7 Mart 2011 Pazartesi

Beton Park


"Milliyetçilik", "erkeklik", "işsizlik" ve dolayısıyla "gelecek korkusu"... gibi hepimizi dolaylı veya doğrudan ilgilendiren çok önemli meseleler hakkında sunulmuş bir 'belge'sel Beton Park. İçinde yaşadığımız toplumu anlamak için muhteşem bir fırsat. 


İyi bir belgesel seyircisi olduğumu söyleyemem. Dolayısıyla belgesellere dair çok derin bir bilgim maalesef yok. Bu biraz benimle alakalı bir durum. Galiba 'kurgusal' işler daha çok hoşuma gidiyor; ya da belki belgeselin bana sunduğu 'gerçekliğin' öylece önüme bırakılmasından, kimi zamansa suratıma çarpılmasından pek haz etmiyorum, korkuyorum. Bu yüzden Beton Park hakkında derin incelemeler yapmak için doğru kimse olduğumu zannetmiyorum. Söyleyebileceklerimse öznel bir takım 'gözlemlerden' öteye geçemez.

Beton Park 2010, 29. İstanbul Film Festivalinde gösterilmiş bir belgesel. İç rahatlatan, fakat bir o kadar da iç karartan bir belgesel.

Berke Baş, belgesel filmin yönetmeni, Doğu Karadeniz'e Ordu'ya gidiyor ve orada kimi gençlerin hayatlarına kamerasını doğrultuyor. Bu gençlerden biri Samet. Ordu gibi küçük bir şehirde, yaşıyor olduğu hayattan zevk almayan ve eğer askere giderse her şeyin değişeceğini; evvela 'erkek' olacağını düşünen bir genç. Askerliğin bir erkeğin hayatındaki ilk adım olduğunu, tıpkı 'sünnet' gibi yalnızca erkeğe ve erkekliğe adanmış bir nimet olduğuna gönülden inanmış 'naif' hayaller sahibi bir delikanlı. (Sünnet deyince akla kimi Arap ülkelerinde kadınlara uygulanan zulüm gelmesin)

Hüseyin ise devrimci ateşini içinde yanar halde muhafaza etmeyi başarmış bir başka Ordulu genç. Onun askerliğe bakışıysa çok daha 'umutsuz': askerliğin bir çeşit gençleri tekdüzeleştirmek projesi olduğuna inanıyor ve diyor ki: "askere giden 'erkek' olur diyorlar... Çünkü askerde her türlü pis muameleye maruz kalacağımız ve   gıkımızı çıkaramayacağımız için tüm erdemlerimizden yontulmuş olacağız. Ondan sonra bütün hayatımız boyunca hiçbir şeye baş kaldıramayacağız ve karşımıza çıkan acılar-zorlukları mantıklarını adamakıllı kavramadan kabul etmek zorunda kalacağız."

Bir de Ahmet var işin içinde. O, belgesele daha farklı bir taraftan dahil oluyor. Ahmet için askerliğin ne anlam ifade ettiği pek önemli değil. O işin ne politik yanında, ne de hayatına katacaklarıyla alakadar... O bir müzisyen. Tek hayali İstanbul'a gidip, Ordu gibi bir küçük şehirde bile sımsıkı tutunmayı başardığı 'blues' tarzı müziği daha geniş kitlelere kendi yorumuyla sunabilmek. Baterist ve işinde iyi. Ancak maalesef maddi kaygılarından ötürü kimi zaman şehir barlarında tarzı olmayan şarkıların ve müzik türlerinin esiri olmak zorunda kalıyor... Dolayısıyla Ahmet için askerlik 'bir gencin hayatından çalınan' aylardan-yıldan öte bir anlam ifade etmiyor. O biran evvel İstanbul'a gidip, müzik sektörüne girmenin ve Türkiye gibi bir ülkede dinleyicisi pek fazla olmayan müziğini yapabilmenin peşinde.

Belgesele zaman zaman dahil olan başka gençler de var kuşkusuz. Askere gitmiş-gelmiş, fakat beklediğini bir türlü bulamamış, askerliğini yapmış ama hayatında beklediği hiçbir değişiklik olmamış gençler de var belgeselde; askerlik müessesesinden gururla bahseden, hatta "mümkün olsa da yarından tezi yok elime bir tüfek alıp Güneydoğu Anadolu'yu taramaya gitsem" diyecek kadar ileri-milliyetçi gençler de...

Kısacası belgesel, bir kaç 'tabulaşmış' konuya birçok gencin hayatından ve düşüncesinden bakarak tamamen tarafsız bir anlatım tadı yakalamayı başarıyor. Ekstrem milliyetçisinden-sosyalistine, sanatçısından-hala varoluşuna dair izler bulamamış bireyine... her türlü genç ve onların bu askerlik-erkek olma mevzusuna bakışını  güzel ve akıcı bir dille anlatan bir belgesel Beton Park.

Belgeselin en ilgi çekici noktasıysa; tüm bu gençlerin Ordu şehrinin tam ortasında bulunan küçük bir 'beton park'ta, parkın etrafında zamanının çoğunu geçiriyor oluşu. Birbirlerine dokunarak, paylaşarak, aynı nefesi soluyarak; görüşlerini önemsemeden veya birbirlerine tahammül etmeyi öğrenerek...

Ve tabii bir şeyi de eklemek lazım: bu gençler her ne kadar askerliği övseler de, yerseler de; askerliğe anlam veremeseler de, anlam vermeyi anlamsız bulsalar da; askere gitmek isteseler de, istemeseler de... bu gençler hala ordu'dalar ve bir süre daha orada yaşamaya devam edecekler.

6 Mart 2011 Pazar

Winter's Bone


Kim derdi ki günün birinde Akademi önümüze on tane en iyisini seçmek üzere film çıkaracak ve bu filmlerden birisi tamamen Amerikan film sektörüne zıt Bağımsız Sinema ürünü olacak. İşte karşınızda: Winter's Bone!



Oscar Adayı tüm filmleri, ödül töreninden evvel izlemeye söz vermiştim. Kendi yorumlarımı getirecek, 'kim kazanmalı' ve 'kim kazanır' ı belirleyecektim. Nitekim bu hedefime son derece yaklaştım. Son günlerde yaşadığım teknik bir problem olmasaydı, sanırım hedefime tam anlamıyla ulaşabilecektim... Bir problem yaşayabileceğimi hissettiğimden midir bilmem, evvela "ödül alma ihtimali daha yüksek" olan filmlere şans verdim, önce onları izledim. Sırasıyla Inception, The King's Speech, Black Swan, The Fighter, True Grit... gibi filmleri izledikten sonra, zaten 'en iyi film ödülünü kazanacak olan isim' aklımda net bir biçimde belirmiş olduğundan, Winter's Bone'u izlemeye yalnızca "sırf tüm filmleri izlemiş olmak" adına başladım.

Kendi kendime hep şöyle diyordum: Akademi'nin eskiden beş filmi aday gösterirken, son iki yıldır on filmi 'en iyi film' dalında aday göstermesinin tek bir sebebi vardır; uluslararası alanda Amerikan film sektörünün film satışında kolaylık sağlamak. Bu çok doğal. Bir filmi veya filmin dvd'sini piyasaya sürerken üzerinde "2010 En İyi Film Oscar Adayı" yazması, pek tabii; yadsınamayacak bir avantaj, gelir garantisi. Toy Story III ve Winter's Bone da benim için işte bu kategoride yer alıyordu. Bunlar fena film değillerdir muhtemelen, ancak izlemesem pek bir şey kaybetmem, diye düşünüyordum.

Ne zamanki Winter's Bone'un ilk sahneleri Ukde Sineması perdesinde belirdi, işte o zaman ne kadar büyük bir yanılgıda olduğumu anladım. Film tam anlamıyla bir bağımsız sinema örneğiydi ve eminim ki eğer Akademi bu filmi aday göstermeseydi ben ve benim gibi bir çok sinemaseverin gözünden kaçacak bir eser olarak kalacaktı Winter's Bone.

'Konusu bana bir yerlerden tanıdık geldi.'


Filmin baş karakteri hasta annesine ve iki küçük kız kardeşine bakmak için canını dişine takan bir kız. İsmi Ree (Jennifer Lawrence). Ree, bildiğimiz 'Amerikan Rüyasının' hiçbir şekilde hissedilmediği bir kasabada yaşıyor. Babası Ree'yi, onunla birlikte annesini-kız kardeşlerini terk etmiş ve kendisinden haber alınamıyor. Günün birinde kasabanın şerifi Ree'nin kapısını çalarak, kıza bir an evvel babasını bulması gerektiğini, aksi takdirde devletin arazisine el koyacağını söylüyor.

Bunun üzerine Ree harekete geçiyor ve "tekin olmayan" kasabasında karış karış babasını arıyor. Bu arayış "biran evvel babamı bulup, artık yuvasına dönmesi gerektiğini kendisine söylemeli; onu sevdiğimi kendisine bir şekilde ifade etmeliyim" gibi insancıl duygulardan temellenmiyor; tam aksine Ree'nin tek umursadığı fakir ve neresinden tutsan elinde kalacak olan ailesini korumak ve onların sahip olduğu hakkı yok yere kurda kuşa yem etmemek. Yani bir kızın amansız ayakta kalma mücadelesi filmin merkezinde yer alıyor.

Bir de arka planda Ree'nin babasını ararken kapısını çaldığı insanların 'ucu bize de dokunur' diye üst makamlarla girilen bu birebir ilişkiden korkmaları ve sırf 'yasadışı' olarak yaptıkları onca eylem açığa çıkmasın diye Ree'nin babasını bulmasında yardımcı olmadıkları gibi, kızın yolunu kesmeleri de var.

Günümüz dünyasının kirli yüzüne, yozlaşmış insanlığa ve sevgi, karşılıksız iyilik gibi temel duygulardan arındırılmış insanların hayatına kamera tutuyor yönetmen Debra Granik. İzleyiciyi filmin içine o kadar çekiyor ki, bir süre sonra izlediğimizin sanki yanı başımızdakilerin hayatı olduğuna gönülden inanıyoruz. Tıpkı bir belgesel izler gibi. Zaten Granik bugüne kadar belgeselleriyle isim yapmış bir yönetmen. Winter's Bone'da da olayları anlatış biçimi tam anlamıyla 'belgesel' tabanlı.

'Oyunculuklara Şapka Çıkarmak Gerek'


Winter's Bone yalnızca 'en iyi film' dalında aday değildi. Aynı zamanda 'en iyi kadın oyuncu' ve 'yardımcı en iyi erkek oyuncu' dalında da adaydı. İnanın bana bu iki dalda da film ödüle ulaşsaydı, filme aklını verip, filmi elit bir gözlükle izleyen kimse "her ikisi de hak etmedi bu ödülleri" demezdi. Jennifer Lawrence ve bilhassa 'ailevi duyguları körelmiş de olsa muhafaza edilmiş amca' rolünde John Hawkes film içerisinde muhteşem oyunculuklar sergiliyorlar. Fakat maalesef birisi Natalie Portman, ötekisi de Christian Bale engellerine takıldılar. Yardımcı erkek oyuncu dalında haksızlık olduğunu söyleyemem ama Jennifer Lawrence'a bence yazık oldu...

