18 Şubat 2013 Pazartesi

Anna Karenina


Anna Karenina, 2012, Joe Wright


"Delirip, kendimizi trenin altına atmasak da, bence hepimiz ona -Anna'ya- benziyoruz. Hepimiz en sevdiklerimizi incitiyoruz, pişman olduğumuz şeyler yapıyoruz. Bunları kötü insanlar olduğumuz için değil, kendimizi her an kontrol edemeyen duygusal insanlar olduğumuz için yapıyoruz. Siz Anna'dan daha iyi misiniz? Gerçekten mi? Ben daha iyiyim diyemem. İyi bir insan olmaya çalışıyorum ama hatalar yapıyorum. Buna insanlık diyoruz."
Keira Knightley, Aralık 2012, Milliyet Sanat

2012 yapımı Anna Karenina filminin başrol oyuncusu Keira Knightley'nin Milliyet Sanat dergisinin 2012 Aralık sayısında yayınlanan röportajında, "Anna Karenina ile hangi konularda duygusal bağ kurabiliyorsunuz?" sorusuna verdiği yanıt, romanın büyüklüğünü anlatır cinsten. Eserin içinde bir karakter var. Toplum tarafından pek kolay benimsenemeyecek türden eylemlerde bulunan, bir kadın karakter. Ve insan bu karakteri önce okuyor, sonra bir yargı getiriyor ama daha önce "anlıyor". Ve anladığı bu karakter üzerinden, kendine varıyor. Ellerinin arasında tuttuğu kağıt yumağının üzerinde destanı yazılı karakterle bir oluyor, onun yanına oturuyor, onun elini tutuyor ya da kendisine gelmesi için suratına kocaman bir tokat indiriyor. 

Roman sanatının en büyük arayışı ve kaygısı yüzyıllardır gerçekçilik olmuştur. Gerçeğe mümkün olduğunca yaklaşma, yaşadığımız dünya üzerinde bir dünya yaratma, ayıkken rüyaya dalma -işin garibi; ne kadar ayık olursan o kadar derin dalarsın bu rüyaya. Lev Nikolayeviç Tolstoy, 19. yüzyılın başında doğmuş ve takip eden yüzyılın başında işi uzatmadan göçmüş gitmiş Rus yazar, gelmiş geçmiş en büyük yazar olarak gösterilir. Lolita kitabının yazarı Vladimir Nabokov, koskoca Dostoyevski'ye burun kıvırırken, ABD'de ve dünyanın birçok yerinde verdiği edebiyat derslerinde Tolstoy'u baş tacı etmiştir.


Neden?

İşte bu dediğim sebepten. Bir romancı ki, eseri yayınlanmaya başladıktan tam 139 yıl sonra bir kez daha sinemaya uyarlanıyor ve en büyük bütçeli, klasik edebiyattan belki de en kopuk sinema ödüllerine tam 4 dalda aday oluyor. 

Neden?

Çünkü yazdığı eseriyle ne soğuk savaş tanıyor, ne kapitalizm-komünizm... Sınırlar ötesine geçiyor ve sizin sinemanız varsa, bizim de edebiyatımız var, diye bas bas bağırıyor.

Sebepler çoğaltılabilir ama tez hep aynı kalacaktır.



Jude Law

***

Pek bilindiktir ama yine de yazalım. Anna Karenina kitabı, 1870'lerin Rusya'sını anlatır. Toplumun en üst tabakasına mensup bir kadının, evli-çocuklu bir kadının, yasak aşkını hikaye eder romancı Tolstoy eserinde...(veya beyaz perdeye uyarlamasının yönetmeni Joe Wright ve senarist Tom Stoppard filmlerinde). 

Yüksek bir devlet memuru olan Aleksey Aleksandroviç Karenin (Jude Law) ile evli Anna Karenina (Keira Knightley), monoton ve sıkıcı hale gelmiş evliliğinden bıkarak Vronski (Aaron Taylor-Johnson) isimli bir kont ile yasak aşk yaşar. 

Başta tatlı gelen bu ilişki, yavaş yavaş Anna Karenina'yı hem ruhen, hem de fiziki olarak çok yıpratacak, hastalık kapılarına dayandıracak, sonunda da bu kuvvetli gibi görünen, ancak bir süre sonra artık daha fazla tahammül gücü kalmayan kadını, feci bir intihara sürükleyecektir.

Olay aslında işte bu kadar basit. Ama tabii söz konusu kitabın Türkçesinin 836 sayfa (İletişim Yayınları) olduğunu düşünürsek, hikayenin birçok yerde çıkmazlara girdiğini, dallanıp budaklandığını ve yaşanan bir olay üzerinden ayrıntılandırma yöntemiyle 19. yüzyıl Rusya'sını baştan aşağı resmettiğini hiç korkmadan söyleyebiliriz.

***

Notlar, Notlar...:


Set-Sahne
Anna Karenina-Kont Vronski


  1. Keira Knightley'nin "en iyi kadın oyuncu" dalında Oscar'a en azından aday olmasını beklerdim.
  2. Filmi izlemek hiç istemezdim. Vizyona girdiğinde de gidip izlemeyişim bundandır. Kitabını henüz okumadığım bir filmi izlemek, ancak Oscar'a aday olduğu takdirde gerçekleşebilirdi zaten... Allah'tan konu, edebiyatla ilgilenen herkesin bildiği bir konu da, kitabı okuduğumda yine aynı zevki alacağımı düşünüyorum.
  3. Filmin en ilginç yanı çekimleri. Film, Rusya'da bir klasik dönem filmi olarak değil de; baştan sona -kimi  üçük parçalar dışında- tiyatro sahnesinde çekilmiş. Oyuncular da sanki birer küçük kukla. Hepsi, görünmeyen bir yönetmenin direktifleriyle hareket ediyor. Filmin yönetmen tarafından bu şekilde yorumlanması, büyük bir yenilik tabii. Bu duruma başrol oyuncusu Keira Knightley de şaşırmış: "Joe Wright bana aklındakinden bahsettiğinde, bunun delilik olduğunu düşündüm. Filmle ilgili ilk konuşmalarımızda Anna Karenina Rusya ve İngiltere'de çekilecek, tamamen gerçekçi bir film olacaktı. Ama bütçe birkaç kez kesilince, Wright'ın yeni ayarlamalar yapması gerekti. Ardından filmi, St. Petersburg'da romanın birkaç başka versiyonunun daha çekildiği evde çekmek istemediğini fark etti. Sahne-set fikri aklına yattı. Çünkü 18. ve 19. yüzyıldaki Rus aristokrasisi, Rusça bile konuşamıyordu; Fransızca ve İtalyanca konuşuyordu. Bu insanlar Fransız evlerine benzeyen evlerde yaşıyorlardı. Kendi kültürleriyle hiçbir bağlantıları yoktu kısaca. İşte set-sahne fikri de, rol yaptıkları ve kimlik krizi geçirdikleri fikrine uygun düşüyor. Bu da, Joe'nun her zaman işlemek istediği bir şeydi ve filmi 'çağdaş' uyarlama haline getiren de bu özelliği oldu."
  4. Anna Karenina'yı henüz ben de okumadım. Ama herkese okumasını tavsiye ederim. "Anna Karenina çok uzun, okuyamam," diyenlere de Madame Bovary'yi öneririm, kitabın Fransız orijinali; ya da daha iyisi Aşk-ı Memnu var, aynı eserin "üzerinde ayıp olmasın diye bir parça oynanmış" Türk taklidi... Bunlar da okunabilir tabii...
  5. Böylesi meşhur bir eserin beyaz perdeye uyarlaması, edebiyatın sinema üzerindeki etkisini merak eden, çalışılmış oyunculuk nedir görmek isteyenler için zevkli olacaktır. Ancak, böylesi uzun bir romanın bir buçuk saatlik bir filme uyarlanması, kimi kafa karışıklıklarına yol açmamış da değil. "Şu kimdi?", "bunun konuyla ilgisi ne şimdi?" gibi sorular, hikayeyle alakası pek fazla olmayan kimselerin kafasına ara ara takılabilir. Filmi oldukça müsait bir zamanda izlemek, en doğrusu olacaktır.



17 Şubat 2013 Pazar

Django Unchained


Django Unchained, Tarantino, 2012


Spagetti Western 1960 ile 75 yılları arasında Avrupa'daki, çoğunluğunu İtalyan yapımcı ve yönetmenlerin oluşturduğu bir dizi sinemacının düşük bütçeyle, ABD Western filmlerine öykünerek yaptıkları filmlere verilen pejoratif -yermeli, küçümseyici- isimdi. Bir İtalyan makarnası olan Spagetti önadı  da, ABD'liler tarafından işte bu yüzden bahsi geçen sinemaya verildi. 

1966 yılında İtalyan Sergio Corbucci, İtalyan-İspanyol ortak yapımı olan bir film çekti. Bu filmin açılış sahnesinde bir kovboy, çamurlara bata çıka peşinden sürüklediği bir tabutla, güney ordusunda binbaşı olan ırkçı Jackson'ın hakimiyetindeki kasabaya doğru ilerliyordu. Bu kovboyun gözlerindeki intikam ateşine arka planda çalan Luis Bacalov'un Django isimli müziği eşlik ediyordu: 

"Django, you must face another day -Django, hesaplaşmanı daha sonraya bırakmalısın.

