2 Kasım 2010 Salı

Mine Vaganti











 
 


İtalyanca bilmediğim için, daha Mine Vaganti mot a mot Türkçe'ye çevrildiği zaman ne verir pek iyi bilemiyorum. Mine, galiba İtalyanca mina'nın çoğulu, yani serseriler demek, vaganti ise vagante'nin çoğulu serseriler, başına buyruklar anlamında... Ukde Sineması'nda izlediğim bir çok filmi Ukde Sineması'nın blogunda yorumlarken, Türkçe isimlerini kullanmaktan kaçındım. Kaçınmaya da devam edeceğim... Bunun belli başla sebepleri var, açıklaması başka bir güne kalsın fakat ben kısaca "tercümanlık" okuyorum ve bu şekilde tercümeler görünce (The Wicker Man-2006 = Lanetli Ada '?') çıldırıyorum demekle yetineyim.

Amaa... Mine Vaganti isminin güzel Türkçemize Serseri Mayınlar olarak çevrilmesini ayakta alkışlıyorum. Eğer İtalyanca'da özel bir anlam değil de, bizim Türkçe'deki gibi bir anlam taşıyorsa ve bir deyim gibi Serseri Mayınlar şeklinde kullanılıyorsa; filme çok uymuş, bunu belirtmek gerek.

Bu tercüme dışında film hakkında ne denebilir bilemiyorum. Ben bu blogda hep öznel yazılar yazdım. Öyle de yazmaya devam edeceğim, teknik bilgi isteyen gitsin google'lasın filmleri. Ben daha çok filmlerin bende uyandırdıkları hisleri yazıyorum.

Bu bağlamda bu filmi izlediğim zaman da tek hissettiğim büyük bir "sıkılma hali"...

Artık Bıktım

Son dönem Avrupa sinemasındaki bu homoseksüel sinemacıların hegemonyasından tam anlamıyla bıktım. Ferzan Özpetek, çok sevdiğim bir yönetmendir. Karşı Pencere bence kolay kolay herkesin yapamayacağı bir filmdir. Müziğinden senaryosuna, görüntülerinden oyuncularının performansına... Hepsinin önünde şapka çıkartırım. Fakat artık yeter. Otuz film yapıp, otuzunda da homoseksüeliteden yoğun objeler kullanmak biraz sıkıcı olmuyor mu? Yoksa Avrupa'da bu mu prim yapıyor?

Bu olayı meşhur bir Türk tiyatro sanatçısıyla konuşmuştum. Neden Avrupa'da sinemayla ilgilenenlerin çoğunun homoseksüel olduğunu sormuştum. Aktörler, aktrisler, yönetmenler, senaristler... Neden? Bana bunun sebebini çok sosyolojik bir dille açıklamış, Avrupa'nın 20.yüzyıl başında nasıl şartlarda olduğunu hatırlamamı istemişti. Almanya'da Hitler ve Hitler'in baskı kurduğu birçok Avrupa ülkesi (Fransa da buna dahil!), İtalya'da diktatör Mussolini, İspanya'da Franco... Bu liste devam eder. Demek istediği şuydu: baskı altından yeni kurtulmuş ülkelerde, bir çok bastırılmış duygular bir hastalık gibi "topluma bulaşmış" bir şekilde patlayıverir. Haklı olma ihtimalini en çok İspanya'da görüyorum. Pedro Almodovar filmlerinin değişilmez konusudur "homoseksüelite"... Hep bu konu üzerinden devam eder Almodovar. Anne sevgisi karışır kimi zaman bunun içine, kimi zaman da baba baskısı. İşte tüm bu ögeler homoseksüeliteyi işleyebilmesi için kullandığı hikayeleri oluşturur, Almodovar'ın...

Özpetek, Almodovar değil!

Deniyor olabilir ama bence alakası yok. Asla da o mertebeye erişemez. Özpetek İtalyan meslektaşlarına "gelin itiraf edin; siz de homoseksüelsiniz, kendinizle barışın!" gibi çağırımlarda bulunan fakat sağ olduğu müddet boyunca babasından sürekli gay olduğunu saklayan bir yönetmendir. Öyle ki, kendisiyle röportaj yapmaya gelen gazetecilere "lütfen homoseksüelite konusunun pek üstünde durmayalım, babamın hala haberi yok" diye basın temsilcisi vasıtasıyla, tembihlerde bulunmuştur kendisi.

Belki de zengin babasına aslında kim olduğunu açıklayarak miras, iş imkanı, popülarite gibi şeylerden vazgeçen ve vazgeçmeyi planlayan iki homoseksüel kardeşin hikayelerini anlattığı Mine Vaganti filmini bu yüzden babasına ithaf etmiştir... Kim bilir.

Ama ben yine de açık söylüyorum: homoseksüel filmlerinden bıktım. Onları anlamaya gayret ediyorum. Asla homofobik değilim. Homoseksüellere saygı duyuyorum. Ama bu tip filmlerin bir çeşit ayrımcılık yaratma, başka bir taraf daha olduğunu hissettirmeye çabalamalarından da birazcık sıtkım sıyrıldı. İyi, güzel ama sen baba bir yönetmensen, bir özürlüyü, bir mafya babasını... hatta iki farklı çeşitlerde mafya babasını büyük bir başarıyla canlandırmayı başarmış Robert De Niro ol; kendini işinin her alanında kanıtla, ben de elini öpeyim, bir sinemasever olarak. Diyorum ben!

Güzel Yönler
Bunun yanında filmin hakkını da fazla yememek lazım. Filmin çekildiği yerler insanlara İtalya'da yaşamayı hayal ettiriyor. Kıyafetler, bir erkeğe giyim tarzını değiştirmeyi düşündürtecek kadar güzel. Bir de tabii muhteşem espriler. Bilhassa homoseksüel kardeşlerin annelerinin esprilerine dikkat.

"Burası orospu kokuyor!" sözüne, tam anlamıyla hasta oldum.


Babaannenin Muhteşem Ölümü! 

Filmin içinde babaannenin ölümü tam anlamıyla şapka çıkarılacak cinsten. Filmde en beğendiğim sahne buydu.

Bu boş hayatta eğer şeker hastasıysan ve en sevdiğin şey pasta-çikolata yemekse... Bu fani dünyada geçireceğin daha on yıl varsa fakat (!) en sevdiğin şeylerden mahrum kalarak... Varsın olmasın o on yıl. Birgün, hatta bir gecen kalsın; onu da en sevdiğin şeyler yaparak geçir. Öyle bir gece geçir ki, öyle olsun ki o son dakikaların; tüm o sana kalma ihtimalini elinin tersiyle ittiğin on yılı hiç merak etme, o muhteşem geceye şükret ağzından ölüm dökülürken.

Son Söz

Böylesi Türk yönetmenlerin imzalarını, daha farklı konuları ele alan filmlerin altında da gör(ebil)mek isterim. Ha bir de... Sevdiği adamı başka bir kadına kaptıran kadın, eminim üzülür. Fakat sevdiği adamı, bir başka adama kaptıran kadın ne yapar? Filmi izleyin...

31 Ekim 2010 Pazar

Lost in Translation


Ukde Sineması'nı yarattığım için, bu tip "altın" zamanlarda, kendimle daha bir gurur duyuyorum. Bu gece, izlediğim Lost in Translation/Bir Konuşabilse hayatımda izlediğim en güzel aşk filmiydi. Gecenin bir vakti, herkesin hoşuna gidebilecek bir film arayışındaydım. Uyku sersemi bir kadını (annemi) ve heyecanlı -bir çok aksiyon içeren- bir film olmadığı zaman çabuk pes eden bir adamı (babamı) memnun etmek zorundaydım. Yoksa kalkıp giderlerdi. Tek başıma film izlemekten zevk almadığım için değil, paylaşmanın izlenen filmin sokağını değiştirebileceğini düşündüğüm için...

Konu İtibariyle Zengin
Lost in Translation filmi, konu itibariyle pek zengin. Yirmi yedi günde yapılmış bir film. Sofia Copolla ile gurur duymak gerekir ve biraz çekinerek de olsa "Amerika'yla da"... Her açıdan eleştirilebilir ama sinemaya verdikleri değere diyecek söz yok... Neyse... Çok güçlü adaylarla çekişmese bile yine de Akademi Ödülü sahibi bir senaryosu var. Sofia Copolla ( Nicolas Cage'in kuzini ve efsane yönetmen Francis Ford Copolla'nın kızı), kendisi hakkında oluşabilecek ön yargıları adeta parçalamış bu filmle. Kendisini ayrıca The Godfather Part III'te, Mary Corleone olarak da hatırlayabiliriz.

Bob Harris (Bill Murray) modası geçmiş bir Amerikalı aktördür. Tokyo'ya bir viski markasının reklam filmlerinde oynamak üzere iki milyon dolar karşılığında gider. ("pek de modası geçmemiş!" dediğinizi duyar gibiyim) Tokyo'da kaldığı otelde, bir gezgin fotoğrafçının karısı olan Charlotte'la (Scarlett Johansson) tanışır. Her ikisi de, bu dopdolu ülkede ve etraflarında gelişen bir çok hareketli olaylar (filmi izleyenler bu kısmı doldururlar) karşısında büyük bir yalnızlık çekmektedirler. Bob Harris, hem mesleğindeki geldiği nokta, hem de eşiyle yaşadığı sıkıntılarla boğuşmaktadır. Biraz bıkkındır.
Charlotte ise, eşini kimi zaman sığ bulmaktadır ve ona yeterince bağlı olamamanın eksikliğini hissetmektedir. Sonuçta o da son derece yalnızdır.
Nitekim, bu iki insan arasında fevkalade sıcak bir yakınlık başlar.

