Synecdoche, New York

7 Eylül 2010 Salı

Synecdoche, New York



Orhan Pamuk'un bu kitabının bir kaç bölümünü, lisede, edebiyat dersinde inceleme fırsatı bulmuştuk. Çok iyi hatırlıyorum; hocamın romanın ilk bir kaç bölümünü okuması için bir arkadaşımızı görevlendirmişti ve o arkadaşımız okumaya başladığı anda, kitabın ilk cümlesini -yukarıdaki cümleyi- okuduğu anda hocamız arkadaşımızdan durmasını rica etmiş ve sınıfa, bize sormuştu: "hiç böylesine iddialı bir cümleyi size kurdurtacak kadar sizi etkilyen bir kitap okudunuz mu?"

Kimseden ses çıkmamıştı... Bir-iki kişi ortaya kitap adları atmaya gayret etmişlerdi, fakat belirli bir cümle kurulamamıştı "evet, oldu... şudur;.........." gibi.

Gerçekten de fazla iddialı. Kabul ediyorum... Bu sebepten belki bir küçük değişikliğe gitmeliyim cümlemde... Mesela şu "bütün" kelimesi, benim kulağımı tırmalıyor. Şunu en iyisi... Ne desek? Bulamıyorum. En iyisi sanırım bu kelimeyi silip, atmak!

Tamamı nasıl duruyor bakalım:

"Bir gün bir film izledim ve hayatım bir parça değişti"

"Bir parça" kısmı son anda ağzımdan çıkıverdi. Yakıştı bence. Kabul, cümle biraz ağırlığını yitirdi ama unutmayalım ki; hiç bir Ukde Sineması yazımda bu denli iddialı bir cümle kullanmamıştım. Bu bir ilk ve emin olun, bu ilki hak edecek bir filmdi Synecdoche, New York.

Filmin isminden başlayalım.

Bildiğim kadarıyla Synecdoche kelimesinin türkçesi "kinaye"... Zaten buradan seyirci tedirgin olmaya başlamalı...

Bir ikinci tedirginlik duyulması gereken nokta ise; filmin yönetmeninin Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Being John Malkovich gibi başyapıtların Oskar ödüllü senaristi Charlie Kaufman oluşu. Hatta bu film; deneyimli "senaristin" ilk "yönetmenlik" denemesi!

Kaufman, proje olarak içinde yer aldığı tüm filmlerde bir farklılık yaratmayı bilmiştir. Synecdoche, New York'te da bunu fazlasıyla başarmış.

Filmin başrol oyuncusu ise çocukluğundan beri yakından takip ettiğim bir aktör. Hani Scent of a Woman filminin en can alıcı sahnesinde Al Pacino, prestijli lisenin konferans salonuna girer ve film boyu kendisine yardım eden genç çocuğu kurtarmaya yönelik dev bir konuşma yapar ya. Hani o sırada, çocuğun başının belaya girmesinde payı olan ve Al Pacino'nun tam karşısında oturan bir diğer sarışın çocuk vardır ya, masum bir ifade vermeye çalışır telaş dolu gözlerine... İşte o çocuk, o zamanlar yirmi beş yaşındadır ve geleceğin en parlak aktörlerinden biri olacağını derinden hissettirir. Bu gencin adı: Philip Seymour Hoffman'dır. Kendisini Capote'den de hatırlayabiliriz.

İşte bu muhteşem aktör, sanırım en sevdiğim aktörler listesine dördüncü sıradan girebilir. Üstelik çok da genç, altmış yedi doğmlu. Bir aktör için oldukça genç sayılabilecek bir yaşta.

Filme geri dönersek, elbette ki bu iki sebepten ötürü hayatımda bir parça değişikliğe yol açmadı. Daha derin sebepler var. Mesela konu.

Film biraz sıradan başlar. İlk dakikalarında sizi hiç zorlamayan ve zorlayacağa da benzemeyen bir film portresi çiziyor S, N.Y. Basit bir film izlenimi demiyorum, dikkat! Zorlamayan bir film diyorum.

Fakat her basit çocuk masalında da olduğu gibi, bu filmde de bir "l'element perturbateur" var ve bu filmde de değişikliklere sebebiyet veren nokta: Philip Seymour Hoffman'ın traş olduğu anda musluk borusunun, büyük bir basınçla beraber patlaması ve Hoffman'ın kafasına isabet etmesi.
Hoffman doktora pek tabii gider, ancak hasar anlaşılan kalıcıdır. "Anlaşılan" diyorum, çünkü film boyu kimse Hoffman'a, kafasına isabet eden musluk borusunun yol açtığı hasarın kalıcı olup olmadığı hakkında bir bilgi vermiyor. Hiç bir doktor kendisini bu konuda yeterince bilgilendirmiyor. Hastalığın adını dahi bilmiyoruz. Ne adını, ne de hastalığın Hoffman'ı öldürüp öldürmeyeceğini, hiç bir şeyi...