Django, now your love has gone away -Django, sen şimdi sevgilini kaybettin."

Django, 1966, Sergio Corbucci

Aradan geçti tam 46 yıl. Bir ABD'li yönetmen, hem de meşhur/popüler bir yönetmen, tuttu bu vaktiyle memleketinin küçümsediği sinemanın eseri filmi tekrar yorumladı. Filmin ismi Django Unchained idi, yönetmenin ismiyse Quentin Tarantino.

***

Tarantino'nun Django'su, aslında Corbucci'nin Django'suyla benzer bir açılışa sahip, diyebiliriz. Tek fark Corbucci'ninkinde sırtta taşınan bir tabut var iken, Tarantino'nunkinde sırtta kamçı izleri, kan ve ter var.

Filmde hikaye edilen olay 1858 yılında, Amerikan İç Savaşına iki yıl kala vuku buluyor. Alman kökenli eskinin dişçisi, şimdinin ödül avcısı Dr. Schultz -Christoph Waltz-, peşine düştüğü adamların yerlerini bilen tek kişi olması sebebiyle Django'yu -Jamie Foxx'u- köle tacirlerinin ellerinden "kanlı bir biçimde" kurtarıyor ve ona şöyle diyor: "işte sana özgürlük, gel bana yardım et, senin intikamını alalım."

Film bu mesajı verdikten sonra kendine yeni bir alt-sınıf buluyor: blaxploitation. Yani; 1970'li yılların ABD'sinde ortaya çıkan, daha çok Afroamerikanları hedef kitlesi olarak belirleyen bir tür "siyahilere ırkçılık edenlerden intikam alan filmler"e verilen isim. Daha doğrusu bu filmleri içine alan alt-tür.

*** 

Django bu teklifi hiç düşünmeden tabii kabul ediyor. Ancak aklında olan özgür kalmaktan ziyade, Dr. Schultz'un peşine düştüğü üç adamdan tekinin sahibi olduğu plantasyonda, beyaz köle tüccarı Calvin Candie'nin plantasyonunda kaybettiği karısı Broomhilda von Schaft'ın -Kerry Washington'un- yaşıyor olma ihtimali ve onu kurtarabilme ihtimali...

Samuel L. Jackson ve Leonardo DiCaprio
İşte o andan itibaren Django ile Dr. Schultz birlikte çalışıyorlar ve tabiri caizse birbirlerinin gediklerini ustalıkla kapatan mükemmel bir ikili haline geliyorlar. 

Bir dizi ırkçıyı fena halde haşlayan ikili, sonra asıl büyük lokmaya, Calvin Candie'ye -Leonardo DiCaprio'ya- doğru ilerliyor. 

Django ile Dr. Schultz, Calvin Candie'den intikam alabilecekler mi? İntikam aldılar diyelim, Django'nun karısı olan Broomhilda von Schaft'ı Calvin Candy'nin elinden kurtarabilecekler mi? Kurtarsalar bile sonunda hayatta kalabilecekler mi? 
***

Not Defterimden:

     1.Tarantino 2007 yılında The Telegraph gazetesine verdiği röportajda zaten ABD'nin kölelikle olan iğrenç geçmişini yansıtacak bir filmi büyük bir ciddiyetle değil, ancak Spagetti Western tadında çekmeyi düşündüğünü söylemişti.


Django Unchained filmi üzerine Spike Lee (Malcolm X, Inside Man ve Do the Right Thing gibi önemli filmlerin Afroamerikan yönetmeni) bir açıklama yaparak filmi "saygısızlık" olarak kabul ettiğini ve kati surette izlemeyeceğini söyledi. Ardından twitter hesabından konuyla ilgili düşüncelerini genişleten yönetmen, "Amerikan köleliği  bir Sergio Leone spagetti westerni değildir, bir holokosttur," dedi ve ekledi: "benim atalarım köleydi. Afrika'dan çalınmışlardı. Onlara saygı göstereceğim."  

İki farklı yaklaşım... Kimi konuların "hassas konular" olarak nitelendirilmesi işte tam da bundan dolayı olsa gerek. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal. Birisi çıkar bu konuyu gündeme getireceğim, der ve bir film yapar. Diğer çıkar "iyi güzel de, bunun dili-üslubu bu mudur?" der. İkisine de kızamazsın; ikisi de kendi açısından haklıdırlar. 


Ben kendi adıma şöyle düşünüyorum. Dünyanın filmin yapıldığı yere göre bir ucunda, Türkiye'de ben bu filmi izledim ve film üzerine, filmde anlatılanlar üzerine bir araştırma yapma gereği duydum. Beni buna iten bu film oldu. Bu konuda da yalnız olmadığımdan eminim. Demek ki Tarantino en azından bir farkındalık yaratmış, ki bu da başlı başına takdir edilesi bir adım.

     2.Filmin en güzel yanı belki de, tarihle uyuşup uyuşmamasını umursamadan, Tarantino'nun yaşanan kimi hadiselerden kendince intikam alması. Boris Vian'ın Günlerin Köpüğü kitabının başında şöyle bir ibare yer alır: "Mon histoire est entièrement vraie, puisque je l'ai imaginée d'un bout à l'autre." Yani, "hikayem tamamen doğrudur; çünkü onu bizzat ben, hem de baştan sona hayal ettim." 

Tarantino'nun yaklaşımıyla, Boris Vian'ın yaklaşımı arasında pek bir fark göremiyorum. Hayat zaten yeterince gerçek, sanatta en azından kimi ince dokunuşlara yer açamaz mıyız? Yaşıyor olduğumuz hayatın, başımıza gelen kimi şeylerin seyrini sanatla değiştiremez miyiz?

     3.Tarantino'nun hayran olduğum iki özelliği: 

a)-Filmleri için seçtiği "soundtrack" -film müzikleri-, 
b) Sinema bilgisi... 

Tarantino'nun sinema bilgisi gençken çalıştığı video dükkanından kalma. Lise mezunu bile olmayan yönetmene "sinema okuluna gittin mi?" diye sorulduğunda hep aynı cevabı veriyormuş: "hayır, sinemaya gittim."

     4.Bugün "hangi yönetmenin film setinde yer almak istersin?" diye sorsalar, tartışmasız vereceğim isimlerin başında Tarantino yer alır. Yönetmenler çektikleri filmleri izlerken büyük zevk alıyorlardır kuşkusuz, ama ben Tarantino'nun filmini çekerken de büyük zevk aldığından eminim. 


Jamie Foxx ve Christoph Waltz
     5.Christoph Waltz, DiCaprio, Jamie Foxx ve daha görür görmez tanıdığım "beyazdan çok beyazcı" Samuel L. Jackson; rollerinde bir harikalar. Belki biraz DiCaprio'nun sırıttığını söyleyebilirim ama çok da emin değilim...

Afroamerikanların seçme hakkının sorunsuz olarak ancak 1965 yılında sağlandığı ve 2009 yılında ilk defa bir Afroamerikan'ın başkanlık koltuğuna oturduğu bu garip ülkenin tarihiyle sinema yoluyla yüzleşmesini izlemek için Django Unchained hiç de fena bir fikir değil. 

15 Şubat 2013 Cuma

Life of Pi


Life of Pi, Ang LEE, 2012

Okyanusaşırı bir yolculuk yaptığınızı düşünün. Koskoca bir gemidesiniz ve içinde bulunduğunuz gemi çeşit çeşit yaban hayvanla dolu. Bir gece fırtına bastırıyor ve geminiz batıyor. İçinizdeki maceracı ruha engel olamadığınız için siz de o sırada güverteye çıkmışsınız ve bu sayede mucizevi bir şekilde biraz sonra yaşanacak olan faciadan kurtuluyorsunuz. Okyanusun ortasında, ailenizin de içinde olduğunu bildiğiniz geminin görkemli batışını izlerken uzaktan, küçücük bir filikanın içindesiniz ve yalnız da değilsiniz. Filikada size eşlik eden bir orangutan, bir sırtlan, bir ölü zebra ve bir de Bengal kaplanı var...

Çoğu yazarın aradığı bir tattır, başlıca endişesidir insanın doğa ile olan ilişkisini metnine yansıtabilmek. Yaşar Kemal, Mahmut Makal gibi yazarlarımız, bizim ülkemiz açısından, bunu başarabilmiş edebiyatçılardır. Dört ciltlik İnce Memed eserinde Yaşar Kemal, Memed'in başına gelen her türlü sağlık sorununda Çukurovalıların doğaya sığındığını fevkalade geniş hazneli bir dille aktarır okuyucuya. 

Bir kitaptan uyarlama olduğunu düşünürsek Life of Pi'nin, eserin yazarı Kanadalı Yann Martel'in de benzer bir arayış içerisine düştüğünü savunabiliriz.

Bir insan, günümüz dünyasının insanı, acaba doğanın göbeğinde kalırsa, neler yaşar? Neler yaşar?, sorusu bir kenara; nasıl hayatta kalır?

