı da gayet filmin muhtevasıyla uyumlu: "Paris'in sevgililer için olduğunu biliyordu. Tek bilmediği; tüm bu sevgililerin, sevgilisinin ex'leri olduğuydu." (Berbat çevirdim. Özgün hali için: He knew Paris was for lovers. He just didn't think they were all hers.)

***

İlk paragrafta verdiğim kriterlere uygun bir film 2 Days in Paris. Sevgiliyle izlenebilecek. Yalnız izlendiğinde de "kafayı dağlara taşlara" vurdurmayacak. Basit, renkli ve eğlenceli bir film. 

Her zaman "çok anlamlı" filmler izleyecek değiliz. Ara sıra da kafa dağıtalım. Ama kafa dağıtmakla "kafa-zevk yıpratması" arasında bir fark olduğunu unutmayalım. 

10 Mart 2015 Salı

Starred Up


Starred Up - David Mackenzie (2013)



Celda 211 (2009), Un Prophète (2009) ve son olarak In The Name of Father (1993) gibi başarılı hapishane filmlerinden sonra adı sayılabilecek önemli bir film Starred Up (2013). Hırslı, gerçekçi ve basit anlatımlı bir bağımsız sinema örneği. Karakter olarak en yakın durduğu film ise 2008 yapımı başyapıt Hunger. 

"Kısıtlı bütçelerle neler yapılabileceğini gösteren film" örneklerinden biri olarak tanımlamak gerek Starred Up'ı. 2003 yapımı Young Adam, 2011 yapımı Perfect Sense'ten sonra İngiliz yönetmen David Mackenzie'nin en gerçekçi denemesi belki de. 

***

Eric Love'ın (Jack O'Connell) hikayesini izliyoruz filmde. Love, öfke kontrolü sorunu yaşayan 19 yaşında Brit bir genç. Kas yapmış, şiddete fena halde meyyal, dokunduğunu yıkan bir delifişek. ("Dokunduğunu yıkan" derken abartmıyorum. Ufak bir itekleme, hafif tartaklama denen bir şey Love'ın kitabında yok. Kaş yarayım derken göz çıkaranlardan. Ya bayıltacak ya da ağızla burnun yerini değiştirecek.)

İşlediği bir suç neticesinde hapishaneye düşüyor... Hapishane tahmin edileceği üzere bela bir yer. Hele yönetmenin gerçekçi anlatımıyla öyle bir yer ki; küçük hücrene çekil, yatağına otur, dizlerini göğsüne çek ve "Allah'ım ben buraya nasıl düştüm!" diye hüngür hüngür ağla. Ama yok! Hapishanedeki mahkumlar 1 deliyse, Love 5 deli! Hakkını yedirecek gibi değil. Kimseden korkusu yok, bir garip kuvveti var, bir garip gözü!

Bu durum tabii ilk bakışta biraz acemice duruyor. İlk defa hapse düşmüş bir genç olarak tanıyoruz Love'ı. Bu kadar tecrübeli olması, olacak iş değil, diyoruz. 

Her zaman duyarız etraftan. Çoğunlukla da filmlerden. "Hapishanede bir kere ezdirmeyegör kendini, ondan sonra bir daha asla toparlayamazsın. Gelen basar, giden basar tokadı."

Doğrudur. Bir kere ezdirirsen kendini, hayatın ta kendisinde de bir daha toparlayamazsın. O ayrı...

Baba-oğul Love'lar


Ancak Love'ın durumu başka. 

Filmin başına görmediğimiz bir detay, hafif ortalara doğru ortaya çıkıyor: Love meğer şerbetliymiş.

Hem daha önceden giriştiği birkaç vukuattan, hem de aynı hapishanede olduğunu gördüğümüz babasından. 

***

Love'ın babası Neville Love (Ben Mendelsohn), oğlu Eric'i o henüz 5 yaşındayken terk etmek zorunda kalmış. Hapse düşmüş ve Eric'in henüz düştüğü hapishanenin gediklilerinden olmuş.

Bu bilgi bize iki önemli veri sunuyor; Eric'in şiddete meyli de, hapishanedeki rahatlığı da babadanmış...

***

Hapishanede "adam etme" seansları tarzı bir şey var. Bir tür terapi. Oliver Baumer isimli bir delikanlının himayesinde 5 öfke kontrolü sorunu yaşayan mahpus, belirli aralıklarla bir araya geliyorlar ve bu sorunlarını konuşarak düzeltmeye çalışıyorlar. 