Neyse en azından bu iki güzel oyuncuyu, bu aday film sayesinde daha çok projede görebileceğimize dair umudumu muhafaza ediyorum.



"Bağımsız Sinema ve Hollywood?.."

Film 1983 yapımı 'The Dresser' filminden sonra 'en iyi film ödülüne aday' en düşük bütçeli film olmuş. Filmin birçok sahnesinde rol sahibi çoğu insan hayatlarında ilk defa kamera karşısına geçmişler. Çünkü hepsi kasabanın gerçek hayattaki sakinleri. Hiç mi hiç oyunculuk tecrübeleri yok.

 Bunun için Amerika'ya teşekkür etmek gerektiğini düşünüyorum. Temkinli konuşuyorum: Amerikan film sektörünün tam zıttı işler yapıp o şekilde bir alternatif sinema türü ortaya koymuş ve belki de sırf bu eylemiyle Amerikan film sektörüne en büyük baltayı vurmuş Jean-Luc Godard, bu sene Akademi'den 'saygı ödülü' aldı... Aynı Akademi yine bu sene yılın en iyi filmleri arasında bir bağımsız sinema ürününe yer verdi. Yiğidi vur, hakkını yeme: ABD'nin bu olgun hareketlerini alkışlamak lazım. Umarız hep böyle devam ederler. Ve Winter's Bone gibi pek öyle herkesin kabul edemeyeceği, haksızlıklarla dolu olayların anlatıldığı filmleri de, kendi filmlerinin yanında çekmeye ve bu filmleri daha iyi sunmaya önem gösterirler.

True Grit


'No Country for Old Men' filminde 'Josh Brolin' öldükten sonra filmin nereye gittiğini, devam eden yaklaşık yarım saat- kırk beş dakikalık bölümü hiç anlayamamıştım. Film bence Josh Brolin ölene kadar son derece heyecanlıydı. Ancak ne olduysa film bitmesi gereken yeri bilemedi ve gereksiz uzadı. İşte True Grit de böyle bir film. Heyecan dolu anları ne kadar bolsa, "ben bu filmi neden izliyorum?" diye sordurtan yerleri de bir o kadar fazla...



'Klasik bir Western hikayesi'


On dört yaşındaki çiftçi kızı Mattie Ross (Hailee Steinfeld) babasının haince öldürülmesi üzerine Amerikan Federal Şefi olan  Rooster Cogburn'ün (Jeff Bridges) yanına gider ve onu kendisiyle birlikte babasının katilini bulmak üzere yola çıkmaya ikna eder.  Rooster Cogburn'ün olağanüstü iz sürme yeteneğine rağmen büyük defoları vardır: alkol düşkünlüğü, tek gözünün kör oluşu ve ilerlemiş yaşı gibi...

Ross ve Cogburn, Ross'un babasının katili Tom Chaney'nin peşinden Kızılderili topraklarına girerler girmesine ancak bu amaçta yalnız değildirler: aynı zamanda La Boeuf adında bir Teksas polisi de Chaney'nin peşindedir.

La Boeuf, Chaney'nin peşindedir çünkü Chaney Teksas sınırları dahilinde de bir cinayet işlemiştir ve La Boeuf onu yakalayıp Teksas eyaletine götürmek zorundadır. Dolayısıyla bir katilin peşinde iki farklı eyaletin görevlisi vardır. Bu da olayı çok ilginç bir noktaya; daha doğrusu üç noktaya götürür: ya Chaney kaçmayı başaracak, ya La Boeuf tarafından yakalanacak, ya da Ross ve Cogburn'ün eline düşecek.

Yani Coen Kardeşler, normal bir hırsız-polis hikayesini dallandırıp budaklandırıyor ve daha karmaşık bir hale getiriyor. Bu da onların tarzı.

Klasik bir 'iz peşinde' hikayesi. 

Yıllardır; daha doğrusu yıllar evvel babalarımızın-annelerimizin Clint Eastwood'un basmakalıp yorumuyla izlediği filmlerin sanki modern bir yorumu gibi True Grit. Farklı bir bakış açısı da denebilir.



İlk True Grit 1969'de Henry Hathaway tarafından yapılmış.

 Ben filmi izlemedim ama denilene göre Coen Kardeşler'in True Grit'iyle Henry Hathaway'in True Grit'i arasında pek büyük bir fark yokmuş. Eski True Grit genel yapısı itibariyle 'klasik bir 'western' filmiyle 'modern bir western filminin' arasında duruyorken, oyunculuklar itibariyle (John Wayne, başrol oyuncusu) tam anlamıyla modern bir yapıya sahipmiş. İşte tam bu noktada Coen Biraderler'in True Grit'iyle Hathaway'in True Grit'i kesişiyormuş. Yapı olarak mümkün olduğunca 69' yapımı True Grit'e bağlı kalmış Coen Birader'ler; tıpkı Jeff Bridges'ın kendi yorumunda John Wayne'in oyunculuğunda feyzalmış olduğu gibi...

(Yukarıdaki paragrafta yazdıklarım; sık sık takip ettiğim yorumcuların düşüncelerinden yola çıkılarak yazdığım birkaç cümledir. 69' yapımı True Grit'i izleyip, bu yorumu öyle yapmak istiyordum; ancak yaşadığım bir bilgisayar probleminden ötürü bu isteğimi gerçekleştiremedim.)

Son olarak filmi izleyecek olanlara şunu önerebilirim: her iki True Grit'i de izleyin ve iki (aslında üç) farklı yönetmenin filmde anlatılan hikayeye bakış açılarını gözlemleyin. Bence bu filmin tadı ancak 'eski versiyonuyla ilişkilendirilirse' çıkar.

Black Swan




19. yüzyılda bir tiyatrocu çıktı ve tiyatronun kuramsal alanına öyle büyük katkılarda bulundu ki; günümüzde "en iyiler olarak" bildiğimiz aktör-aktrisler bile bu kuramlardan doğan sistemin takipçisi oldular ve bu sayede isimlerini "unutulmayacaklar" olarak en tepeye altın harflerle kazıdılar. Bu tiyatrocunun ismi Konstantin Stanislavski'ydi. Ve günümüzde hala hedef oyunculuk olarak bilinen sisteminin ismiyse "metod oyunculuk". İşte Black Swan, bu sistemin belgeseli niteliğinde bir film.


Fransız bir koreograf olan Thomas Leroy (Vincent Cassel) Tchaikovski'nin "Kuğu Gölü" adlı eserine yeni bir yorum getirmek için önce yaşlandığı bahanesiyle eski başrol oyuncusu Beth'i (Winona Ryder) emekli eder, sonra da yerine istediği gibi eğip bükebileceği bir başrol bulabilmek için aday balerinler arasında bir rekabet başlatır. Nina (Natalie Portman) annesi tarafından bastırılmış ve hayatını disiplin üzerine kurmuş bir kız olarak, denemelerde Kuğu Gölü balesinin iki ayağından birini muhteşeme yakın canlandırır: Beyaz Kuğu. Fakat Nina'nın asıl sorunu Siyah Kuğu'dadır. 7/24 hedeflediğinin uğruna çalışabilecek Nina, kurallara uygun, disiplinli ve 'naif' tavrıyla tam bir Beyaz Kuğu'dur. Rolün diğer yüzü Siyah Kuğu ise daha çok 'sıradışılık', 'seksapel' ve biraz da 'kötülük' gerektirmektedir. İşte Nina burada tıkanır. Yüksek dozda hırsı ve role bir türlü girememesi,  Thomas Leroy'un da bir yandan rekabeti alevlendirmek için devreye bir başka role talip kızı sokması Nina'yı çıldırma noktasına getirir. Rekabet arttıkça hırslanan, hırslandıkça çalışma temposunu arttıran Nina, kendini bir süre sonra kaybeder ve vücuduna zarar verecek biçimde çalışmaya başlar. Tüm bu stresin tezahürü olarak en son eklenen ise akıl sağlığını iyiden iyiye kaybediyor olmasıdır.

Kendini kaybeden, normalde yapmayacağı şeyleri yapan ve olmadığını yavaş yavaş olmaya başlayan Nina sonunda içindeki kötü yanı ortaya çıkarır ve bu da kendinden başarıyla canlandırması beklenen rolün ilk tohumlarıdır: Siyah Kuğu.

Film herkesin kaldıramayacağı yerlere temas ediyor.

Günümüz bireyinin sıkça yaşadığı bir hastalığa film çok güzel değiniyor: haddinden fazla hırs. Hırsın yararsız bir şey olduğunu söylemek çok iddialı ve dolayısıyla benim kaçınacağım bir yorum olur. Fakat belki işin içinden "fazlasının insanı harap edeceğini" söyleyerek çıkabilirim. Anlatılan aslında basit bir sanat hikayesi değil. Bir çeşit günümüz dünyasında hayatta kalabilme çabasının beyaz perdeye melodramik bir dille yansıyışı.

Thomas Leroy'un tüm çabaları insanı (Nina'yı) arka plana itip; sanatı, eseri (yani Kuğu Gölü'nü) ön plana çıkarmakla ilgili. Zalim tacizler, delicesine rekabet, sinir bozucu onca olay... hepsi tek bir şey için: baş rol oyuncusunu "bir karaktere gebe bırakmak"... O karakter, tüm bu çabalar doğrultusunda Natalie Portman'ın içinde filizleniyor ve yavaş yavaş Natalie Portman'ı geride bırakarak; hatta Natalie Portman'ın bedenini yararak ortaya çıkıveriyor. Artık ön planda eser var, oyuncu değil. Artık sahnede Siyah-Beyaz Kuğu var, Nina değil.

Black Swan sanatla; bilhassa görsel her türlü sanatla ilgilenen her bireyin mutlaka izlemesi gereken, kaçırılmayacak o bir elin parmaklarını geçmeyecek filmlerden biri. Aile de dahil herkesle tek bir amaç uğruna mücadelenin manifestosu.

24 Şubat 2011 Perşembe

The King's Speech


Libya lideri Kaddafi, sallanmakta olan koltuğundan bugün yaptığı halka seslenişte, uzun süren iktidarlık yıllarına sinirlenenlere İngiliz Kraliçesi II. Elizabeth örneğini verdi. Bu açıklamalara gülen dünya, bence Kaddafi'ye The King's Speech filmini derhal izlemesini önerebilir. Çünkü bu film Birleşik Krallık için tahtın ne gibi bir önemi olduğunu açık bir biçimde gözler önüne seriyor.