***

Life of Pi, Kamera Arkası

Ben İstanbul'da yaşayan bir kimseyim. Çocukluğumun büyükçe bir bölümü bu koca şehirde geçti. Küçükken o yarım aklımla sorduğum bir "masum" soruyu anımsattı bu film bana: "annemin elinden tutmuş bir yerlere yürürken, yanından geçtiğim çöp kutularının yamacına birikmiş kediler, niçin beni, annemi gördükleri anda korkuyla dört bir yana kaçışırlar? Bunu neden yaparlar?"

İnsan doğa ile olan ilişiğini ne zaman kesti? Bu münasebet ne zaman son buldu?

Kentleşme, iyi güzel de, peki ya doğa? Kentler yaratma fikri mi doğayı öldürdü; yoksa doğa mı kentlere ayak uyduramadı?

En son ne zaman penceremizin önüne bir parça ekmek koyduk ki kuşlar yemlensinler?

Ne zaman o kuşlara bakarak "aman, sonra hepsi pervazlara pisliyorlar, arabalarımızın boyasını kaldırıyorlar bir şey değil!" demekten vazgeçtik? Dünyanın sonu mudur bir parça kuş pisliği?

Kediler nankördür, dedik. Ben bilirim, evet, bir parça öyledirler. Ama sahibine saldıran bir kediye sordunuz mu derdi ne, durduk yere mi atlamış sahibinin kasıklarına yani?

Kimi Avrupa şehirlerinde, mesela ilk aklıma gelen olduğu için söylüyorum Prag'ta, ağaçlara minik fileler içinde, top gibi nesnelerin asılı olduğunu gördüğümde çok şaşırmıştım. O sırada yanımda olan bir Çek dostuma nesnelerin ne olduğunu sorduğumda bana kuşlar için olduğunu söylemişti, filelerin içinde top şeklinde duran ağaca asılı nesneler, meğer ekmek bazlı yemlermiş...

Bu sistemi ülkemizde yaygınlaştırmak çok mu zahmetli? Çok mu pahalı? Ya da çok mu estetik dışı?

***

Soruya geri dönelim: bugün doğanın ortasında bir başımıza kalsak, hayatta kalabilir miyiz?

"Ne saçma soru, doğanın ortasında niçin tek başıma kalayım ki?" diye soranlara şu cevap verilebilir mi: "kışın araba motorunda uyuyan kediler, uçan kuşlar, sokakta gördüğün köpekler...vb. senin anlayışındaki bir medeniyetin ortasında kalmak zorunda mıdırlar peki? Sana bu hakkı, bu lüksü kim veriyor?"

On bir dalda adaymış Oscar'a Life of Pi. 3D izleme zevki kuşkusuz paha biçilmez. Ama bence asıl güzel olan, filmin seyirciye doğanın bir parçası olduğumuzu hatırlatması. Keşke bir nebze daha bu konuya vurgu yapsaymış yönetmen ya da yapımcı... Her kimse.

Oyunculuk falan bekleme zaten. Öyle bir alan yok filmde, aktör/aktrislerin meziyetlerini aktarabilecekleri. Başroldeki çocuk Suraj Sharma denemeye bile girmemiş rol için.

Filmden beklenti görsellik. Efektler ve hikaye... Semavi dinleri karıştırmak, üstüne de bir parça Hinduizm serpiştirmek, "her biri aslında aynı şeyi söylüyor, her biri aslında aynı öğretinin savunucusu!" gibi de bir mesaj... Al sana Hollywood filmi.

***

Kanadalı yazar Yann Martel, Başbakanına 4 yıl boyunca her pazartesi bir kitap göndermiştir. Booker ödüllü yazarın eylemi için açıklaması ise şöyle:“Kimin ne okuduğu, kitap okuyup okumadığı kendi bileceği iş. Sıradan insanların ne yaptığı beni ilgilendirmiyor, insanlara nasıl yaşayacaklarını söylemek bana düşmez ama benim üzerimde söz hakkı olan insanlar söz konusu olunca durum farklı. Onların okumalarını istiyorum çünkü sınırlı, vasat hayalleri bir gün benim kabuslarıma dönüşebilir.”


Son söz belki de "ne acı" olmalı. Böylesi haşmetli, böylesi heybetli, böylesi göze hitap eden görüntüleri, doğa görüntülerini artık sadece filmlerde görebiliyoruz. Çünkü bu dünyada adını işitmediğimiz ne kadar çok ada varsa, o adalara gidip, kendi kafamıza göre yaşama ihtimalimiz de bir o kadar az.

14 Şubat 2013 Perşembe

Argo



Argo, 2012, Ben Affleck

2012 yapımı ABD'li Argo filmi; "en iyi film", "en iyi yardımcı erkek oyuncu", "en iyi uyarlama senaryo", "en iyi müzik", "en iyi kurgu", "en iyi ses kurgusu", "en iyi ses miksajı" gibi yedi dalda 2013 yılı Oscar'ına aday. Peki bu adaylıkları gerçekten hak ediyor mu?

ABD'nin Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı'nın genel adı olan Pentagon, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA ve ABD sinema endüstrisinin kalbi Hollywood arasında bir ilişki olduğu artık söylentilerin de ötesine geçti.

Pentagon ile Hollywood arasında gözle görülür bir işbirliği olduğunu yıllardır biliyorduk zaten. Öyle ki Pentagon'da sadece Hollywood işleriyle ilgilenen bir medya bürosu olduğu zaten saklanmayan bir bilgi. 

CIA ise bu konuda bir parça daha ketum olsa da, uzun yıllardır Hollywood içerisinde önemli mevkilere CIA ajanlarının getirildiği kulaklara çalınır durur. 

Çok değil, birkaç sene önce Paramount'un 1950'lerdeki sansür bürosu şefi Luigi Luraschi'nin aktif bir CIA ajanı olduğu ortaya çıktı. Günyüzüne çıkan belgelerde sarih bir biçimde görülüyor ki Luraschi'nin CIA'ya ABD'nin imajını düzeltme amaçlı sansür faaliyetleri hakkında düzenli olarak rapor geçiyormuş. Aynı Luraschi uzun yıllar Hollywood yapımı film ve dizilere siyah karakterler dahil etme ve Sovyet karşıtı bir zihin yaratma konusunda "minik" görevlerde de bulunmuş.

Bir diğer gözle görünür bilgi de, mesela CIA'nın 1950 yılında George Orwell'in anti-komünist romanı Hayvan Çiftliği'nin yayın haklarını satın almış olması, aynı zamanda filmin 1954 yılında beyaz perdeye uyarlamasındaki tüm masrafları kendi cebinden karşılaması...

***

Bütün bunları laf olsun diye söylemiyorum. Amacım "Hollywood karşıtlığı değil", benim konum bu değil zaten. Sadece demek istediğim, Hollywood'ta çekilen birçok filme, bu kuşkuyu cebimizden bulundurarak bakmalıyız. Bu "seçicilik" zaman zaman bizi paranoyaklığa götürmüyor değil; ancak güçlü efektlere, sağlam oyunculuklara, harikulade kurgulara kanıp beynimizin yıkanmasındansa, varsın paranoyak olalım, diye düşünüyorum...

***

2012 yapımı Argo filmi de işte böyle, kuşkuyla yaklaşmamız gereken bir film.

Muhammed Musaddık, İran'ın seçilmiş başbakanı, ülkesinin kaynaklarını Batı'ya peşkeş çekmediği için 1953 yılında CIA tarafından düzenlenen bir kumpasla görevinden alaşağı edilir. ABD Musaddık'ın yerine rahatça yönetebileceği Şah Rıza Pehlevi'yi geçirir. Şah haliyle, koltuğunu borçlu olduğu ABD'ye mümkün olduğunca kaynaklarını açarken, beri yandan da müthiş bir yolsuzluk ve yozlaşmaya düşer. Her baskıcı rejimin yapacağı gibi o da bir gizli servis kurar -SAVAK- ve bu gizli servis halka kan kusturur. 

Baskıya dayanamayan halk 1979 devrimini yapar ve iktidar, devrim muhafızlarına ve de sürgünden dönen Ayetullah Humeyni'ye geçer. 

Çiçeği burnunda devrim ABD elçiliği önünde pek tabii eylemler düzenler. Galeyana gelen halk zincirlerini kırar ve elçiliğin kapılarını kırıp, ne var ne yok yakıp yıkar. 

Elçilikte tam 52 tane ABD'li rehin alınırken, 6 tane ABD'li diplomat da olay yerinden kaçmayı başarır. 

Bu diplomatlar Kanada büyük elçisinin evine sığınırlar ve ABD'den birilerinin gelip kendilerini kurtarmalarını 4 Kasım 1979 ile 20 Ocak 1981 seneleri arasında, aşağı yukarı iki yıl süren krizin ilk aylarında, her an öleceğiz korkusuyla beklerler...  

Tony Mendez, yani Ben Affleck, bu altı kişilik grubu kurtarmak üzere ABD'den İran'a yola çıkacak isimdir.

Peki aklından geçen nedir? 

Hollywood ile işbirliği yaparak, sanki bir bilim kurgu filmi çekecekmiş gibi İran'a giren Affleck, 6 ABD'li diplomatı da kendi ekibindeymiş gibi gösterip, apar topar ülkelerine geri kaçırmaya çalışır.

