Inception

22 Şubat 2011 Salı

Inception


"Yeni yazmaya başladığım sıralarda baya bir itina gösterirdim rüyalara. Ama sonradan hayatın kendisinin en büyük esin kaynağı olduğunu gördüm ve hayat dediğimiz koca denizin sadece küçük bir parçası rüyalar. Gerçek hayat çok daha zengin ya da belki benim rüyalarım çok renksiz."

G.G.MARQUEZ

Tam sekiz dalda Oscar adaylığı bulunan Christopher Nolan'ın Inception filmi acaba gerçek hayatta var olsaydı Marquez'in bu problemine çare bulabilir miydi? Çünkü konu tam bu! 

Cobb (Leonardo DiCaprio), teknolojinin insan hayatına bir nevi hükmettiği dünyada insanların rüyalarına girip oradan biri veya birileri adına bilgi çalan bir çeşit "hırsız". Küçük bir ekibi var ve her şey onun istediği gibi gelişiyor. Fakat filmin de film olabilmesi için şartları biraz zorlamak gerek değil mi? İşte tam bu aşamada devreye Bay Saito (Ken Watanabe) giriyor. Kendisi kendi alanında dünya zenginlerinden. Rekabette olduğu şirketin yaşlı sahibi ölüm döşeğinde ve öldüğü takdirde yerine geçecek oğluna birilerinin fikrini değiştirtmesi gerekiyor. Çünkü eğer şirketin yakın gelecekteki varisi işleri devralmayı reddederse, Bay Saito rakipsiz kalacak. Bay Saito bu iş için Cobb'a güveniyor. 

Yani özetle: insanların rüyalarına sızarak oralardan bir şeyler eksilten/aşıran Cobb'tan bu sefer beyne bir şeyler eklemesi, bir şeyler ekmesi bekleniyor. Görev işte bu. 

İşi bilenlere imkansız gibi gözüken bu olay, Cobb'a hiç de öyle gözükmüyor. Çünkü Cobb bunu daha evvelden de yapmış...

Cobb'un bu görevi tamamlayıp tamamlayamayacağı, filmi heyecan dolu kılıyor. Sekiz dalda Oscar adaylığı bulunan Inception filminin çoğu adaylığı zaten görsel dallarda... Yani böylesine heyecan dolu bir konunun bir de muhteşem görsel efektlerle donatıldığını düşünsenize!

Made in Dreams

Çoğumuz şimdi şu arabaların hepsini fırlatıp atsam da önümdeki trafik açılıverse, ya da keşke zamanı durdursam ve bu an hiç bitmese... gibi mevcut dünyada imkansız duran hayaller kurmuşuzdur. İşte bence sırf bu yüzden Inception filminin en az iki kere izlenmesi gerekiyor. Çünkü hayalgücünün esiri olmuş ve bundan pek de şikayetçi olmayan benim gibi seyirciler, filmi ilk izleyişlerinde gördükleri imkansızlıkların görsel efektlerle imkanlı hale getirilmesi olayına pek bir ağızlarının suları akarak bakıyorlar. Ve zaten sinema bunun için. Bir fikrin propagandasını yapmak, bir markanın adını seyircinin gözlerine sokarak reklamcılık becerileri sergilemek sinemanın "asıl" işi değil. Maalesef günümüz dünyasında sinema bu iki olgu sayesinde ayakta durabiliyor o ayrı. 

Benim değinmek istediğimse; seyircinin filmde kendini kaybetme, filmden yola çıkarak bir yandan kendi kafasında filmin başrol oyuncusu oluverme çabasının masumiyeti. Bunu çocuklar ve çocuksu yönlerini muhafaza etmekte başarıya ulaşmış olanlar pek iyi yaparlar farkında olmadan. İşte Inception bu açıdan güzel bir film. İnsana hayallerine ulaşması için güzel bir sırt sıvazlaması veriyor. Hepimizin buna ihtiyacı var.