Konusunu yaşanmış bir olaydan alan The King's Speech, tahta geçmek üzere olan VI. George'un hayatının bir dönemine ışık tutarak, Birleşik Krallık'taki "taht kavramını" inceliyor.

VI. George; tahtın, ağabeyinden sonraki varisidir. Babası ölüm döşeğindedir ve yaklaşmakta olan bir savaş vardır: II. Dünya Savaşı. Babasının beklenen ölümünün gerçekleşmesi ve ağabeyinin de bir kadını tahta tercih etmesi sebebiyle krallık sıradaki varise, yani VI. George'a kalmıştır. Fakat VI. George'ta, Kralın en önemli görevlerinden olan -belki de tek görevi- halka seslenişi yapamama gibi bir durum vardır. Ve bu duruma sebep de: VI. George'un kekeme oluşudur.

Tahta geçmeden evvel bir çok kıdemli doktorla bu özrü üzerine çalışan VI. George, olumlu bir sonuç alamayınca, karısının de önermesiyle konuşma terapisti Lionel Louge ile temasa geçer.

İkinci dünya savaşının başlaması ve ağabeyinin gidişiyle tahta oturan VI. George, acaba kekemeliğini dizginleyip, savaş öncesi morale ihtiyacı olan halkına düzgün bir İngilizce'yle seslenebilecek midir?

"Film daha fazlasını anlatıyor..."

Konusu itibariyle film belki yukarıdaki gibi özetlenebilir. Fakat film, kendi içinde birçok dala ayrılarak, çok farklı konulara da temas ediyor. Krallık kavramı her şeyden evvel filmde tartışmaya açılıyor. Filmin bir yerinde VI. George: "benim nerem kral? Ya da kralın ne önemi var ki? Ne vergi koyabiliyorum, ne de yasayı
belirleyebiliyorum... Hüküm veremeyen bir krala, söyler misiniz, ne ihtiyaç var?" gibi acıklı bir cümleyle, Birleşik Krallık'taki monarşinin sadece sembolik bir yanı olduğunu vurguluyor.

Filmin alt metniyle gizliden gizliye bir baskıcı rejim hikayesi de anlatılıyor. Yalnız bu öyle bildiğimiz baskıcı rejimlerden değil! The King's Speech'te bize anlatılan baskıcı rejim; tahtın son varisinin, günümüz Kraliçesi II.Elizabeth'in babasının, yaşam boyu önce babasından, sonra da ağabeyinden gördüğü baskıcı rejim... Solak olmanın o dönem asalet kaybı olarak kabul edilmesi sebebiyle; solak doğan VI. George'un babası tarafından sağ elini kullanmak zorunda bırakılması, ağabeyinin VI. George'a karşı olan otoriter yaklaşımı... gibi tutumlar VI. George'un kekeme olmasına yol açıyor.

Yani baskıcılık içinde baskıcılık diyebiliriz.




"Film başarıda kollektiviteye de göz kırpıyor"

"Bir kral hata yapmaz, çünkü dini arkasına almıştır. Yaptığı her hareket, attığı her adım, sanki Tanrı'nın gölgesindedir ve bu onun hata yapma payını sıfıra düşürür." Böyle baktığınız zaman cümle inandırıcı gelebilir. Ama bu filmde bir kralın zaafları gözler önüne seriliyor. Hayır, katil oluşu sebebiyle, günahlardan günah beğenmesi sebebiyle değil; son derece insani ve herkeste olabilecek zaaflardan söz ediyorum. Kekemelik, aile baskısı, sorumluluk almak da bir tercih meselesi olmasına rağmen bunun anlaşılmaması gibi...

"Hiçbir kralın böyle derdi olmaz" düşüncesini yalanlar biçimde VI. George, filmde konuşacak birisine ihtiyaç duyuyor. Ve bu dertli halinde onun yanında olan bir karısı-çocukları, bir de Avustralya asıllı terapisti var. Film, kralın bile tek başına olamayacağını, mutlaka birileriyle ortak hareket etmesi gerektiğini açık bir biçimde gözler önüne seriyor.

Demokrasi adına ve yaklaşan tehlikelerin farkında olabilmek adına (Hitler'in gelişine dünyanın fazlasıyla seyirci kalması gibi...)önemli mesajlar barındıran bu film: Colin Firth (VI. George), Helena Bonham Carter (Kraliçe Elizabeth) ve Geoffrey Rush'ın (Lionel Louge) muhteşem performanslarıyla dolu dolu iki saat geçirttiriyor izleyiciye.

Fragmanlarından hissettiğim The King's Speech'in bir komedi filmi olduğuydu, fakat tam tersi, otoritenin ve kuvvetin verdiği yalnızlığın en soft biçimde ifadesi The King's Speech.

Tanınmamış bir yönetmen, tanınmamış senaristlerin elinden çıkma bu filmle ilgili en önemli sorum şu:
"acaba Kaddafi'nin bugünkü seslenişi The King's Speech'e Oscar'ı getirir mi?"


The Social Network


Michael Jackson'ın Thriller albümü dünya çapında 46 milyon sattı... Sallinger'ın Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabı yayınlandığı 1951 tarihinden beri 60 milyon okuyucuya ulaştı... Avatar, dünya genelinde 1 milyar üzerinde gelir elde etti... Peki ya Facebook?.. Facebook'un 207 ülkede 500 milyon üyesi var -hala artmakta olan-, şu anki değeri ise 25 milyar dolar. Onun sayesinde ülkeler devriliyor, kimileri onun sayesinde yuva kuruyor, kimileriyse kızlarının adını Facebook koyacak kadar ona önem veriyor. İşte bu "olgunun" belgesel kıvamında filmi: The Social Network.

Facebook
The Social Network filminin konusuyla ilgili pahalı cümleler kurabilir, bir fikir verebilirdim. Ancak konu Facebook olduğunda pek fazla giriş cümlesine gerek yok gibi geliyor. Ne kadar kendinizi "sosyal paylaşım sitelerinden" korursanız koruyun, Facebook hayatınızın bir köşesine muhakkak bulaşıyor ve sizin ondan habersiz olmak gibi ayrıcalığınız yok.

Sizin Facebook hesabınız yoksa annenizin, annenizin yoksa babanızın, ailenizde kimsenin yoksa komşunuzun, haydi o da mı yok; o zaman devlet büyüklerinizin var. Karşı cinsinizin ilişkilerini, tanıdıklarınızın hangi dine mensup olduğunu, kimin hangi partinin sempatizanı olduğunu hep oradan takip edebiliyorsunuz ve bu konuda en muhafazakar olanın dahi, mevcut koşullarda aslında ne kadar şeffaf bir hayata sahip olmak zorunda kaldığını "biraz ürkerek de olsa" kabul ediyorsunuz.

"Birkaç Düşman Edinmeden 500 Milyon Arkadaş Kazanamazsınız"

İşte bu cümle, sanırım filme David Fincher'ın bakış açısının kattığı değerin en açık ifadesi. Seven ve Fight Club gibi iki önemli filmle Oscar'a -adaylık mertebesinde de olsa- yeterli görülmemiş David Fincher; eğer bir film yapacaksa, bu o kadar da "lay lay lom", baştan sona her şey güllük gülistanlık olmaz.

Her başarının tartışılması gereken noktaları muhakkak olacağı gibi, Facebook'un kuruluş aşamasında da bugüne dek bilmediğimiz kimi alicengiz oyunları döndüğünü sinemasever bu filmle anlayabiliyor. Kaldı ki dünyanın en genç milyarderi olma ünvanı da, öyle kolay erişilebilinecek bir mertebe olsaydı; bu öyle yalnızca bir kişiye nasip olmazdı.

Mark Zuckerberg'i başarıyla yorumlayan Jesse Eisenberg
The Social Network'le David Fincher bu noktaya parmak basıyor. Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'in bu muhteşem sosyal paylaşım sitesini kurarken; kimilerini saf dışı bırakmak, kimilerini kullanıp bir kenara atmak, kimileriyle dostluğunu bitirmek zorunda kalmak gibi bir takım alırken "herkesin yüreğinin el vermeyeceği" kararı gözler önüne seriyor ve sanki filmin sonunda "peki dünyanın en genç milyarderi olma uğruna bu kadar zevale değer miydi?" gibi bir soruyu bilinçli seyirciye soruyor. Nitekim filmin en son sahnesinde, Mark Zuckerberg'in tek başına, davanın görüşüldüğü odada bilgisyarında açık Facebook sayfasından son beklentisinin harap ettiği kız arkadaşına gönderdiği arkadaşlık teklifini kabul etmesini beklemesi; bence malum sorunun soru işaretini ekrana yazmaktan farksız...

(Filmin sonuna dair verdiğim bu bilginin, filmi izlemeyenler için tat kaçırıcı bir bilgi olmadığını düşünüyor; aksi takdirde de izleyiciden özür diliyorum. İzlemiş olanlar bana hak vereceklerdir.)

"David Fincher'ı Anlamak"

Kimi aktörler bilinçli olarak kendilerine en yakışmayacak, o güne dek oynadıkları tüm rollerin yansıttığının aksini anlatan bir rolde oynamak isterler. Mafya babasını oynayan aktörün, bir de kadın rolünde beyaz perdede kendisini ispatlamaya çalışma çabası gibi. Çünkü bu; iyi oyunculuğun kanıtıdır kimilerine göre. Hep aynı role sıkışmış kalmış aktörler, hiçbir zaman kendilerini iyi hissetmezler: kendilerini hep farklı alanlarda da sınamanın peşinde koşarlar.

David Fincher da böyle düşünmüş olmalı.

Bugüne dek sistem eleştrisini hep kurgusal olaylardan yola çıkarak yapan Ficher, The Social Network'te gerçek ve bir o kadar da "popüler" -ki bu kısım beni çok şaşırtıyor- bir olayın üzeriden yapıyor eleştrisini. İşin tadını kaçırmıyor. Popülere hizmet etmek gibi gayreti yok. Tek yaptığı konusunun kıvamını değiştirmek, yoksa değinmek istediği nokta yine hep aynı: yani "farklı".

Oscar şansını yorumlamayacağım ama tek düşündüğüm; geçen sene The Curious Case of Benjamin Button'la olmayanın, bu sene The Social Network'le de olmaması halinde David Fincher'ın zerre kadar üzülmeyeceğidir.

Justin Timberlake

Justin Timberlake, pek etliye sütlüye karışmıyor

Bir aktör, geçen sene verdiği bir röportajda, Oscar Gabourey Sidibe'yi kastederek: "Oscar adayı olmak bu kadar kolay olmamalı. İnsanlar düne kadar şarkıcıyken bir anda gelen bir film teklifiyle Oscar adayı oluyorlar. Ben bugün şarkı söylesem, acaba bana Grammy verirler mi?" diye bir tespitte bulunmuş/mantıklı bir soru sormuştu. Bu görüşün tamamen arkasındayım. Ben bugün bir kitap yazsam ve hemen ardından Nobel alsam, nerede kalır Nobel Edebiyat Ödülü'nün Nobel Edebiyat Ödüllüğü?