Baba Love bu terapinin en büyük destekçisi. Çünkü hapishane koşullarını iyi biliyor. Tezi basit: "Sen böyle devam edersen gardiyanlar seni asar, sonra da intihar süsü verirler. Ruhun duymaz!"

O gelene posta gidene posta Eric, ne zaman babası kendisine gider yapsa "Eyvallah," diyor ve pısıyor.

Uzun süre babası ne diyorsa yapıyor. Terapiye katılıyor, kendisini düzeltmeye çalışıyor. Ama hani bazen olur ya, insan kendini ne kadar düzeltmeye çalışırsa çalışsın bir şekilde düzeltemez; toplum, şartlar buna müsaade etmez; Eric'inki de o hesap.

***

Starred Up işte bu mücadeleyi anlatıyor. Öfke kontrol zorluğu çeken bir delikanlının hapishanede hayatta kalma mücadelesi bir yandan, oğlunda kendi gençliğini gören bir babanın yıllar sonra "bir şeyi" umursaması, onun için didinmesi bir yandan.

***

Jonathan Asser filmin senaristi... 64 doğumlu bu adam, vaktiyle bir İngiliz hapishanesinde gönüllü terapist olarak çalışmış. Film onun anılarından yola çıkılarak mı yazılmış, yoksa içinde yaşadığı durumu kafasının içinde kurgulamasıyla mı bilmiyorum. Ancak son derece gerçekçi.

İngiltere'de hapishaneye girdim de oradan mı biliyorum? Hayır. Ama zaten sanatta gerçekçilik bu kıstas üzerinden sorgulanmaz. İkna ediciliktir önemli olan. 

The Godfather filmini ismi lazım değil, meşhur bir "babamıza" sormuşlar "Nasıl buldunuz?" diye, "Keşke hayat o kadar basit olsaydı" demiş. (Bu hikaye ne kadar doğrudur bilemiyorum ama anlatılagelir.)

Benim de demek istediğim bu. Çok gerçekçi duran bir hikaye, gerçek olmasa da, gerçekçidir


İngiliz Hapishane Sözlüğü

Bu açıdan Starred Up'ı beğendim. 

Kimi çekimler kafama takıldı, hepsi bu. 

Eric'in kendisini en çaresiz hissettiği ve aslında o hapishanede yapayalnız ve kuvvetsiz olduğunu gösteren birkaç hücre sahnesinde alttan çekime rastladım. Bu çekimler karakterin güçsüzlüğünün silikleşmesine yol açmış gibi geldi bana. 

Bunu da eğer bütçe ve mekan kısıtlılığına verecek olursak, bence Starred Up oldukça iyi kotarılmış bir şiddet ve aile bağları filmi. 

9 Mart 2015 Pazartesi

Big Eyes


Big Eyes - Tim Burton (2014)


Tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım lisedeydim. Sanattan bahsedilen bir derste, erkek öğrencilerden biri söz alıp "Kadınlar tarihe kalıcı izler bırakmamışlardır. Marie Curie dışında bilim alanında başarılı olmuş bir kadın, Frida Kahlo harici resim alanında isim yapmış bir hanım tanımıyorum..." gibisinden bir şeyler söylemişti... Sığ bir bakışla ve o yaşlarda eleştirelliğin kana yeni yeni giriyor olmasıyla çoğumuz bu arkadaşımızı haklı bulur gibi olmuştuk -en azından onu olumsuzlayamamıştık. Yalnızca bir arkadaşımız, tek bir kız arkadaşımız söz alıp şöyle demişti, onu hatırlıyorum: "Erkekler kadınların sosyal topluma katılmalarına, kendilerini önplana çıkarmalarına ne kadar izin verdiler ki?"

Doğruydu bu. 

Ta ilk çağlardan beri inandığımız insan yaşayış biçimi şu şekilde değil miydi: "Erkek avlar eve getirir, kadın pişirir." 

Kadın evdedir, erkek sahada. Kadın kulistedir, erkek sahnede. 

Erkek yönetmenler deyince akla onlarca, yüzlerce isim geliyor. En babayiğit sinema eleştirmeni, kaç tane kadın yönetmenin ismini hiç teklemeden sayabilir?

Sanatın diğer dallarında, hatta bir adım ileri gidiyorum; hayatın diğer alanlarında kadınların erkeklerden daha bilinir olduğunu gören-duyan var mı?

Bir tek bankacı babam şöyle der durur: "Banka işlerinde, hesap kitap işlerinde kadınlara bizden daha çok güveneceksin. Kesinlikle bizden daha iyiler; daha dikkatliler."