Issız Adam ve Notting Hill gibi filmlerden bu filmi ayıran nokta!
İşte film, tam bu esnada bir çok klişeden kendisini soyutlayıverir. Film boyunca bu aşka dair bir iki ufak belirti görüyoruz. Bir iki öpüşme (filmin sonlarına doğru), bir iki temas... Hepsi bu. Fakat, bu aşk o kadar kendini belli ediyor ki... Tüm bu yoksunluğa rağmen. Aynı yatakta yattıkları bile oluyor. Birlikte sarhoş oldukları, birlikte yemeğe çıktıkları... Fakat asla bir cinsel ilişki olmuyor. Her şey çok dozunda. Bir çok şeyin farkındalar. Her ikisi de evli, her şeyden evvel bunun farkındalar. Bunu bilmek insana acı veriyor. İzleyici bunu hissediyor. İşin zor kısmı zaten burada. Büyük oyunculuk, ince senaryo kendisini burada belli ediyor. Bu kadar az imkana rağmen, öyle bir bakış, ufak bir diyalog belki bin kere "sana aşığım!" diye bağırıyor. Hiç bir abartı yok. Sekiz yüz elli çeşit garnitürün içerisinden filmi seçmek zorunda kalmıyorsunuz; film orada, sadece kendisinin kollarına bırakıyorsunuz kendinizi.

Romantik salon müzikleri. Viski. Değişik sigaralar ve o yoğun Tokyo'da iki yalnız insan. Muhteşem bir aşk. İmkansız ve imkansızlığın kabul edildiği bir aşk. Gerçek hayatta olabileceği gibi, olduğu gibi.

Yeşilçam'a Sitem!
Biz Türkler, maalesef Yeşilçam denen o furyanın içinde büyüdük. Bu sebepten Issız Adam tarzı "aman Allah'ım aşkımdan ölüyorum!" tarzı naralar atan filmleri severiz. Ama bir yandan da biliriz ki bu gerçek hayatta olmaz. Kör kız ile, zengin gencin aşkı, zengin fabrikatör kızıyla fakir ama aşık şoför... Hep bunları izledik. Ama neden gerçekçi olup biraz bu işin böyle olmadığını kabul etmiyoruz? Sinema bize istediğimizi mi vermek zorunda? "İnşallah kavuşurlar" diye kenetleniriz birbirimize ve kavuşurlar. Oysa ki kavuşmama ihtimalleri daha yüksektir. "Bir kapıdan girişi, bin farklı şekilde oynayabilirim" der Marlon Brando. Evet çoğumuz normal bir kapıdan giriş bekleriz, ama gerçekçi olalım; kimi kapıdan girişlerde tökezleyiverir insan. Bunu beyaz perdede görmeye neden tahammülümüz yok?

Notting Hill'de mesela. O muhteşem müzik başlar. Bir taksiye cümbür cemaat atlarız ve dostumuz Grant'ı, kaybetmek üzere olduğu sevgilisine yetiştiririz. Peki yetiştirmesek olmaz mı? Umursamasak? Ya da yetiştirsek ama sevgilisi onu hiç umursamasa? Hatta tanımasa?...

Ya da Issız Adam'da bir çok hemşehrim kızın öteye beriye, oraya buraya yazdığı o güzel sözler: "uyuyorum zannediyorsun ama aslında donuyorsun, ölüyorsun haberin yok!"... Ya da öyle bir şeydi işte. Yahu Allah aşkına, kaçımız sevgilimize böyle bir cümle kurduk. Kaçımıza bu cümle kuruldu sevgilimiz tarafından? Kurulduysa bile kaçımız "peh!" deyip kıkır kıkır gülmedi?

Gerçekçi olalım. Sinema hayal edileni vermez. Olanı verir. Duvar yazıları güzeldir, ama bir de bu yazıların hayatımıza girişi vardır. Falım sakızından çıkmış bir hayat yaşanmadığı gibi, Falım sakızından çıkan fala göre hayatını şekillendirmiş filmler de olmamalıdır.

Bu dediklerimi filmi izlerseniz ya da izleyenler daha iyi anlarlar. Yaşanabilecek bir aşk.


Oyunculuğa Bir Parantez!
Meşhur ağlayan palyaço hikayesi dilimize pelesenk olmuştur. Bizi güldürenlerin ağlamasını sevmeyiz. Dikkat edin; sınıfınızda habire ağlak takılan insanların ağlaması çok canımızı yakmaz, ama çok neşeli insanların ağlayışları bizim canımızı fena halde yakar. Bill Murray hayatımda gördüğüm en iyi komedi film aktörüdür. Bunu daha evvel bir başka blog yazımda belirtmiştim. Efsanedir. Durağan komedi nedir en iyi bilenlerdendir. Jim Carrey yavşağı gibi ağız yüz bükerek değil, bir bakışıyla, bir duruşuyla, pek azımızın yaptığından emin olduğumuz bir mimiğiyle insanı güldürür. İşte bu yetidir. Ve işte o adam, bu filmde fena halde aşık... Öyle aşık ki, onun üzülmesini istemiyoruz. Bir kaç Bill Murray filmini yakın zamanda izledikten sonra bu filmi izleyen takipçiler, demek istediklerimi anlayacaklardır. İstemedim ya, gerçekten istemedim ağlasın.
Ama az evvel de dediğim gibi; hayat gibi film de istediğini vermez, yaşanacağı verir.

Bu filmi Copolla Bill Murray'i düşünerek yazmış ve eğer Bill Murray oynamayı kabul etmeseymiş, film yapılmayacakmış... Kim bilir böyle kaç film kaçırıyoruz yılda...

Bill Murray çoğu sahneyi doğaçlama oynamış. Yetenek abidesi bir insanı zaten yazılı bir iki cümle tutamaz.

Oscar adayı olmuş ama Sean Penn (Mystic River) ödülü kapmış. Yazık olmuş. Kaldı ki ben o filmi de, hatta Ukde Sineması'nda izledim. O zamanki görüşlerimi hatırlamıyorum ama bu "efsane" performanstan sonra Bill Murray bu ödülü almalıymış.

Kendisini tarzı dışında bir rolde daha kanıtlamış oldu böylece Bill Murray, galiba en beğendiğim aktörler sıralamasında bir değişikliğe gitmem gerekecek.

O güzel ve gerçekçi (gerçekçi olduğu için güzel) uyuma sahnesi
Bir de Scarlett JohanssonMeryl Streep buna iyi bir örnektir.

Sandra Bullock falan hikaye.

Hele bir yatağa gömülüşü var ki... O suratın, öyle gülümseyerek, öyle gözlerini kapaması... O kadar gerçekçiydi ki. Hani şu "ben bu sahneyi daha evvelden görmüştüm!" durumu...

Kısacası olağanüstü oyunculuklar ve film. Mutlaka ama mutlaka izleyiniz...



Muhteşem Birkaç Diyalog

Bob: Ne iş yapıyorsun?
Charlotte: Kocam fotoğrafçı. Burada işi vardı, ben de ona eşlik edeyim dedim.
Bob: Peki ne iş yapıyorsun?
Charlotte: Aslında henüz emin değilim...

...

Charlotte: Haydi bir daha asla buraya gelmeyelim; çünkü bir daha asla buradan bugün almış olduğumuz zevki alamayacağız.

...

Bob: Gitmek istemiyorum...
Charlotte: Gitme... Burada, benimle kal. Bir Jazz grubu kurarız!

...

Bob: Çocuğun olduğu zaman, her şey fevkalade karmaşıklaşıyor.
Charlotte: Bu ürkütücü.
Bob: İlkinin doğduğu gün, hayatının en berbat günü oluveriyor.
Charlotte: Oysa kimse böyle demez.
Bob: Bildiğin hayatın, bir anda uçup gidiyor... Hiç bir şekilde geri dönmemek üzere. Ama sonra nasıl yürünür, nasıl konuşulur öğreniyorlar... Ve sen onlarla birlikte olmak istiyorsun. Sonra biranda hayatında tanıdığın en iyi ve şeker insanlar oluveriyorlar. 
Charlotte: Çok şeker.


Filmin sonuna dair konuşmak hoşuma gitmez. Kimi sinemaseverler filmlerin sonuna çok önem verirler. Bu onlar için her şey demektir. Fakat haklı olarak akıllara bir soru gelecek filmin son sahnesinden sonra. Bu sahneden sonra çok canınız sıkılacak hatta yönetmene ya da oyunculara bir mail atmayı bile düşüneceksiniz. Benden size tavsiye, hiç zorlamayın Fellini'den Dolce Vita'yı izleyin. Demek istediğimi anlayacaksınız.







 Son Söz

Film dört milyon dolara yapılmış ve 119 milyon dolarlık bir getirisi olmuş. Başka da bir şey yazmıyorum zaten. İddiadan hesaplı değil mi Türk gençleri? Bir düşünün isterseniz...

25 Ekim 2010 Pazartesi

Face/Off


Kimi filmleri sırf birinin hatırına izlersiniz. "Bu akşam 'A' filmini izleyelim mi?" dediği zaman kıramayacağınız bir insan, o filmi izlersiniz; hiç istemiyor olsanız, hiç o filmin havasında olmasanız bile... Yapacak pek bir şey yoktur.