Argo en basit haliyle, işte bu hikayeyi anlatıyor.

***

Burası Kapalı Çarşı mı?
Not Defterimden:

  1. Filmde bir tane bile İranlının oynamamış olmasını anlamlandıramıyorum.
  2. Konuya baktığın zaman inanılmaz bir aksiyon filmi, gözlerini beyaz perdeden ayıramayacağın takip sahneleri bekliyorsun... Ama yok. Her şey çok sessiz sakin ve tabiri caizse "baygın" geçiyor. 
  3. Ben Affleck'i hiç sevmezdim, hala da sevmiyorum. Bir tek bu filmde abartısız oynamayı başarmış, o zaman da çok cansız olmuş. Sen bir bağımsız sinemada Jim Carrey olamazsan nasıl, bir ABD aksiyon filminde de Ben Kingsley olamazsın.
  4. İran gerçekten filmde gösterildiği kadar çirkin bir yer mi? Bu soruyu gerçekten soruyorum. Orada öcüler mi yaşıyor. Bir tane temiz pak insan yok mudur? Ya da güneş Acem ülkesinin topraklarını hep es mi geçer? Bu soruları gerçekten meraktan soruyorum. Ama orada görevde bulunmuş, samimiyetine son derece güvendiğim bir teknik direktörümüzün Tahran'dan döndükten sonra dedikleri geliyor aklıma: "tahmin ettiğiniz gibi değil; bizden çok daha özgür oldukları alanlar var ve insanları bizim insanımızdan maalesef çok daha kültürlü..."
  5. Filmin kaç sahnesi Türkiye'de çekildi? Bana öyle geliyor ki çoğu? Eğer film İran'da çekildiyse, helal olsun İran'a, topraklarında böylesi bir filmin çekilmesine izin verdiği için, derdim...
  6. ABD'lileri bir konuda takdir ediyorum: sinemanın kudretini fevkalade iyi anlamışlar. Bu sektörün dünyayı ne kadar pembe gösterebileceğini, işine gelmeyen dünyaları da ne kadar kara gösterebileceğini anlamışlar, kağıtlarını ona göre oynuyorlar. Kaldı ki ABD anti-komünist bir ülke. Bu uğurda elinin altında kendi yarattığı bir silah var. Dünyanın bir diğer ucuna ulaşabildiği, bir hayli kudretli bir silah. Bunu kullanmasın da ne yapsın? FB TV'de niçin Galatasaray belgeselleri gösterilmiyor diye kızabilir miyiz?.. ABD'nin bu oyunu kim ne derse desin zekice. Saygı duymaktan başka ne yapılabilir ki?
  7. Şu İran'da yaşananlar, bana bir şeyler anımsatıyor ama... Çıkaramıyorum.
  8. İlgilenenler için işin iç yüzü: http://www.wired.co.uk/news/archive/2012-10/19/making-of-argo

Killing Them Softly




"Birini öldürmek nedir bilir misin?.. İnsan duygusallaşıyor. Duygusallaşıyor işte... Bir sürü tantana ve emin ol bu hiç de eğlenceli bir iş değil... Bana emanet edilen adam öldürüleceğini anlayınca ağlar, sızlar, yalvarır, donuna işer, annesini ister... Bir anda durum utanç verici bir hal alır. Onları duygularına dokunmadan öldürmek istiyorum. Bir şey hissetmeden, uzaktan ve kibarca öldürmek istiyorum."
 Jackie, Brad Pitt, Killing Them Softly

Geçen gece Ukde Sineması'nda izlediğim filmin Türkiye'yle arası pek iyi değil. Malum, filmin ülkemizde vizyona girdiği hafta dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, katıldığı bir televizyon programında Killing Them Softly filmi için şunları söyledi: 

‘’İsim vermiyorum ama bir dolu küfrü alt alta dizdiğinizde gişe yapıyorsunuz. Ben devlet olarak buna destek veremem. Benim işim sanat filmi. Şiddeti, etnik ayrımcılığı, nefret söylemini destekleyemem. Brad Pitt’in filmini gördüm. Görmeyin. Sinemadan çıkmayı düşündüm, iğrenç. Bu kadar yüz kızartıcı diyalog hiçbir mekânda duymadım, duymak da istemem. 13 yaş üstüymüş film. ‘18 yaş üstü yapın hatta yapabiliyorsanız kaldırın’ dedim. İnsan eşiyle izlerken rahatsız olur mu?’’
Siyaset Ukde Sineması'nın konusu değil, bu sebepten bu açıklamalar üzerine yorum yapmayacağım. Belki bir bilgi daha aktarabilirim çok çok, o da ne kadar gerekli bilemiyorum...

Ertuğrul Günay'ın bu açıklamalarından sonra ilk iki hafta 15 yaş sınırıyla oynayan film için yeni yaş sınırı 18 olarak belirlendi. 

Tüm bunlardan bahsetmemin asıl sebebi, filmin en azından isminin çeviri açısından Türkçe'yle arasının güzel olduğu. Killing Them Softly, Kibarca Öldürmek, bence filmin içeriğini tam da kıvamında anlatıyor.

***

Killing Them Softly bir romandan beyaz perdeye uyarlanmış. George V. Higgins isimli ABD'li bir romancının 1974 yılında yayımladığı Cogan's Trade kitabı, filme ilham kaynağı olmuş.

Film basit bir suç dünyası profili çiziyor olabilir, ancak hikaye boyu neredeyse her sahnede bulunan televizyon, radyo gibi kitle iletişim araçları sayesinde film aynı zamanda Bush'tan Obama'ya geçişi, ABD'nin dünya üzerinde ikinci dünya savaşından bu yana yüklendiği misyonu, ekonomik açıdan ülkenin her başkan yahut başkan adayının vaatlerini, aynı zamanda bu vaatlerin içlerinin ne kadar halktan kopuk olduğunu, bir grubu hiç mi hiç ilgilendirmediğini fevkalade güzel anlatıyor.

Bu açıdan filmin içinde, bir başka film daha oynuyor denebilir.

***

Bunun dışında filmin asıl hikayesine bakacak olursak, çok büyük insanların yaşamlarına burnumuzu sokmuş olmuyoruz. 

Ufak bir kumarhane, orta karar meblağlar ortada dolaşan; basit bir kumarhane sahibi ve bu kumarhaneyi soymaya gelen iki pek de akıllı olmayan hırsız. 

Kumarhanenin soyulması sorun değil, soyanın kim olduğunun bilinmesi -tahmin edilmesi diyelim- sorun. 

İsimler meydana çıkınca, geriye intikam almak kalıyor. 

Paraları çalınan ve aptal yerine konan kumarhane müdavimleri bir dizi cinayet işleyecekler ve bunun için bir profesyonele ihtiyaçları var. İşte Brad Pitt'in canlandırdığı Jackie karakteri de tam da bu noktada devreye giriyor. 

Film Jackie isimli tetikçinin kendisine emanet edilen iki hırsız, onların patronu ve de bu hırsızlık olayında parmağı olması muhtemel kumarhane sahibini "kibarca" öldürmesini anlatıyor.


***

Not Defterimden:



  1. Filmdeki cinayet sahnelerini görünce, insanların öldürüşlerini, Türk sinemasının daha kırk fırın ekmek yemesi gerektiğine tüm kalbimle inandım. Bu kadar inandırıcı ve estetik olamaz hiçbir ölüm. ABD sinemasının olayı da bu olsa gerek; hunharca yaşanan ölümleri bile imrendirici gösterebiliyor... Bu iyi mi kötü mü, bilemedim.
  2. A, B'ye bir kötülük yapar. B de, A'dan intikam almak için C'yi görevlendirir. Hikaye de C'nin, A'nın peşine düşüşünü anlatır... O kadar kolay değil o iş. Killing Them Softly'yi No Country For Old Men'deki (2007) kadar yüksek bir heyecanla takip etmek mümkün değil. Kovalama sahneleri çok daha durağan, çok daha ağır oturaklı, çok daha gerçekçi ve psikolojik.
  3. Bu filmi sırf oyunculukları daha bilinçli gözlemleyebilmek için bile bir kere daha izleyebilirim. Sadece Brad Pitt değil; kumarhane sahibi Ray Liotta, çaylak hırsız Scoot McNairy ve sürpriz bir rolü olan James Gandolfini, tek kelimeyle muhteşemler... Karakter yaratmak, doğal olmak bu olsa gerek...
  4. Pek akıcı bir film değil. Kimi yerlerdeki özdeyişsel kullanımları iyi yakalayabilmek için kafa müsait olduğunda izlenmeli film. Sindire sindire, yavaş yavaş...
  5. Filmdeki müzik pek kulağıma ilişmedi ne hikmetse. Biraz daha akılda kalıcı bir müzik ve bir parça daha  gerilim seviyesi yüksek kurguyla bu film Akademi Ödülleri'ne bence oynardı. 
  6. Filmin yönetmeni Andrew Dominik'i yine Brad Pitt'in başrolünde olduğu The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007) filminden biliyorum ve beğeniyorum. Ancak yine de aynı senaryonun bir de Quentin Tarantino tarafından ele alınılışını izlemek isterdim.