Babamın bu cümlesi iyi güzel de, birçok kız arkadaşımdan da şunu duymuşluğum vardır: "Jinekolog dediğin erkek olur. Ben tıp işlerinde erkeklere daha çok güvenirim."

***

Bu muhabbet böyle uzar gider. Bir yerde nokta koyacaksak eğer ya da bambaşka bir perspektiften olayı görmeye çalışacaksak, Big Eyes filmiyle Tim Burton bize bu imkanı veriyor. 

Yetenekli (gerçekten yetenekli olup olmadığını tartışmıyorum, konum değil) bir kadın ressamın, fırsatçı kocasının altında nasıl da silinip gitme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını Burton bize son filmiyle anlatıyor -anlatmaya çalışıyor. 

Sinemasal anlamda başarısız bir film olsa da Big Eyes, sanat tarihinine ilişkin birçok soruya hikayesine yer vermesiyle bence değerli gibi.

***

1950'li yıllar; ABD, San Fransisco. 

Kız çocuğunu yanına alıp, eşini terk etmiş; ressam olarak hayatını idame ettirmek isteyen bir kadın: Margaret Keane (Amy Adams). Paris'in Montmartre'ına benzer bir parkta şövalyesini kurmuş, tuvali önünde, elinde paleti; gelenin geçenin üç kuruşa portresini çiziyor. 

Çizdiği her resmin çok belirgin bir özelliği var: Her kimi çizerse çizsin, gözlerini kocaman çiziyor. Bu onun imzası. 

Christoph Waltz ve Amy Adams

Ressamlarla dolu bu parkta, kendisinden çok daha yeteneksiz ama ağzı inanılmaz laf yapan bir sanat taciri, Walter Keane (Christoph Waltz), ne hikmetse Margaret'a yanaşıyor ve ona işbirliği teklif ediyor: "Fevkalade yeteneklisin, ama böyle devam edersen yoksul bir biçimde solup gideceksin."

Walter'ın alttan girip üstten çıkan ısrarcılığı, tatlı dili ve işbitiriciliği, zaten her halinden naifliği okunan, kalbi zamanında belli çok kırılmış Margaret'ın hoşuna gidiyor ve bir şekilde birbirlerine yaklaşıyor, çift oluyorlar. 

Walter, demesine göre zamanında Paris'e gitmiş, bir süre orada eğitim görmüş ve ressamlığı öğrenmiş. Ardından gelmiş ABD'de Paris'te gördüğü sokakların resmini çizip satıyor. 

Yeni hiçbir şey yok. İlham yok. Üretkenlik sıfır. Ama içinde "gerçek sanatçı" olmaya dair büyük bir azim var. (Yani galiba öyle, film bir öyle, bir böyle anlatıyor. Tutarsızlık sorunu da burada başgösteriyor zaten.)

***

Zamanında bir Fransız hocam şöyle demişti: "Yakışklılık (ya da güzellik önemsizdir), onu satabilmek ise, fevkalade önemli."

***

Walter bu düsturu benimsemiş işte. Ürettiği hiçbir şey yok, ama o kısıtlı üretkenliğini satma konusuna gelince iş... Bir numara!

***

Margaret'ın hayatındaki bir açıktan yararlanan Walter, kısa süre sonra "büyük gelecek gördüğü" bu kadınla bir şekilde evleniyor. 

Artık durum şuna dönüşüyor: Margaret resim yapsın, Walter da satsın!

***

Yine içler acısı bir biçimde; birkaç eleştirmenin şişirmesi, toplumun estetikten çok "KAVGA"ya meyletmesi neticesinde Walter; karısının yaptığı el emeği göz nuru tabloları birbir satmaya başlıyor ve iyi de para kazanıyor.

Sorun şu ki, Margaret artık Walter'la evli olduğundan ve resimlerine imzasını "KEANE" olarak attığından, resimlerin alıcıları resimlerin ressamının Walter Keane olduğunu zannediyorlar.

İşi yapan Margaret, parayı kıran ve sükse yapansa Walter.

***

Bu durum bir süre böyle devam ediyor. 

Dedik ya, Margaret fevkalade iyi niyetli bir insan. Anneannemin dediği gibi "Peki dersen olay çıkmazmış" felsefesiyle, hayatını kendisine zehir ediyor ama bunu da pek öyle umursamıyor. 

Ayrıca sesini çıkarsa, "Benim!" dese, "O resimlerin ressamı benim!"... Hem o, hem kocası düzenbazlıktan hüküm giyecekler...

***

Nihayet bir noktada artık Margaret isyan ediyor. 

