Anasayfa » Tüm Yazılar
11 Mart 2011 Cuma
Serpico
11:51 Unknown
Öyle bir polisiye film düşünün ki tanıtım cümlesi: "İş arkadaşlarının birçoğuna göre o yaşayan en tehlikeli insandı; yani dürüst bir polisti." olsun, başrolünde de Al Pacino oynasın... "Serpico"
Konu 'polis' ve dolayısıyla 'adalet düzeni' olduğunda insanın eli ne kaleme, ne de bende olduğu gibi klavyeye gidiyor. Bu tip konular biraz dokunulmaz. Konuştun mu başına iş alabilirsin. Tedbirli davranman gerek. O yüzden ya susacaksın, ya da cümleler ağzından çıkmadan iki kere düşüneceksin. Aksi takdirde kendini, sana "ben buraya nasıl ve ne ara geldim?" şeklinde bir soru sordurtacak yerlerde bulabilirsin. Ruhun duymaz.
'Bizim, ülke olarak burnumuzu sokmak istemediğimiz bir konuda Amerikalılar 1973 yılında bir film yapmışlar.' Film yetmişli yıllarda geçiyor. Serpico (Al Pacino) adlı bir polis memuru, polislik kariyeri boyunca akademide öğrendiği "teorik" bilgileri hayata geçirmeye gayret eder. Nedir bu bilgiler? Temelde ahlaka ve namusa dayanan bir takım etik doğrular diyebiliriz: rüşvet almamak, görevini suistimal etmemek...vs. Fakat ne zaman ki Serpico polis olarak görev yapmaya başlar, anlar ki sistemin çivisi çıkmış; tüm polisler rüşvet yiyorlar, her yerde kara para var.
Serpico önceleri yerel suçlulardan toplanan ve polisler arasında pay edilen rüşvetten kendine düşen lokmayı reddeder, ancak kısa süre sonra bir şeyler yapması gerektiğini düşünür ve bu yolsuzluğa karşı harekete geçer. Evvela konuyla ilgili amirlerine başvurur fakat beklediği ilgiyi göremez. Durum biraz 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' halini almıştır. Serpico, rüşvetten kendisine düşen payı almazken hiçbir polis memuru bu olayı umursamaz. Fakat ne zaman ki Serpico, örgüte yayılmış olan rüşvet olayıyla açık açık mücadele etmeye başlar, o zaman işler karışır. Serpico'nun tüm mesai arkadaşları artık ona düşmandır.
Dürüst polis memurunun çabaları, sonunda bir federal mahkemenin ilgisini çeker ve böylelikle Serpico, rüşvete karşı mücadelesini daha resmi bir ortama/dile dökmüş olur. Ve sonunda Serpico, artık tüm meslektaşları tarafından nefret edilen bir polis memuru haline dönüşmüştür. 'Gerçek bir olaydan uyarlama'
'Waldo Salt' (Midnight Cowboy, Coming Home filmleriyle Oscar almış) ve 'Norman Wexler' (Joe filmiyle Oscar adaylığı bulunuyor) gibi iki kurt, aynı adı taşıyan Peter Maas'ın kitabından uyarlamışlar Serpico'nun senaryosunu. Bu senaryo onlara 'en iyi uyarlama senaryo' dalında Oscar adaylığı getirmiş. Böylesine zor bir konuda kağıtta kalem kaydırmak başlı başına büyük bir iştir, cesaret ister ve emin olun bu işin altından alnının akıyla kalkmış olmak, on tane Oscar'a bedeldir.
Bugün ABD'nin son derece gelişmiş bir ülke olması boşuna değildir. 70'li yıllarda kendi polis sistemini eleştiren bir filmin senaryosunun, bir yıl sonraki, ülkenin en prestijli ödülü olan Oscar ödülüne aday olması 'özgürlükten' başka ne ile açıklanabilir? Kendisini eleştirmesini bilen herkes ve her şey; mutlaka ama mutlaka çarpık yönlerini törpüler ve ayaklarının yere daha sağlam basmasını sağlar.
'İnsanlık dersi.'
Filmin başrol oyuncusu Al Pacino, canlandıracağı karakteri daha iyi tanıyabilmek için uzun süre 'gerçek' Serpico'yla birlikte zaman geçirmiş. Bu süre içerisinde Pacino yalnızca bir kere Serpico'ya şu soruyu yöneltmiş: "neden yaptın bunu?" -rüşvete karşı, tüm meslektaşlarına cephe alarak mücadele etmesini kast ederek- ve aldığı cevap sanırım en sansürsüz 'insanlık dersi' niteliğinde: "bilmiyorum Al... İlla ki bir yanıt vermem gerekiyorsa derdim ki...Yapmamış olsaydım, müzik dinlerken kime dönüşüveriridim?"
İşte bu kadar basit. Kimi zaman bazı sorulara çok daha şaşaalı cevaplar bekliyoruz. Cevaplar bizi tatmin etmiyor çünkü cevabın bize anlattığına kendimizi yabancı hissediyoruz. Oysa iş ahlakından hiç taviz vermemiş ve bu yüzden 'istenmeyen adam' ilan edilmiş bir kimseye "neden?" diye sorsak; "çünkü aksi takdirde 'ben, 'ben' olamazdım" cevabından daha mantıklı hangi cevabı verebilir bizlere?Sorusunun yanıtından iyi bir ders çıkarmış olacak Al Pacino. Rolünü yine muhteşem oynamış. Zaten insan boşuna usta olmuyor. 1973-1974-1975-1976 yıllarında, art arda 'en iyi erkek oyuncu' Oscar ödülü adaylıkları bulunuyor Al Pacino'nun. O yıllarda çekilmiş tüm Al Pacino filmlerini izledim ve inanın adayı olduğu ödüllerin hepsini de kazanmış olsaydı, tarih hiç sırıtmazdı.
Neden mi kazanamadı? Son cümlelerim de bu sorunun cevabı olsun madem. İşte 1974 yılının 'en iyi erkek oyuncu' dalında Oscar adayları, Al Pacino'nun rakipleri:

-Save the Tiger: Jack Lemmon (kazandı)
-Ultimo Tango a Parigi: Marlon Brando
-The Last Detail: Jack Nicholson
-The Sting: Robert Redford
-Serpico: Al Pacino
Son derece kısa ama çok şey anlatan bir cevap olmuş olması dileğiyle...
10 Mart 2011 Perşembe
A Single Man
17:42 Unknown
Colin Firth'ün The King's Speech'teki performansını görenler, tahmin ediyorum kendilerine "yahu bu herif hep böyleydi de biz mi fark edemedik, yoksa adamın The King's Speech'teki performansı bir atımlık kurşun mu? diye sormuşlardır. Ben de sordum. Çünkü her ne kadar Bardem'in arada kaynadığını düşünsem de, Firth'ün performansıyla akademideki en iyi erkek oyuncu ödülünü hak etmediğini söyleyecek kadar uçuk değilim. Belki bu yüzden, belki de sadece kapağını görünce güzel bir film olabileceğini düşündüğümden bu gece Ukde Sineması'nda oynattığım film A Single Man'di.