O yüzden Justin Timberlake'e çok büyük bir dikkatle bakmak istemiyorum. Zaten iki saatlik filmin ilk bir saati hiç görünmüyor. Gözüktüğü son dakikalarda da öyle ciddi bir yükün altına girmiyor. Bu yüzden pek etliye sütlüye bulaşmamış denebilir.

Yalnızca oynadığı Sean Parker karakterinin bir iki videosunu izlersek, ya da yalnızca fotoğraflarına bir göz gezdirsek; asla Justin Timberlake gibi "gösterişli" bir tip olmadığını görürüz. Gözümü tek tırmalayan bu oldu.


***

The Social Network, yakın dönemimizin en önemli olgusunu incelemek ve kafamızdaki bazı sorulara cevap bulmak için izlenebilecek, hızlı akan bir film. Hepsi bu.

22 Şubat 2011 Salı

The Fighter


"Her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın vardır", "cennet annenin ayakları altındadır" ya da "kardeşine güven!" gibi basmakalıplaşmış maço cümlelerin pençesinde kıvranan topluma tek cevap: The Fighter.



Son yıllarda izlediğim belki de en güzel Oscar adayı filmdi The Fighter. Hem de David O Russell diye pek de tanımadığım -bu benim eksiğim- bir yönetmenin elinden çıkmış olmasına rağmen... Son derece sürükleyici, kimi zaman hareketli konusuna rağmen durağanlık izleri taşısa da kendini toparlamasını iyi bilen, iki saatin nasıl geçtiğini izleyiciye hissettirmeyecek kadar misafirperver, sert bir film.

Hayata dair belki de bir başkaldırı. Tabuları yıkma yönünde atılmış bir adım. İşin aile olmaktan çok; "iyi" aile olmaktan geçtiğinin vurgulandığı bir manifesto. Doğrularınız uğruna ve varoluşunuzu savunmak adına karşınıza, eğer şartlar bunu gerektiriyorsa; aileniz de olsa almanız gerektiği gerçeğinin beyaz perdeye yansıtılmışı...

Peki bir soru? Bugün bir film festivaine gidiyorsunuz ve yalnızca bir tane film izleme hakkınız var. Önünüze on filmlik bir katalog koyuyorlar ve sizden detaylı bir okuma yapıp o gideceğiniz filme karar vermenizi bekliyorlar. Kataloğu aralayıp teker teker filmleri inceliyorsunuz: konusu neymiş, kim yönetmiş, senaristi kim, oyuncular kim vs... Dokuz filmin detaylarını inceledikten sonra karşınıza The Fighter çıkıyor. Bakıyorsunuz...

Konu:
Micky Ward (Mark Wahlberg) genç ve yetenekli bir boksör fakat kalitesine rağmen çıktığı çoğu maçı kaybediyor, bir türlü beklenen sıçramayı yapamıyor. Bunun başlıca sorumlusu ağabeyi Dicky Eklund (Christian Bale). Dicky eski bir "yerel" şampiyon. Ona bu ünvanı getirense üzerinde şaibe taşıyan bir boks maçı -rakibinin ayağının kaymasının nakavt oluşunda büyük etkisi olduğu söyleniyor...-

Dicky, eski boksör olduğundan kardeşini müsabakalara hazırlıyor, antrenör olarak kardeşini çalıştırıyor. Fakat gerek disiplinsizliğiyle, gerekse uyuşturucu bağımlılığıyla kardeşine hep destekten çok köstek oluyor. Kardeşinin kilosunda olmayan rakiplerle mücadeler ayarlıyor ve parlamaya hazır bir yeteneği köreltip duruyor.

Micky'ninse karşısındaki tek ayakbağı ayabeyi değil: menejerliğini yapan annesi, işi bilmeyen ve dolduruşa gelmeye pek müsait kardeş-teyze-halaları...

Ardarda maçlar kaybederken Micky, biraz da çok sevdiği ve onun gerçekten iyiliğini isteyen babası sayesinde bir kızla tanışıyor: Charlene (Amy Adams). Bu kız Micky'nin etrafında olup biteni çok rahat bir şekilde fark edip, Micky'nin bazı radikal kararlar alması yönünde Micky'yi teşvik ediyor.

Kardeşinin işlediği bir suç nedeniyle hapse girmesiyle başı rahatlayan Micky de, doğru bir çalışma ve özveriyle, babası dışında tüm ailesinden gelen tepkilere ve caydırıcı eğilimlere rağmen aradığı/beklediği başarıyı yavaş yavaş elde ediyor.

Gelgelelim ki şampiyonluk müsabakası gelip çattığında ağabeyi Dicky serbest kalıyor ve başına tekrar "musallat" oluyor.

Yaşanmış bir hikayeden temellenen bu filmde Micky'nin şampiyonluk mücadelesinden çok; insanoğlunun başarıya giden yoldaki dış etmenlerle mücadelesi gözler önüne seriliyor.

Yönetmen:

David O Russell. 
I Heart Huckabees, Flirting with Disaster ve Three Kings başlıca çalışmaları. Bilindik ödüllerden hiçbirine ulaşmışlığı yok. Adaylıkları da filmografisi kadar kısıtlı.

Senaristler:

1-Scott Silver. 
 Pek bilindik bir metne imza atmışlığı yok. 8 Mile'ın senaristi. (bu iyiye işaret mi bilemiyorum)

2-Paul Tamasy.
Bir zamanlar pek meşhur olan kahraman köpek filmlerinin çoğunun altında bu senaristin imzası var. Yine pek çekici bir repütasyona sahip olduğunu söyleyemeyeceğim...

3-Eric Johnson.
The Fighter ilk deneyimi.

4-Keith Dorrington.
The Merger diye adını hiç duymadığım bir filmin senaristi. Bunun dışında tek deneyimi The Fighter.


Başrol Oyuncuları:

Mark Wahlberg:
The Italian Job, The Departed, Max Payne, Invincible ve Boogie Nights'tan tanıdığımız bir aktör. Başrol oynamak için yeterli mi?

Christian Bale:
Hangi rollerde, ne kadar büyük bir başarıyla oynadığını söylemeye gerek yok. Bu zaten fazlasıyla aşikar. Yalnız belki bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: "Bu kadar iyi bir aktör, nasıl olurda bir filmde yan rolde oynar? Bu filmin o denli iyi olduğunun mu, yoksa ne yaptığını bilmeyenlerin işi olduğunun bir çeşit kanıtı mı?"

***
Yukarıda yazanları katalogtan okuduğunuzu düşünerek The Fighter'ı katalogta yazan diğer filmlerden ayrı tutup, tek bilet hakkınızı bu filme mi harcarsınız? (Soruyu; diğer filmlerin arasında Oscar adayı yapımların olduğunu gözeterek soruyorum)

İşte tüm bunları düşünerek, belki de biraz ön yargıyla başladım The Fighter'ı izlemeye ve film bittiğinde karar verdim: sorumun sadece son kısmında bir değişiklik yapmam gerekiyordu. "Harcarsınız" kelimesi yerine "değerlendirirsiniz" sanırım daha doğru olurdu... The Fighter başlıbaşına bir film ve eminim ki hangi katalogta yer alırsa alsın; güvenilmesi, mutlaka görülmesi gereken bir film.

Demek ki izlenecek olan filmin kapağına bakmak yetmiyormuş. Nasıl ki Robert De Niro ve Al Pacino bir filmde oynayıp, ortaya vasat bir iş çıkarabiliyorlarsa; yepyeni tipler çıkıp başdöndürücü yapımlara imza atabiliyorlarmış... Ne yapalım, öyleymiş...

Peki ya adaylıklar?

The Fighter'ın Oscar yolunda ne yapacağı hakkındaki yorumumu aday tüm filmleri izledikten sonra yapacağım. Yalnız Christian Bale'in muheşem yorumunu Oscar jurisinin gözden kaçıracağını "hiç" zannetmiyorum.

Bir de ilginç detay: Akademi Ödülleri'nin boks filmlerini çok sevdiğini hepimiz biliriz. Million Dollar Baby ve Raging Bull (en azından De Niro açısından) bunlardan sadece iki tanesi. Bence bu seneki Oscar'lar hakkında tahminde bulunurken bu küçük bilgiyi mutlaka akılda tutmak gerekir.

10...9...8...7...6...5...4...3...2...1..
NAKAVT!

Inception


"Yeni yazmaya başladığım sıralarda baya bir itina gösterirdim rüyalara. Ama sonradan hayatın kendisinin en büyük esin kaynağı olduğunu gördüm ve hayat dediğimiz koca denizin sadece küçük bir parçası rüyalar. Gerçek hayat çok daha zengin ya da belki benim rüyalarım çok renksiz."

G.G.MARQUEZ

Tam sekiz dalda Oscar adaylığı bulunan Christopher Nolan'ın Inception filmi acaba gerçek hayatta var olsaydı Marquez'in bu problemine çare bulabilir miydi? Çünkü konu tam bu! 

Cobb (Leonardo DiCaprio), teknolojinin insan hayatına bir nevi hükmettiği dünyada insanların rüyalarına girip oradan biri veya birileri adına bilgi çalan bir çeşit "hırsız". Küçük bir ekibi var ve her şey onun istediği gibi gelişiyor. Fakat filmin de film olabilmesi için şartları biraz zorlamak gerek değil mi? İşte tam bu aşamada devreye Bay Saito (Ken Watanabe) giriyor. Kendisi kendi alanında dünya zenginlerinden. Rekabette olduğu şirketin yaşlı sahibi ölüm döşeğinde ve öldüğü takdirde yerine geçecek oğluna birilerinin fikrini değiştirtmesi gerekiyor. Çünkü eğer şirketin yakın gelecekteki varisi işleri devralmayı reddederse, Bay Saito rakipsiz kalacak. Bay Saito bu iş için Cobb'a güveniyor. 

Yani özetle: insanların rüyalarına sızarak oralardan bir şeyler eksilten/aşıran Cobb'tan bu sefer beyne bir şeyler eklemesi, bir şeyler ekmesi bekleniyor. Görev işte bu. 

İşi bilenlere imkansız gibi gözüken bu olay, Cobb'a hiç de öyle gözükmüyor. Çünkü Cobb bunu daha evvelden de yapmış...

Cobb'un bu görevi tamamlayıp tamamlayamayacağı, filmi heyecan dolu kılıyor. Sekiz dalda Oscar adaylığı bulunan Inception filminin çoğu adaylığı zaten görsel dallarda... Yani böylesine heyecan dolu bir konunun bir de muhteşem görsel efektlerle donatıldığını düşünsenize!