Arjantin'e ilk gittiğim zaman, oradaki ailemle birbirimizi tanıma aşamasında kendileri benden, bana dair tüyolar almaya çalışıyorlardı. "Edebiyat ve bilhassa sinema ilgi alanım" demiştim bir gün sofrada yemek yerken. Bunun üzerine, haliyle, onlar da bu iki alanı "ortak alanımız" olarak bellemişler ve bana o alanda "söyleyecek sözleri varsa", söylemişlerdi.

Ben her daim, Amerikan düşünce yapısının propagandası olan filmlerden rahatsız oldum. Belki de bu rahatsızlığımın altında ince bir korku yatıyordu. "Korku" diyorum çünkü adamların güttüğü fikir, maalesef dünyayı büyük bir çoğunlukla yöneten fikir. Bu konuda yapacak pek bir şey yok.

Günün birinde belki de, bizim ülkemiz de sinemanın aslında ne kadar büyük bir silah olduğunu anlar da, bu silahı kullanmayı öğrenmeye çaba sarf eder. O zaman biz de, Issız Adam veya Gönül Yarası gibi "hatalarla dolu" filmleri, "vaaaay" diyerek izlemekten vazgeçeriz -belki de kurtuluruz.

İşte bunları düşünerek ilk defa izlemiştim Face/Off'u Arjantin'de, ailemle birlikte. Yanlış anlaşılmasın; hiç bir şekilde Travolta'ya ya da Cage'e karşı bir ön yargım mevcut değil. Bu iki aktör de; birisi akrabası olması vesilesiyle Copolla'nın, öteki de fena sayılmayacak bir kaç müzikalin ekmeğini yemişlerdir- başarılıdır. Bunun aksini iddia edemem. Bendeki Face/Off 'a karşı olan ön yargının sebebi; o filmi izlemeden bir gece evvel, Amerikan bayraklarıyla dolu gökdelenlerin önünden, ateşli bir müzik eşliğinde hoplaya-zıplaya geçen ve kırmızı-mavi kostümüyle suçluları yakalamaya giden, Amerikan Rüyası mesajları veren bir örümceğin filmini izlememizdi... Bu sebepten ötürü, belki de o akşam izleyeceğimiz filmin sonunda aynı "aldatıcı mesajı" almam beklenecekmiş gibi hissetmiştim, canım sıkılmıştı.

Hiç öyle olmadı!

Babamla baş başa izlediğimiz filmin on beşinci dakikasında babam, şarabın da etkisiyle, uyuya kaldı ve beni filmle baş başa bıraktı. Sabrettim izledim. İşin aslı film gayet hoş başlamıştı ve güzel de bitti. Bir çok yerde "bu film kaç yılında yapılmış acaba?" dediğimi hatırlıyorum.

Üç yıl sonra aynı film, başka duygular

Filme, üç yıl evvel sorduğum sorunun cevabını bilerek başladım Ukde Sineması'nda. 1997! Ben sekiz yaşındayım. (!)

Bir Küçük Ara: Konu

Travolta ile Cage'in yüzleri değiştirilirken
Travolta bir FBI ajanıdır. Cage ise belalı bir mafya babası. Bir de kardeşi vardır Cage'in; tam bir dahi. Kardeşi bir bomba yapar ve New York'ta bir tek kendisinin ve Cage'in bildiği bir yere yerleştirir. Bu arada yıllar evvel Cage, "Travolta'yı vuracağım" diye, yanlışlık Travolta'nın oğlunu vurur, öldürür. Travolta da bünyesinde bu acıyı pek tabii besler. İntikam ateşiyle yanıp tutuşan Travolta, ne yapar eder, bir şekilde Cage'i yakalar ve bu esnada herife anormal bir hasar verir. Cage, komadadır. Cage'in dahi kardeşi de, direk hapise düşer.

Fakat bir sıkıntı vardır. Patlamak üzere olan bombanın yerini bilenlerden biri komada, ötekisi ise hapistedir. Bunun üzerine FBI, Travolta'ya şöyle bir teklifte bulunur: "gel, senin ve Cage'in yüzlerini değiştirelim (face/off), seni sanki Cage'mişsin gibi hapishaneye kardeşinin yanına yollayalım. Sen kardeşinin ağzından baklayı al, dışarı çık ve bombayı imha edelim!". Bu fikre başta fena halde kıl olan Travolta, bir süre sonra "vatan-millet Sakarya, yapcek bişey yok" deyip, görevi kabul eder. Yüzler ameliyatla değiştirilir, Travolta hapse yerleştirilir.

İşte film burada başlar. Çünkü bir gece Cage, beklenmedik bir anda komadan çıkar ve bu gizli görevden haberi olan herkesi öldürüp, Travolta'nın yüzünü kendine geçirterek hayata bir FBI ajanı olarak döner... Bir sapık katil, FBI ajanı olursa...

Yaşıma Geri Dönecek Olursak!

Dediğim gibi bu son derece ilginç konuyu çekmek için pek tabii iyi bir bütçe-prodüksiyon gerek. Bunu da Amerika (CIA) bulmuş vaziyette. Ta 1997'de, ben sekiz yaşındayken, adamlar bu zor senaryonun altından, pek de fazla göze batmayan bir-iki eksiklik dışında başarıyla kalmışlar. Tebrik etmek lazım...

Film heyecanlı gidiyor. Hiç sıkılmıyorsunuz. Bir saat daha eklense filmin sonuna izlersiniz, hiç daralmadan...

1997 Face/Off


"Bir Eric Rohmer, Godard -Nouvelle Vaguue- filmi neden bu kadar yorucu ya!" diye sitem eden "entelektüel eğilime özenmiş" sinemasevere cevabım "işte Face/Off ve Face/Off benzeri filmler yüzünden bu böyle" olurdu. Çünkü bir çok Hollywood filmi lüks bir restoranda yemek yemek gibidir. Bir-iki derken üç kere lüks restoranda yemek yediniz mi, üzülmeniz gerek şey; ortamın yapaylığı değildir sadece, aynı zamanda o dakikadan sonra bir daha hiçbir zaman esnaf lokantalarından zevk alamayacağınızdan duyduğunuz korkudur. Hollywood'un bir çok filmi sadece sizi eğlendirmez, bir yandan da sizi bağımlı eder.

Ben "sakın Hollywood filmi izlemeyin!" demiyorum, sadece bilinçli olun. Bir sistemin temsili, dolaylı yoldan propagandası filmleri izlerken, her zaman arkanızda, tek elinizle tuttuğunuz saklı bir sopa olsun.
1997 Face/Off

16 Ekim 2010 Cumartesi

The Prestige


OPENING AT PANTAGES/ THE PROFESSOR
Ben şahsen Amerikan filmlerine çok ön yargıyla yaklaşan, sahip olduğum bu ön yargılarla da gurur duyan bir sinemaseverim. Ne demek istediğimi eğer Lord of the Rings, 300... gibi doğu karşıtı, Hristiyan propagandacısı filmleri izlerseniz anlarsınız. Fakat kimi amerikan filmleri de var ki; gerçekten tarafsız, hatta belli bir düzenin de büyük muhalifi... Onlara da büyük saygı besliyorum.

Küçük bütçelerle de olsa, büyük yapımlar ortaya çıkıyor ve Amerika bunu pek denemese de denedi mi, başarılı oluyor.

İşte kimi filmler için şöyle dememin sebebi de bundan, "yahu keşke şu senaryo bir Avrupalı yönetmenin elinde olsaydı da, bu filmi o yapsaydı!". Filmi piç etmeyi iyi biliyorlar.

Fakat The Prestige, bu örneklerin tam tersi kanadı savunuyor. Bana savundurtuyor belki de. Yani "bu filmi iyi ki bir Avrupalının eline geçmemiş de yüksek teknolojik imkanlarla Amerikalılar çekmişler.

The Prestige, iki sihirbazın birbirleriyle giriştikleri amansız bir mücadeleyi konu alıyor.

Christian Bale ve Hugh Jackman bir sihirbazın yardımcılığını yapmaktadırlar. Seyirciler arasında halktan insanlar gibi gösteriyi izleyip, "sahneye şimdi iki kişi istiyorum" dediğinde sihirbaz, sahneye atlayıp, sihirbazın dediğini, kendilerine daha önceden tembih edildiği gibi yapmaktadırlar. "Şunu tutun, şunu edin.." gibi zırvalıklar. Olay tamamen seyirciyi kandırmak üzerine kurulmuş. Ve Bale bundan rahatsız olmaktadır. Ona göre gerçek sihirbazlık bu değil. Bu insanları dolandırmak. Jackman ise halden memnundur. Karısı da şovda yer almaktadır ve en önemli rollerden biri karısınındır.

Sahneye Bale ve Jackman, halktan insanlar gibi çıkarlar. Jackman'ın karısının ellerini (Bale) ve ayaklarını (Jackman) bağlarlar. Ardından kadın kilitli tutulacak bir akvaryuma bırakılır, akvaryumun üstü bir kırmızı perdeyle kapatılır ve kadın; elleri ayakları hiç iyi bağlanmadığından otuz saniyede akvaryumdan kurtulup dışarı çıkar, alkış kıyamet ortalığı götürür...

Fakat Bale, bunun bir düzenbazlık olduğunu bildiğinden bir pislik yapmaya karar verir. Sahneye çıkınca, Jackman'ın karısının ellerini çok yaman bir düğümle bağlar ve Jackman'ın karısı akvaryumdan çıkamaz, boğularak can verir... İşte film böyle başlar. Bu olay iki dostun arasında büyük bir gerilime yol açar ve her ikisi de birbirlerinden (önce Jackman elbette) intikam almaya başlarlar.

