2016

12 Nisan 2016 Salı

Phoenix



Küçük bütçeli büyük filmlere bayılırım. Hunger (2008), Kynodontas (2009) ve Der Räuber (2010) mesela. 

Filmin anlatmak istediği konuyu çok az maliyetle beyaz perdeye yansıtabilme becerisini gösteren, harikulade filmlerdir bunlar.

Hunger'da şu meşhur IRA meselesini anlamaya çalışırız, Kynodontas'ta modern bir distopya izleriz ve Der Räuber'de maraton koşucusu bir atletten sağlam banka hırsızı olabileceği fikrini içselleştiririz. Hepsi gerçekten prodüksiyon maliyeti düşük filmlerdir, ancak gel gör ki anlatmak istediklerini bağıra çağıra anlatırlar. 

Phoenix (2014) de işte böyle bir film. Küçük, ama çok büyük!

Phoenix - Christian Petzold (2014)



***

Filmin yönetmeni Barbara (2012), Die innere Sicherheit (2000) ve Yella'dan (2007) tanıdığımız Christian Petzold bizi filmiyle II. Dünya Savaşı yıllarına, Almanya'ya götürüyor.

*** 

Petzold'un Alman tarihine merakı, sinemaseverlerce bilinen bir gerçektir. Afganistan'daki savaşı anlattığı (hatta filmde bizim topraklardan da esintiler mevcut) filmi Jerichow (2008); Berlin Duvarı'ndan dem vuran filmleri Die innere Sicherheit (2000), Gespenster (2005) ve Yella (2007) bu tezi destekler nitelikte. 

Petzold, Phoenix'te beni şaşırtmıyor ve bu sefer tam II. Dünya Savaşı'nın bittiği döneme götürüyor bizi, hem de can yakan bir hikayeyi anlatmak üzere.


***

Film zifiri bir karanlıkla açılıyor. Hem görsel anlamda, hem de ruhsal... Kulaklarda etkileyici bir caz ezgisi, gecenin köründe bir araba, izbe bir yolda ilerliyor. Arabada bir kadın var, tam şoför koltuğunun yanında oturuyor. Bu kadının hikayesini öğrendikçe, boğazımda bir şeyler düğümleniyor. 

Kadının adı Nelly. Yüzü tamamen sargılı. Gestapo kampından kaçmaya çalışırken yüzünde patlayan yakıcı madde yüzünden derisi yanmış, yüzü tanınmayacak halde.

Nelly bütün bu savaş muhabbetleri başlamadan önce şarkıcılık yapan, evli ve kocasını çok seven bir kadın. Tabii kocasından ayrı düşmüş bu dönemde. Tek istediği bir an önce eski hayatına, kocasının yanına dönmek. Ancak tabii bu öyle pek de sandığı gibi kolay olmayacak...

***

Plastik cerrahînin nimeti (demek o dönem de varmış, bu filmden öğrendim), Nelly yüz nakli tarzı bir operasyondan geçiyor. Cildi yenileniyor ama artık o, aynada bambaşka biri; kendisini -dikkat, yüzünü değil (!)- tanıyamıyor. Fiziksel olarak değiştiği yetmediği gibi ruhsal olarak da tükenmiş. 

Böylesi minimal, postmodern bir çöküş üzerinden II. Dünya Savaşı gibi koca bir dönemi anlatmak, ancak muhteşem hikaye anlatıcılara nasip olur zaten. Burada yönetmene -ki bu roman uyarlaması filmi senaryolaştıran da bizzat kendisi- ve hikayenin yazarı Hubert Monteilhet'e gıpta etmemek elde değil...

Hem içi, hem de dışı bambaşka bir kadın olan Nelly, tek amacının peşinden ilerler: Kocasını bulacak, onunla konuşacak ve tekrar mutlu olacaktır.

Filmin başında Nelly (Nina Hoss) 
Filmin ilk sahnesinde gördüğümüz, arabadaki ikinci kadın, Nelly'nin en yakın arkadaşı Lene'dir. Lene'nin tek hayali de bir an önce Yahudileri katletmiş Almanya'dan kurtulmak, Filistin'e yerleşmektir. (Kulağa garip geliyor ama o dönem için durum bu; Filistin Yahudiler için güvenilir bir sığınak. İsrail'in Filistin'den koparak kurulduğunu hatırlatalım.)