Şana, şöhrete, paraya ve mükemmel hayat standartlarına kavuşmuş olmasına rağmen yaşadığı bu gizli saklı, "yalan" hayat onu isyan ettiriyor ve Margaret "ayağa kalkıyor."

Sonu ise uzun süren ve yıpratıcı dava süreci, ardından da bir garip "test." 

Walter ile Margaret duruşmadalar. 

Walter: "Resimler benim!"

Margaret: "Hayır benim."

Hakim: "Ben bu işin içinden çıkamadım. Getirin iki tuval, çizsinler; ona göre karar verelim 'Büyük Gözler' kimin?"

***

Verilen 1 saatlik mühletin ardından Walter'ın tuvali bomboş iken, Margaret standardını tutturmuş.

Walter 4 milyon dolar gibi bir tazminat ödüyor Margaret'a ve olay kapanıyor...

***

Tim Burton'ın filminin özeti böyle.

Gelelim eleştirilere.

***

Yazının başında da söylediğim gibi: Sinemasal açıdan sınıfta kalmış bir film Big Eyes. 

Margaret'ın eski eşiyle ne yaşadığını bilmiyoruz. Neden bu kadar "kabullenici" bir kadın olduğunu anlayamıyoruz. Sadece başına gelen her musibete karşı "Aman olsun canım, yeter ki hır gür çıkmasın" dediğini görüyoruz. Bu bir kadın karakteri, sadece zayıflatıyor. Keşke Margaret karakterinin altyapısı, hikayesi daha iyi kurulsaydı.

Çekimler desen, sıradan. 

Tim Burton'ın en gerçekçi üslubu benimsediği filmi olarak kabul edilebilecek Big Eyes'taki renk kullanımı yine masalsı. Filmin belli bir noktasından sonra ortaya çıkan, Margaret'ın gördüğü "koca gözlü insanlar" halüsinasyonu da Burton'ın klasik masalsı üslubunu korumasına yardımcı olamıyor.

Sinemasal açıdan durum böyleyken (ve tabii daha da uzatılabilecekken), filmin vurgulamak istediği noktalar açısından da bir muğlaklık söz konusu. 

Her şeyden önce bir kere Burton çok büyük bir yanılgıya düşmüş. Bu büyük düzenbazlık hikayesi, yalnızca Margaret'ın gözünden anlatılmaya çalışılmış, ki bu da zaten başarılamamış. 

Zaten Walter Keane'in ailesi bu filme çok sinirlenmiş; "Keşke bizden de yaşananlarla ilgili bilgi alınsaydı" diyor. 

Tek taraflı, o tek tarafı da adam gibi anlatamamış bir film Big Eyes.

***

Milliyet Sanat, 2015 Şubat sayısında Ardan Özmenoğlu, Işıl Eğrikavuk ve Kezban Arca Batıbeki gibi kadın ressamlara film hakkındaki fikirlerini sormuş. 

Filmin en büyük açığı da belki burada ortaya çıkıyor; ressamların çoğunun dilinin altında olanı Kezban Arca Batıbeki şöyle dile getiriyor: "Tim Burton'ın filmi nedeniyle siz bu araştırmayı yapana kadar Margaret Keane bildiğim bir sanatçı değildi."

Ve ekliyor Batıbeki: "Kadın sanatçıların, birlikte oldukları erkek sanatçıların gölgesinde kalması az rastlanan bir durum değil sanat tarihinde."

Yani birçok örnek var, ancak kötü bir örnek seçilmiş.

Nedeniyse basit: Margaret Keane iyi bir sanatçı değil. Ressamlığı ile geleceğe kalmayı başarmış bir sanatçı değil...

Önyargılı olmak istemem ama bana öyle geliyor ki Tim Burton Keane'in tablolarından birini görmüş, "Bu tablolardan süper film yaparım ben!" demiş, sormuş soruşturmuş ve tek bir hikayeyi ortaya çıkarıp onun üzerine çalışmış.

Kısıtlı bir film demem bu yüzden. 

***

Filme dair hoşuma giden en önemli nokta; filmin sanat tarihine ilişkin kimi önemli sorunlara parmak basması. 

Bir örnek verecek olursak; Walter Benjamin'in Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı isimli makalesinden bahsedebiliriz.

Bu makalede yer alan en temel fikir; teknolojinin gelişmesiyle beraber sanat yapıtlarının röprodüksiyonlarının üretilmesi; ve sanat yapıtının biricikliğini kaybetmesidir. 

Tim Burton filmin bir bölümünde, önemli bir bölümünde, bu konuya parmak basmış.

Ama bu tip ince soruları sormadan sadece izlemek için izlenecekse bu film, izlenmese de olur.