27 Ekim 2012 Cumartesi

We Need To Talk About Kevin



We Need To Talk About Kevin-2011

"Dünya edebiyatının en büyük üç eserinin Sophokles'in Oedipus Rex'inin, Shakespeare'in Hamlet'inin ve Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşleri'nin aynı konuyu, yani 'baba katilliğini' ele alması rastlantı olarak açıklanamaz. Üstelik bu üç eserde de sözkonusu davranışın kaynağı, yani bir kadın yüzünden doğan cinsel düşmanlık açıkça ortaya konulmuştur." Sigmund Freud
Oedipus Rex ilk defa milattan sonra 428 yılında sergilenmiş. Beşinci yüzyılda yani.

Shakespeare'in en uzun oyunu olarak Hamlet ise 1599 ile 1601 yılları arasında yazılmış.

Karamazov Kardeşler, bir chef-d'œuvre; yani bir "başyapıt" olarak 1880 yılında Dostoyevski tarafından anca tamamlanabilmiş...

Bu üç metin, Freud'un da altını çizdiği gibi; üç aşağı beş yukarı aynı konuları ele alan, edebiyat tarihinin en önemli eserleri sayılabilecek kadar "tüm çevrelerce" saygı gören birer başyapıt.

Tabii ki bu üç eseri böylesi yüce bir tahta oturtan da, yalnızca yazıldıkları üslup değil;  işledikleri konuları da aynı zamanda... "Baba katilliği", hatta Freud'un daha sonra genişleterek açıklayacağı gibi; anneye duyduğu gizli aşk ve onu babadan kıskandığı için babayı öldürme; Oedipus Kompleksi... Ya da tam tersi, bir kız evladın babasını annesinden, öz babasına aşık olduğu için kıskanmasından doğan, annesini aradan çıkarma isteği: Elektra Kompleksi...

Bugün çok satan ve popülaritesi tavana vurmuş çoğu yazarın bu iki konuyu hala işliyor olduklarını rahatlıkla görebilirsiniz. (bakınız: Haruki Murakami - Sahilde Kafka)

 ***
Lionel Shriver, We Need To Talk About Kevin kitabının yazarı, işte bu iki -aslında aynı- konudan temellenerek oluşturmuş belli ki eserini. Ya da tam olarak şöyle diyelim: "bu iki konuyu farklı bir pencereden ele almış"... Kitabı "henüz" okumadığım için boyumu aşan cümleler etmeyeceğim. Film kitapla koşut mu ilerliyor, bilemiyorum. Kitabı okuyan illa ki filmden zevk alacak ya da almayacak gibi bir şey de söyleyemem. Ama ben filmin anlatmaya çalıştığı konuya ilgi duyduğum için, filmi de merakla izledim ve kopmadan takip ettim. Saat 01 de izlemeye oturmuş olmama rağmen...


***
Filmin ilk sahneleri, belli bir kronolojik düzene biat etmeden ilerliyor. Eva Khatchadourian (Tilda Swinton) gebe ve göründüğü kadarıyla bir bebek doğurmak için de pek öyle hevesli değil. Bunu etrafıyla pek paylaşamaz gibi de bir havası var. İçten içe durumdan nefret etmekten ziyade, daha çok 'şaşkın' gibi. Anne olmak, bir insan dünyaya getirmek, öyle kolay bir iş olmasa gerek...

Kevin doğuyor sonra. Küçüklüğünü görüyoruz. 
Küçüklüğünden büyüklüğüne geçiyoruz ve tüm bu aşamalarda görebildiğimiz tek şey; ekseri annesinden nefret eden, sonra nefretini annesiyle sınırlamayıp babasına, aşağı yukarı aynı zamanlarda da kız kardeşine doğrultan bir problemli çocuk. Ergen demeye dil varmıyor; çünkü erkeklerin buluğ çağları bir parça karmaşık, öfkeli, kimi zaman hatta "hain" geçer, kabul; ama Kevin'in durumunda söz konusu olan yalnızca ergenlik değil; ergenlik de var tabii içinde ama "yalnız" değil... Küçüklük, ergenlik, bir parça daha büyüklük... Hayatının her aşamasında, ne hikmetse ailesinden nefret eden bir çocuk profili...

Tomatina?..
Kreşendo ilerleyen, şiddetinin hudutlarını iyi tespit edemeyen bir çocuk olarak Kevin, 18 yaşına gelmeden, artık öyle pek de aile arasında 'kol kırılır yeni içinde kalır' bakışının savunulamayacağı bir raddede büyük bir suç işliyor ve film bir anda seyrinden bambaşka bir istikamete yöneliyor. 

***

*Filme dair not çıkarmaya gayret ederken edindiğin bir bilgi: kitap "épistolaire" imiş; yani "mektup roman". Roman baştan aşağı anne Eva'nın kocası Franklin'e yazdığı mektuplardan oluşuyormuş.

*Filmin tek kötü yanı; film, sinemaya "hayatımı değiştirsin" diye bir beklentiyle giden kimseleri evlilikten ve çocuk yapma fikrinden tamamen soğutabilir.

*Lynne Ramsay filmin senaristlerinden biri. Belki metni baştan aşağı kendisi oluşturmadı; hali hazırda onu bekleyen bir kaynaktan yola çıktı. Ama en azından o metni seçmek bile bir çeşit göz zevkine işaret eden yeti değil mi? Ratcatcher-1999, Morvern Callar-2002 Ramsay'ın diğer filmlerinden iki tanesi. Hepsini izlemek lazım...
Ezra Miller

*Filmin en güzel yanlarından biri de, görsel olarak da seyirciyi tatmin edebilmesiydi. Fotoğraf fotoğraf film, nasıl desek, "tertemizdi."

*Ezra Miller Kevin rolünde. Çocuk 93'lü. Başka bir şey demeye gerek yok.


*Aklı olan delikanlı, filmi annesiyle izler. The End yazısı çıkınca "aman oğlum, senin gibi bir evlada sahip olduğum için çok şanslıyım!" diye boynunuza sarılacak bir anneniz olacak ve tam bir gün boyunca size hizmette kusur etmeyecek. (Bu işin şakası tabii.)


*Bütün duvarları haritalarla doldurmak nasıl fikir?

25 Ekim 2012 Perşembe

Carnage


Carnage-2011

2011 yılının ortalarında Carnage filminin dvd kapağını görünce, filmin Türkiye'de Vahşet Tanrısı ismiyle oynanan tiyatro oyununun sinemaya uyarlanmış hali olduğunu hemen fark edememiştim. Ta ki dvd'yi elinde tutan ağbim bana gerçeği söyleyinceye kadar...

'Sahnede büyüyen öfke.'

Aslında konu çok basit. İki ebeveyn, neredeyse tek planda filmi alıp sonuna kadar götürüyorlar. Ebeveynlerin henüz küçük sayılabilecek evlatları kavga etmişlerdir. Bu kavganın sonucunda çocuklardan birinin ön iki dişi kırılmıştır. İki ebeveyn de, sorumlu aile profili çizmek için, mümkün olduğunca çocuklarının suçlarını eşit taksim ederek, olayı tatlıya bağlamak isterler. Fakat evdeki hesap çarşıya uymaz.

"Ah tabii, sizin oğlunuz o konuda çok haklı"lar, vakit geçtikçe kimi zaman "sizin oğlunuz o konuda çok haklı ama şu konuda da pek haksız"lara dönüşür. Sizin oğlunuz şunu yaptı, sizinki de bunu... Falan fişmekan derken olay büyür. 

Ve kısa zaman sonra artık tartışılan çocukların kavgasından çok, bu dört kişinin hem birer çift olarak kendi aralarındaki ilişki, hem de ferdi olarak hayatla olan ruhsal münakaşalarıdır. 

Vahşet Tanrısı-
 İşdar Gökseven, Ülkü Duru, Zerrin Tekindor ve Zafer Algöz (ayakta)

'Öyle ya da böyle.'

O veya bu şekilde, izlediğim ve beğendiğim bir oyunun, ABD tarafından hem de, beyaz perdeye aktarılması hoşuma gitti. Ancak söylemeden de edemeyeceğim: Türkiye'deki tiyatro oyunu hem oyunculuk hem de inandırıcılık; hem sürükleyicilik hem de eğlendiricilik açısından ABD sinema adaptasyonuna bin basar...

Christoph Waltz'ın rolünü İşdar Gökseven, Kate Winslet'inkini Zerrin Tekindor, John C. Reilly'ninkini Zafer Algöz ve de son olarak Jodie Foster'inkini Ülkü Duru oynamıştı bizim ülkemizdeki tiyatro gösteriminde. 

Her oyuncu muhteşem bir performans sergilemişti. Öyle ki oyunu bir kere izlemek bana yetmemiş; birkaç defa izlemiştim. 

Aynı "eğlenceli" performansı ne yazık ki ABD adaptasyonunda bulamadım. Christoph Waltz belki bir nebze hakkını vermişti rolünün ama İşdar Gökseven'in yorumunun yanında bence o da sıfır.