Lene, kendi gayesini gerçekleştirmek için doğru olanın Almanya'dan tek başına değil, Nelly ile kaçmak olduğunu bilir. Lene'nin aklı Nelly ile birlikte Filistin'e gitmekken, Nelly'nin aklı Almanya'da kalıp kocasını bulmaktır.



Filmin sonunda Nelly (Nina Hoss) 
Lene, baktı ki Nelly'yi ikna etmek zor olacak, Nelly'yle eşinin arasını açmaya çalışır. Ona kocasıyla karşılaştığını, kocasının artık onunla beraber olmak istemediğine çıkacak (daha fazla spoiler vermeyelim) cümleler eder. 

Fakat Lene her ne yaparsa yapsın Nelly kocasını bulacaktır. Peki ya yüzünü ve ruhunu kaybetmiş Nelly ile ruhsal anlamda çökmüş kocası Johnny için hayatta tertemiz bir sayfa açma imkanı var mıdır? Hele onca yaşanandan sonra...

***

Nelly rolünü Nina Hoss oynuyor. Oynamıyor; döktürüyor! Sırf onun oyunculuğu için bile izlenebilecek bir film varken ortada, görsel harikalar filmi daha da arzulanır kılıyor. 

Muhakkak izlenmesi gereken, Hitchcock'vari bir film. Bilhassa II. Dünya Savaşı'na bambaşka ve çok daha butik bir pencereden bakmak isteyenler için bulunmaz nimet. 

11 Nisan 2016 Pazartesi

El Clan


El Clan - 2015 (Pablo Trapero)
1 saat 50 dakika

"Mezarlık mezarlık dolaşmak adetim değildir. Eşimin dostumun kabrine gitmişliğim olmadığı gibi; mezarlıkları gezdiren, mezarlıkların mimarîsi ya da oralarda toprak altında yatanlar hakkında bilgiler veren; mezarlıklara turistik geziler düzenleyenleri de hiç anlamam, hatta eleştiririm. Bütün bunları aklımın bir yanıyla bilirken kendi kendime soruyorum: 'Benim burada, bu karlı günde, General Pico - La Pampa'da, kendi oğulları tarafından bile nefret edilen bu adamın mezarında ne işim var?'... Bugüne dek kimsenin bir kez olsun ziyaret etmediği, unutulmuş bir mezarlık bu. Ne bir çiçek bitmiş toprağında, ne de herhangi bitki... Toprağın sınırlandığı başucundan mezarın, bir mermer yükselmiş. Üzerinde Doğum 14-9-1929 - Ölüm 4-5-2013 . Arquímedes Rafael Puccio yazıyor."

Bu satırlar Rodolfo Palacios isimli bir gazetecinin bence çok etkileyici röportajından. Röportajın başlığı "Katilleri Kim Gömer?" (İspanyolca Röportaj - Los últimos días de Arquímedes Puccio: ¿quién entierra a los asesinos?)

Gazeteci Palacios bir gün El Clan filminin anlattığı katil aile reisi Arquímedes Rafael Puccio'nun terk edilmiş mezarına gidiyor ve bu satırları kaleme alıyor. Tıpkı bu röportajda olduğu gibi El Clan filminde de Arjantin'in yakın tarihine dair önemli satırbaşları bulmak mümkün. 

***

Arquímedes Rafael Puccio

Arjantin yakın tarihinin, Türkiye yakın tarihine çok benzediğini hem birçok kişiden duymuşluğum, hem birkaç kitapta okumuşluğum, hem de birebir yerinde; Arjantin'de tecrübe etmişliğim var. 

"Arjantinliler Türklere benzerler!" derler. Doğrudur, benzerler. Ama sadece Arjantinliler değil; tarihleri de benzer. 

Peki o zaman soru şu: Bizi biz yapan, tarihimiz midir?