Daha evvel 'Mine Vaganti' film yazımda artık sinemada homoseksüelliğin fazla ön plana çıkarılmasından duyduğum rahatsızlığı dile getirmiştim. Tamam, ilk dönem Almodovar filmlerini sanatsal bir perspektifle incelediğimizde, erkek evlat-anne ilişkilerini göz önünde bulundurarak bir daha anlamlandırmaya çalıştığımızda ortaya ilginç neticeler çıkıyor; kabul. Aynı şeyi Avrupa'daki Türk yönetmenlerin çalışmaları için de söyleyebilirim. Ama bir konunun üzerinde defalarca tur atınca, konunun bir cazibesi kalmıyor seyirci filmi hep ön yargıyla izliyor. Hollywood nasıl Hitler dönemi Almanya'sından yeterince ekmek çıkardıysa, yeni dönem sinemacılar da homoseksüelitenin ekmeğini yemeğe bir süre daha devam edecekler gibi gözüküyor. Bundan vazgeçmek lazım: konunun hassasiyetine saygı duymak; her şeyden evvel tekrar düşmemek lazım.İşte A Single Man'in ilk sahneleri bana, yukarıda yazdığım düşüncelerimin ışığında: korku verdi. "Eyvah" dedim; "yine homoseksüelite!". Fakat ilerleyen sahneler bana yanıldığımı gösterdi.
George (Colin Firth) ABD'de bir üniversitede İngiliz Edebiyatı dersi veren bir İngiliz profesördür. Kendisi aynı zamanda homoseksüeldir ve 16 yıldır birlikte olduğu sevgilisi Jim'i (Matthew Goode) bir trafik kazasında kaybetmiştir. Bu kayıp George'un hayatında 'bir yıkım' yaratır. Ölen sanki sevgilisi değildir; George'un ta kendisidir. Varoluşunu sevgilisi üzerinden kanıtlayan George, hayatının gidişatını etkileyen bu olaydan sonra yaşamına dair derin sorgulamalar yapar ve sonunda intiharın kendisi için en doğru seçim olduğuna karar verir. Derin bir keder hissini vücudunun her yerinde -en belirgin olarak kalbinde- hisseden George'un attığı her adım sanki bir ağıttır. Muhteşem evine, geliri yüksek işine ve bir insanın isteyebileceği neredeyse her şeye sahip olmasına rağmen George; kaybedilen bir aşkın ardından hayata küsmeyi ve içine düştüğü anlamsızlıktan kurtulmayı tercih eder.
Film baştan sona muhteşem sahnelerle dolu. Filmin yönetmeni Tom Ford, pek çoğumuzun bildiği gibi aslen modacı. Sanırım göz zevkinin eseri olacak; filmin geçtiği yerler, dekorasyon ve oyuncuların kostümleri/giysileri tam anlamıyla muhteşem. Her anıyla film kendini izletmeyi başarıyor. Ya bir kıyafeti derinlemesine inceliyorsunuz, ya eski amerikan arabalarına (film 1962'de geçiyor) bakakalıyorsunuz, ya da profesörün muhteşem evini görüyor derin derin iç geçiriyorsunuz. (Bu gibi detaylardan bahsediyor oluşumun sebebi filmin daha ön planda olan sinemasal değerlerini geriye atma çabam değil; emin olun hem senaryosu hem kurgulanışı bakımından A Single Man çok güzel bir film. Yalnızca bugüne kadar bu denli 'şık'bir film izlememiş olmanın heyecanıyla bu kadar anlatıyorum Tom Ford'un 'göz zevkindeki' hassasiyetini. Her ne kadar kostümlerde adı geçmese de, eli değmemiş olamaz kostümlere...)'Colin Firth için birkaç cümle eklememek elde değil.'
2010 yılında A Single Man'le Oscar adayı olmuş ancak Jeff Bridges'a kaybetmiş. En iyi erkek oyuncu dalında bu sene eğer Jeff Bridges'ın adaylığına rağmen Colin Firth kazanamasaydı, çok ayıp olurdu gibi... Bir sene bir, öbür sene öteki... Bir oyucunun iki sene üst üste Oscar kazanması, hem de aynı dalda ne kadar mümkündür, daha evvelden olmuş mudur bilmiyorum ama A Single Man'i izleyen herkes sanırım 2009-2010 adaylıklarında Colin Firth'ün bizi kapıdan döndürdüğünü hissetmiştir. Hatta şöyle diyelim: bu tecrübeye bizi Colin Firth ve Jeff Bridges geçtiğimiz iki yılda çok yaklaştırdılar. Peki bu sene yine her ikisi de 'en iyi erkek oyuncu' dalında aday olsalar ne olur?
![]() |
| Tom Ford |
7 Mart 2011 Pazartesi
Beton Park
13:06 Unknown
İyi bir belgesel seyircisi olduğumu söyleyemem. Dolayısıyla belgesellere dair çok derin bir bilgim maalesef yok. Bu biraz benimle alakalı bir durum. Galiba 'kurgusal' işler daha çok hoşuma gidiyor; ya da belki belgeselin bana sunduğu 'gerçekliğin' öylece önüme bırakılmasından, kimi zamansa suratıma çarpılmasından pek haz etmiyorum, korkuyorum. Bu yüzden Beton Park hakkında derin incelemeler yapmak için doğru kimse olduğumu zannetmiyorum. Söyleyebileceklerimse öznel bir takım 'gözlemlerden' öteye geçemez.
Beton Park 2010, 29. İstanbul Film Festivalinde gösterilmiş bir belgesel. İç rahatlatan, fakat bir o kadar da iç karartan bir belgesel.
Berke Baş, belgesel filmin yönetmeni, Doğu Karadeniz'e Ordu'ya gidiyor ve orada kimi gençlerin hayatlarına kamerasını doğrultuyor. Bu gençlerden biri Samet. Ordu gibi küçük bir şehirde, yaşıyor olduğu hayattan zevk almayan ve eğer askere giderse her şeyin değişeceğini; evvela 'erkek' olacağını düşünen bir genç. Askerliğin bir erkeğin hayatındaki ilk adım olduğunu, tıpkı 'sünnet' gibi yalnızca erkeğe ve erkekliğe adanmış bir nimet olduğuna gönülden inanmış 'naif' hayaller sahibi bir delikanlı. (Sünnet deyince akla kimi Arap ülkelerinde kadınlara uygulanan zulüm gelmesin)
Hüseyin ise devrimci ateşini içinde yanar halde muhafaza etmeyi başarmış bir başka Ordulu genç. Onun askerliğe bakışıysa çok daha 'umutsuz': askerliğin bir çeşit gençleri tekdüzeleştirmek projesi olduğuna inanıyor ve diyor ki: "askere giden 'erkek' olur diyorlar... Çünkü askerde her türlü pis muameleye maruz kalacağımız ve gıkımızı çıkaramayacağımız için tüm erdemlerimizden yontulmuş olacağız. Ondan sonra bütün hayatımız boyunca hiçbir şeye baş kaldıramayacağız ve karşımıza çıkan acılar-zorlukları mantıklarını adamakıllı kavramadan kabul etmek zorunda kalacağız."