Made in Dreams

Çoğumuz şimdi şu arabaların hepsini fırlatıp atsam da önümdeki trafik açılıverse, ya da keşke zamanı durdursam ve bu an hiç bitmese... gibi mevcut dünyada imkansız duran hayaller kurmuşuzdur. İşte bence sırf bu yüzden Inception filminin en az iki kere izlenmesi gerekiyor. Çünkü hayalgücünün esiri olmuş ve bundan pek de şikayetçi olmayan benim gibi seyirciler, filmi ilk izleyişlerinde gördükleri imkansızlıkların görsel efektlerle imkanlı hale getirilmesi olayına pek bir ağızlarının suları akarak bakıyorlar. Ve zaten sinema bunun için. Bir fikrin propagandasını yapmak, bir markanın adını seyircinin gözlerine sokarak reklamcılık becerileri sergilemek sinemanın "asıl" işi değil. Maalesef günümüz dünyasında sinema bu iki olgu sayesinde ayakta durabiliyor o ayrı. 

Benim değinmek istediğimse; seyircinin filmde kendini kaybetme, filmden yola çıkarak bir yandan kendi kafasında filmin başrol oyuncusu oluverme çabasının masumiyeti. Bunu çocuklar ve çocuksu yönlerini muhafaza etmekte başarıya ulaşmış olanlar pek iyi yaparlar farkında olmadan. İşte Inception bu açıdan güzel bir film. İnsana hayallerine ulaşması için güzel bir sırt sıvazlaması veriyor. Hepimizin buna ihtiyacı var.

İşin kötü yanıysa; seyirci "vay anasını, keşke ben de şu binaları yerinden oynatabilsem, kaybettiğim yakınlarıma bu kadar rahat ulaşabilsem" derken maalesef filmi kaçırıyor. İşte sırf bu yüzden film en az iki kere izlenmeli bence. (Bu cümleler de güzel hayallerin bir çekimlik fotoğraf makinelerinden farksız olduklarının kanıtı. Sadece bir fırt, sadece bir kafaya dikiş...) 

Filmin karışık olduğunu düşünenlere saygım sonsuz. Haklı da buluyorum kendilerini. Ama filmin karışıklığı konusu değil. Gayet basit bir konu anlatılıyor aslında... Filmin karışıklığının asıl sebebi; izleyiciye sınırsız düşünme ve hayallere dalgalanma imkanı vermesi. Dolayısıyla seyirci kendi rüyalarından kurtulamıyor ve filmi kaçırıveriyor. Bu da filmi karışık kılıyor.

Christopher Nolan klasiği!

Genellikle Batman serilerinden tanıyoruz Christopher Nolan'ı ama bir yanda da muhteşem Memento filmi var ki, bu filmin Inception ile aynı kanatlarda yer aldığını söyleyebiliriz. Hafızası belli süre aralıklarında yenilenen bir adam ve yine hafıza-beyin-rüyalar üçgeninde dolaşan büyük bir proje... Benzerlikler mevcut. Ama Memento'nun prodüksiyonu ile Inception'ın prodüksiyonu tabii ki aynı değil. 

İzlediğim en güzel Batman filmlerinden olan The Dark Knight'a can vermiş Christopher Nolan şimdilerde Batman serisine bir yenisini ekleme çabalarında: The Dark Knight Rises. Heyecan dolu bir bekleyiş başlamıştır benim için.

Cast açısından da başarılı bulduğum yönetmenler arasında Christopher Nolan. Neredeyse her filminde Michael Caine'i görüyoruz. Inception'da da bence genç yetenekler arasında en parlaklarından olan Cillian Murphy'yi kullanmış. Kendisiyle daha evvel Batman Begins ve The Dark Knight olmak üzere iki filmde çalışmıştı. 

Unutmamak gerekir ki Heath Ledger gibi bir genç ustayı yaratan da yine Nolan'ın kendisi. Her ne kadar Ledger'ı Oscar'lı yapımlarda izlemiş olsak da; asıl patlamasını, hafızalardan gitmeyecek yorumunu The Dark Knight'ta sergilemiş olduğunu gözden kaçırmamak gerek...

"Non, je ne regrette rien!"

Son zamanlarda Hollywood'ta bir Edith Piaf aşkı başlamış herhalde. Nereye baksak, hangi filmi izlesek bir "Non, rien de rien! Non, je ne regrette rien"... ezgileri çalınıyor kulağımıza. Frankofon olarak şunu söylüyorum ki Edith Piaf'ın şu meşhur şarkısından çok daha güzel Fransız şarkıları var. Haydi diyelim kıyıdan fazla uzaklaşmak istemiyorlar, bari yine Edith Piaf'tan daha güzel şarkılar bulsalar. Buyurun benden bir küçük liste: Padam... Padam... , Milord, La Foule... (Bunlar basmakalıplığa bağımlı Amerikalıları bir süre -yirmi yıl kadar- idare eder zannediyorum)

Son Söz:

Inception; Freud'un Irma'sına, rüyaların en gizemli yönlerine ve mümkün gözükmeyen her şeyin mümkünlüğüne göz kırpıyor. Ya en güvendiğimiz kasamız olan zihnimizin bilmediğimiz bir açık kapısı varsa?

Unutmayalım ki, bizler rüyalarda yaşamaya alışmış ve gerçek hayatlar yüzleştiğimizde karaya vurmuş balık misali çıldıran yaratıklarız. Her anımızla, her hareketimizle "sahteyiz". En gerçeğimizin bile ensesinde "Made in Dreams" yazıyor.


21 Şubat 2011 Pazartesi

127 Hours









17 Ağustos depreminden sonra bir kısım muhafazakar kesim "bu bize Allah'ın bir mesajı, neden hala  akıllanmıyoruz!" diye şeriatister sloganlar atarak yürüyüşler yaptı ve bilimsellikten uzak bir bakış açısı sundu topluma. Peki ya o korkunç depremi, biz insanoğlunun doğaya verdiği zararların bir çeşit faturası olarak algılamak gerekiyorsa?


Transpotting, The Beach ve Slumdog Millionaire filmlerinin yönetmeni Danny Boyle ile yolum tekrar "hazır Akademi Ödülleri'ne bir hafta gibi bir süre kalmışken tüm aday filmleri kendi sinemam olan Ukde Sineması'nda izlesem ve ödül sahiplerini kendim belirlesem fena olmaz mı?" diye düşünürken kesişti!

Ukde Sineması yoğun bir haftaya, Aslı ile birlikte verilen bir "kendi ödüllerini, kendin belirle!" kararıyla başladı. Hafta boyu Oscar'a aday gösterilmiş tüm filmler izlenecek ve ödüllerin "bizce" sahipleri belirlenecek. Bu sayede Aslı "X" der, ben "Y" dersem ve eğer "Y" kazanırsa Aslı bana; "X" kazanırsa ben Aslı'ya bir şeyler ya ısmarlayacak, ya alacağım -henüz iddianın ne üzerine olduğunu belirlemedik...

Bu bağlamda ilk film 127 Hours idi. Elbette bu filmin seçilmesinde filmi beraber izlediğim babamın büyük etkisi vardı. Nerede bilmiyorum, ama bir yerlerde Nasuh Mahruki'nin bu filmi çok beğendiğini ve mutlaka izlenilmesi gerektiğini belirttiğini okumuştu: onu kıramadım -zaten hafta içinde bir gün izleyecektim...

127 Hours; yaşanmış bir olaydan uyarlama bir macera -dağcılık- filmi. 

Aron Ralston (James Franco) bir kanyonda çeşitli tırmanışlar yaparken bir kaza geçirir ve hiç akla hayale gelmeyecek bir şekilde sağ kolu bir kayaya sıkışır. Kolunun üzerine düşen ve oraya adeta yapışan kaya bir türlü hareket etmez ve Aron Ralston kendisini bir anda doğanın kucağında bulur. Ralston'ın önünde iki seçenek vardır; ya büyük bir yürekle, sıkıştığı yerden kurtulabilmek için kolundan vazgeçecek, ya da hayata veda edecektir.

127 Hours, bir çeşit doğayla mücadelenin filmi. Doğayla mücadelenin imkansızlığının, doğa ile mücadelenin gereksizliğinin filmi. Bir çeşit asıl hükmedenin kim olduğunun farkındalığına varma gerekliliğinin filmi... 

İki dev kaya kütlesinin arasında kaldığı zaman ağlamaya başlayan, bir damla suya muhtaç olduğunda sidiğini içen, suratına tırmanan karıncalara karşı aciz kalan ve kalmaya mahkum olan insanoğlunun filmi.

Film bu yanlarıyla çok güzel. Fakat maalesef bir de Danny Boyle'un, aslen İngiliz olmasına rağmen ABD film endüstrisine bağımlılığı var ki, sormayın gitsin... İki dev kaya kütlesi arasında mahsur, tek elini kesme olasılığıyla karşı karşıya kalmış; her an ölecekmiş gibi yaşayan James Franco (Ralston demiyorum çünkü onun böyle yapmamış olma ihtimaline daha çok inanıyorum), o zor anlarında meşhur, kofti Amerikan partilerini, seksi ve ailesini düşünüyor... Peki yahu madem bu adam bu hayatı bu kadar seviyordu, bırakın bu maceraya kalkışırken geride bıraktıklarını haberdar etmeyi, yanına bir telefon olsun almaz mıydı? (uyanıklık edip telefonun o bölgede çekmediğini ve Franco'nun yanına bu sebepten telefonunu almadığını söylemeyin çünkü filmde dediğimi destekleyici ve benim buradan söyleyerek izlemeyenler için büyüyü bozmaya yeltenmeyeceğim kanıtlar mevcut)

Sürekli markası gözüken kameradan, ya da meşhur spor markasının adını bas bas bağıran kol saatinden bahsetmeye lüzum var mı?

Keşke doğanın önemini anlatmaya çok uygun bir yapısı olan bu güzel hikaye, şu meşhur Amerikan Rüyası'nın eline düşmeseymiş...

James Franco'ya ayrı bir parantez açmak gerekir sanırım. Milk ve Spider Man serisi, Franco'nun kariyerindeki belki de en önemli beyaz perde deneyimleri ama ilk defa kendisini ağır ve takip edilme garantisi olan bir yapımda görüyoruz. Bilhassa bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı sahnelerde, bu zor rolün altından kalkabilmek için kullandığı teknikler muhteşem -ezber kağıtlarını sette kaybetmek ve o klostrofobik havaya tamamen girmeye olabildiğince gayret etmek gibi... Kısacası Franco'nun performansı göz kamaştırıcı ve yaşı için de Oscar adaylığı umut ve güven verici olmalı.