***

1982 yılı Arjantin için çok büyük önem taşır. Burunlarının dibindeki bir adayı, Malvinas Adaları'nı Arjantinliler tam olarak bu yılda, emperyalist Birleşik Krallığa kaybederler. Çetin geçen savaşı kaybetmek bir yana dursun, verdikleri kayıp bile başlı başına Arjantin için bir yıkımı temsil eder. 

Bu mağlubiyet Arjantinlilerin içine öyle bir oturmuştur ki, bugün en fikirsel anlamda liberal, en dünyaya entegre Arjantinli'ye bile hiçbir koşulda çıkıp "Malvinas değil o; Falkland! Hem ada sizin değil ki, İngilizler'in!" diyemezsiniz. Çok alınır, fena halde bozulurlar. Kırk yıllık hatırınız yoksa sizi pataklamaya bile yeltenebilirler. 

Her sene Malvinas Adaları'nı anma günleri vardır mesela. O gün tüm duvarlarda "Las Malvinas fueron, son y serán siempre Argentinas" yazar. (Malvinas Adaları Arjantin'indi, Arjantin'indir, Arjantin'in kalacaktır.)

Öyle böyle bir şey değil bu. Satırlara sığmaz. Yaşamak lazım. 

Her neyse. 

Tam olarak bu adanın işgali ve elden çıkışı döneminde bir hukukçu, Arjantin siyaset arenasında boy gösterir. Söylem olarak farklı bir milliyetçilik anlayışına hakim siyasetçinin adı Raúl Ricardo Alfonsín'dir. 

Farklı bir milliyetçilik anlayışı, diyorum; çünkü diğer tüm parti adayları milliyetçiliği "Savaşa girelim!" üzerinden ele alırken o, "Savaşa girmeyelim, bunun bize faydası yok!" şeklinde okur. 

Nitekim savaş biter, Malvinas Adaları İngiliz himayesine girer ve ordu mağlup, mahcup ülkeye döner...

Bu dönemde ortalarda "Ben size ne demiştim?" haklılığıyla dolaşan aday Alfonsín, girdiği devlet başkanlığı seçimlerini kazanır ve ülkeyi yönetmeye başlar.

Alfonsín'in ilk icraatı orduya karşıdır. Alfonsín ordunun içerisinde avantacılığın, kayırmanın ve her türlü çürümüşlüğün kol gezdiğini iddia eder ve orduya karşı onulmaz bir savaş başlatır. Nihayetinde girdiği bu savaşı kazanan Alfonsín'i birçok tarihçi "Arjantin'e demokrasiyi getiren adam!" olarak niteler. 

(Tabii ordudan anladığımız bu noktada yalnızca Malvinas'a savaşa giden askerler olarak düşünülmesin; detaylara girmeden mesela Mayıs Meydanı Anneleri'ni anlayabiliriz -bizdeki 'Cumartesi Anneleri' davasının aynısı...)

Alfonsín'in açtığı davalar, çıkardığı yasalar neticesinde ortaya işsiz, aşsız ve her şeyden önemlisi "forssuz" kalan bir dizi ordu mensubu peyda olur. Bu hem uzaklaştırma yemiş, hem de muvazzaf askerlerin tamamı kaderine mahkum olurken tek bir kişi; Arquímedes Puccio harekete geçer. 

Hem para kazanmak, hem de mensubu olduğu ordunun gözden silinişine katkısı olduğuna inandığı toplumdan intikam almak için Arquímedes Puccio, varlıklı olduğunu bildiği ailelerin fertlerini kaçırarak fidye ister, fidye ödense de alıkoyduğu fertleri katleder. 

Cinayetleri işleme sürecine ailesini de dahil etmekte hiçbir beis görmeyen Arquímedes Puccio için, ailesinin fertlerini ikna etmek çocuk oyuncağıdır. Tıpkı Türkiye'deki ordu mensupları gibi Puccio da, askeri otoritenin tüm yönlerini kanında taşıyan, en ufak çarpıklığı bile hemen düzeltecek kadar nizam aşığı bir adamdır. 'Aile reisi' sözüyle kast ettiğim de tam olarak budur zaten. 