Bir de Ahmet var işin içinde. O, belgesele daha farklı bir taraftan dahil oluyor. Ahmet için askerliğin ne anlam ifade ettiği pek önemli değil. O işin ne politik yanında, ne de hayatına katacaklarıyla alakadar... O bir müzisyen. Tek hayali İstanbul'a gidip, Ordu gibi bir küçük şehirde bile sımsıkı tutunmayı başardığı 'blues' tarzı müziği daha geniş kitlelere kendi yorumuyla sunabilmek. Baterist ve işinde iyi. Ancak maalesef maddi kaygılarından ötürü kimi zaman şehir barlarında tarzı olmayan şarkıların ve müzik türlerinin esiri olmak zorunda kalıyor... Dolayısıyla Ahmet için askerlik 'bir gencin hayatından çalınan' aylardan-yıldan öte bir anlam ifade etmiyor. O biran evvel İstanbul'a gidip, müzik sektörüne girmenin ve Türkiye gibi bir ülkede dinleyicisi pek fazla olmayan müziğini yapabilmenin peşinde.
Belgesele zaman zaman dahil olan başka gençler de var kuşkusuz. Askere gitmiş-gelmiş, fakat beklediğini bir türlü bulamamış, askerliğini yapmış ama hayatında beklediği hiçbir değişiklik olmamış gençler de var belgeselde; askerlik müessesesinden gururla bahseden, hatta "mümkün olsa da yarından tezi yok elime bir tüfek alıp Güneydoğu Anadolu'yu taramaya gitsem" diyecek kadar ileri-milliyetçi gençler de...
Kısacası belgesel, bir kaç 'tabulaşmış' konuya birçok gencin hayatından ve düşüncesinden bakarak tamamen tarafsız bir anlatım tadı yakalamayı başarıyor. Ekstrem milliyetçisinden-sosyalistine, sanatçısından-hala varoluşuna dair izler bulamamış bireyine... her türlü genç ve onların bu askerlik-erkek olma mevzusuna bakışını güzel ve akıcı bir dille anlatan bir belgesel Beton Park.
Belgeselin en ilgi çekici noktasıysa; tüm bu gençlerin Ordu şehrinin tam ortasında bulunan küçük bir 'beton park'ta, parkın etrafında zamanının çoğunu geçiriyor oluşu. Birbirlerine dokunarak, paylaşarak, aynı nefesi soluyarak; görüşlerini önemsemeden veya birbirlerine tahammül etmeyi öğrenerek...
Ve tabii bir şeyi de eklemek lazım: bu gençler her ne kadar askerliği övseler de, yerseler de; askerliğe anlam veremeseler de, anlam vermeyi anlamsız bulsalar da; askere gitmek isteseler de, istemeseler de... bu gençler hala ordu'dalar ve bir süre daha orada yaşamaya devam edecekler.
6 Mart 2011 Pazar
Winter's Bone
18:11 Unknown
Oscar Adayı tüm filmleri, ödül töreninden evvel izlemeye söz vermiştim. Kendi yorumlarımı getirecek, 'kim kazanmalı' ve 'kim kazanır' ı belirleyecektim. Nitekim bu hedefime son derece yaklaştım. Son günlerde yaşadığım teknik bir problem olmasaydı, sanırım hedefime tam anlamıyla ulaşabilecektim... Bir problem yaşayabileceğimi hissettiğimden midir bilmem, evvela "ödül alma ihtimali daha yüksek" olan filmlere şans verdim, önce onları izledim. Sırasıyla Inception, The King's Speech, Black Swan, The Fighter, True Grit... gibi filmleri izledikten sonra, zaten 'en iyi film ödülünü kazanacak olan isim' aklımda net bir biçimde belirmiş olduğundan, Winter's Bone'u izlemeye yalnızca "sırf tüm filmleri izlemiş olmak" adına başladım.
Kendi kendime hep şöyle diyordum: Akademi'nin eskiden beş filmi aday gösterirken, son iki yıldır on filmi 'en iyi film' dalında aday göstermesinin tek bir sebebi vardır; uluslararası alanda Amerikan film sektörünün film satışında kolaylık sağlamak. Bu çok doğal. Bir filmi veya filmin dvd'sini piyasaya sürerken üzerinde "2010 En İyi Film Oscar Adayı" yazması, pek tabii; yadsınamayacak bir avantaj, gelir garantisi. Toy Story III ve Winter's Bone da benim için işte bu kategoride yer alıyordu. Bunlar fena film değillerdir muhtemelen, ancak izlemesem pek bir şey kaybetmem, diye düşünüyordum.
Ne zamanki Winter's Bone'un ilk sahneleri Ukde Sineması perdesinde belirdi, işte o zaman ne kadar büyük bir yanılgıda olduğumu anladım. Film tam anlamıyla bir bağımsız sinema örneğiydi ve eminim ki eğer Akademi bu filmi aday göstermeseydi ben ve benim gibi bir çok sinemaseverin gözünden kaçacak bir eser olarak kalacaktı Winter's Bone.
'Konusu bana bir yerlerden tanıdık geldi.'
Filmin baş karakteri hasta annesine ve iki küçük kız kardeşine bakmak için canını dişine takan bir kız. İsmi Ree (Jennifer Lawrence). Ree, bildiğimiz 'Amerikan Rüyasının' hiçbir şekilde hissedilmediği bir kasabada yaşıyor. Babası Ree'yi, onunla birlikte annesini-kız kardeşlerini terk etmiş ve kendisinden haber alınamıyor. Günün birinde kasabanın şerifi Ree'nin kapısını çalarak, kıza bir an evvel babasını bulması gerektiğini, aksi takdirde devletin arazisine el koyacağını söylüyor.
Bunun üzerine Ree harekete geçiyor ve "tekin olmayan" kasabasında karış karış babasını arıyor. Bu arayış "biran evvel babamı bulup, artık yuvasına dönmesi gerektiğini kendisine söylemeli; onu sevdiğimi kendisine bir şekilde ifade etmeliyim" gibi insancıl duygulardan temellenmiyor; tam aksine Ree'nin tek umursadığı fakir ve neresinden tutsan elinde kalacak olan ailesini korumak ve onların sahip olduğu hakkı yok yere kurda kuşa yem etmemek. Yani bir kızın amansız ayakta kalma mücadelesi filmin merkezinde yer alıyor.