İşin kötü yanıysa; seyirci "vay anasını, keşke ben de şu binaları yerinden oynatabilsem, kaybettiğim yakınlarıma bu kadar rahat ulaşabilsem" derken maalesef filmi kaçırıyor. İşte sırf bu yüzden film en az iki kere izlenmeli bence. (Bu cümleler de güzel hayallerin bir çekimlik fotoğraf makinelerinden farksız olduklarının kanıtı. Sadece bir fırt, sadece bir kafaya dikiş...) 

Filmin karışık olduğunu düşünenlere saygım sonsuz. Haklı da buluyorum kendilerini. Ama filmin karışıklığı konusu değil. Gayet basit bir konu anlatılıyor aslında... Filmin karışıklığının asıl sebebi; izleyiciye sınırsız düşünme ve hayallere dalgalanma imkanı vermesi. Dolayısıyla seyirci kendi rüyalarından kurtulamıyor ve filmi kaçırıveriyor. Bu da filmi karışık kılıyor.

Christopher Nolan klasiği!

Genellikle Batman serilerinden tanıyoruz Christopher Nolan'ı ama bir yanda da muhteşem Memento filmi var ki, bu filmin Inception ile aynı kanatlarda yer aldığını söyleyebiliriz. Hafızası belli süre aralıklarında yenilenen bir adam ve yine hafıza-beyin-rüyalar üçgeninde dolaşan büyük bir proje... Benzerlikler mevcut. Ama Memento'nun prodüksiyonu ile Inception'ın prodüksiyonu tabii ki aynı değil. 

İzlediğim en güzel Batman filmlerinden olan The Dark Knight'a can vermiş Christopher Nolan şimdilerde Batman serisine bir yenisini ekleme çabalarında: The Dark Knight Rises. Heyecan dolu bir bekleyiş başlamıştır benim için.

Cast açısından da başarılı bulduğum yönetmenler arasında Christopher Nolan. Neredeyse her filminde Michael Caine'i görüyoruz. Inception'da da bence genç yetenekler arasında en parlaklarından olan Cillian Murphy'yi kullanmış. Kendisiyle daha evvel Batman Begins ve The Dark Knight olmak üzere iki filmde çalışmıştı. 

Unutmamak gerekir ki Heath Ledger gibi bir genç ustayı yaratan da yine Nolan'ın kendisi. Her ne kadar Ledger'ı Oscar'lı yapımlarda izlemiş olsak da; asıl patlamasını, hafızalardan gitmeyecek yorumunu The Dark Knight'ta sergilemiş olduğunu gözden kaçırmamak gerek...

"Non, je ne regrette rien!"

Son zamanlarda Hollywood'ta bir Edith Piaf aşkı başlamış herhalde. Nereye baksak, hangi filmi izlesek bir "Non, rien de rien! Non, je ne regrette rien"... ezgileri çalınıyor kulağımıza. Frankofon olarak şunu söylüyorum ki Edith Piaf'ın şu meşhur şarkısından çok daha güzel Fransız şarkıları var. Haydi diyelim kıyıdan fazla uzaklaşmak istemiyorlar, bari yine Edith Piaf'tan daha güzel şarkılar bulsalar. Buyurun benden bir küçük liste: Padam... Padam... , Milord, La Foule... (Bunlar basmakalıplığa bağımlı Amerikalıları bir süre -yirmi yıl kadar- idare eder zannediyorum)

Son Söz:

Inception; Freud'un Irma'sına, rüyaların en gizemli yönlerine ve mümkün gözükmeyen her şeyin mümkünlüğüne göz kırpıyor. Ya en güvendiğimiz kasamız olan zihnimizin bilmediğimiz bir açık kapısı varsa?

Unutmayalım ki, bizler rüyalarda yaşamaya alışmış ve gerçek hayatlar yüzleştiğimizde karaya vurmuş balık misali çıldıran yaratıklarız. Her anımızla, her hareketimizle "sahteyiz". En gerçeğimizin bile ensesinde "Made in Dreams" yazıyor.


0 yorum :

Yorum Gönder