Arjantinliler için halkın sporu futbol, zenginliğin sporuysa rugby'dir. Puccio'nun oğlu da rugby'ci olduğundan, Puccio bu bağlantısını kullanarak oğlunun takım arkadaşlarını kaçırıp, zengin ailelerinden fidye ister. 

Tabii sonucu ölüm olan gencecik, masum delikanlıların takım arkadaşı, Puccio'nun oğlu için babasının yaptıklarını kabul etmek gittikçe güç hale gelir. Üstüne bir de delikanlı aşka düşünce,  genç adamın aklında tek bir soru belirir: "Polisin bizi tespit etmesi için daha kaç zaman geçmesi gerek ki? Ben evliliğe giderken hele, böyle bir bela patlarsa, ben ne yaparım?"

***

İstanbul Film Festivali'nde yıllar önce izleme fırsatı bulduğum Leonera (2008) filmiyle tanıştığım, Carancho (2010) ve Elefante Blanco (2012) filmleriyle kendisine hayran olduğum Pablo Trapero'nun yönetmenlik koltuğuna oturduğu El Clan filminin başrolünde Guillermo Francella var. 

Francella'nın El Clan'daki performansı ona Hispanik Dünya'nın en prestijli ödüllerinden olan Goya'yı getirdi. El Secreto de Sus Ojos'taki (2009) Pablo Sandoval karakteri unutulur mu peki? Ya da Rudo y Cursi'deki (2008) efsane Batuta?

Francella 55 doğumlu. Ve yaşlandıkça değer kazanan, rolünü bulan aktörlerden. Filmleri arasında büyük bir dalgalanma yok. Daha erken yaşlarda komedide ustaymış, yaş ilerledikçe polisiye ve dram türüne kaymış. Bu açıdan Arjantin'in Şener Şen'i yakıştırmasını yapsak, ikisi de sanırım ses çıkarmazlar. 

Guillermo Francella

(Ama Arjantin tam anlamıyla Şener Şen'ini birkaç yıla bulacak. Şimdilik yaşından genç gösteriyor ama yine de adını anıp kendisini yad edelim: Ricardo Darín.)

Francella bence oyunculuk kariyerinin tepesine çıkmış El Clan'da. Yönetmen Trapero deseniz; zaten beni kariyeri boyunca hiç şaşırtmadı, bu filmde de farklı bir durum yok. Ülkesini, ülkesinin tarihini ustaca eleştiren; iyiye gidişe dair de bir fikir, muhakkak filminin kıyısına köşesine iliştirmeyi ihmal etmeyen dahi bir yönetmen o. 

Özetle, harika bir film. Tek eksiğinin belki "biraz hızlı" akması olduğunu söyleyebiliriz. Olaylar daha iyi yedirilebilirdi sanki filme, daha detaylı anlatılabilirdi o dönem. Ama en nihayetinde gerçek bir hikayeden uyarlama. Dolayısıyla "Neden daha fazla aksiyon yok?" diye kızmak, pek de öyle akıl kârı değil. 

Filmin müziklerine de ayrı bir cümle yazmak gerek... Eğer Arjantin'in 80'li yıllarında ne tür müzik dinlenirmiş diye merak ederseniz, El Clan'ın soundtrack'ini muhakkak bir yerlerden edinin.

Kapanışı Puccio'nun mezarına giden gazetecinin mezarlık çıkışındaki görevliden işittiği hazin cümleyle yapalım: "Bunca sene sonra bu Allah'ın unuttuğu güzel şehir gazeteye, böyle bir pisliğin mezarı sayesinde çıkıyor..."

11 Şubat 2016 Perşembe

Mustang


Mustang - Deniz Gamze Ergüven (2015)

Yaklaşık bir ay önce Barselona'da yaşayan Arjantinli, sinefil bir arkadaşım bana şöyle bir mesaj attı: "Mustang'i izledin mi? Önerir misin? İzlemeyi düşünüyorum da..." 'Ülkemin filmidir, Batı'da da başarılı, izlesin tabii, ne olacak ki?' diye düşündüm, ancak dürüstçe henüz izlemediğimi söyledim. Kendi bilirdi. "Tamam o zaman. Sen izle bakalım, izle dersen izleyeceğim" dedi. "Eyvallah" dedim. İyi ki peşin hükümlülükle "İzle tabii, öneririm" falan dememişim. Son yıllarda -"izlediğim" demiyorum- gördüğüm en berbat ve benim açımdan sinir bozucu "yapıtlardan" (!) biri çünkü Mustang... 