Bir de arka planda Ree'nin babasını ararken kapısını çaldığı insanların 'ucu bize de dokunur' diye üst makamlarla girilen bu birebir ilişkiden korkmaları ve sırf 'yasadışı' olarak yaptıkları onca eylem açığa çıkmasın diye Ree'nin babasını bulmasında yardımcı olmadıkları gibi, kızın yolunu kesmeleri de var.
Günümüz dünyasının kirli yüzüne, yozlaşmış insanlığa ve sevgi, karşılıksız iyilik gibi temel duygulardan arındırılmış insanların hayatına kamera tutuyor yönetmen Debra Granik. İzleyiciyi filmin içine o kadar çekiyor ki, bir süre sonra izlediğimizin sanki yanı başımızdakilerin hayatı olduğuna gönülden inanıyoruz. Tıpkı bir belgesel izler gibi. Zaten Granik bugüne kadar belgeselleriyle isim yapmış bir yönetmen. Winter's Bone'da da olayları anlatış biçimi tam anlamıyla 'belgesel' tabanlı.
'Oyunculuklara Şapka Çıkarmak Gerek'
Winter's Bone yalnızca 'en iyi film' dalında aday değildi. Aynı zamanda 'en iyi kadın oyuncu' ve 'yardımcı en iyi erkek oyuncu' dalında da adaydı. İnanın bana bu iki dalda da film ödüle ulaşsaydı, filme aklını verip, filmi elit bir gözlükle izleyen kimse "her ikisi de hak etmedi bu ödülleri" demezdi. Jennifer Lawrence ve bilhassa 'ailevi duyguları körelmiş de olsa muhafaza edilmiş amca' rolünde John Hawkes film içerisinde muhteşem oyunculuklar sergiliyorlar. Fakat maalesef birisi Natalie Portman, ötekisi de Christian Bale engellerine takıldılar. Yardımcı erkek oyuncu dalında haksızlık olduğunu söyleyemem ama Jennifer Lawrence'a bence yazık oldu...
Neyse en azından bu iki güzel oyuncuyu, bu aday film sayesinde daha çok projede görebileceğimize dair umudumu muhafaza ediyorum.
"Bağımsız Sinema ve Hollywood?.."
Bunun için Amerika'ya teşekkür etmek gerektiğini düşünüyorum. Temkinli konuşuyorum: Amerikan film sektörünün tam zıttı işler yapıp o şekilde bir alternatif sinema türü ortaya koymuş ve belki de sırf bu eylemiyle Amerikan film sektörüne en büyük baltayı vurmuş Jean-Luc Godard, bu sene Akademi'den 'saygı ödülü' aldı... Aynı Akademi yine bu sene yılın en iyi filmleri arasında bir bağımsız sinema ürününe yer verdi. Yiğidi vur, hakkını yeme: ABD'nin bu olgun hareketlerini alkışlamak lazım. Umarız hep böyle devam ederler. Ve Winter's Bone gibi pek öyle herkesin kabul edemeyeceği, haksızlıklarla dolu olayların anlatıldığı filmleri de, kendi filmlerinin yanında çekmeye ve bu filmleri daha iyi sunmaya önem gösterirler.
True Grit
17:02 Unknown
'Klasik bir Western hikayesi'
On dört yaşındaki çiftçi kızı Mattie Ross (Hailee Steinfeld) babasının haince öldürülmesi üzerine Amerikan Federal Şefi olan Rooster Cogburn'ün (Jeff Bridges) yanına gider ve onu kendisiyle birlikte babasının katilini bulmak üzere yola çıkmaya ikna eder. Rooster Cogburn'ün olağanüstü iz sürme yeteneğine rağmen büyük defoları vardır: alkol düşkünlüğü, tek gözünün kör oluşu ve ilerlemiş yaşı gibi...
Ross ve Cogburn, Ross'un babasının katili Tom Chaney'nin peşinden Kızılderili topraklarına girerler girmesine ancak bu amaçta yalnız değildirler: aynı zamanda La Boeuf adında bir Teksas polisi de Chaney'nin peşindedir.
La Boeuf, Chaney'nin peşindedir çünkü Chaney Teksas sınırları dahilinde de bir cinayet işlemiştir ve La Boeuf onu yakalayıp Teksas eyaletine götürmek zorundadır. Dolayısıyla bir katilin peşinde iki farklı eyaletin görevlisi vardır. Bu da olayı çok ilginç bir noktaya; daha doğrusu üç noktaya götürür: ya Chaney kaçmayı başaracak, ya La Boeuf tarafından yakalanacak, ya da Ross ve Cogburn'ün eline düşecek.
Yani Coen Kardeşler, normal bir hırsız-polis hikayesini dallandırıp budaklandırıyor ve daha karmaşık bir hale getiriyor. Bu da onların tarzı.
Klasik bir 'iz peşinde' hikayesi.
Yıllardır; daha doğrusu yıllar evvel babalarımızın-annelerimizin Clint Eastwood'un basmakalıp yorumuyla izlediği filmlerin sanki modern bir yorumu gibi True Grit. Farklı bir bakış açısı da denebilir.
İlk True Grit 1969'de Henry Hathaway tarafından yapılmış.
Ben filmi izlemedim ama denilene göre Coen Kardeşler'in True Grit'iyle Henry Hathaway'in True Grit'i arasında pek büyük bir fark yokmuş. Eski True Grit genel yapısı itibariyle 'klasik bir 'western' filmiyle 'modern bir western filminin' arasında duruyorken, oyunculuklar itibariyle (John Wayne, başrol oyuncusu) tam anlamıyla modern bir yapıya sahipmiş. İşte tam bu noktada Coen Biraderler'in True Grit'iyle Hathaway'in True Grit'i kesişiyormuş. Yapı olarak mümkün olduğunca 69' yapımı True Grit'e bağlı kalmış Coen Birader'ler; tıpkı Jeff Bridges'ın kendi yorumunda John Wayne'in oyunculuğunda feyzalmış olduğu gibi...
(Yukarıdaki paragrafta yazdıklarım; sık sık takip ettiğim yorumcuların düşüncelerinden yola çıkılarak yazdığım birkaç cümledir. 69' yapımı True Grit'i izleyip, bu yorumu öyle yapmak istiyordum; ancak yaşadığım bir bilgisayar probleminden ötürü bu isteğimi gerçekleştiremedim.)
Son olarak filmi izleyecek olanlara şunu önerebilirim: her iki True Grit'i de izleyin ve iki (aslında üç) farklı yönetmenin filmde anlatılan hikayeye bakış açılarını gözlemleyin. Bence bu filmin tadı ancak 'eski versiyonuyla ilişkilendirilirse' çıkar.