Hele bir sahnede, cinsel içerikli bir espri üzerinden "laf koyma"sı gereken John C. Reilly o kadar zayıf kalıyordu ki, "hani şu Zafer Algöz'ün söylerken karnıma gülmekten ağrılar soktuğu replik, sahiden de bu replik miydi?" diye kendime acılar içerisinde sordum, o sırada filmi Ukde Sineması'nda birlikte izliyor olduğum herkes gibi ben de. (Onlar da benim gibi Vahşet Tanrısı oyununu izlemiş, pek memnun kalmışlardı.)

Diyaloglarda bir durağanlık mı vardı, yoksa tiyatrodaki tek dekor, beyaz perdede yavan mı kalmıştı bilemiyorum... Belki her ikisi de.

Halbuki filmin senaristleri arasında tiyatro metninin yazarı Yasmina Reza da var...

Netice itibariyle eğer metni tiyatro sahnesinden bilmiyor olsaydım, bu filmi ilk yarım saat içerisinde büyük ihtimal kapatır, bir de üstüne silerdim...

Uzun lafın kısası: eğer Vahşet Tanrısı oyununu izlediyseniz, film yavan gelebilir. Ama onun dışında biraz Hitchcockvari tek planlı çekimlerle, sanki beyaz perdede tiyatro oyunu izliyormuş gibi hissederek kendinizi, muhtemel bir zevk de alabilirsiniz. 

20 Ekim 2012 Cumartesi

Source Code




Source Code-2011


Arkadaşlarınızla Taksim'de saatlerce içmişsiniz ve artık evlere dağılma vakti gelmiş. Eğlendiğiniz gece kulübünün otoparkında sizi bekleyen arabanıza binip eve dönmek ile, bir taksiye atlayıp eve kazasız belasız gitmek arasında kalmışsınız ve kafanız güzel. Bir süre düşünüp taşınıyorsunuz ve "aman, ne olabilir ki," deyip valeden arabanızı getirmesini rica ediyorsunuz. Gece kulübünün kapısında arabanızı beklerken bir mesaj alıyorsunuz. Size ait olduğunu bildiğiniz bu numaradan telefonunuza gelen mesaj aynen şöyle: "paralel evrendeyim. O arabaya bindiğin takdirde Barbaros Bulvarı yakınlarında feci bir kaza yapacaksın ve neticesinde de öleceksin."

Ne yapardınız?

'8 dakikalık 'bitmeyen' bir ömür...'

Chicago'ya giden bir trende açılıyor film. Colter Stevens -Jake Gyllenhaal- da bu trenin içinde, başını, dayadığı camdan sarsılarak çekiyor ve bir anda sanki içinde bulunduğu sahneye yabancılaşıyor. Karşısında eli yüzü düzgün bir kız Christine Warren -Michelle Monaghan- var. Kız Colter'a kariyeriyle ilgili bir şeyler anlatıyor ve ona sürekli 'Sean' diye hitap ediyor. Colter buna anlam veremiyor. Yanından geçen bir kadın sendeleyince Colter'ın ayağına bir parça kahve döküyor, bir süre sonra Colter bir kola tenekesinin açılış sesini duyuyor ve biletçi Colter'a biletini soruyor. 

Bütün bu yaşananlara Colter sadece şaşırıyor. Oysaki her şey son derece normal gibi duruyor.

Colter tanımadığı bu kızın karşısından kalkıyor ve soluğu lüks trenin tuvaletinde alıyor. Belki de elini yüzünü yıkamanın kendisine iyi gelebileceğini düşünüyor. Fakat aynanın karşısında onu bekleyenin bildiği dış görüntüsü değil de, bambaşka bir kimseye ait beden olduğunu görünce işler çığrığından çıkıyor. 

Kendisini alelacele tuvaletten dışarı atan Colter, Christine'i karşısında buluyor. Christine'in kendisine yönelttiği "neyin var Sean? Hiç iyi gözükmüyorsun?" sorusunu yanıtlayamadan trenin içinde bir bomba patlıyor ve tüm yolcular hayatını kaybediyor.

Buraya kadar her şey muammalı, kafalar karışık...
Colter'ın öldüğünü sanıyoruz; ancak Colter gözünü bir kapsülün içinde açıyor. Kemerlerle bir koltuğa bağlı, karşısında da küçük bir ekran var. Ekranda beliren sarışın kadın Colter'a şunu söylüyor:

"Yüzbaşı Colter, şu anda 'Source Code' isimli bir programın içinde yer alıyorsunuz. Bu sabah Chicago'a giden bir trende bomba patladı. Source Code isimli bir program geliştirdik ve bu program sayesinde paralel evrenlere yolculuk yapabilir, bu patlamayı; sadece bu patlamayı değil birçok terörist saldırıyı engelleyebiliriz. Şu anda bu görev size verilmiş vaziyette. Şimdi sizi tekrar uyutacağım ve gözlerinizi yeniden biraz evvel içinde olduğunuz trende açacaksınız. Bombanın yerini bulun ve bombacıyı belirleyin. Sadece 8 dakikanız var."

Ve Colter tekrar trende... Görev belli. Bombayı imha ve bombacının kimliğini belirleme...

'Heyecanlı ama!..'

Son dönem izlediğim hangi ABD filminin içinde bir Afganistan ya da asker kelimesi geçse, içten içten "eyvah," diyorum "yine ABD ideolojisinin emir kulu bir film..."

Fakat Source Code, bu açıdan sanki tüm bu ideolojinin dışında tutmayı becermiş kendini. 

Colter Stevens Afganistan'da görev yapmış bir asker evet, ama filmin asıl söylediği bu değil. Afganistan ise, anladığım kadarıyla sadece 'ABD'de şu sıralar görevde olan bir asker hangi ülkede olabilir?' sorusuna verilmiş 'masum(!)' bir yanıt gibi...

'Can alıcı nokta?..'

Filmin bence vermek istediği çok güzel mesajlar ve bilgiler var. Ki bu bilgiler ve mesajlar da zaten, filmin can alıcı noktalarını oluşturuyorlar. Gözüme çarpanları sıralayalım:


  1. Kafa yorduğum ve herkesin de üzerine bir parça düşünülmesini hak eden bir konu: teknoloji ile insanın çıkmaza düşmesi. Bu dediğimi keşke filmden birkaç örnekle temellendirebilseydim; ne var ki bu henüz filmi izlememişler için pek de iyi olmaz... O yüzden şöyle bir üzerinden geçeceğim, hepsi bu...               Dünya üzerinde terör arttıkça, teknolojiyle ve bilimle arası iyi olan ülkeler hemen bu terörist eylemleri engelleyecek teknolojik buluşlar arayışına giriyorlar. Bir sürü de icatlar kulaklarımıza çalınıyor, çalınmayanlar çalınanlardan fazladır bundan da eminim... Tüm bu teknolojik icatlar, adı üzerinde 'teknolojik'; yani 'teknik' olduğundan, insanla; insanın yaşayışıyla, toprağa duyduğu gereksinimle, saf, dokunma yoluyla bazı şeyleri yerli yerine oturtabilmesiyle hiç mi hiç bağdaşmayabiliyor. O zaman da ortaya koyu bir zıtlık çıkıyor. İnsan klonlamak mesela. Güzel gibi duruyor; ama bir insanın klonlanabiliyor olmasının önce başlı başına o klonlanan insan üzerinde; ardından da koca insanlık üzerinde yaratacağı etkiyi tasavvur edebiliyor musunuz? Kulağa hoş geliyor. "Ne olacak canım," deniyor, "çok çok benden bir tane daha!" Ama etraflıca düşünüldüğünde aslında klonlamak çok korkunç. Ona insanın varlığına katlanamadığımız bu dünyada, insanın kendine katlanamaması ihtimalini bir gözünüzün önüne getirsenize. Bunun eminim 'birileri' de farkındadır. Yoksa Tesla'dan bu yana, kuyu-kuzu klonlayan dünya, bir insan klonlamaz mı?                             
  2. Paralel Evren... Bu konuda bilgim maalesef çok kısıtlı. Oradan buradan kopyala-yapıştır birkaç cümleden daha derinlemesine bir ele alınışı fazlasıyla hak eden bir konu bu. İnsan bildiğini iddia ettiği konuda bilgisizse, işte anca o zaman cahil kabul edilir. Merak eden araştırsın... Benim diyeceğim o değil... Paralel Evren. Çok enteresan değil mi? İçinde bulunduğuz sersefil bir durumu aslında bir başka zaman diliminde yaşamıyor olduğunuzu ve dolayısıyla bu içler acısı durumdan muzdarip olmadığınızı bilseydiniz, olaya-hayata bakış açınız değişmez miydi?
  3. Paralel kelimesinin Öz Türkçe'sinin "koşut" olduğunu biliyor muyduk?.. Koşut, paralele göre çok daha tercih edilesi bir kelime değil mi? Koşut kelimesinin kulakta bıraktığı tınıdan çok zihinde bıraktığı imge çok daha çekici değil mi paralele nazaran? Koşut; birlikte koşan; aynı hizada hızla hareket eden gibi... Bence tercih edilesi...
  4. Eğer Paralel Evren diye adlandırılan şeyin varlığı kesinleşirse. Bulgular sabitlenirse. O zaman belki de 'sorunsuz bir dünya'da yaşarız. Soru: sorunsuz bir dünya, başlı başına bir sorun değil midir? Acının olmadığı yerde, sanatçılar ne yapar? Kötü sesin olmadığı bir dünyada, güzel sesin hangisi olduğunun ayrımına nasıl varır insanoğlu?..
  5. Film öyle diyor ki; hudutsuz hırslarımızı bir parça olsun zapturapt edebilirsek; ölmez diyeceğimiz herkesin bir gün öleceğinin gerçekten ayırdına varır, hayatımızın sonsuz olmadığını bilirsek, bazen bir gülücük bile insanı mutlu edebilir. 
'Son not...'