Buraya kadar her avrupa sineması "bilhassa Alman, İngiliz ve Fransız sinemaları" bu sahnelerin altında kalkabilirler. Fakat geri kalanında işler değişir.(gibi geliyor bana...) İzleyen ne demek istediğimi anlar, özellikle işin içine Tesla'nın girdiği sahnelerde...

 Tesla Davası!

Bir de Tesla muhabbeti var tabii! Tesla, Edison döneminde yaşamış ve Edison'dan daha parlak olduğu söylenen bir bilim adamı. Haliyle bizim memlekette de "meyve veren ağacı taşladıklarından", e, pardon, heliyle dünyada başarılı insanlar pek çekilemediğinden; hele bir de bu insanlar bizimle aynı işi, bizden iyi yapıyorlarsa, onları taşladığımızdan, Tesla hep Edison'un arkasında kalmış bir kimse olarak kalır.

Hatta kimileri Tesla'nın "klonlama" işlemini ilk icat eden mucit olduğunu, fakat Edison'un çeşitli oyunlarıyla tüm icatlarının içine limon suyu sıkıldığını söylerler. Ne kadarı doğrudur bilemem ama anlaşılan pek de Ekşi Sözlük geyiği gibi değil... Bunu da filmin de aynı olayın -klonlama işleminin-üzerine eğilişinden anlıyorum.

Kendini İşine Adama

Birçoğumuz babalarımızdan, annelerimizden ya da etrafımızdaki çalışanlardan duymuşuzdur, "kendin(m)i işin(m)e adadı(m)!" tarzı cümleleri... Bir de bu filmi izleyin öyle söyleyin bakalım bu tarz iddialı cümleleri! İki sihirbaz resmen eşlerinden, hayatlarından vazgeçiyorlar ellerindeki sırlar açığa çıkmasın, işlerine olan saygıları baki kalsın diye... Gerçi Jackman'ınki işine olan saygısından çok intikamına olan saygısıyla alakalı ama yine de dediğime dikkat ederek izleyin filmi...


Zevkli ve akıcı bir film. Uykulu izlemeyin, film karışık gidiyor, hani bir baştan, bir sondan gibi...

XXY


Dün gece Ukde Sineması'nda izlediğim film bir Arjantin filmiydi. Son derece çarpıcı, fantastik gibi gözüken fakat gerçeğin ta kendisi olan bir filmdi xxy.

"Kendi vücudundan korkmaktan beter hiçbir şey yoktur" sözü, filme rehberlik etmiş. Filmin konusunu yaratan bu cümlenin sahibi, kız doğup yaşı ilerledikçe erkekleşen, hem kadın, hem erkek cinsel organına sahip bir insanoğlu. Fantastik gibi duran, fakat gerçeğin ta kendisi olan yer de burası zaten. O da bizim gibi bir insan, uzaylı değil yani.

Bir hermafroditin (hem erkek, hem dişi cinsel organına sahip bir insanın) başından geçen olaylar üzerinden, bir ailenin portresini çiziyor film. Hatta belki bir kaç ailenin aynı anda.

Alex bu hermafroditin ismidir. Kız görünümünde doğumundan kısa süre sonra ailesi durumu fark eder ve evlatları zorluk çekmesin diye, yaşadıkları yerden uzaklara "Buenos Aires"ten, Uruguay'a taşınırlar. Burada baba, deniz kenarında bir ev tutar, ve anne-baba kızlarını orada büyütmeye karar verirler. Alex'in bebekliğini bilen ve birçok şeyden haberdar olan insanlardan ırak.
Fakat bir süre sonra bu hastalığın, bir çeşit estetik ameliyatıyla düzeltilebileceğini (en azından görüntü anlamında) öğrenirler ve bunun üzerine Alex'in annesi, kocasına (Ricardo Darin) danışmadan Buenos Aires'ten, konuyla ilgili bir cerraha bu ameliyatı yapmasını teklif eder. Cerrah, teklifi kabul eder ve Uruguay'a çocuğu ve karısıyla gider.

Baba karsının, doktoru ve ailesini Uruguay'a bu amaçla davet etmesine çok sinirlenir, çünkü kızının isteği olmadan bir ameliyatın gerçekleşmesini istemez. Kızı gelişimini tamamladıktan sonra, her şeyin normale döneceğine, en azından bir cinsiyetin daha çok netleşeceğine inanmaktadır. Kızına sormadan, pişman olunacak bir karar vermek istememektedir.

Fakat zaman ilerledikçe de, Alex cinsiyetine bir türlü karar verememekte, her iki tarafa da ilgi duymaktadır. Sıkıntılı bir yan da buradan filmi sarar. Buenos Aires'ten gelen doktorun oğlu Alvaro ile Alex arasında bir yakınlaşma başlar. Bu yakınlaşma normal bir yakınlaşma değildir. Evet, Alex kız görünümlüdür fakat erkek cinsel organı da vardır ve Alvaro Alex'in dişi yanıyla değil de daha çok erkeksi yanıyla ilgilenmektedir. Bir cinsel yakınlaşmada da olanlar olur... (Böyle bırakmak da kötü, ama filmi anlatmak alışkanlığım değil)

Filmin sonuna doğru çok acıklı sahneler izleriz. Bir yanda Alex'in erkeksi yanına aşık Alvaro, öte yanda Alex'in dişi yanına aşık bir başka erkek, aslında iki buçuk erkek (xxy) bir ateşin başında otururlar...

Bu sahne bir edebi metinden kopmuş gibidir ve metaforlarla doludur.

Filmin sonu da başı da güzel. Tam anlamıyla bir lüks, sinematografik bir lüks bu filmi izlemek.

Goya ödüllü bu filmi mutlaka izleyin.

Son olarak acı bir diyalog, filmin içinden:

Alvaro, Alex tarafından terk edilmiştir. Alex, kendisine aşık olan çocukla birlikte ateşin başından ayrılmıştır. Alvaro tek başına kumsalda yanan ateşin başında otururken, yanında babası gelir.Ve diyalog başlar...

-Baba: Oturabilir miyim?
-Alvaro: Evet.
-Baba: İçki içmediğini söylemiştin. (Oğlunun elindeki alkol şişesine bakarak)
-Alvaro: İçki içmeye başlamam gerektiğini söylemiştin. (Doktor, Alvaro'ya bunu çok maço bir edayla birkaç sahne evvel söylemiştir)
 ...
-Alvaro: Beni seviyor musun?
-Baba: Sen benim oğlumsun.
-Alvaro: Konuşacaksak adam gibi konuşalım, dürüst cevap ver.
-Baba: Az çok seviyorum...
(Alvaro'nun gözleri dolar)
-Baba: Peki sen? Beni seviyor musun? Nasıl bir insan olduğum, yaptığım şeyler hoşuna gidiyor mu?
-Alvaro:Senin yeteneğine -hekimlik- sahip olabilmek için her şeyimi verirdim...
...
-Alvaro: Sence ben de herhangi bir konuda yetenekli olabilir miyim?
-Baba: Hayır...
-Alvaro: Peki hiç aklından benim günün birinde işe yarar bir insan olabileceğim geçti mi?
-Baba: Hayır.
...
-Alvaro: Anlamıyorum; çünkü eskiden böyle değildi...
-Baba: Nasıl değildi?
-Alvaro: Yani; bana olan ilgini ne zaman kaybettin? Ne zaman gözünden düştüm?
-Baba: ...Uruguay'a gelmek iyi bir fikir değildi, annen haklı, dönüyoruz...
-Alvaro: Ne zaman?
-Baba: Güneşin doğuşuyla birlikte...
-Alvaro: Hayır, ben daha gitmeye hazır değilim.
-Baba: Neden? ... Alex'ten mi hoşlandın?... Bu hiç de kötü bir şey değil, çünkü senin ibne olmandan çok korkuyordum.
...

Bu son derece acıklı sahneyi daha bir düşünerek izlemeniz dileğiyle.

 Merak edenler için Vikipedi'den Hermafrodit'in Etimolojisi:
Kelime olarak hermafrodit yunan mitolojisindeki Hırsızlık Tanrısı Hermes ile Güzellik Tanrıçası olan Afrodit'in adlarından gelmektedir. Efsaneye göre Afrodit ile Hermes'in bir oğulları olur. Adını Hermafrodit koyarlar. Hermafrodit o kadar güzeldir ki bir su perisinin dikkatini çekmiştir. Peri kız, sürekli ona yakınlaşmak için uğraşır ;ama Hermafrodit'in nazı ile karşılaşır. Bir türlü yüz bulamayan peri kız, Hermafrodit gölde yüzerken birden karşısına çıkar ve sıkı bir şekilde ona sarılır. Tanrılara onları birbirlerinden ayırmamaları için yalvarır. Sonunda dileği kabul olur ve ikisi de aynı vücutta can bulurlar. Böylece ortaya çift cinsiyetli bir yaratık çıkar.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Afterwards (Aslı)


"Ölüm. Bilmediğin bir son için kendini hazırlamak. Neye hazırlanıyorsun? Sen de bilmiyorsun diğerleri gibi, ben gibi. Yine de bilmemek yıldırmıyor. Bilmediğin birşey asla olmamalı. O boşluğu doldurmalısın. Bilmiyorsan ne olduğunu sen vermelisin ona varlığını, sen adlandırmalısın. Ve etrafta binlerce inanış binlerce yargı binlerce tartışma...uçsuz bucaksız...Oysa Gilles Bourdos'un yönettiği 2008 yılı yapımı Afterward filmindeki küçük kız karakteri ''Tracey'' insanların yıllardır cevabını aradığı, onu bulduklarında ise onun ne işe yarayacağını bilemedikleri ve en önemlisi de onu öğrendiklerinde gerçekten bilip bilmemek istediklerinden emin olmak için geç olacağı o soruyu soğukkanlılıkla ve belki de yaşının verdiği o basit cümleleriyle açıklıyor. Ölünce bizi toprağın altına koyarlar, sonra sümüklü böcekler bizi yer ve yok oluruz. Tam kelimesi kelimesine hatırlayamasam da Tracey babasını şaşırtacak kadar gerçekçiydi...Peki bu ölüm anının gelmesi...? Bilmek ister miydi acaba insan ne zaman ve ne şekilde öleceğini? O zaman yaşamak şimdiki gibi anlamlı mı olurdu? Paraşütle atlarken helikopterden onu zevkli yapan tarafı da biraz riskli olması değil midir? Risk değil midir o adrenalin vücutta yükselmesini sağlayan? Ya da sokakta yürürken kimin öleceğini biliyor olmak bir lütuf mudur? O anı engelleyemeyecek olsan da onu biliyor olmak..."