Uzun lafın kısası: 127 Hours, içi pek dolu bir hikayenin Holywood süzgecinde kaybolup gitmesidir... O güzel çekimler, canım konu çöpe gitmiştir. Fakat tabii bu filmi ABD sinemasının nasıl bağrına basacağı da ayrı bir merak konusu...

25 Ocak 2011 Salı

Snatch








Brad Pitt, 1998 yapımı bir Guy Ritchie filmi olan Lock, Stock and Two Smoking Barrels'ı izler ve çok beğenir; hemen Guy Ritchie'ye ulaşmaya çalışır. Kendisine ulaştığı zaman, ona bir filminde memnuniyetle oynayacağını ifade eder. Çoğu yönetmenin, sırf iyi bir çocuk olması sebebiyle asla kıramayacağı Brad Pitt, Ricthie tarafından da reddedilmez ve nazik bir biçimde bir filmin deneme çekimlerine çağrılır. Bilmeyenler için söyleyeyim, deneme çekimi (odition) bir filmin oyuncuları belirlenirken referansı sağlam olmayan çaylak oyunculara uygulanan "kendini kanıtla bakalım ufaklık" durumudur; filmin çoğu oyuncusu bu yöntemle belirlenir.

Her neyse... Guy Ritchie'nin yeni filmi bir İngiliz filmi olacağından Brad Pitt'ten İngiliz aksanını kusursuz bir biçimde oturtması beklenir, fakat Brad Pitt bunu başaramaz. Hal böyle olunca Guy Ritchie senaryonun üzerinde biraz oynayarak bozuk konuşan bir çingene karakteri yaratır ve rolü Brad Pitt'e yan rollerden biri olsa da verir. Brad Pitt canlandırması gereken rolün bir çingene boksör olduğunu öğrenince bir hayli endişelenir. Çünkü bir önceki filmi Fight Club'tır ve bir daha benzer bir rol oynarsa, bu tip karakterlerin üzerine yapışacağından korkar. Fakat yine de rolü kabul eder, çünkü Pitt fena halde Ritchie ile çalışmak istemektedir. Bu olay filmin adı Snatch, yani Kapışma'dır.



Turkish (Jason Statham) ve acemi ortağı Tommy (Stephen Graham) kendilerini zalim Brick Top'ın (Alan Ford) dövüş maçlarından birinde bulurlar. Görevleri de dövüşmek değil, dövüşçülerden birini yarıştırmaktır. Bir kaza sonucu (?- filmi izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır) bu iki kafadar dövüşçülerini kaybederler. Fakat Brick Top çoktan bahisleri kabul etmiştir ve dövüşçünün dövüşemeyecek halde olması Turkish ve Tommy'nin ölüm fermanının verilmiş olması anlamına gelir. Bu iki kafadar da bunun üzerine Brick Top'a dövüşçüyü değiştirmeleri gerektiğini söylerler ve Brick Top da, yeni boksöre güvenmediğinden ancak bir koşul altında bu teklifi kabul edebileceğini söyler: yeni boksörün dördüncü rauntta nakavt olması...

Dövüş günü gelir çatar, çingene boksör yani Brad Pitt dördüncü rauntta düşmesi gerektiğini bilerek ringe çıkar fakat daha birinci rauntta rakibini nakavt ederek, cani Brick Top'un tüm bahisleri kaybetmesine yol açar...

Bu aynı zamanda Turkish ve Tommy'nin sonu demektir. Fakat onların bir planı daha vardır...

Snatch; ailece izleyemeyeceğiniz, muhteşem görüntü efektleri ve sahnelerle donatılmış bir İngiliz mafya-komedi filmi. Bilhassa şu görüntü efektleri mevzusunun üstünde duruyorum, fakat filme dair çok da ipucu vermek istemediğim için kimi spesifik sahnelerden bahsetmek istemiyorum. Tek ricam, görüntü efektleri konusunda ders almak isteyenlerin izlemesidir.

Bu arada baş karakter Turkish'in isminin 1974 yılında İngiltere'ye giderken Fransa'da düşen bir Türk Hava Yolları uçağından geldiğini söylemek sanırım filmi biraz daha ilginç bir hale getirir.


Public Enemies




İki bin dokuz yapımı Public Enemies filmini iyi anlayabilmek için, muhakkak o dönemin koşullarını iyi anlamak gerekir. "O dönem"den kastım; bin dokuz yüz yirmi dokuzda yaşanan, fakat etkilerini daha çok bin dokuz yüz otuz yıllında hissettiren Büyük Bunalım... Bu yüzden, biraz tarihe dönelim ve Johnny Depp & Cristian Bale'in oynadığı filme tarihsel bir bağlamda bakmaya çalışalım.


En Yüksek Yaşam Koşullarının Ülkesi-Amerikan Tarzı Gibisi Yok!
...yazılarının önündeki zavallı halk...



Büyük Bunalım, isminden de anlaşılacağı gibi dünyanın bir çok ülkesini etkilemiş -bilhassa sanayileşmiş ülkeleri etkilemiş- bir "Büyük" buhrandır. Çoğuna göre bunalımlar ve krizler, Sanayi Devrimi'nin ardından gelişen ve sanayi kapitalizmi olarak da isimlendirilen düzenin olağan parçası sayılıyordu. Temel amacın her daim kar etmek olması ve bu uğurda yatırımların ve de ticaretin her koşulda büyümesine gayret gösterilmesinin üretim ve tüketim arasında dengesizlik yaratması; krizler, buhranlar doğurması zaten şaşılacak bir durum sayılamazdı. Ama pek tabii pek de ileri görüşlü olmayan, olsa da cebine giren paraya bakan patronlar; dünyanın ne hale geleceğini umursayamayacak kadar zengindiler, o ayrı.

Ticari büyümelerde maliyeti düşüren teknolojik gelişmeler, ucuz insan gücü, yeni yatırım alanlarının açılması karı arttırıyor ve kar arttıkça da yatırım artmaya başlayınca bir kısır döngü oluştu. Fakat yatırımcıların artması demek, yatırımlardan elde edilen karın daha fazla kişice paylaşılması, yani pastanın daha çok kişiye bölünmesi, azalması demek oluyordu. İşte bu da dünyayı "daralma" olarak da adlandırılan bir döneme götürüyordu.

Daralma devam ettikçe kar edemeyen yatırımcılar iflas ettiler ve bu da dünyayı "New York borsasının" çöküşüne götürdü. ABD o dönem dünyanın sanayi çıktısının %42'sini üreten dev bir sanayi gücüne dönüşmüştü. Mühendis Taylor tarafından geliştirildiği için Taylorizm olarak adlandırılan bir yöntem yüzünden verimlilik, üretim ve karlar olağanüstü artmıştı. Bu yöntem, işçilerin yapmak zorunda olduklarını saniyelere göre belirliyor, onları adeta köle ediyordu. Bir takım işçi sendikaları Taylorizm'e şiddetle karşı çıktılar fakat cezalandırıldılar. Duruma ses etmeyenlerse, tam aksine ödüllendirildiler ve bu olaylar insanlığa ister istemez örnek teşkil etmiş oldu.

İlginçtir(!) ABD'de reklamcılık denen mesleğin işlevliliğinin patlaması da bu döneme denk gelir. Çünkü neredeyse herkes yatırımcı olabildiği için çok fazla mal üretilmektedir ve fakat malları alabilecek kadar zengin bir halk yoktur. Öyle ki bir süre sonra durum: fabrika sahiplerinin bir bir iflas etmeleri ve fakirleşmelerine yol açar.

Tek kurtuluş olarak görülen "bilinçsiz tüketim toplumu yaratma çabaları da", reklam sektörünün patlama yapmasına rağmen işe yarar bir yöntem olmaktan çıkar. Çünkü üretilen mal sayısı gittikçe, önlenemez bir biçimde artmaktadır.

Bankalar kredi vermeye uygun gördüler. Bankalar kredi vereceklerdi ki halk tekrar zengin olsun, üretilen ürünleri tüketebilsin... Olmadı, çünkü verilen kredilerin yeni girişimciler için de yatırımcı olma fırsatı taşıdığını gözden kaçırdılar. Krediyi alan yatırımcı oldu. Yani bir durum önlenmeye çalışılırken daha vahim bir hale getirildi. Buna bağlı olarak Wall Street borsası da, Kara Perşembe olarak anılan yirmi dört ekim, bin dokuz yüz yirmi dokuz da çöktü.

Bin dokuz yüz yirmi dokuz ile, bin dokuz yüz otuz iki yılları arasında her dört işçiden biri işsiz kalırken, haliyle fabrikaların da yarısı kapandı. Kriz tüm dünyaya yayıldı ve Marksistlerin beklediği gibi bir komünist devrim değil, dünyanın dört bir yerinde irili ufaklı diktatörlükler ve faşizm doğdu.



İşte tüm bu kısa bilgiler ışığında filme bakarsak eğer, ortaya "o zaman filmin anlattığı şu meşhur, banka hırsızı John Dillinger (Johnny Depp) pek de haksız sayılmazmış!" gibi bir reaksiyon çıkar mı bilemiyorum.

Meşhur banka hırsızı John Dillinger'in son yıllarını anlatan bu film bin dokuz yüz otuzlu yıllarda, tam da büyük bunalımın yaşandığı yıllarda Chicago'da geçiyor. İşine -banka hırsızlığına- tutkuyla bağlı Dillinger, aşık olduğu kadın Frechette (Marion Cotillard) ile birlikte bir yandan kaçarak, öte yandan banka soymaya devam ediyor. Peşindeyse avcılığıyla meşhur FBI ajanı Melvin Purvis (Cristian Bale) var. Bir hırsız-polis hikayesi ama bu sefer sanki işler polis için pek de kolay olmayacak gibi...

Yüz milyon dolarlık bütçesiyle güzel bir dönem filmi Public Enemies. Her zaman yapmacık bulduğum sinema Hollywood sineması olmuştur. Ama itiraf etmek gerekir ki, kimi filmleri herkesten iyi yapıyorlar. Muhtemelen bu filmde de ancak dönemi iyi bilenlerin görebileceği bir takım hatalar vardır. Fakat kim filmin çekimlerine, etkileyici sahnelerine, oyunculuklara veya sürükleyici senaryoya laf edebilir ki? Tabii çok ütopik bir sinemanın peşindeysek, ki peşinde olmak gerekir her zaman, o zaman durum farklılaşır. Elbette mükemmeli yakalamak çok güç. Kimilerini bir ufak detay tamamen filmden kopartabilir. Ancak daha geniş bir perspektiften bakarsak, her oltaya kanmayan seyirci, bu filmi de büyük bir zevkle seyredebilir.

Unutulmaması gereken nokta; filmin dünyayı piç eden bir ülkenin iki dudağının arasından çıkma bir film olduğudur. Bunu bildikten sonra, her şey seyircinin dikkatine kalıyor.