Filmin yönetmeninin meşhur İngiliz şarkıcı David Bowie'nin oğlu olduğunu bilmek, "hımm, bakalım Duncan Jones da babası gibi sanatta iyi işler çıkarıyor mu?" sorusunu sormaya sebebiyet veriyor. Bakın bakalım.

18 Ekim 2012 Perşembe

Miss Bala


Miss Bala-2011

Laura Zúñiga, 2008 yılı Meksika güzellik yarışması birincisi bir mankendi. Öylesi güzeldi ki, birkaç ay sonra bir beyaz ticaret mafyasının merkezinde olduğu söylenip de hapse atıldığında kimse olup bitene anlam veremeyecek, bu kızın suçlu olduğuna inanmayacaktı. 


Olayların yaşanmasından üç sene sonra yayınlanan Miss Bala (2011), işte bu kızın hikayesini 'biraz da taraflı bir yandan' anlatıyor.

'Güzel ama...'

Filmde ismi Laura Guerrero olarak
değişen Laura Zúñiga...
Laura Guerrero (Stephanie Sigman) fevkalade güzel bir Meksikalı genç kızdır. Biraz kenar mahalle dilberi tadında, az buçuk da cahilden hallice. Öyle ki tek gayesi katılmaya heves ettiği bir güzellik yarışmasında birinci gelmektir. 

Elemelere katıldığı dönem, bir arkadaşının davetiyle tesadüfen gittiği bir partide, içinde narkotik polisin de parmağının olduğunu anlayacağımız bir katliama tanık olur. Uyuşturucu çeteleri, narkotik polis, mafya liderleri, hükumet gibi normalde farklı uçlarda olması gereken toplulukların, aslında aynı uçta toplandıklarını görünce Laura, güzellik yarışmasında birinci olmak hayallerinin bu örgütlerle işbirliğinden geçtiğini hemen anlar. 

İşte tam bu noktada işler sarpa sarar. Kim kimin tarafında, kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir hengamenin içinde bulur kendini Laura ve artık içinden çıkmanın mümkün olmadığı bu makinenin, işleyen bir dişlisi haline gelmiştir. 

'Notlar...'

*Hispanafon ülkeler, (her ne kadar anadili İspanyolca olmasa da Brezilya'yı da bu gruba dahil ederek söylüyorum); son zamanlarda yaptıkları filmlerle kendilerini fevkalade güzel eleştiriyorlar... Miss Bala da, ülkesinin içindeki kimi "gözden kaçmayacak" aksaklıkları, olduğu gibi ele almasıyla son derece yürekli bir film.

*Başta da söyledim; film biraz taraflı bir yandan ele alıyor konusunu. Meksika'nın o dönemki psikolojisini tabii bilemiyorum. Eğer yönetmen, senaristler, yapımcı filmi Laura'nın haklı olduğunu ve bir hiç uğruna güçler savaşının kurbanı olarak hapis yattığını düşünüyorlarsa, muhakkak bir bildikleri vardır. Ancak yine de bir "kontrafilm" görmedikçe, Laura'nın tam anlamıyla haklı olup olmadığını bilemeyeceğiz. Haklı ya da haksız, ülkenin sanatçılarının, hiçbir çıkarları olmadan -diye varsayalım-, Laura'nın arkasında durmaları, bence salt filmi ilginç kılabilecek bir ayrıntı...

*Döneme ait Meksika gazetelerinde yaptığım bir araştırmadan çıkan sonuçlar şöyle: 

  • Laura 15 yaşına kadar hala Barbi'leriyle oynayan, son derece naif bir kızmış.
  • "Ben büyüdükçe fiziğimi gören eş-dost-akraba, bana muhakkak bir güzellik yarışmasında şansımı denemem gerektiğini söylüyorlardı; ancak benim istediğim yegane şey o dönem; arkadaşlarımla güzel vakit geçirmek, derslerim ve genel olarak okuldu."
  • "Okulum bitince diplomamı anneme götürdüm ve ona şöyle dedim: 'senin benden beklentini gerçekleştirdim, şimdi sıra kendi beklentilerimde'... Bana bağırdı, avazı çıktığı kadar cırladı. Bana "nasıl gidersin, o koca şehirde seni paramparça ederler" dedi, ben de ona ondan izin istemeye gelmediğimi, sadece yapmak istediğimi yapacağımı söyledim."
  • Laura ailesinden birisinin ölmesinden ve ciddi hastalıklardan çok korkuyormuş.
  • En sevdiği kitap ise: "Paolo Coelho'nun Simyacı'sı"...


*Slumdog Millionaire furyası Türkiye'de de esiyordu ki sinemadan anladığını bildiğim bir hocamla filmin muhabbetini yaptık. Kendisine filmi nasıl bulduğunu sorduğumda: "Hollywood tarzı buldum," demiş ve eklemişti: "oysaki sonu daha gerçekçi olabilirdi... Mesela son sahnede asıl çocukla, asıl kız öpüşürler, kamera uzaklaşır ve Hindistan'ın o zavallı halinin bu iki gencin birbirlerine kavuşmalarına rağmen sürdüğünü gösterir yönetmen. İşte o zaman bu, gerçekçi bir film olurdu..."

Çok doğru. 

Miss Bala'nın sonunda da keşke herkesin şu cümleyi kurabileceği bir sahne olsaydı: "Laura hapse düştü ama iş bitmedi, sefalet ve de zalim hükumet ilişkileri devam ediyor. İşte bu manken kızların da geleceklerinde, Laura'nınkine benzer bir hayat var..."

The Rum Diary


The Rum Diary-2011


Çok değil birkaç ay evvel Barselona'da bir evde, hayatımın en mutlu günlerini yaşıyordum. Çok yakın bir arkadaşımla günümüzü gün ediyorduk. Küçük bir odada sürekli çay içiyor, arada bir "Allah aşkına şu çay bizim memleketin çayına benziyor mu?" diye hayıflanıyor, bir süre sonra sanki sövdüğümüz o çay değilmiş gibi mutfağa gidip bir bardak daha dolduruyor, içiyor ha içiyorduk.

Yine o günlerden birinde, yine başbaşa, The Rum Diary'yi izledik. Güzel Karayip görüntülerinde kendimizden geçtik, filmin hikayesinde kimi zaman kendimizi buluverdik.

O filme ve o filmin bana hatırlatabileceği her şeye birkaç ay uzak kaldıktan sonra, geçen gece bu sefer başka bir arkadaşımla izledim The Rum Diary'yi.

Yine etkilendim, yine yaza gittim, yine mutlulandım -Yaşar Kemal'in deyişiyle...

'Başarısız bir yazar, keyfi yaşayan bir gazeteci!'

Bu tanıma uyan bir kimse -şayet alabiliyorsa- soluğu nerede alır? Tabii ki Karayip'lerde!

Paul Kemp (Johnny Depp) alkolik bir gazetecidir. Roman yazma hayali kurar, ancak kendi deyişiyle "roman yazmak için gereken o ses" onda yoktur. Hem içkiyi sevdiğinden, hem de bir değişiklik olsun diye belki Porto Riko'ya gider. Orada bir gazete vardır bünyesi altında çalışabileceği ve tabii bolcana da rom.

1960'lı yıllarda Porto Riko'daki Amerikan emperyalizmini konu alır aslında film. Ya da tam olarak böyle mi söylemek gerekiyor bilmiyorum; çünkü film bir oraya, bir buraya atlayıp duruyor. Bir konu karmaşası yok değil. Ama bunu hemen eleştirmiyorum; çünkü Porto Riko'nun bu sürprizlerle dolu endamına bir gönderme amaçlı da olabilir bu yapı...



Johnny Depp'in çalışmak için gittiği gazete, aslında en basit haliyle "sayfaları dolduralım yeter" kafasındadır; "burada zaten birçok dert var, öyle haberler yapalım ki, insanlar kendilerini mutlu zannetsinler, buraya Amerikalı'lar akın etsin, sömürebildiğimiz kadar sömürelim!"

Johnny Depp de aslında başta bu bakışa pek sitem etmez. Bir sayfa astroloji yazıları yazmaktır görevi; tabii ki sallapati cümlelerden kurulu yazılardır bunlar. Yine aynı amacı güden; insanların mutluluğu, sıkıntısız dünyası, tozpembe hayatları... vb. Etliye sütlüye karışmaz yani. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın misali... Hatta öyle ki Johnny Depp bir ara bu emperyalist zincirin bir halkası haline gelmekle bile karşı karşıya bulur kendini.