Yukarıdaki yazı Afterwards'ı birlikte izlediğim Aslı'ya ait.

Film her şeyden evvel çok çekici. Konu itibariyle oldukça ilginç. L'auberge Espagnole, Les Poupées Russes ve Paris gibi klasikleşmiş fransız filmlerinin başrol oyuncusu Romain Duris'in ilk ingilizce performansını bu filmde görmek de bir yandan hayli heyecan uyandırıcı.

John Malkovich gibi bir usta oyuncu hakkında yorum yapmaya zaten gerek yok gibi. Adam hep klasını koruyor.Belli bir oyunculuk düzeyi var ve Disgrace filmiyle üst safhalara çıkardığı bu kalitesini, hiç belli bir standardın altına düşürmüyor. O da, ismini filme dahil ettiğinde, filme seyirci tarafından güven bahşettiren oyunculardan.

Filmin konusu, dediğim gibi; ilginç. Ölümüne kesin gözüyle bakılan bir çocuğun, bir anda, mucizevi bir şekilde hayata dönmesiyle film başlıyor. Bu çocuk, yıllar sonra karşımıza işinde başarılı bir avukat olarak çıkıyor. İşindeki başarısı, her avukat gibi birazda gaddarlığından geliyor.

Adamın hayatı, birgün karşısına çıkan Dr.Kay'in (Malkovich) kendisine kısa süre sonra ölümü yaşayacağından bahsetmesiyle değişiyor.

O sabah-akşam çalışan, takım elbiseler içinde ve de gökdelenlerde yaşayan adam, bir anda hayatının sonunun geldiğini düşünerek; doğal güzelliklere kendini bırakmış, yıllar evvel kaybettiği sevdiklerini kazanmaya çalışan bir adam oluveriyor...

Buraya kadar güzel giden her şeyi muhteşem bir final izliyor.

Filmin en ilginç yanı, tüm olayları bir ilişki üzerinden anlatmaya çalışması. Onu da filmi izleyen anlasın...

Filmi izlerken düşündüğüm tek şey şu oldu:
Hani hep derler ya: "her gününü, sanki o gün hayatının son günüymüş gibi yaşa..." Bu cümle ilk duyduğunuzda çok cazip geliyor. Fakat biraz düşününce anlamını yitiriyor. Yani bu teze karşı çıkışım "e, iyi ama o zaman hayatımıza devam edemeyiz, uzun vadeli bir şeyler yapamayız" fikrinin kafamda oluşmasından değil. Benim bu teze karşı çıkışım, eğer günümüzü sanki hayatımızın son günü gibi yaşarsak, o zaman yaptıklarımızı sıradanlaştırmaz mıyız? Yani demek istediğim; zaten yaptığımız tüm mükemmel şeyleri son günümüzde yapıyormuşuz gibi yaptığımızı düşündüğümüz için, yaptıklarımız mükemmel... Öyle değil mi? O yaptıklarımızı mükemmelleştiren, son gün heyecanı. Yoksa onlar da birer sıradan olay değil mi? Bir günlüğüne Arjantin'de yaşamak, biz Arjantin'de yaşamayanlar için heyecan verici, bir Arjantin'li için de durum böyle mi?

Film bir sürü şey düşündürdü. Bir romandan uyarlamaymış. Okunması gerek, sonra filmi izlemek gerek. Film çok büyük bir bütçe ile yapılmamış olsa gerek, iyi ki de öyle olmuş. Bir Cameron tarzı yönetmen, filmi tam anlamıyla "piç" edebilirdi...

Vicky Cristina Barcelona


Ukde Sineması'nı ziyaret eden Shrew, alttaki yazıyı blogunda yayınladı, kendisine çok teşekkür ederim:

"

UKDE SİNEMASI VİCKY CRİSTİNA BARCELONA

"Bana bir masal anlat Woody; içinde Barcelona olsun" deseler böyle bir film yapardı.Demişler mi acaba?

Aşk tabii asıl tema.

Görsellik de eklemek gerek.

Mekan da güzel olmalı.

Melodisi olmalı aşkın akılda kalan.

Kokusu da.

Ve tam da zamanında olmalı.

Kendini aşka hazırlaman, duyularını ona tamamen açman ve kucaklaman kocaman.

Filmin konusu özetle bu, bana göre.

Ama süregelecek,hiç sonlanmayacak aşk için bunların yanında birşey daha var:Rekabet.

Aşk bu bence.

Bir üste çıkma çabası.

Bu çok yorucu,bunaltıcı, sinir bozucu ve yıpratıcı bir süreç de olsa; sonlanamıyor ve bitmiyor.En sınırsız,en berbat,en küçültücü,en rezil şekilde de olsa devam ediyor.

Asla tekdüzeliğin bataklığına gömülmeden, olabildiğince çamura bulanma.

Bu yüzden herkes pes edip,kabullenip, geri çekilse bile Juan Antonio ve Maria Elena farklı bir biçimde hep devam ediyorlar.Diğerleri bir şekilde giriyorlar, bir süre kalıyorlar ve sonra çıkmak zorunda kalıyorlar.

Vicky için zamanın ve mekanın etkisi aşkı tetikliyor.

Cristina'da; aşka hazır olma ve akıntısına kapılma arzusu.

Judy; pişmanlıklarının içinde debeleniyor,geç kalmışlıkların girdaplarında sürükleniyor.Aşkın dışında kalan ama Vicky ile kendini dahil etmek isteyen.


Juan Antonio ve Maria Elena.Aşk onlarınki.Barcelona da onların,müzik de.Aşkı en çılgın, en cesur ve en korkusuz onlar resmediyorlar. En güzel müzik ve havadaki o gizemli koku eşliğinde elbette."

3 Ekim 2010 Pazar

El Crimen del Padre Amaro


Uzun bir aradan sonra Ukde Sineması'na, Aslı'nın isteği üzerine bir Bernal filmiyle döndük. Çoğu Bernal filmini izlemiş olduğumdan ve bir çok Bernal filmini kafadan, sırf aktörümüz İspanyolca konuşmadığı için elediğimizden geriye bir tek "El crimen del padre Amaro" kaldı.

Portekiz'li yazar ve diplomat José Maria de Eça de Queirós'un aynı adlı romanından uyarlama olan bu filmi sonuna kadar "bir şeyler" olacağına dair beklentilerimi, umudumu kaybetmeden izledim. İnternetten takip edebildiğim kadarıyla bir çok sinemasever de benim gibi yapmış.

Film 2001 yılı Meksika'nın En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı. Nirgendwo in Afrika (nowhere in Africa) filmi, o yıl Almanya'yı birinciliğe taşımış. Yani Oscar'dan da eli boş dönmüş film.

E peki oyunculuk nasıl dersek? O da bence beş para etmez. Tek meşhur aktör Bernal'i film boyu izlerken tek bir şey düşündüm, o da; filmde yan rolde Ruben'i oynayan Andrés Montiel'in nasıl olup da bunca yıldır uluslararası anlamda Bernal'in önüne geçemediği... Bence bu filmde Bernal'den çok daha iyi bir performans sergilemiş.

Ha bir de bir kız var tabii. Ana Claudia Talancón... Güzelliği oyunculuğunun önüne geçmiş gibi duruyor. "Güzel/yakışıklı olmak bir oyuncu için hem avantajdır, hem dezavantaj" sözünü iyi açıklayan bir performans sergiliyor... Matando Cabos adlı bir filmi daha var. Zaten merak ettiğim bir filmdi, izleyeceğim, sonra kız hakkında daha net yorum yapabilirim.

Film neden bahsediyor? Ufak bir Meksika köyüne yeni atanan genç bir rahibin başına, bir rahibin başına gelebilecek en kötü şey geliyor; arzusu bitmek tükenmek bilmeyen bir kızın kendisini sürekli tahrik etmesi... Olaylar buradan başlıyor. Kız ne yapıp ediyor, bir şekilde Bernal'in (rahibin) kanına giriyor. Geri kalanı izlemeye değer.

Koleksiyona mutlaka konulacak bir film midir bilemem, ancak izlenilebilir.

Filmin beğendiğim noktalarını hatırlamaya gayret edersem; aklıma öncelikle günümüz Türkiye'sinde de net olarak gördüğümüz "basın baskısı" gelir. Dinin dokunulmazlığını delen bir gazetecinin başına gelenleri görünce film sanki günümüze atıfta bulunuyor gibi geliyor...

