Afterwards (Aslı)

6 Ekim 2010 Çarşamba

Afterwards (Aslı)


"Ölüm. Bilmediğin bir son için kendini hazırlamak. Neye hazırlanıyorsun? Sen de bilmiyorsun diğerleri gibi, ben gibi. Yine de bilmemek yıldırmıyor. Bilmediğin birşey asla olmamalı. O boşluğu doldurmalısın. Bilmiyorsan ne olduğunu sen vermelisin ona varlığını, sen adlandırmalısın. Ve etrafta binlerce inanış binlerce yargı binlerce tartışma...uçsuz bucaksız...Oysa Gilles Bourdos'un yönettiği 2008 yılı yapımı Afterward filmindeki küçük kız karakteri ''Tracey'' insanların yıllardır cevabını aradığı, onu bulduklarında ise onun ne işe yarayacağını bilemedikleri ve en önemlisi de onu öğrendiklerinde gerçekten bilip bilmemek istediklerinden emin olmak için geç olacağı o soruyu soğukkanlılıkla ve belki de yaşının verdiği o basit cümleleriyle açıklıyor. Ölünce bizi toprağın altına koyarlar, sonra sümüklü böcekler bizi yer ve yok oluruz. Tam kelimesi kelimesine hatırlayamasam da Tracey babasını şaşırtacak kadar gerçekçiydi...Peki bu ölüm anının gelmesi...? Bilmek ister miydi acaba insan ne zaman ve ne şekilde öleceğini? O zaman yaşamak şimdiki gibi anlamlı mı olurdu? Paraşütle atlarken helikopterden onu zevkli yapan tarafı da biraz riskli olması değil midir? Risk değil midir o adrenalin vücutta yükselmesini sağlayan? Ya da sokakta yürürken kimin öleceğini biliyor olmak bir lütuf mudur? O anı engelleyemeyecek olsan da onu biliyor olmak..."

Yukarıdaki yazı Afterwards'ı birlikte izlediğim Aslı'ya ait.

Film her şeyden evvel çok çekici. Konu itibariyle oldukça ilginç. L'auberge Espagnole, Les Poupées Russes ve Paris gibi klasikleşmiş fransız filmlerinin başrol oyuncusu Romain Duris'in ilk ingilizce performansını bu filmde görmek de bir yandan hayli heyecan uyandırıcı.

John Malkovich gibi bir usta oyuncu hakkında yorum yapmaya zaten gerek yok gibi. Adam hep klasını koruyor.Belli bir oyunculuk düzeyi var ve Disgrace filmiyle üst safhalara çıkardığı bu kalitesini, hiç belli bir standardın altına düşürmüyor. O da, ismini filme dahil ettiğinde, filme seyirci tarafından güven bahşettiren oyunculardan.

Filmin konusu, dediğim gibi; ilginç. Ölümüne kesin gözüyle bakılan bir çocuğun, bir anda, mucizevi bir şekilde hayata dönmesiyle film başlıyor. Bu çocuk, yıllar sonra karşımıza işinde başarılı bir avukat olarak çıkıyor. İşindeki başarısı, her avukat gibi birazda gaddarlığından geliyor.

Adamın hayatı, birgün karşısına çıkan Dr.Kay'in (Malkovich) kendisine kısa süre sonra ölümü yaşayacağından bahsetmesiyle değişiyor.

O sabah-akşam çalışan, takım elbiseler içinde ve de gökdelenlerde yaşayan adam, bir anda hayatının sonunun geldiğini düşünerek; doğal güzelliklere kendini bırakmış, yıllar evvel kaybettiği sevdiklerini kazanmaya çalışan bir adam oluveriyor...

Buraya kadar güzel giden her şeyi muhteşem bir final izliyor.

Filmin en ilginç yanı, tüm olayları bir ilişki üzerinden anlatmaya çalışması. Onu da filmi izleyen anlasın...

Filmi izlerken düşündüğüm tek şey şu oldu:
Hani hep derler ya: "her gününü, sanki o gün hayatının son günüymüş gibi yaşa..." Bu cümle ilk duyduğunuzda çok cazip geliyor. Fakat biraz düşününce anlamını yitiriyor. Yani bu teze karşı çıkışım "e, iyi ama o zaman hayatımıza devam edemeyiz, uzun vadeli bir şeyler yapamayız" fikrinin kafamda oluşmasından değil. Benim bu teze karşı çıkışım, eğer günümüzü sanki hayatımızın son günü gibi yaşarsak, o zaman yaptıklarımızı sıradanlaştırmaz mıyız? Yani demek istediğim; zaten yaptığımız tüm mükemmel şeyleri son günümüzde yapıyormuşuz gibi yaptığımızı düşündüğümüz için, yaptıklarımız mükemmel... Öyle değil mi? O yaptıklarımızı mükemmelleştiren, son gün heyecanı. Yoksa onlar da birer sıradan olay değil mi? Bir günlüğüne Arjantin'de yaşamak, biz Arjantin'de yaşamayanlar için heyecan verici, bir Arjantin'li için de durum böyle mi?

Film bir sürü şey düşündürdü. Bir romandan uyarlamaymış. Okunması gerek, sonra filmi izlemek gerek. Film çok büyük bir bütçe ile yapılmamış olsa gerek, iyi ki de öyle olmuş. Bir Cameron tarzı yönetmen, filmi tam anlamıyla "piç" edebilirdi...

0 yorum :

Yorum Gönder