Bununla birlikte (bu hastalık sebebiyle demek istemiyorum; çünkü bence film bu konuda açık bir kapı bırakıyor) Hoffman'ı karısı, çocuğunu da yanına alarak terk ediyor. Almanya'ya gidiyor. Zaten kadın, Hoffman'ın ilgilendiği sanat dalıyla, Hoffman'ın ne yapmak istediğiyle, tiyatroyla pek de ilgili değil. Kendisi de bir sanat dalıyla uğraşıyor ve Hoffman'ın işini, tiyatroyu pek kaale almıyor. Hoffman'ın yani Caden'ın karısı Adele (Catherine Keener) "micropainting" adı verilen ve tam anlamıyla türkçesini bulamadığım bir çeşit resim sanatıyla ilgileniyor. Micropainting için, çok ufak resim sanatı da denebilir, sanırım.

Dikkat edin, Adele sıradan bir ressam değil, bir müzisyen de değil, bir sporcu hiç değil, kendisi evet, bir ressam ama yaptığı resimler çok olağandışı... Ve bence bu bile, başlı başına çok enteresan, filme bir hava katmış.

Adele, Almanya'ya gittikten sonra bir daha Caden'la pek görüşmek istemez. Önceleri kendisini boşlar, bir süre sonra da kendisini hayatından tamamen çıkarır.

Caden'ın kızı Olive'in sesi gittikçe olgunlaşır ve olgunlaştıkça Alman aksanı kazanır. Bu detay bile iyi düşünülmüştür. Bir noktaya açıklık getirmek gerekirse, filmin bir çok yerinde Hoffman'ın yani Caden'ın hayallerini izliyoruz. Bu sebepten, Olive'in sesinden bırakın haberdar olmayı, gerçekten Olive var mı onu bile anlayamıyoruz.

Adele, Almanya'ya gittikten sonra, fevkalade zengin ve sükse sahibi oluyor. Ama Caden da öyle...
MacArthur Foundation'ı (“genius” grant) kazanıyor Caden, tiyatro yönetmenliğindeki başarısıyla. Ve oradan, ödül olarak aldığı yüksek miktarda parayla da dev bir tiyatro kuruyor, bir film stüdyosu gibi... Ve o film stüdyosunun içerisine bir dev sahne kuruyor. O sahneye de onlarca oyuncu diziyor. Amaç; Caden'ın yaşadığı yalnızlığı, evlat hasretini, kadınına duyduğu özlemi, karısının yerine hayatına giren kadınları, tiyatro başarısını, hastalığını, buhranını ve eğer tüm bunlar bir yalandan ibaretse, o yalanı sahnelemek!

İşte bu fikir bile muhteşem! Sadece bu fikir bile fevkalade!

Büyük cast aşamasında şoke edici bir olay daha yaşanıyor... Film boyu Caden'ın bulunduğu birçok sahnenin arkaplanında yeralan bir adam, tam on yedi yıllık takibin ardından Caden'ın karşısına çıkıyor ve şu cümleleri sarf ediyor:

Takipçi Adam: I don't have a resume, or a picture. I've never worked as an actor.

Caden Cotard: Good. Tell me why you're here.

Takipçi Adam: Well I've been... I've been following you for twenty years. See, I knew about this audition because I follow you. And I've learned everything about you by following you. So hire me. And you'll see who you truly are. Peek-a-boo. Okay... Hazel, I don't think we need to talk to anyone else, this guy has me down. I'm going to cast him right now. And then maybe you and I can get a drink and then maybe we can figure out this thing between us. Why am I crying? Because I've never felt about anybody the way I feel about you. And I want to fuck you until we merge into a Camure, a mythical beast of penis and vagina, internally fused, two pairs of eyes that look only at each other, and lips, never touching, and one voice that whispers to itself.

Caden Cotard: Okay, you got the part.

---
Tüm hayatınız boyunca birinin sizi, günün birinde sizi sahnede oynamak için takip ettiğini bir düşünsenize!

İşte film bu tip muhteşem fikirlerin bir çeşit buluşması.

Gönlüm analiz etmeye, kendimce analiz etmeye devam etmek istiyor ama bu filmi henüz izlememişlerin ağzına bir parmak bal çalmakla yetinmek, amacıma daha doğru bir hizmetmiş gibi geliyor.

Son söz: Synecdoche, New York bu yıl izlediğim en güzel filmdi.

0 yorum :

Yorum Gönder