Asıl soru şu: şimdi biz bu Dillinger'a gerçekten suçlu diyebilir miyiz, yoksa adamın eli mi mahkumdu? Cevap filmde değil, ama film en azından araştırılması gereken bir konuya ilişkin merak uyandırıyor gibi...

36 Quai des Orfèvres




36 Quai des Orfèvres
bir Fransız polisiye filmi. Her zaman söylemişimdir; filmlerde aradığım başlıca özellik ortaya konulan her şeyin gerçekçi olmasıdır -bu senaryoyla başlar, oyunculuktaki ufak bir mimiğe kadar beni ilgilendirir. Bu çerçevede oyuncuların mesela, rollerine hazırlanış etapları oldum olası bir filmi değerlendirmede göz önünde bulundurduğum faktörlerin başında gelmiştir. Kör bir adamı oynayacak aktörün, kör adamları gözlemlemesi, onları inceleyip notlar alması benim için önemlidir; çünkü ben de sinemanın, senaryo yazılmaya başlanırken oluştuğuna inananlardanım, beyaz perdede göbek kaşınarak izlenirken değil. 

Şimdi bu bağlamda 36 Quai des Orfèvres filminin yönetmenine bakalım. Olivier Marchal: önce aktör, sonra da yönetmen olmadan evvel Fransa'da polis memurluğu yapmış bir sinemacı. Televizyon filmleri, diziler ve komedyenlik de kariyerinde göze çarpan diğer branşları. 

Şimdi soru: böyle bir adam, polisiye film yaparsa, sizce gerçekçi olur mu? (Sanırım soru işaretini koymak biraz gereksiz oldu...)

İki polis memuru. Başa oynuyorlar. Birisi diğerinden daha önde, daha bilinçli; ötekiyse biraz kıskanç ve alkol problemleri yaşıyor. (Alkol problemi yaşayanın, gerçek hayatını da göz önüne alarak Gérard Depardieu olduğunu söylemek, sanırım gereksiz olur) Leo Vrinks (Daniel Auteuil) ve Denis Klein (Gérard Depardieu) iki polis, Paris'in yeraltı dünyasını da ilgilendiren bir olayı çözmek üzereler ve olayı çözen polis, terfi edilecek. 

Operasyonu yürüten şef Leo Vrinks ama Denis Klein de, en az Leo Vrinks kadar terfi edilmek istiyor ve bu uğurda her şeyi vermeye hazır. Bir şişe alkol ve sonrasında gelen bilinçsizlikle birlikte, operasyonu yürüten Leo Vrinks'in sözünü dinlemiyor ve tam suçlunun bulunduğu otelin önünde pusu kurulmuş, her şey saat gibi işlerken Denis Klein bağımsız hareket ederek tüm operasyonun dengesini bozuyor ve çok önemli, herkesin çok sevdiği bir polis memurunun ölümüne yol açıyor.


İşte olaylar bu noktada başlıyor. Herkes tarafından nefret edilen adam konumuna düşen Denis Klein; tüm bu başına gelenleri; ikinci plana itilip bir de üstüne terfi alamamanın verdiği hırsla, o ana kadar paylaşma gereği duymadığı bir sırrı, yeraltı dünyasından tanıdığı bir suçlu arkadaşının da sayesinde ortaya çıkarıyor ve yakın arkadaşı Leo Vrinks'in hapse düşmesine yol açıyor. Bu sır, Leo Vrinks'in hayatını değiştirebilecek türden bir sır.

Tüm bu olanlardan sonra Denis Klein, herkes tarafından nefret edilen adam da olsa polis örgütünün başına geçiyor ve Leo Vrinks'in hapise düşmesiyle de prestiji artıyor. 


Ama yedi yıllık tutukluluk süresi biten Leo Vrinks'in de, hala söyleyecek çok şeyi var ve sırf o sözü duymak için bile, bu güzel Fransız polisiyesi izlenir.

Daniel Auteuil ve Gérard Depardieu... Biri L'Un Reste, L'Autre Part'dan tanıdığımız ve Robert De Niro'ya benzerliğiyle şaşırdığımız Daniel Auteuil, ötekisi yüz yetmişi aşkın filmiyle ve her rolde gördüğümüz; asla da yadırgamadığımız, kendi deyimiyle "kendini çoktan kanıtlamış aktör" Gérard Depardieu.








36 Quai des Orfèvres, kaçırılmaması gereken bir film.



28 Aralık 2010 Salı

Antichrist/Deccal


"Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma!"
Friedrich Nietzsche


Dancer in the Dark (2000), Dogville (2003) gibi yaratıcı filmlerden tanıdığımız Danimarkalı yönetmen Lars Von TRIER'in, sinema dünyasına bırakıp kaçtığı son bomba Antichrist/Deccal (2009). Filmin usta Rus "sinemacı" Andrei Tarkovski'ye ithaf edilmiş olması; zannedersem filmin karmaşık olduğunu, bir mesaj taşıdığını ve hiç de boş bir film olmadığını anlamak için yeterli bir sebep olsa gerek. Avatar'ların, Twilight'ların deliler gibi takip edildiği ve bu sayede de "net gişe başarısı" getirdiği göz önüne alınırsa; fikirsiz yavşak yönetmenlerce ardarda bu tarz filmlerin kopyalanıyor oluşuna pek ses edemeyiz. Herkesin bir amacı vardır ve sinemayı cep doldurma sanatı olarak kullanmak da, bu amaçlar silsilesinin bir rafı olabilir. Ama bu bahsettiğim sessizlik; sistemin dışına çıkmış, yaptığı işten ticari gelir beklemeyen ve söyleyecek sözü olan yönetmenleri baş tacı yapıp, onları Dostoyevski, Oğuz Atay... gibi anmayacak oluşumuzu beraberinde getirmez. Piyasa yönetmenlerine ses etmiyor olabiliriz, ama bırakın da onları Tarkovski gibi yönetmenlerle aynı kefeye koymayalım. Koyuyorsak da sinema konuşmayalım...



Tüm bu söylediklerim, elbette Tarkovski içindi. Lars Von Trier belki kariyerinin başında değil ama henüz ölmedi de... Bu; daha yapılmamış filmleri var demek. Belki bundan otuz yıl sonra, eğer kendisi en son filmini yapıp göğsünü gere gere beyaz perdeye aktarırsa, o zaman tüm filmografisini tarar, daha net konuşuruz kendisine dair.

Peki neden tüm bunlardan bahsediyorum? Filmin son sahnesinde "Andrei Tarkovski'ye adanmıştır" yazdığı için mi? Evet, belki bu yüzden. Daha doğrusu; bu sebeplerden yalnızca biri. Giriş cümlesi eğer imkan varsa, varsın Tarkovski'yle ilgili olsun. O ayrı! Ama asıl sebep, Antichrist filmini, iyi anlayabilmek için, artalan bilgi edinmek gerekiyor. Yani filmi yapan sinemacının hayatına şöyle bir bakış atarsak, sanırım filmi daha iyi anlayabiliriz. Aklımızda tuttuğumuz filme dair sonuçlar, yönetmenin hayatıyla farklı anlamlar kazanıyor gibi... En azından bana öyle oldu.

Evvela filmi bir hatırlayalım:

Filmin ilk sahnesi Friedrich Handel'in 'Lascia ch'io pianga'adlı müziğiyle başlıyor. Bir kadın ve bir erkek, apartman dairelerinin bir odasında -önce banyoda, sonra odalarında- seks yapıyorlar. Sahne yavaşlatılmış çekimde, siyah-beyaz gösteriliyor. Muhtemelen bu sahneyi çekerken, bilinçli olarak oyuncular da yavaş oynamışlar. Bunu seks yaparlarken düşürdükleri objelerin düşüş hızlarından anlayabiliriz -sadece bir görüş, belki de çok ileri bir teknikle ayarlanmış olabilir...-

Her neyse adam ve kadın seks yaparlarken, evin diğer odalarından birinde o sırada uyumakta olan bebek ayaklanır, yatağından kalkar -yatağın etrafı demir parmaklıklarla çevrilidir, nasıl olur da o demir parmaklıkları hiç zorluk çekmeden açıverir(?)- ve odalarında sevişen kadın-erkeğin yanına gider. Kadın-erkek son derece şehvetli bir biçimde sevişirlerken, bebek yalnızca onlara soluk bir biçimde bakar ve ardından o sırada açık olan bir pencereden, elindeki ayıcığıyla birlikte kendisini aşağıya atar. Pamuk gibi karla dolu zemine bebeğin düşüşüyle, sevişmekte olan kadının orgazmı aynı ana denk gelir.

Neredeyse saniyenin onda biri kadar minik bir görüntüde, bebek "çitinin kapısını" açarken -adam ile kadının odasındaki bebek walkie-talkie'sinin -ya da ne denirse artık ona- alarm verdiğini fakat sevişmekte olan çiftin bunu duymadıklarını görürüz.

İşte bu filmin açılış sahnesi. Ondan sonra film bölümler halinde ilerler. Dört temel bölüm vardır filmde:

-Prologue (ön söz): Bu kısmı bir "bölüm olarak adlandırmak doğru mu bilemiyorum. Bu kısım, yukarıdaki giriş sahnesinin yer aldığı bir "ön söz" niteliğinde.



1-Grief - Yas



2-Pain - Acı (Chaos Reigns - Kaos Hükümdarlığı)





3-Despair - Umutsuzluk (Gynocide - Kadın Düşmanlığı)



4-The Three Beggars - Üç Dilenci



-Epilogue (Son söz)




Bölümler halinde inceleme:

Filmin bir çok yerinde, mesela: kadının ayaklarının toprağa değdiği anda yanması veya kadının sürekli adamla cinsel ilişki kurmak istemesi veya veya... kadının adamla birlikte olduğu anda bebeğini kaybetmesi... gibi bölümler; çok net bir biçimde dünyaya ilk gelen erkeği -Adem- ve ilk gelen kadını -Havva- düşündürüyor. Üç ana dinde de varolan inanışa göre: Tanrı insanoğlunu evvela cennette yaratır: Adem, fakat sonra yanına bir de dişi gönderir: Havva. Bir elleri yağda, öteki elleri baldayken... yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındayken Tanrı'nın kendilerinden tek ricalarını unutuverirler: "ne yapın yapın, bu ağacın elmasına dokunmayın!" (ya da kimilerine göre kadın, adama bilerek unutturur. Kadın kötüdür)

Kadın adama elmayı ikram eder, adam elmayı yer, büyü bozulur ve Tanrı onları cezalandırmak için dünyayı yaratır, adam ve kadını yeryüzüne yollar. Bu elma hikayesi aslında hepimizin bildiği gibi, cinsel temasın metaforik bir anlatım şeklidir.