Black Swan
08:31 Unknown
Fransız bir koreograf olan Thomas Leroy (Vincent Cassel) Tchaikovski'nin "Kuğu Gölü" adlı eserine yeni bir yorum getirmek için önce yaşlandığı bahanesiyle eski başrol oyuncusu Beth'i (Winona Ryder) emekli eder, sonra da yerine istediği gibi eğip bükebileceği bir başrol bulabilmek için aday balerinler arasında bir rekabet başlatır. Nina (Natalie Portman) annesi tarafından bastırılmış ve hayatını disiplin üzerine kurmuş bir kız olarak, denemelerde Kuğu Gölü balesinin iki ayağından birini muhteşeme yakın canlandırır: Beyaz Kuğu. Fakat Nina'nın asıl sorunu Siyah Kuğu'dadır. 7/24 hedeflediğinin uğruna çalışabilecek Nina, kurallara uygun, disiplinli ve 'naif' tavrıyla tam bir Beyaz Kuğu'dur. Rolün diğer yüzü Siyah Kuğu ise daha çok 'sıradışılık', 'seksapel' ve biraz da 'kötülük' gerektirmektedir. İşte Nina burada tıkanır. Yüksek dozda hırsı ve role bir türlü girememesi, Thomas Leroy'un da bir yandan rekabeti alevlendirmek için devreye bir başka role talip kızı sokması Nina'yı çıldırma noktasına getirir. Rekabet arttıkça hırslanan, hırslandıkça çalışma temposunu arttıran Nina, kendini bir süre sonra kaybeder ve vücuduna zarar verecek biçimde çalışmaya başlar. Tüm bu stresin tezahürü olarak en son eklenen ise akıl sağlığını iyiden iyiye kaybediyor olmasıdır.
Kendini kaybeden, normalde yapmayacağı şeyleri yapan ve olmadığını yavaş yavaş olmaya başlayan Nina sonunda içindeki kötü yanı ortaya çıkarır ve bu da kendinden başarıyla canlandırması beklenen rolün ilk tohumlarıdır: Siyah Kuğu.
Film herkesin kaldıramayacağı yerlere temas ediyor.
Günümüz bireyinin sıkça yaşadığı bir hastalığa film çok güzel değiniyor: haddinden fazla hırs. Hırsın yararsız bir şey olduğunu söylemek çok iddialı ve dolayısıyla benim kaçınacağım bir yorum olur. Fakat belki işin içinden "fazlasının insanı harap edeceğini" söyleyerek çıkabilirim. Anlatılan aslında basit bir sanat hikayesi değil. Bir çeşit günümüz dünyasında hayatta kalabilme çabasının beyaz perdeye melodramik bir dille yansıyışı.
Thomas Leroy'un tüm çabaları insanı (Nina'yı) arka plana itip; sanatı, eseri (yani Kuğu Gölü'nü) ön plana çıkarmakla ilgili. Zalim tacizler, delicesine rekabet, sinir bozucu onca olay... hepsi tek bir şey için: baş rol oyuncusunu "bir karaktere gebe bırakmak"... O karakter, tüm bu çabalar doğrultusunda Natalie Portman'ın içinde filizleniyor ve yavaş yavaş Natalie Portman'ı geride bırakarak; hatta Natalie Portman'ın bedenini yararak ortaya çıkıveriyor. Artık ön planda eser var, oyuncu değil. Artık sahnede Siyah-Beyaz Kuğu var, Nina değil.Black Swan sanatla; bilhassa görsel her türlü sanatla ilgilenen her bireyin mutlaka izlemesi gereken, kaçırılmayacak o bir elin parmaklarını geçmeyecek filmlerden biri. Aile de dahil herkesle tek bir amaç uğruna mücadelenin manifestosu.
24 Şubat 2011 Perşembe
The King's Speech
10:58 Unknown
Konusunu yaşanmış bir olaydan alan The King's Speech, tahta geçmek üzere olan VI. George'un hayatının bir dönemine ışık tutarak, Birleşik Krallık'taki "taht kavramını" inceliyor.
VI. George; tahtın, ağabeyinden sonraki varisidir. Babası ölüm döşeğindedir ve yaklaşmakta olan bir savaş vardır: II. Dünya Savaşı. Babasının beklenen ölümünün gerçekleşmesi ve ağabeyinin de bir kadını tahta tercih etmesi sebebiyle krallık sıradaki varise, yani VI. George'a kalmıştır. Fakat VI. George'ta, Kralın en önemli görevlerinden olan -belki de tek görevi- halka seslenişi yapamama gibi bir durum vardır. Ve bu duruma sebep de: VI. George'un kekeme oluşudur. Tahta geçmeden evvel bir çok kıdemli doktorla bu özrü üzerine çalışan VI. George, olumlu bir sonuç alamayınca, karısının de önermesiyle konuşma terapisti Lionel Louge ile temasa geçer.
İkinci dünya savaşının başlaması ve ağabeyinin gidişiyle tahta oturan VI. George, acaba kekemeliğini dizginleyip, savaş öncesi morale ihtiyacı olan halkına düzgün bir İngilizce'yle seslenebilecek midir?
"Film daha fazlasını anlatıyor..."
Konusu itibariyle film belki yukarıdaki gibi özetlenebilir. Fakat film, kendi içinde birçok dala ayrılarak, çok farklı konulara da temas ediyor. Krallık kavramı her şeyden evvel filmde tartışmaya açılıyor. Filmin bir yerinde VI. George: "benim nerem kral? Ya da kralın ne önemi var ki? Ne vergi koyabiliyorum, ne de yasayı
belirleyebiliyorum... Hüküm veremeyen bir krala, söyler misiniz, ne ihtiyaç var?" gibi acıklı bir cümleyle, Birleşik Krallık'taki monarşinin sadece sembolik bir yanı olduğunu vurguluyor.
Filmin alt metniyle gizliden gizliye bir baskıcı rejim hikayesi de anlatılıyor. Yalnız bu öyle bildiğimiz baskıcı rejimlerden değil! The King's Speech'te bize anlatılan baskıcı rejim; tahtın son varisinin, günümüz Kraliçesi II.Elizabeth'in babasının, yaşam boyu önce babasından, sonra da ağabeyinden gördüğü baskıcı rejim... Solak olmanın o dönem asalet kaybı olarak kabul edilmesi sebebiyle; solak doğan VI. George'un babası tarafından sağ elini kullanmak zorunda bırakılması, ağabeyinin VI. George'a karşı olan otoriter yaklaşımı... gibi tutumlar VI. George'un kekeme olmasına yol açıyor.
Yani baskıcılık içinde baskıcılık diyebiliriz.
"Film başarıda kollektiviteye de göz kırpıyor"
"Bir kral hata yapmaz, çünkü dini arkasına almıştır. Yaptığı her hareket, attığı her adım, sanki Tanrı'nın gölgesindedir ve bu onun hata yapma payını sıfıra düşürür." Böyle baktığınız zaman cümle inandırıcı gelebilir. Ama bu filmde bir kralın zaafları gözler önüne seriliyor. Hayır, katil oluşu sebebiyle, günahlardan günah beğenmesi sebebiyle değil; son derece insani ve herkeste olabilecek zaaflardan söz ediyorum. Kekemelik, aile baskısı, sorumluluk almak da bir tercih meselesi olmasına rağmen bunun anlaşılmaması gibi...