Bu baskıyı film de gerçek hayatta yemiş. Dini çevreler filmi epey protesto etmişler. Normaldir...

Kısacası muhteşem bir film değil. Ama elinize geçerse, izleyin derim.

7 Eylül 2010 Salı

Burn After Reading





Burn After Reading, zengin oyuncu kadrosuyla vizyondayken de dikkatimi çekmiş, fakat fragmanını gördükten sonra Ocean's Eleven tadında bir film olduğunu zannedip, izleme gereği duymamıştım. Bırakın filmi izlemeyi, dvdsi elime geçtiğinde koleksiyonuma eklemeye "tenezzül bile etmemiştim"! Ne kadar yanılmışım...

Yanılgımın farkına Synecdoche, New York filmini izledikten sonra, uykusuzluktan bir film daha devirmeye karar verip "oynat" tuşuna basmamla vardım. Aklımdaki film, itiraf etmek gerekirse Burn After Reading değildi. Hatta u film aklımın ucundan bile geçmezdi. Ancak, izlemekten kaltığım filmin kafa karıştırıcı ve bir yandan da mutluluk verici ağırlığından sonra, beni ancak rahatlatıcı bir film kendime getirrebilirdi. Anlamaya pek uğraşmayacağım, uyursam da pek bir şey kaybetmeyeceğim bir film...

Bu kadar hakarete varır cümleleri yapıştırdığım filmin oyuncularına bakar mısınız? George Clooney, John Malkovich, Brad Pitt, Tilda Swinton ve Frances McDormand... Peki ya bu filmin yönetmenleri kim? Coen kardeşler...


Tüm bu satırları yazdıktan sonra kendime soruyorum: "acaba bu filme karşı bu kadar çok önyargı bulundurmamın sebebi neydi? diye... Bulamıyorum. Belki de dediğim gibi fragmanı çok kötü bir zamanımda izledim. Bu bir sebep olabilir zannedersem...

İnanılmaz derecede kafa boşaltıcı bir film. Eğer dertliyseniz, yorgunsanız, mutlaka izleyiniz. İzlediğim diğer komedi filmlerinde gördüğüm bir özelliğe bu filmde de rastladım. Bu özellik büyük oyuncu olmanın getirdiği bir özellik. Brad Pitt gibi dev bir oyuncu, bu filmde inanılmaz yüzeysel ve tabiri caizse "karizma sıfırlayan" bir rolü oynuyor. Fakat bir role bu kadar mı hayat verilir. Bir aktör bu kadar mı komplekssiz olur! Ülkemiz jönlerine bakıyorum da, nedendir bilinmez kalıplarının dışına bir türlü çıkamıyorlar. Halbuki alın, Brad Pitt örneği karşılarında. Adamda sıfır kompleks! "Ben karizmatiğim, yakışıklıyım, seksiyim... Bana adam gibi roller verin. Kızlar bana hasta olsun!" düşüncesi adamda hiç yok. Adam "her tip rolü oynayamalıyım"ın peşinde. Ya da o kadar aşmış ki, bruları kendisine sormuyor bile...

Neyse ne! Bence John Malkovich ve George Clooney'den daha çok konuşulmayı hak ediyor bu rolüyle Brad Pitt. Helal olsun. Bu performansı izlemek için, sırf bunun için, Burn After Reading izlenir!

Dip not: Şu yukarıda fotoğraflarını koyduğum kareye belki saatlerce bakıp güldüm. O sahneyi bilmem kaç kere baştan izleyip gülmekten katıldım. Bir adam, burnuna silah dayanmışken bu kadar aptal bir sırıtış atabilir mi? Koskoca Brad Pitt, vay be! Helal olsun!

Everything You Always Wanted to Know About Sex * But Were Afraid to Ask







Bir kitabın ilk cümlesi çok önemlidir. Tıpkı bir filmin isminin önemi gibi. Şu isme bakar mısınız? Hani "oğlum/kızım, birayı dilinin altına alark içtiğin vakit daha çok kafa yapıyormuş!" gibi cümleler vardır ya, duyduğumuzda pek itibar etmemiş gibi dururuz ama içten içe fena halde meraklanırız, acaba doğru mu diye, işte Woody Allen'ın bin dokuz yüz yetmiş iki yılında beyaz perdeye uyarladığı filmin adında da böyle, merak uyandıran garip bir tat var. Seks hakkında bilmek istediğiniz, fakat hep sormaya korktuğunuz her şey... Nasıl? Merak uyandırıcı, değil mi?

Yaklaşık bir yıl kadar evvel bahsetmiş ablam anneme bu filmden, behsedişinden kısa bir süre sonra da annem bana anlatmıştı filmin bir kaç sahnesini, kıkır kıkır gülerek... "Bu filmi acaba bulabilir miyiz?" demişti akabinde.

Buldum ve annemin İstanbul'a gelişi şerefine kendisine izlettirdim.

Bir kere sinemayla ilgilenen bir arkadaşımın Woody Allen filmleri hakkında yaptığı bir yorumu hatırlıyorum, demişti ki; "Woody Allen filmlerine karşı hep bir önyargım vardır... Filmlerinde o kadar yoğun diyaloglar var ki; cümleleri algılamaya çalışmaktan filmi izlemeye vakit bulamıyorum!". Sanırım dostum haklıydı. Misal Vicky Cristina Barcelona örneğinde bu yoğun diyaloglardan bahsedebiliriz. Ya da Annie Hall'da... Nitekim bahsedeceğim yakında!

Fakat bu film sıradan bir Allen filmi değildi. Bir kere David Reuben'in aynı adı taşıyan kitabından uyarlama. Yani, tam anlmaıyla bir Woody Allen fikri olduğunu kimse söyleyemez.

Film yedi soru başlığıyla anılan bölümlerden oluşuyor. Kitapta da bu böyle.
  1. Do aprohodisiacs work?
  2. What is sodomy?
  3. Do some women have trouble reaching orgasm?
  4. Are travesties homosexuals?
  5. What are sex perverts?
  6. Are the findings of doctors and clinics who do sexual research accurate?
  7. What happens during ejaculation?
Her bir sorunun çok ilginç cevapları var. Hepsi izlenmeye değer. Ya da daha doğrusu ben ilki dışında her soruya çok komik cevaplar verildiğini düşünüyorum. Hele ki "what happens during ejaculation?" bölümü, tam anlamıyla bir başyapıt. Eğer bir erkeğin erekte olması esnasında içinde neler yaşadığını daha komik ele almış olan bir babayiğit varsa çıksın karşıma. Bu kadar komik yapılamazdı herhalde. Zaten, filmin en ilgi çekici yeri belki de bu kısmı.

Woody Allen, filmin birçok bölümünde oynuyor. Film birbiriyle tamamen alakasız bölümlerden "kısa filmlerden" oluştuğundan, bu bir problem yaratmıyor. Woody Allen'ın pek iyi bir oyuncu olduğunu sanırım kimse söyleyemez, ama bu filmde görmemiş olsak da senaristliğini ve de yönetmenliğini yabana atamayız.

Sanırım onu ekranda görmek, inanılmaz derecede hoşuma gidiyor, rahatlıyorum!

The Life Aquatic with Steve Zissou



The Life Aquatic with Steve Zissou, Ukde Sineması'nda izlediğim ilk komedi filmi. Gelmiş geçmiş, bence en iyi komedi aktörlerinden bir tanesi Bill Murray'dir. What About Bob? (1991) çocukluğuma dair hatırladığım "şeylerden" biridir, bırakın hatırladığım filmlerden biri oluşunu. Oradaki o can alıcı performans yine aynı kişiye, Bill Murray'e aittir.

Gece, izlemek üzere bir komedi filmi ararken oyuncular arasında Bill Murray'i görür görmez seçtiğim film oldu The Life Aquatic with Steve Zissou, fakat tehlikeli bir film seçmişim de haberim yokmuş. Filmin yönetmeni Wes Anderson...

Wes Anderson, nasıl olmuş da Oskar kazanmış? sorusunu defalarca sormak gerekir; çünkü filmleri son derece derindir ve akıcı değildir. Yani pek Oskar jürisinin ilgisini çekmez. En azından ben öyle düşünüyorum. Şimdi açık konuşmak gerekirse pek de filmini izlemedim. Hatta yönetmenin izlediğim ilk filmiydi The Life Aquatic with Steve Zissou. Ama daha evvelden Anderson'un Hotel Chevalier diye bir kısa filmini izlemiştim ve adamın ne tarz filmler yaptığını biliyorum.

The Life Aquatic with Steve Zissou filmi boyunca gözlerimi kapamamak için kendimi zor tuttum. Kabul; film belirli bir film izleyicisine hitap ediyor. Yine kabul; her ülkenin mizah anlayışı farklıdır. Fakat bu kadar da yavaş olunamaz. Film boyu bir iki yere, kendimi zorlayarak, güldüm, hepsi bu.

Bir de siz deneyin bakalım. Haklı mıyım, yoksa sizin üzerinizde farklı bir etki bırakabildi mi film...

Son olarak; oyuncu kadrosuna diyecek yok. Bill Murray'in yanı sıra Owen Wilson, Cate Blanchett.. gibi isimlerde filmde yer alıyorlar. Üstelik burada övgüye değer bir olay daha var. Her iki önemli oyuncu da, çok sıradan rolleri kabul etmişler, hatta kendilerini biraz rezil etmeyi bile göze almışlar. Bu konuda film saygıyı hak ediyor.

Biraz Kusturica havası, biraz belki Burton... Film boyu garip yerlerde gitar çalan adam ise, bence asıl komedinin temelini oluşturuyordu. Özet: absürd bir komedi.