Batman-The Dark Knight'taki Harvey Dent rolünden tanıdığımız Aaron Eckhart, Porto Riko'ya gelmiş, oradaki hem hükumetten, hem de ordudan destek alan bir iş adamıdır. İsteği Porto Riko'daki tüm bakir sahilleri, tüm ufak cennet adaları özelleştirmek ve zenginlerin emrine amade etmektir. Bunun için de toplumun dizginlerini ele alacak, toplumu bu fikre ısıtacak bir gazeteciye ihtiyacı vardır. Bu gazeteci de anlaşılabileceği gibi Johnny Depp'in ta kendisidir.



Peki Johnny Depp bu işe olur verecek midir? Johnny Depp, yani Paul Kemp bu işe he dese de, acaba hayat Johnny Depp'in takınacağı tavırda, yer alacağı tarafta etkin bir rol oynayacak mıdır?

'Birkaç not.'

* Filmin gırgır bir film olduğu doğru. Birkaç sahnede gülmekten karnınıza kıramplar girebilir. Ama mucize bir son bekleyen ve aksi takdirde filmin boş bir film olduğunu düşünecek sinemaseverler, filmi hiç izlemesinler.

* Arkadaşımın tanımı, filmdeki "kadın"(!)ı benim anlatabileceğimden çok daha iyi anlatıyor. Chenault rolündeki Amber Heard için: "Bir melek nasıldır diye sorsalar, cevabım kesinlikle; 'içini bilemem ama dışı Amber Heard'a benziyordur olsa olsa!' olurdu..."



* Giovanni Ribisi, alkolik ve sapık (bunu boş zamanlarında Hitler köpeğinin konuşmalarının toplandığı bir plak dinliyor ve içki içiyor oluşundan anlıyoruz) bir gazeteci karakterini canlandırıyor. Neden bilmiyorum ama bu herifin ismini ne zaman bir filmin kadrosunda görsem, hemen o an mutlu birkaç saat geçireceğimi şıp diye anlıyorum.

* Filmin kadrosu için önce Brad Pitt, Benicio Del Toro, Josh Hartnett ve Nick Nolte'un isimleri geçmiş... Acaba bu aktörlerin filmde olması halinde neler neler değişirdi?.. Haksızlık etmeyelim: Johnny Depp yine "ben dünyalar yakışıklısıyım" kaygısı gütmeden, harika bir performans sergiliyor...

*Bu filmden anlıyoruz ki 60'lı yıllarda Porto Riko'da da ABD emperyalizmi kol geziyormuş... Bugün olup bitenleri yadırgamadığımız gibi, yarın olacaklara da pek öyle hayret etmeyelim.



*Yarın birgün bir barım olursa, ismi kesinlikle "CAFE CABRONES" olur... 

Never Let Me Go


Never Let Me Go-2010

Birkaç ay evvel İstanbul Yapı Kredi Yayınları kitabevinde annemle birlikte anneannem ve teyzem için kitap bakıyorduk. Raflar arasında dolanırken annem benden kendisine anneannem için bir kitap önermemi istedi. Murat Belge, Şerif Mardin ve Gündüz Vassaf'ın katılımcılığını yaptığı bir NTV programında Murat Belge'nin Kazuo Ishiguro'nun 'Beni Asla Bırakma' isimli kitabını övdüğünü duymuştum. Murat Belge'nin İletişim Yayınları'ndan çıkmayan bu kitabı övmesi, bana çok ilginç gelmişti. Yapı Kredi'den boş kitap yayınlanmayacağını bildiğimden de, kitabın ismini hemen bir köşeye not almıştım. Kitabevinin rafında Kazuo Ishiguro'nun 'Never Let Me Go'sunu görünce de hemen anneme döndüm ve "bunu al anne, anneannemin hoşuna gidebilir" dedim. Annem kitabı aldı ve anneanneme hediye etti. Tam bir kitapkurdu olan anneannem  kitabı okudu ve çok kısa zaman sonra, tıpkı Ayn Rand'ın 'Yaşamak İstiyorum' kitabı gibi Ishiguro'nun 'Beni Asla Bırakma'sı da ailemin fertleri arasında elden ele dolaştı ve hem konusu, hem de kitabın üslubu aramızda tartışılır oldu. 

Kitabın bir de filmi varmış...

'Konu itibariyle: Sarsıcı.'

Filmin üç tane başkarakteri var: Kathy (Carey Mulligan), Tommy (Andrew Garfield) ve Ruth (Keira Knightley). Bu üç karakter, İngiltere'de olduğunu anladığımız bir kır okulunda eğitim görürler. İlk sahnelerde izleyici bu okulda görülen eğitimin bildiğimiz sıradan eğitimlerden bir parça farklı olduğunu anlar, ancak farklılığın neye işaret ettiği filmin anca ilerleyen sahnelerinde ortaya çıkacaktır. 

Kathy Tommy'e aşıktır. Tommy de Kathy'e ilgi gösterir ancak Ruth, her ne kadar Kathy'nin dostu da olsa Tommy'e sırnaşır ve Tommy'yi Kathy'nin elinden çalar. Kathy bu duruma yıllar boyunca ses etmeyecektir.

Birkaç sahne sonra ortaya çıkar ki; bu üç çocuk da, yıllardır süregelen zalim bir zincirin halkasıdırlar. Dünyaya gözlerini içinde açtıkları okul; toplumun hasta insanlarına organ nakli yapabilecek donörler yetiştiren bir kurumdur aslında. Ve Tommy, Ruth, Kathy ve onlarla beraber yüzlerce çocuk, aslında klonlama yöntemiyle oluşturulmuş kurbanlardır. 

Çocuk akıllarıyla bunun pek de farkında olamayan bu üç arkadaş, büyüdükçe ve başka başka duygular tattıkça, hayatın aslında ne kadar vazgeçilmez olduğunu fark edecekler ve kendilerinden habersizce yazılmış talihleriyle barışamayacaklardır. 

Böyle gelmiş böyle gider kabullenişiyle ve yıllardır tıkır tıkır işleyen bir dişlinin parçaları olmaları sebebiyle ses edemeyen bu üç genç, seneler sonra karşılaşırlar. Ruth o genç yaşında birkaç kez organ bağışı yapmıştır ve perperişan haldedir. Tommy de tıpkı Ruth gibi birkaç organ bağışı yapmıştır fakat onun vücudu Ruth'a göre henüz tam anlamıyla direncini kaybetmemiştir. Bir organ bağışı daha gerçekleştirdiği takdirde tam anlamıyla çökecek olan Ruth, artık Tommy'yi görmüyordur ve ilişkileri sonlanmıştır. 

Kathy ise iki arkadaşından farklı olarak henüz hiç organ bağışı yapmamıştır ve içinde Tommy'e dair hala büyük bir aşk beslemektedir. 

Yıllar sonra karşılaşan bu üç genç, dert ve hüzün içerisinde bir gün sahilde otururlarken ortaya çıkar ki Ruth'un canını sıkan tek şey, kısa süre sonra ölecek olması değildir; yoksa yıllar yıllar evvel en yakın iki arkadaşının yaşayabilecekleri ilişkilerini engellemiş olmaktır. 


Onlara yaptığı bu kötülüğü itiraf eder ve cebinden bir kağıt çıkararak hiç birlikte olamamış iki arkadaşına şu cümleleri kurar: "bu kağıtta bir adres var, o adrese gidin ve birbirinizi sevdiğinizi oradakilere kanıtlayın. Bu size fazladan birkaç yıl kazandıracaktır. Ben sizin beraber geçirebileceğiniz yılları sizden çaldım, şimdi sizden çaldığımı size geri verebilmek istiyorum..."

Bu cümleden sarfettikten birkaç gün sonra ölen Ruth'un ardından Kathy ve Tommy ne yapacaklardır?..

'Çeviriden yol almak.'

Çeviriden yol almak gerekirse ortaya ilginç sonuçlar çıkıyor:

Alman'lar filme: "Alles, was wir geben mussten" demişler; yani "Verebileceğimiz Ne Vardıysa..." gibi bir şey.

Fransız'larsa "Auprès de moi toujours"; yani "Her Zaman Yanıbaşımda"...

Filmin farklı ulusları aynı gönül bam telinden etkilediği belli.

'Hayat Akıp Gidiyor.'

Hayat akıp gidiyor. Hatalar yapıyoruz ama dön bak. Ne görüyorsun? Senden öncekiler ne gördüler? Koca bir hiç. İki günlük dünya, diyorlar ya... Bence daha da az.

Ölüm döşeğinde de olsan, artık her şey için çok geç olduğunu da sansan, özür dilemek için ve bir şeyleri düzeltebilmek için "en azından çabalamaya" her zaman vakit vardır. Gönül rahatlatmak başka şeydir, gönlünü rahatlatmak için çabalamak başka. Amaçla yetinebildiğin zaman, sonuç da değişiverir.

Filmin en büyük mesajı bu bence: pişman olmaktansa, en azından elinden geleni yap. Hayat boyu yaşayabileceğin tüm mucizeler, senin mucizelere inandığın gün rotana koyuluverirler. Farkındalık, bunun için ilk adım.