"Hiçbir kralın böyle derdi olmaz" düşüncesini yalanlar biçimde VI. George, filmde konuşacak birisine ihtiyaç duyuyor. Ve bu dertli halinde onun yanında olan bir karısı-çocukları, bir de Avustralya asıllı terapisti var. Film, kralın bile tek başına olamayacağını, mutlaka birileriyle ortak hareket etmesi gerektiğini açık bir biçimde gözler önüne seriyor.
Demokrasi adına ve yaklaşan tehlikelerin farkında olabilmek adına (Hitler'in gelişine dünyanın fazlasıyla seyirci kalması gibi...)önemli mesajlar barındıran bu film: Colin Firth (VI. George), Helena Bonham Carter (Kraliçe Elizabeth) ve Geoffrey Rush'ın (Lionel Louge) muhteşem performanslarıyla dolu dolu iki saat geçirttiriyor izleyiciye.
Fragmanlarından hissettiğim The King's Speech'in bir komedi filmi olduğuydu, fakat tam tersi, otoritenin ve kuvvetin verdiği yalnızlığın en soft biçimde ifadesi The King's Speech.
Tanınmamış bir yönetmen, tanınmamış senaristlerin elinden çıkma bu filmle ilgili en önemli sorum şu:
"acaba Kaddafi'nin bugünkü seslenişi The King's Speech'e Oscar'ı getirir mi?"
The Social Network
06:52 Unknown
![]() |
Sizin Facebook hesabınız yoksa annenizin, annenizin yoksa babanızın, ailenizde kimsenin yoksa komşunuzun, haydi o da mı yok; o zaman devlet büyüklerinizin var. Karşı cinsinizin ilişkilerini, tanıdıklarınızın hangi dine mensup olduğunu, kimin hangi partinin sempatizanı olduğunu hep oradan takip edebiliyorsunuz ve bu konuda en muhafazakar olanın dahi, mevcut koşullarda aslında ne kadar şeffaf bir hayata sahip olmak zorunda kaldığını "biraz ürkerek de olsa" kabul ediyorsunuz.
"Birkaç Düşman Edinmeden 500 Milyon Arkadaş Kazanamazsınız"
İşte bu cümle, sanırım filme David Fincher'ın bakış açısının kattığı değerin en açık ifadesi. Seven ve Fight Club gibi iki önemli filmle Oscar'a -adaylık mertebesinde de olsa- yeterli görülmemiş David Fincher; eğer bir film yapacaksa, bu o kadar da "lay lay lom", baştan sona her şey güllük gülistanlık olmaz.
Her başarının tartışılması gereken noktaları muhakkak olacağı gibi, Facebook'un kuruluş aşamasında da bugüne dek bilmediğimiz kimi alicengiz oyunları döndüğünü sinemasever bu filmle anlayabiliyor. Kaldı ki dünyanın en genç milyarderi olma ünvanı da, öyle kolay erişilebilinecek bir mertebe olsaydı; bu öyle yalnızca bir kişiye nasip olmazdı.
![]() |
| Mark Zuckerberg'i başarıyla yorumlayan Jesse Eisenberg |
(Filmin sonuna dair verdiğim bu bilginin, filmi izlemeyenler için tat kaçırıcı bir bilgi olmadığını düşünüyor; aksi takdirde de izleyiciden özür diliyorum. İzlemiş olanlar bana hak vereceklerdir.)
"David Fincher'ı Anlamak"
Kimi aktörler bilinçli olarak kendilerine en yakışmayacak, o güne dek oynadıkları tüm rollerin yansıttığının aksini anlatan bir rolde oynamak isterler. Mafya babasını oynayan aktörün, bir de kadın rolünde beyaz perdede kendisini ispatlamaya çalışma çabası gibi. Çünkü bu; iyi oyunculuğun kanıtıdır kimilerine göre. Hep aynı role sıkışmış kalmış aktörler, hiçbir zaman kendilerini iyi hissetmezler: kendilerini hep farklı alanlarda da sınamanın peşinde koşarlar.
David Fincher da böyle düşünmüş olmalı.
Bugüne dek sistem eleştrisini hep kurgusal olaylardan yola çıkarak yapan Ficher, The Social Network'te gerçek ve bir o kadar da "popüler" -ki bu kısım beni çok şaşırtıyor- bir olayın üzeriden yapıyor eleştrisini. İşin tadını kaçırmıyor. Popülere hizmet etmek gibi gayreti yok. Tek yaptığı konusunun kıvamını değiştirmek, yoksa değinmek istediği nokta yine hep aynı: yani "farklı".
Oscar şansını yorumlamayacağım ama tek düşündüğüm; geçen sene The Curious Case of Benjamin Button'la olmayanın, bu sene The Social Network'le de olmaması halinde David Fincher'ın zerre kadar üzülmeyeceğidir.
Justin Timberlake
![]() |
| Justin Timberlake, pek etliye sütlüye karışmıyor |
Bir aktör, geçen sene verdiği bir röportajda, Oscar Gabourey Sidibe'yi kastederek: "Oscar adayı olmak bu kadar kolay olmamalı. İnsanlar düne kadar şarkıcıyken bir anda gelen bir film teklifiyle Oscar adayı oluyorlar. Ben bugün şarkı söylesem, acaba bana Grammy verirler mi?" diye bir tespitte bulunmuş/mantıklı bir soru sormuştu. Bu görüşün tamamen arkasındayım. Ben bugün bir kitap yazsam ve hemen ardından Nobel alsam, nerede kalır Nobel Edebiyat Ödülü'nün Nobel Edebiyat Ödüllüğü?
O yüzden Justin Timberlake'e çok büyük bir dikkatle bakmak istemiyorum. Zaten iki saatlik filmin ilk bir saati hiç görünmüyor. Gözüktüğü son dakikalarda da öyle ciddi bir yükün altına girmiyor. Bu yüzden pek etliye sütlüye bulaşmamış denebilir.
Yalnızca oynadığı Sean Parker karakterinin bir iki videosunu izlersek, ya da yalnızca fotoğraflarına bir göz gezdirsek; asla Justin Timberlake gibi "gösterişli" bir tip olmadığını görürüz. Gözümü tek tırmalayan bu oldu.
***
The Social Network, yakın dönemimizin en önemli olgusunu incelemek ve kafamızdaki bazı sorulara cevap bulmak için izlenebilecek, hızlı akan bir film. Hepsi bu.
22 Şubat 2011 Salı
The Fighter
18:11 Unknown
Son yıllarda izlediğim belki de en güzel Oscar adayı filmdi The Fighter. Hem de David O Russell diye pek de tanımadığım -bu benim eksiğim- bir yönetmenin elinden çıkmış olmasına rağmen... Son derece sürükleyici, kimi zaman hareketli konusuna rağmen durağanlık izleri taşısa da kendini toparlamasını iyi bilen, iki saatin nasıl geçtiğini izleyiciye hissettirmeyecek kadar misafirperver, sert bir film.