Synecdoche, New York



Orhan Pamuk'un bu kitabının bir kaç bölümünü, lisede, edebiyat dersinde inceleme fırsatı bulmuştuk. Çok iyi hatırlıyorum; hocamın romanın ilk bir kaç bölümünü okuması için bir arkadaşımızı görevlendirmişti ve o arkadaşımız okumaya başladığı anda, kitabın ilk cümlesini -yukarıdaki cümleyi- okuduğu anda hocamız arkadaşımızdan durmasını rica etmiş ve sınıfa, bize sormuştu: "hiç böylesine iddialı bir cümleyi size kurdurtacak kadar sizi etkilyen bir kitap okudunuz mu?"

Kimseden ses çıkmamıştı... Bir-iki kişi ortaya kitap adları atmaya gayret etmişlerdi, fakat belirli bir cümle kurulamamıştı "evet, oldu... şudur;.........." gibi.

Gerçekten de fazla iddialı. Kabul ediyorum... Bu sebepten belki bir küçük değişikliğe gitmeliyim cümlemde... Mesela şu "bütün" kelimesi, benim kulağımı tırmalıyor. Şunu en iyisi... Ne desek? Bulamıyorum. En iyisi sanırım bu kelimeyi silip, atmak!

Tamamı nasıl duruyor bakalım:

"Bir gün bir film izledim ve hayatım bir parça değişti"

"Bir parça" kısmı son anda ağzımdan çıkıverdi. Yakıştı bence. Kabul, cümle biraz ağırlığını yitirdi ama unutmayalım ki; hiç bir Ukde Sineması yazımda bu denli iddialı bir cümle kullanmamıştım. Bu bir ilk ve emin olun, bu ilki hak edecek bir filmdi Synecdoche, New York.

Filmin isminden başlayalım.

Bildiğim kadarıyla Synecdoche kelimesinin türkçesi "kinaye"... Zaten buradan seyirci tedirgin olmaya başlamalı...

Bir ikinci tedirginlik duyulması gereken nokta ise; filmin yönetmeninin Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Being John Malkovich gibi başyapıtların Oskar ödüllü senaristi Charlie Kaufman oluşu. Hatta bu film; deneyimli "senaristin" ilk "yönetmenlik" denemesi!

Kaufman, proje olarak içinde yer aldığı tüm filmlerde bir farklılık yaratmayı bilmiştir. Synecdoche, New York'te da bunu fazlasıyla başarmış.

Filmin başrol oyuncusu ise çocukluğundan beri yakından takip ettiğim bir aktör. Hani Scent of a Woman filminin en can alıcı sahnesinde Al Pacino, prestijli lisenin konferans salonuna girer ve film boyu kendisine yardım eden genç çocuğu kurtarmaya yönelik dev bir konuşma yapar ya. Hani o sırada, çocuğun başının belaya girmesinde payı olan ve Al Pacino'nun tam karşısında oturan bir diğer sarışın çocuk vardır ya, masum bir ifade vermeye çalışır telaş dolu gözlerine... İşte o çocuk, o zamanlar yirmi beş yaşındadır ve geleceğin en parlak aktörlerinden biri olacağını derinden hissettirir. Bu gencin adı: Philip Seymour Hoffman'dır. Kendisini Capote'den de hatırlayabiliriz.

İşte bu muhteşem aktör, sanırım en sevdiğim aktörler listesine dördüncü sıradan girebilir. Üstelik çok da genç, altmış yedi doğmlu. Bir aktör için oldukça genç sayılabilecek bir yaşta.

Filme geri dönersek, elbette ki bu iki sebepten ötürü hayatımda bir parça değişikliğe yol açmadı. Daha derin sebepler var. Mesela konu.

Film biraz sıradan başlar. İlk dakikalarında sizi hiç zorlamayan ve zorlayacağa da benzemeyen bir film portresi çiziyor S, N.Y. Basit bir film izlenimi demiyorum, dikkat! Zorlamayan bir film diyorum.

Fakat her basit çocuk masalında da olduğu gibi, bu filmde de bir "l'element perturbateur" var ve bu filmde de değişikliklere sebebiyet veren nokta: Philip Seymour Hoffman'ın traş olduğu anda musluk borusunun, büyük bir basınçla beraber patlaması ve Hoffman'ın kafasına isabet etmesi.
Hoffman doktora pek tabii gider, ancak hasar anlaşılan kalıcıdır. "Anlaşılan" diyorum, çünkü film boyu kimse Hoffman'a, kafasına isabet eden musluk borusunun yol açtığı hasarın kalıcı olup olmadığı hakkında bir bilgi vermiyor. Hiç bir doktor kendisini bu konuda yeterince bilgilendirmiyor. Hastalığın adını dahi bilmiyoruz. Ne adını, ne de hastalığın Hoffman'ı öldürüp öldürmeyeceğini, hiç bir şeyi...

Bununla birlikte (bu hastalık sebebiyle demek istemiyorum; çünkü bence film bu konuda açık bir kapı bırakıyor) Hoffman'ı karısı, çocuğunu da yanına alarak terk ediyor. Almanya'ya gidiyor. Zaten kadın, Hoffman'ın ilgilendiği sanat dalıyla, Hoffman'ın ne yapmak istediğiyle, tiyatroyla pek de ilgili değil. Kendisi de bir sanat dalıyla uğraşıyor ve Hoffman'ın işini, tiyatroyu pek kaale almıyor. Hoffman'ın yani Caden'ın karısı Adele (Catherine Keener) "micropainting" adı verilen ve tam anlamıyla türkçesini bulamadığım bir çeşit resim sanatıyla ilgileniyor. Micropainting için, çok ufak resim sanatı da denebilir, sanırım.

Dikkat edin, Adele sıradan bir ressam değil, bir müzisyen de değil, bir sporcu hiç değil, kendisi evet, bir ressam ama yaptığı resimler çok olağandışı... Ve bence bu bile, başlı başına çok enteresan, filme bir hava katmış.

Adele, Almanya'ya gittikten sonra bir daha Caden'la pek görüşmek istemez. Önceleri kendisini boşlar, bir süre sonra da kendisini hayatından tamamen çıkarır.

Caden'ın kızı Olive'in sesi gittikçe olgunlaşır ve olgunlaştıkça Alman aksanı kazanır. Bu detay bile iyi düşünülmüştür. Bir noktaya açıklık getirmek gerekirse, filmin bir çok yerinde Hoffman'ın yani Caden'ın hayallerini izliyoruz. Bu sebepten, Olive'in sesinden bırakın haberdar olmayı, gerçekten Olive var mı onu bile anlayamıyoruz.

Adele, Almanya'ya gittikten sonra, fevkalade zengin ve sükse sahibi oluyor. Ama Caden da öyle...
MacArthur Foundation'ı (“genius” grant) kazanıyor Caden, tiyatro yönetmenliğindeki başarısıyla. Ve oradan, ödül olarak aldığı yüksek miktarda parayla da dev bir tiyatro kuruyor, bir film stüdyosu gibi... Ve o film stüdyosunun içerisine bir dev sahne kuruyor. O sahneye de onlarca oyuncu diziyor. Amaç; Caden'ın yaşadığı yalnızlığı, evlat hasretini, kadınına duyduğu özlemi, karısının yerine hayatına giren kadınları, tiyatro başarısını, hastalığını, buhranını ve eğer tüm bunlar bir yalandan ibaretse, o yalanı sahnelemek!

İşte bu fikir bile muhteşem! Sadece bu fikir bile fevkalade!

Büyük cast aşamasında şoke edici bir olay daha yaşanıyor... Film boyu Caden'ın bulunduğu birçok sahnenin arkaplanında yeralan bir adam, tam on yedi yıllık takibin ardından Caden'ın karşısına çıkıyor ve şu cümleleri sarf ediyor:

Takipçi Adam: I don't have a resume, or a picture. I've never worked as an actor.

Caden Cotard: Good. Tell me why you're here.

Takipçi Adam: Well I've been... I've been following you for twenty years. See, I knew about this audition because I follow you. And I've learned everything about you by following you. So hire me. And you'll see who you truly are. Peek-a-boo. Okay... Hazel, I don't think we need to talk to anyone else, this guy has me down. I'm going to cast him right now. And then maybe you and I can get a drink and then maybe we can figure out this thing between us. Why am I crying? Because I've never felt about anybody the way I feel about you. And I want to fuck you until we merge into a Camure, a mythical beast of penis and vagina, internally fused, two pairs of eyes that look only at each other, and lips, never touching, and one voice that whispers to itself.

Caden Cotard: Okay, you got the part.

---
Tüm hayatınız boyunca birinin sizi, günün birinde sizi sahnede oynamak için takip ettiğini bir düşünsenize!

İşte film bu tip muhteşem fikirlerin bir çeşit buluşması.

Gönlüm analiz etmeye, kendimce analiz etmeye devam etmek istiyor ama bu filmi henüz izlememişlerin ağzına bir parmak bal çalmakla yetinmek, amacıma daha doğru bir hizmetmiş gibi geliyor.

Son söz: Synecdoche, New York bu yıl izlediğim en güzel filmdi.

Inglourious Basterds




İkinci Dünya Savaşı’nda, tamı tamına 58.000.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu rakamın yüzde 48’i sivil… Gestapo kamplarından, ya da yapılan çeşitli işkenclerden bahsetmeye, zannedersem gerek yok.

Peki ya sonuç?