Öncelikle film hakkında hiçbir fikri olmayanlar için konusunu özetleyelim. Gerçi pek öyle derinlemesine bir konusu yok ya...

Türkiye'nin Karadeniz kıyısında bir ilçede, İnebolu'da geçiyor film. Beş kızkardeş, henüz reşit değiller, -kafaya göre- belirli bir yaşa gelince aileleri tarafından büyükten küçüğe baş-göz ediliyorlar. 

Bu kadar işte. Konu bu kadar!

***

Dünyanın en berbat, yürek kanırtıcı konusunu bile bir sanat yapıtı haline çevirirken, birazcık estetik olmaya çalışırsınız, birazcık gerçekçi... Hırsızlığı mı anlatıyorsunuz mesela? Beş genç, yoksullar, para lazım; banka soymaya karar veriyorlar. TAK! Soyacakları bankadan gelecek para bir anda masalarının üzerinede! Olur mu hiç, inandırıcı olur mu? Yönetmen çıkıp şöyle bir açıklama yapabilir mi: "Eee, ne var ki bunda? Hepimiz hırsızlığın nasıl olduğunu biliriz, filmimde hırsızlığın nasıl gerçekleştiğini anlatmaya gerek duymadım!" Saçma. Seyirci bunu görmek ister. Göstermeseniz bile bambaşka bir anlatım formu, biçemi bulmanız gerekir. Seyirciyi inandırmanız gerekir. (Bu dediğim komedi veya fantastik türdeki filmler için geçerli değil tabii.)

Mustang filminde "olması 'NEREDEYSE' imkansız" ne kadar olay varsa, oluyor... 

Filmin en büyük defosu bu: İnandırıcı değil. 

Somut konuşalım! 

Mesela...

Ergen bir kız karakter, istemediği bir erkekle evlenme yolunda ilerliyor. Birgün birkaç kızkardeşi ve ebeveyniyle bir yere gidiyor, ebeveyni arabayı bir otoparka çekiyor, "Birazdan geleceğim" diyerek arabadan iniyor. Bizim ergen kız sinirli ya, büyüklerine rüştünü ispat edecek ya, kız kardeşlerini arabanın dışına erketeye yatmaya yolluyor, bir erkeği arabaya alıp oracıkta çocukla sevişiyor! 

Yok artık!

İnebolu'da hem de, gündüz gözü hem de, bu kadar rahatça hem de...

Yok artık!

***

Filmin tadını kaçırmamak için -kaçacak bir tadı olduğunu düşünmüyorum ya(!)- daha fazla örnek vermiyorum ama gerçekten film bu ve bunun gibi onlarca "abartılı" ve "abartılı olduğu için de saçma" olaylarla dolu. 

***

Film hakkında kim ne düşünüyor bilmiyorum, okuma fırsatı bulamadım. Ancak benim düşüncem net şu şekilde: Yönetmen, aynı zamanda senarist; Fransa'da yaşıyormuş, açmış gazeteleri-dergileri, birkaç satır başı haberi almış; abarta abarta bu haberlerden kolaj bir film kotarmış!


***

Lütfen bu yazıyı okuyanlar Türkiye'nin kadınlar için güllük gülistanlık bir ülke olduğunu düşündüğümü zannetmesin. Bilakis; bu ülke, Duman'ın İstanbul şarkısında da söylediği gibi "Kadınını döver!", maalesef... En büyük acıları kadınlar yaşarlar bu ülkede, rezillik her alanda olduğundan daha çok bu alanda had safhadadır. 