Hayata dair belki de bir başkaldırı. Tabuları yıkma yönünde atılmış bir adım. İşin aile olmaktan çok; "iyi" aile olmaktan geçtiğinin vurgulandığı bir manifesto. Doğrularınız uğruna ve varoluşunuzu savunmak adına karşınıza, eğer şartlar bunu gerektiriyorsa; aileniz de olsa almanız gerektiği gerçeğinin beyaz perdeye yansıtılmışı...
Peki bir soru? Bugün bir film festivaine gidiyorsunuz ve yalnızca bir tane film izleme hakkınız var. Önünüze on filmlik bir katalog koyuyorlar ve sizden detaylı bir okuma yapıp o gideceğiniz filme karar vermenizi bekliyorlar. Kataloğu aralayıp teker teker filmleri inceliyorsunuz: konusu neymiş, kim yönetmiş, senaristi kim, oyuncular kim vs... Dokuz filmin detaylarını inceledikten sonra karşınıza The Fighter çıkıyor. Bakıyorsunuz...
Konu:
Micky Ward (Mark Wahlberg) genç ve yetenekli bir boksör fakat kalitesine rağmen çıktığı çoğu maçı kaybediyor, bir türlü beklenen sıçramayı yapamıyor. Bunun başlıca sorumlusu ağabeyi Dicky Eklund (Christian Bale). Dicky eski bir "yerel" şampiyon. Ona bu ünvanı getirense üzerinde şaibe taşıyan bir boks maçı -rakibinin ayağının kaymasının nakavt oluşunda büyük etkisi olduğu söyleniyor...-
Dicky, eski boksör olduğundan kardeşini müsabakalara hazırlıyor, antrenör olarak kardeşini çalıştırıyor. Fakat gerek disiplinsizliğiyle, gerekse uyuşturucu bağımlılığıyla kardeşine hep destekten çok köstek oluyor. Kardeşinin kilosunda olmayan rakiplerle mücadeler ayarlıyor ve parlamaya hazır bir yeteneği köreltip duruyor.
Micky'ninse karşısındaki tek ayakbağı ayabeyi değil: menejerliğini yapan annesi, işi bilmeyen ve dolduruşa gelmeye pek müsait kardeş-teyze-halaları...
Ardarda maçlar kaybederken Micky, biraz da çok sevdiği ve onun gerçekten iyiliğini isteyen babası sayesinde bir kızla tanışıyor: Charlene (Amy Adams). Bu kız Micky'nin etrafında olup biteni çok rahat bir şekilde fark edip, Micky'nin bazı radikal kararlar alması yönünde Micky'yi teşvik ediyor.
Kardeşinin işlediği bir suç nedeniyle hapse girmesiyle başı rahatlayan Micky de, doğru bir çalışma ve özveriyle, babası dışında tüm ailesinden gelen tepkilere ve caydırıcı eğilimlere rağmen aradığı/beklediği başarıyı yavaş yavaş elde ediyor.
Gelgelelim ki şampiyonluk müsabakası gelip çattığında ağabeyi Dicky serbest kalıyor ve başına tekrar "musallat" oluyor.
Yaşanmış bir hikayeden temellenen bu filmde Micky'nin şampiyonluk mücadelesinden çok; insanoğlunun başarıya giden yoldaki dış etmenlerle mücadelesi gözler önüne seriliyor.
Yönetmen:
David O Russell.
I Heart Huckabees, Flirting with Disaster ve Three Kings başlıca çalışmaları. Bilindik ödüllerden hiçbirine ulaşmışlığı yok. Adaylıkları da filmografisi kadar kısıtlı.
Senaristler:
1-Scott Silver.
Pek bilindik bir metne imza atmışlığı yok. 8 Mile'ın senaristi. (bu iyiye işaret mi bilemiyorum)
2-Paul Tamasy.
Bir zamanlar pek meşhur olan kahraman köpek filmlerinin çoğunun altında bu senaristin imzası var. Yine pek çekici bir repütasyona sahip olduğunu söyleyemeyeceğim...
3-Eric Johnson.
The Fighter ilk deneyimi.
4-Keith Dorrington.
The Merger diye adını hiç duymadığım bir filmin senaristi. Bunun dışında tek deneyimi The Fighter.
Başrol Oyuncuları:
Mark Wahlberg:
The Italian Job, The Departed, Max Payne, Invincible ve Boogie Nights'tan tanıdığımız bir aktör. Başrol oynamak için yeterli mi?
Christian Bale:
Hangi rollerde, ne kadar büyük bir başarıyla oynadığını söylemeye gerek yok. Bu zaten fazlasıyla aşikar. Yalnız belki bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: "Bu kadar iyi bir aktör, nasıl olurda bir filmde yan rolde oynar? Bu filmin o denli iyi olduğunun mu, yoksa ne yaptığını bilmeyenlerin işi olduğunun bir çeşit kanıtı mı?"
***
Yukarıda yazanları katalogtan okuduğunuzu düşünerek The Fighter'ı katalogta yazan diğer filmlerden ayrı tutup, tek bilet hakkınızı bu filme mi harcarsınız? (Soruyu; diğer filmlerin arasında Oscar adayı yapımların olduğunu gözeterek soruyorum)
İşte tüm bunları düşünerek, belki de biraz ön yargıyla başladım The Fighter'ı izlemeye ve film bittiğinde karar verdim: sorumun sadece son kısmında bir değişiklik yapmam gerekiyordu. "Harcarsınız" kelimesi yerine "değerlendirirsiniz" sanırım daha doğru olurdu... The Fighter başlıbaşına bir film ve eminim ki hangi katalogta yer alırsa alsın; güvenilmesi, mutlaka görülmesi gereken bir film.
Demek ki izlenecek olan filmin kapağına bakmak yetmiyormuş. Nasıl ki Robert De Niro ve Al Pacino bir filmde oynayıp, ortaya vasat bir iş çıkarabiliyorlarsa; yepyeni tipler çıkıp başdöndürücü yapımlara imza atabiliyorlarmış... Ne yapalım, öyleymiş...
Peki ya adaylıklar?
The Fighter'ın Oscar yolunda ne yapacağı hakkındaki yorumumu aday tüm filmleri izledikten sonra yapacağım. Yalnız Christian Bale'in muheşem yorumunu Oscar jurisinin gözden kaçıracağını "hiç" zannetmiyorum.Bir de ilginç detay: Akademi Ödülleri'nin boks filmlerini çok sevdiğini hepimiz biliriz. Million Dollar Baby ve Raging Bull (en azından De Niro açısından) bunlardan sadece iki tanesi. Bence bu seneki Oscar'lar hakkında tahminde bulunurken bu küçük bilgiyi mutlaka akılda tutmak gerekir.
Inception
05:22 Unknown
İşi bilenlere imkansız gibi gözüken bu olay, Cobb'a hiç de öyle gözükmüyor. Çünkü Cobb bunu daha evvelden de yapmış...