“İstila edilen Berlin'de; Hitler, eşi Eva Hitler (Eva Braun) ile yeraltı sığınağında (Führerbunker) 30 Nisan 1945 günü intihar etti.” – Vikipedi…

Hepsi bu mu? Yani bu kadar zeval, bu kadar derin yaralar… Hepsinin sonucunda bir insan ve yandaşlarının en üst düzey olanlarının çoğunun cezası bu mu? Bir intihar… Rahat ve bilinçli… Sevdiklerini son kez öperek, onlarla vedalaşma zamanı bularak… Hatta belki de, pek fazla acı hissetmeden… Bu kadar basit mi?

OLMAMALI!

Bir film yapmalıyım! Ve tıpkı Orhan Pamuk’un dediği gibi “gerçeklere, ancak onları değiştirdiğim zaman katlanabiliyorum” felsefesine bağlı kalarak, tarihi kendimce değiştirmeliyim! Hitler’e farklı bir son yazmalıyım! Ancak bu, benim gönlümü rahat ettirebilir!




Demiş olmalı Tarantino, Inglourious Basterds filminin senaryosunu yazmaya koyulmadan evvel. Çünkü; film başından sonuna kadar tamamen “intikam” kokuyor. Naif ama derin bir intikam!

Ukde Sineması’nda izlediğim ilk Tarantino filmi, ilk Brad Pitt filmi aynı zamanda. Kafayı dağıtmaya ve rahatlamaya birebir… Bu kadar acımasızca sahnelerin bulunduğu bir filmi izlerken “oh ulan, iyi olmuş!”, “beter olsunlar!” gibi cümleler kuracağım aklıma gelmezdi. Ama konu nazilerdi. Konu işkence gören Hitler’di… Kafaları kesilen nazileri görmekti bana zevk veren. Ve hiç fena bir şey değil bu his…

Tarantino’nun amaçlarına ulaşması, benim ve filmi beraber izlediğim ailemin, vahşet sahnelerine verdiğimiz tepkilerden anlaşılıyordu. Hepimiz ne kadar da hınç doluymuşuz meğer.

Filmin sonu geldiğinde, ekrana yansıyanların gerçeklerden uzak olduğunu gördüğümüzde, hiç itiraz etmedik. “Yahu burada bir hata var” demedik. Aksine, yüksek dozda heyecan duyduk.

Bir “sinema filmiyle”, belki de, Hitler’i cezalandırmış olduk. Gerçeklerden uzaklaşıp, hayal ettiğimize eriştik. Bence de zaten, sinemayı güzelleştiren bu.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Chloe



Geçtiğimiz yıl vizyondayken izleme fırsatı bulamadığım filmlerdendi Chloe. Dürüst olmak gerekirse afişini gördüğümde içimde herhangi bir “izlemem gerek!” hissi uyandırmamıştı.

Film bir doktorun, kocasının kendisini aldattığını hissetmesiyle başlar. Doktor, kuvvetle şüphelendiğinden emin olmak için bir fahişe kiralar ve onu kocasının üstüne salar. İşte ne olursa o anda olur.

Filmin devamını söylemek çok isterdim, ama söylemeyeceğim, izleyecek olan izlesin. Basit bir seks filmi değil, her ne kadar kimisine öyle gözükse de… Tam tersine, insanın içinde kalan duyguları zapt etmesinin güçlüğüne dokunan, Freudyen bir noktası dahi var.

Filmi izledikten sonra, Julianne Moore’un nasıl olur da bu filmle Oscar’a aday olamadığını uzun süre düşündüm. Başarılı bir performanstı oysa.
Eğer filmi tek başınıza izliyorsanız, filmin birçok yerinde “ah, aptal kadın!” diyeceksiniz, eğer yalnız değilseniz de muhtemelen bu cümleyi etrafınızdakilerin söylediğini duyacaksınız.

Bir Ahmet Altan-Aldatmak, ya da Unfaithful kokusun filmde var. Bundan kastım; başrol oyuncusu doyumsuz bir kadın, her şeyi var olmasına rağmen yine de muhteşem bir cesareti olan şu kadınlar var ya, işte onlardan. Bu cesareti bir ailenin neredeyse parçalanmasına yol açıyor. Kimse bunun aksini iddia etmesin, çünkü kimseye son sahneyi ve kadının kafasındaki objeyi hatırlatmak istemem…

The Reader-Okuyucu



Filmler maalesef izlenme sıralarına göre değiller… Bu sebepten ilk aklıma gelenle başlıyorum:

“the reader”

Film, eski bir kadın Nazi gardiyanın hayatını anlatıyormuş gibi yaparak, aslında eşi benzeri olmayan bir merhamet duygusunu işliyor. Demek istediğim, yorumumun ilerleyen satırlarında belirginleşecektir.

On altı yaşında olan bir genç çocuk, bir eski Nazi gardiyanıyla cinsel ilişkiye girer. Hem çocuğun yaşı itibariyle, hem de Nazi gardiyanın çocuğa karşı olan yaklaşımı sebebiyle, çocuk Nazi gardiyana âşık olur. Bu bir problem değildir çünkü Nazi gardiyan; yani Hanna Schmitz-Kate Winslet, genç çocuğa; yani Michael Berg-David Kross, istediği her şeyi vermeye razıdır. Fakat Winslet, çocuğun tüm bu cinsel beklentilerini karşılaması karşılığında kendisinden tek bir şey bekler; o da kendisine kitap okuması.

Bu aslında filmin bize yansıtmak istediği merhamet duygusunun ilk elle tutulur, gözle görülür belirtisidir. Bir Nazi düşünün, binlerce kişinin katline sebep olmuş, bir çocukla yasak bir ilişkiye giriyor ve tek beklentisi kendisine kitap okunması.
Bu detay ilgimi çektiği anda içimde korkunç bir önyargı beliriverdi. Kendi kendime şu soruyu sordum:

-“Acaba bu Oscar adayı film bize Nazilerin aslında içlerinde çok naif olduklarını mı söylemeye çalışıyor?”.

Film ilerledikçe bu belirtiler devam etti.

Ve ben bu soruma tam anlamıyla cevap bulamadan film bitti.

Aklımda kalanlar:

-Film boyu rezalet bir makyaj izledim. Bilhassa Kate Winslet’ın yaşlanmış halini görünce Türk yapımlarla bir daha dalga geçmeme kararı aldım.

-Kabul etmeliyim ki; çocuğun kasetler boyu, kitap okuyuşunu izlemek ve de onları alan Kate Winslet’ın kasetleri dinleyerek okumayı ve yazmayı öğrenmesinin mümkün olup-olmayacağını, biraz da kıskanarak, düşünmek hoşuma gitti.

-Kate Winslet’ın o sarkık göğüsleri ve çekicilikten son derece uzak vücudunu görmek beni hiç, ama hiç mutlu etmedi.

-Çocuğun ettiği şu laf,” I'm not frightened. I'm not frightened of anything. The more I suffer, the more I love. Danger will only increase my love. It will sharpen it, forgive its vice. I will be the only angel you need. You will leave life even more beautiful than you entered it. Heaven will take you back and look at you and say: Only one thing can make a soul complete and that thing is love.”, bana biraz ucuz geldi…

Filmin ana noktası:

Acaba, o kamplarda, Nazi felsefesine inanmayanlar da görev aldılar mı? Eğer aldılarsa sanırım en acısı onlarınki olmalı. Düşünsenize; eğer bir idealiniz varsa, o ideal uğrunda mutlu ölürsünüz. Ama eğer inanmadığınız bir şeyin uğrunda savaştıysanız ve hatta inanmadığınız o şeyin uğrunda öldüyseniz, işte durum o zaman can sıkıcı hala gelir. Kate Winslet, işte bana bu kaza kurbanlarından biri gibi geldi… Hepsi bu.

Muhteşem Dönüş


Uzun bir aradan sonra, Ukde Sineması tekrar hayatıma girdi. Geçen aylarda, daha doğrusu; sinemayı ilk kurduğum zamanlarda her gece neredeyse iki film izliyordum yakın arkadaşım Buğra ile birlikte. Fakat maalesef; son zamanlarda yaptığım uzun süreli tatiller ve yurtdışından gelen misafirlerimle ilgilenmem sebebiyle Ukde Sineması’na kısa süreli bir ara vermek durumunda kaldım.

Bereket; henüz başladığımız şu eylül ayıyla birlikte sinema hayatıma tekrar, hem de kendi imkânlarımla, girdi.

Geçen hafta, şehir dışında çalışan annem, uzun bir aradan sonra evime geldi. Onu görmeye gidişlerimde, ya da ailemin diğer fertleriyle yaptığım herhangi bir konuşmada, kesinlikle ama kesinlikle Ukde Sineması’ndan bahsetmedim. Blogumdan haberdar olduklarıyla kalmışlardı ve yüce bir merak besliyorlardı benim burada, İstanbul’da neyin peşinde olduğuma dair. Her bana bu konu hakkında soru sorduklarında, kendilerine yetersiz cevaplar veriyor cümlelerimi şöyle bitiriyordum:

-“…buraya gelince görürsün nasıl bir şey, Ukde Sineması…”

Sonunda bu fırsat elime geçti ve beni ziyarete gelen anneme bir film izletme, düzeltiyorum; “kendi sinemamda bir film izletme” imkânına eriştim, şerefine nail oldum…

Ben “bitti” diyene kadar tüm yorumlar annem ve babamla yani; ailece izlediğimiz filmlere dair yorumlarımdır.
Dip not: Eğer kendilerini ikna edebilirsem, buraya onların da, izlediğimiz filmlere dair görüşlerini aktarmak istiyorum.