Bir örnek:

Hayretlere seza ve mideleri ağıza getiren bir karara imza atmışlığı var bu ülkenin futbol federasyonunun. Bir dönem futbol takımlarına seyircisisiz oynama cezası verilirken, bu karar değişti; "Müsabakayı sadece kadın ve çocuklar tribünden izleyebilir" haline geldi. Futbol takımının cezası, maçını kadının ve çocuğun izlemesiydi! Bu ülkede çıktı bu karar! Kadınların bir kısmı da, "Ohh, çok iyi oldu, çok da güzel oldu!" diyerek şen şakrak sökün ettiler maçlara! (Peki film bunu nasıl anlatıyor? "Türkiye'deki her kadın, karardan çok mutluydu!" şeklinde...)

Utanılacak bir durumdu. Yaşadık. Bitti çok şükür!

Bu acı olaydan bir şekilde haberdar olan yönetmen, büyük ihtimalle bu durumu filminde kullanmak istemiş, kullanmış da, ancak kardeş, bari mantıklı ol...

Filmde ceza Trabzonspor tribünlerine verilmiş; ancak kızların gittikleri maç Türk Telekom Arena Ali Sami Yen Spor Kompleksi'nde; yani Galatasaray'ın stadında! (Bu mümkün değil; çünkü zaten Galatasaray-Trabzonspor-Beşiktaş ve Fenerbahçe için, deplasmana taraftar götürme yasağı var!) 

Haydi bunu da geçtim; İnebolu'dan İstanbul'a GS maçı için tur düzenleniyor! 

Haydi bunu da geçtim; kızlar ceza sayesinde tribünlere giriyorlar, fakat üzerlerinde Galatasaray amblemli ürünler ve "GALATASARAY" tribünündeler!

E artık, pes!


***

Uzun lafın kısası Mustang bir film değil; ailesine öfkeli ergen bir feministin yazdığı makale. 

Aslında içimden "Batı'nın ilgisini çekmek için ülkesini itin götüne sokan" umutsuz bir yönetmenin endişeli gülümsemesi demek geliyor, ama terbiyesizlik yapmak istemiyorum. (!)

Bu blog'u takip edenler bilirler, ben bu kadar ağır eleştiri yazısı yazmam. Ancak içimde tutmak istemedim. 

Orhan Pamuk'a laf atanlar, keşke bu filmi izleseler ve günah çıkarsalar. 

Bir fıkrayla bitireyim: 

Kadının biri ayakta tecavüze uğradığını iddia ederek mahkemeye başvurmuş. Hakim sanığı çağırmış, bir de bakmış ki sanık cüce. 

Hakim bir cüceye bakmış, bir de 1m 90cm davacı kadına. Oluru yok, bu adam, bu kadına tecavüz etmiş olamaz! Fiziksel olarak bu mümkün değil.

Kadına sormuş hakim: "Emin misin kızım? Bu adam senden çok kısa..."
Kadın: "Eminim hakim bey! Altına sandalye koydu."
Hakim: "Allah Allah... Getirin bakayım bir sandalye."

Mübaşir sandalyeyi getirmiş, cüce sandalyeye çıkmış, yine kadına erişemiyor!

Hakim tekrar sormuş kadına: "Bak kızım! Emin misin?"
Kadın: "Eminim hakim bey! Sandalyenin üstüne üç tane de kitap koydu!"

Hakim mübaşire emretmiş, üç tane kitap gelmiş, kadının onayıyla sandalyenin üzerine konmuş, cüce de üstüne çıkmış. Yok; cüce hala kadına yetişemiyor!

Hakim sinirlenmiş. "Bak kızım! Adamı yakacaksın! Dürüst ol!"

Kadın biraz tebessüm etmiş, utangaç: "Biraz da ben eğildim hakim beeeey..."

***

Kıssadan hisse: Eğer bir konuyu bir sanat yapıtı haline çeviriyorsan; gerçekçi anlat, dürüst anlat "her şeyiyle anlat"; bütün bedbahtlıkları tek bir hikayede toplayıp Batı'ya bunu "Bak işte, Türkiye böyle bir ülke!" demeye kalkışırsan, belki oralarda çok sükse yaparsın ama, burada gülerler sana.