Genellikle Batman serilerinden tanıyoruz Christopher Nolan'ı ama bir yanda da muhteşem Memento filmi var ki, bu filmin Inception ile aynı kanatlarda yer aldığını söyleyebiliriz. Hafızası belli süre aralıklarında yenilenen bir adam ve yine hafıza-beyin-rüyalar üçgeninde dolaşan büyük bir proje... Benzerlikler mevcut. Ama Memento'nun prodüksiyonu ile Inception'ın prodüksiyonu tabii ki aynı değil.
Son zamanlarda Hollywood'ta bir Edith Piaf aşkı başlamış herhalde. Nereye baksak, hangi filmi izlesek bir "Non, rien de rien! Non, je ne regrette rien"... ezgileri çalınıyor kulağımıza. Frankofon olarak şunu söylüyorum ki Edith Piaf'ın şu meşhur şarkısından çok daha güzel Fransız şarkıları var. Haydi diyelim kıyıdan fazla uzaklaşmak istemiyorlar, bari yine Edith Piaf'tan daha güzel şarkılar bulsalar. Buyurun benden bir küçük liste: Padam... Padam... , Milord, La Foule... (Bunlar basmakalıplığa bağımlı Amerikalıları bir süre -yirmi yıl kadar- idare eder zannediyorum)![]() |
21 Şubat 2011 Pazartesi
127 Hours
17:01 Unknown
17 Ağustos depreminden sonra bir kısım muhafazakar kesim "bu bize Allah'ın bir mesajı, neden hala akıllanmıyoruz!" diye şeriatister sloganlar atarak yürüyüşler yaptı ve bilimsellikten uzak bir bakış açısı sundu topluma. Peki ya o korkunç depremi, biz insanoğlunun doğaya verdiği zararların bir çeşit faturası olarak algılamak gerekiyorsa?
Transpotting, The Beach ve Slumdog Millionaire filmlerinin yönetmeni Danny Boyle ile yolum tekrar "hazır Akademi Ödülleri'ne bir hafta gibi bir süre kalmışken tüm aday filmleri kendi sinemam olan Ukde Sineması'nda izlesem ve ödül sahiplerini kendim belirlesem fena olmaz mı?" diye düşünürken kesişti!
Ukde Sineması yoğun bir haftaya, Aslı ile birlikte verilen bir "kendi ödüllerini, kendin belirle!" kararıyla başladı. Hafta boyu Oscar'a aday gösterilmiş tüm filmler izlenecek ve ödüllerin "bizce" sahipleri belirlenecek. Bu sayede Aslı "X" der, ben "Y" dersem ve eğer "Y" kazanırsa Aslı bana; "X" kazanırsa ben Aslı'ya bir şeyler ya ısmarlayacak, ya alacağım -henüz iddianın ne üzerine olduğunu belirlemedik...
Bu bağlamda ilk film 127 Hours idi. Elbette bu filmin seçilmesinde filmi beraber izlediğim babamın büyük etkisi vardı. Nerede bilmiyorum, ama bir yerlerde Nasuh Mahruki'nin bu filmi çok beğendiğini ve mutlaka izlenilmesi gerektiğini belirttiğini okumuştu: onu kıramadım -zaten hafta içinde bir gün izleyecektim...
127 Hours; yaşanmış bir olaydan uyarlama bir macera -dağcılık- filmi. Aron Ralston (James Franco) bir kanyonda çeşitli tırmanışlar yaparken bir kaza geçirir ve hiç akla hayale gelmeyecek bir şekilde sağ kolu bir kayaya sıkışır. Kolunun üzerine düşen ve oraya adeta yapışan kaya bir türlü hareket etmez ve Aron Ralston kendisini bir anda doğanın kucağında bulur. Ralston'ın önünde iki seçenek vardır; ya büyük bir yürekle, sıkıştığı yerden kurtulabilmek için kolundan vazgeçecek, ya da hayata veda edecektir.
127 Hours, bir çeşit doğayla mücadelenin filmi. Doğayla mücadelenin imkansızlığının, doğa ile mücadelenin gereksizliğinin filmi. Bir çeşit asıl hükmedenin kim olduğunun farkındalığına varma gerekliliğinin filmi...
İki dev kaya kütlesinin arasında kaldığı zaman ağlamaya başlayan, bir damla suya muhtaç olduğunda sidiğini içen, suratına tırmanan karıncalara karşı aciz kalan ve kalmaya mahkum olan insanoğlunun filmi.
Film bu yanlarıyla çok güzel. Fakat maalesef bir de Danny Boyle'un, aslen İngiliz olmasına rağmen ABD film endüstrisine bağımlılığı var ki, sormayın gitsin... İki dev kaya kütlesi arasında mahsur, tek elini kesme olasılığıyla karşı karşıya kalmış; her an ölecekmiş gibi yaşayan James Franco (Ralston demiyorum çünkü onun böyle yapmamış olma ihtimaline daha çok inanıyorum), o zor anlarında meşhur, kofti Amerikan partilerini, seksi ve ailesini düşünüyor... Peki yahu madem bu adam bu hayatı bu kadar seviyordu, bırakın bu maceraya kalkışırken geride bıraktıklarını haberdar etmeyi, yanına bir telefon olsun almaz mıydı? (uyanıklık edip telefonun o bölgede çekmediğini ve Franco'nun yanına bu sebepten telefonunu almadığını söylemeyin çünkü filmde dediğimi destekleyici ve benim buradan söyleyerek izlemeyenler için büyüyü bozmaya yeltenmeyeceğim kanıtlar mevcut)Sürekli markası gözüken kameradan, ya da meşhur spor markasının adını bas bas bağıran kol saatinden bahsetmeye lüzum var mı?
Keşke doğanın önemini anlatmaya çok uygun bir yapısı olan bu güzel hikaye, şu meşhur Amerikan Rüyası'nın eline düşmeseymiş...
James Franco'ya ayrı bir parantez açmak gerekir sanırım. Milk ve Spider Man serisi, Franco'nun kariyerindeki belki de en önemli beyaz perde deneyimleri ama ilk defa kendisini ağır ve takip edilme garantisi olan bir yapımda görüyoruz. Bilhassa bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı sahnelerde, bu zor rolün altından kalkabilmek için kullandığı teknikler muhteşem -ezber kağıtlarını sette kaybetmek ve o klostrofobik havaya tamamen girmeye olabildiğince gayret etmek gibi... Kısacası Franco'nun performansı göz kamaştırıcı ve yaşı için de Oscar adaylığı umut ve güven verici olmalı.
Uzun lafın kısası: 127 Hours, içi pek dolu bir hikayenin Holywood süzgecinde kaybolup gitmesidir... O güzel çekimler, canım konu çöpe gitmiştir. Fakat tabii bu filmi ABD sinemasının nasıl bağrına basacağı da ayrı bir merak konusu...




