İşte filmde de gördüğümüz yukarıda bahsettiğim sahneler, dünyanın varoluş inanışıyla böyle bağdaşır. Filmde de, tıpkı inanışta olduğu gibi: cinsel ilişkide doyum anı, beraberinde bebeğin yitirilmesiyle anlatılır. Bu bir cezadır. Tıpkı cennetten defedilmiş ilk adam ve kadının cezalandırılışı gibi.

Aynı şekilde kadının toprağa her basışında ayağının yanması meselesi de, yeni yaratılmış dünyanın sıcak yüzünde dolaşan ilk kadını hatırlatır bize. Tıpkı inanışa göre elmayı ilk adama zorla yedirten ilk kadının, filmde  sık sık adamla cinsel ilişkiye girmek isteyen bir kadınla anlatılışı gibi...

Dediğim gibi bunlar sadece, heyecan kaçırmamak için onlarcasından eleyip verdiğim bir kaç örnek... Eğer filme bu bakış açısıyla bakacak olursanız, bir sürü uyuşan nokta belirleyebilirsiniz...

1-Grief - Yas

Bebeğin ölümünden sonra adamın tek üzüldüğü sahnenin ilk sahne olduğunu ve ardından film boyunca bir kez olsun ağlamadığını, bırakın ağlamayı üzüntü ibaresi göstermediğini görüyoruz. İşte tam bu noktada belirtmem gerekir ki, filmi izleyen çoğu kişi oyuncuları şöyle tanımlıyor: bir kadın, kocası ve bebek. Fakat söylemeliyim ki, film boyunca, adamın kadının kocası olduğuna dair hiç bir belirti göremedim. Belki de ben atladım, olabilir. Ama sırf bu yüzden ve bir yandan da adamın, bebeğin ölümünden "delicesine" etkilendiğini görmediğimden, adamın kadının kocası olduğunu söyleyemeyeceğim...

Neyse: kadın, bebeğin ölümünden son derece etkilenir ve buna kendisinin sebep olduğunu düşünür. Yanında olan adamsa bir yandan, kadına her açıdan kol kanat gererken, kadını "ben de oradaydım, ben de engel olamadım" diye teselli etmeye çalışır. Tüm bu teselli sahneleri, pek masum algılanmamalıdır. Sahnede yalnızca partnerinin yaralarını iyileştirmeye gayret eden bir adamın masumiyeti yoktur. Yönetmenin film boyu devam eden bu sahnelerle asıl anlatmak istediği: kadının ne kadar aciz bir yaratık olduğu ve erkek olmadan da kendi ayakları üzerinde duramayacağıdır.

Silik bir biçimde psikolog olduğunu öğrendiğimiz adam, gelişen tüm bölümlerde, kadını tıbbın elinden kurtarıp kendisi tedavi etmeye kalkacaktır. Bir psikolog olan adam, kendinden yaşça bir hayli küçük, tezini bir türlü bitirememiş, başarısız kadını adeta kollarına alır ve onun ayakta durmasına çabalar. Adam tüm bu girişimlerinde, rol kayması yaşar ve işinin verdiği ciddiyetle kadına yaklaşır. Adam ciddileştikçe kadın bir o kadar vahşi bir biçimde içindeki bitmek tükenmek bilmez acısını cinselliğe döker. Bu sahnelerle de Von Trier, kadın-erkek arası, duyguların ifade ediliş biçimlerine mercek tutar.

2-Pain - Acı (Chaos Reigns - Kaos Hükümdarlığı)

Birinci bölümün sonunda, kadını tedavi etmeye çalışan adam, kadına en çok neyin kendisini korkuttuğunu sorar ve aldığı cevabın Eden Bahçesi olduğunu öğrenmesi üzerine de, kadını oraya korkularıyla yüzleşmeye götürür.

"Eden Cennet Bahçesi

Peki Eden Bahçesi denilen yer neresidir? Eden Cennet Bahçesi, orta doğuda olduğu tahmin edilen, Hıristiyan inancına göre; Adem ve Havva'nın yaşadığı yer olarak düşünülmektedir. "




Eden Bahçesine gidilene dek, adam bir psikolog olduğundan ve de yaşadığı şehrin içinde sırtını her daim bilgiye dayayabildiğinden rahattır. Fakat ne zaman ki, Eden Bahçesi'ne yani; doğaya gidilir, adam bilgilerinden uzaklaşır ve sanrılarıyla yüz yüze kalır... Bu da ona büyük bir yüreksizlik getirecek, sonunda da bu yüreksizlik kadına karşı gardının düşmesine sebep olacaktır. Kadın, doğayla birlikte dürtülerine kavuşurken, iyileşirken; adam gittikçe zavallılaşacak ve kadına karşı aciz duruma düşecektir.


Adamın bir gece uyurken pencereden dışarıya bilinçsizce uzattığı elinin uyandığında baştan aşağıya sülüklerle dolu olması, kadının bir hayli alışık olduğu her dakika meşe ağaçlarından düşen palamutların adama bir o kadar korku vermesi ve buna bir türlü alışamaması, adamın tek başına yaptığı orman gezilerinde gördüğü ölü doğan bir ceylan, diri diri parçalanan bir kuş... gibi hayvanların tüm gerçeklikleriyle adamın önüne serilmesi; kadının alışmakta güçlük çekmediği ve korkularının merkezi olarak tanımladığı doğanın nasıl da adam için bir cehennem olduğunun en bariz örnekleri.






3-Despair - Umutsuzluk (Gynocide - Kadın Düşmanlığı)




Adamın, doğayı akılla kavrama çabasından ötürü yenilgiye uğraması ve aynı anda kadının, doğaya bakarak kendi doğasını keşfetmesi  ve orijinde olduğu şeye yani "kötüye" dönüşmesi pek zaman almaz. Kadın, tıpkı inançta olduğu gibi; şeytanın bir maşası olduğunu algılar ve tüm hareketlerini ona göre şekillendirir.

Tam yönetmen bunu bizlere düşündürtmeye çalışırken, "kadın" rolünü oynayan Charlotte Gainsbourg'un ağzından dökülen şu cümleler çok manidar:

-"Ağlayan kadın, hile yapan kadındır. Bacaklarıyla, kalçasıyla; göğüsleri, dişleri, saçı ve gözleriyle kandırır... Sarıl bana..."


4-The Three Beggars - Üç Dilenci

"‘Deccal’ de (İnanışa göre: Mesih yeniden dünyaya gelmeden evvel dünyaya gelecek olan ve insanları dinden çıkaracağına inanılan varlık)kadın  aklın mesafeliliğine tahammül edemeyen, kendini dille ifade etmekte zorlanan, itirazını yalnızca bünyevi tepkilerle dışavurabilen bir varlık olarak temsil edilir. Erkeğiyle görüş ayrılığına düştüğünde geriler, fikirleri sorgulandığında suskunlaşır. Erkeğin ve aklın hükümranlığına yalnızca içgüdüyle, doyurulmaz cinselliğiyle ve cinnetle başkaldırır."



İşte dördüncü bölüm de bu mantıkla sonlanır. Adamın başına gelenleri izlemek için filmi edinmek gerek tabii.

Fragman


-Epilogue (Sonsöz)


Kadının, filmin ilk sahnelerinden beridir çektiği sıkıntılardan biri olarak göze çarpan anksiyete bozukluğu, filmin sonunda adama da geçer. Kadın amacına ulaşmıştır. Anksiyete'nin fiziksel etkileri vardır: bulanık görme, ağzın koruması, duyma bozukluğu,titreme, nefes darlığı, nabız yükselmesi, bulantı... gibi belirgin etkilerin sonunda kasından adama geçmesi ne demektir? Acaba en kudretli olarak tarif edilen adamın, kadınsız hiçbir şey yapamayacağını mı anlatır bu sahne? Düşünsenize bir: tüm iyi insanları da, tüm kötü insanları da yaratan kadındır. Erkek ne yaparsa yapsın, kadınsız bir hiçtir aslında. Bilimsel araştırmalara göre; kısa bir süre sonra kadının erkeksiz de üreyebileceği gerçeği ortaya çıkmıştır. Oysa erkek, kadının doğurganlığı olmasa bir hiçtir. Yani erkek, bir nevi kadına bağımlı, muhtaç olarak doğar. Ve eğer kadın, kötülüğün anası olarak biliniyorsa... bu erkeğin kötülüğe muhtaç olduğu anlamına mı gelir?..

İşte tüm bu sorular, filmin en son sahnesinde, doğanın ortasında yapayalnız kalmış çıplak erkeğin üzerine gelen yüzlerce, hatta belki binlerce yüzleri gözükmeyen kadının yürüyüşleri gibi yürür, girerler beynimize.

Güzel film işte budur, aklımızda sorular bırakan ve cevaplarını da bulmamamız için adeta yutan filmler...




Gelelim Yazının En Başında Değindiğimiz Noktaya: Yönetmen-Film İlişkisi:

Peki, her şeyi anladık. Peki bir yönetmen neden böyle bir film yapar. Kendisi her ne kadar Cannes film festivalinden güzel ödüllerle dönse de, bir yandan da bir "anti-ödül"almış. Ve bunun gerekçesi de filmin "Misognizm-Kadın Düşmanlığı" içeren yapısı.

Lars Von Trier, kesinlikle bu görüşü benimsemeyip, "ben filmdeki kadını, adamdan daha iyi anlıyorum" dese de, hayatı böyle söylemiyor gibi...

-Trier'in annesi, 1995 yılında ölüm döşeğindeyken ünlü yönetmene "babası olarak bildiği kişinin aslında biyolojik olarak babası olmadığını söylüyor"... Bunun üzerine Trier babasını arıyor ve bu doksan yaşındaki adamı bulduktan sonra kendisine, oğluyla ancak mahkemede konuşabileceğini söyleyerek, onunla kavga ediyor.

Bu bir evlatta kadın nefreti doğurur mu? Evet, belki de bir film yaptı diye bir adamın üzerine bu kadar gidilmez. Peki, kendisinin hamile karsından, sırf daha genç ve güzel diye bebek bakıcısıyla birlikte olabilmek için ayrıldığını söyleyesek? Yine mi yeterli olmaz!

Ufak bir not, Oyunculuklara ilişkin:

Film boyunca, neredeyse, yalnızca Williem Dafoe ve de Charlotte Gainsbourg'u görüyoruz. Sanırız ki Hollywood'tan başka yerde oyuncu yok... Gainsbourg, Cannes'dan ödülle döndü; Dafoe ise eli boş... Hiç önemli değil. İki Oscar adaylığı bulunan bu aktör, hiç gözden kaçacak cinsten değil.




Kapanış cümlesi Lars Von Trier'in, Cannes Film Festivali'nde neden böyle bir film yaptığı sorusu üzerine verdiği cevapla olsun:

"Özür dilemek zorunda olduğumu düşünmüyorum. Bu çok ilginç olurdu. Ben bir film yaptım ve misafir olan sizlersiniz, ben değil."