14 Mart 2015 Cumartesi

Under the Skin


Under the Skin - Jonathan Glazer (2013)



Cahiers du Cinéma dergisi her sene "yılın en başarılı 10 filmi" listesi hazırlar. Ben de bu listede yer alan, adını çoğunlukla ilk defa duyduğum filmleri bir şekilde edinir, izlerim. Eğer tek bir sinema dergisinin film gustosuna sırtımı dayayacaksam, bu dergi zaten hiç kuşkusuz Cahiers du Cinéma olur. Hem sinemaya kattıklarıyla; hem bünyesinden çıkardığı eski eleştirmen, yeni efsane yönetmenlerle; hem de tertemiz tarihiyle Cahiers du Cinéma ne diyorsa, odur benim için.

Under the Skin filmi derginin, "2014 yılının en başarılı 10 filmi" listesinde üçüncü sıradaydı. Listenin tepesindeki P'tit Quinquin ve aynı listenin 2012 versiyonunun ilk sırasındaki Holy Motors filmlerini iyi bildiğimden, aslında beni ne tarz bir eserin beklediğini biliyordum.

***

Gabriel García Márquez üniversite eğitimi için Kolombiya'nın başkenti Bogotá'ya gittiğinde cebinde bir sürü hikaye varmış ama bu hikayeleri yazıya nasıl dökmesi gerektiğini, bu hikayelerden nasıl edebi bir metin oluşturması gerektiğini bilmiyormuş. Yazıyormuş, yazıyormuş ama ortaya çıkan sonuçtan hiçbir zaman tatmin olamıyormuş.

Bir gün bir arkadaşı ona "Kafka isimli bir yazar"ın, "Dönüşüm" başlıklı bir kitabını vermiş. Bu kısacık kitabı okumaya başlamış usta yazar Márquez ve anlattığını göre tüm yazarlık kariyeri baştan aşağı işte tam o anda değişmiş:

"(...) Bir arkadaşım bana Franz Kafka'nın kısa öykülerini ödünç verdi. Kaldığım pansiyona gidip Dönüşüm'ü okumaya başladım. İlk satırı neredeyse beni yataktan fırlatıyordu. Çok şaşırmıştım. İlk satır şöyleydi: 'Bir sabah Gregor Samsa sıkıntılı bir rüyadan uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş buldu...' Bunu okuyunca kendi kendime böyle şeyler yazmasına izin verilen kimseyi tanımadığımı düşündüm. Eğer tanımış olsaydım, yazmaya çoktan başlamış olurdum.(...)"

Gabriel García Márquez'in bu anektodundan yola çıkacak olursak, büyük bir rahatlıkla şöyle diyebiliriz: Cahiers du Cinéma'nın (bilhassa) son yıllardaki seçkileri, genellikle işte bu tarz "Böyle de film yapılır mıymış ki?" soruları sordurtan filmlere şans veriyor. 

Holy Motors, P'tit Quinquin ve Under the Skin. Bu filmleri izledikten sonra şu soru pek tabii dile getirilebilir: "Sinema bu muymuş? Böyle de film yapılır mıymış?"

Zaten bu filmleri önemli kılan da bu soruyu sordurtmaları belki de.


***

Filmin konusu şu şekilde:

İsimsiz bir kadın karakter, Scarlett Johansson, uzaydan dünyaya iniş yapıyor. Ne hikmetse indiği yer İskoçya. Ve İskoç şehirlerinden kimilerinin sokaklarında orta çaplı bir pikapla dolanıyor, etrafta aylak aylak takılan erkekleri baştan çıkarıyor, onlarla beraber oluyor ve tüm bu erkekleri öldürüyor. 

İşte bu kadar. 

Konu aslında bu kadar basit.

Ancak, filmde izlediğimiz tüm bu sahneler, yorumlamaya fevkalade açık. 

Birisi çıkıp "Başka dünyadan gelen kadın karakter, erkeklerin zayıflıklarını ölçüyor" diyebilir, bir başkası "Kadın karakter uzaydan gelmiş, insanların nasıl yaratıklar olduğunu çözmeye çalışıyor" diyebilir ya da daha derinlere inilecek olursa, bir başkası da "Uzaydan gelen kadın karakter önce 'nesne' halinden 'id'e bulanıyor, sonrasında da yavaş yavaş kanına 'insani duygular' giriyor ve 'kadın' oluyor" falan diyebilir.

Bütün bunlar filmde var. Hiçbiri için "Çok saçma" denilemez.

Filmin bu yönü, pek hoşa gitmeyebilir. Bu da gayet doğal. Çünkü yazının başında da dediğim gibi; bu film "Yahu sinemayla bu da yapılabiliyor muymuş?" dedirtecek filmlerden. Ucu bucağı belli değil. Yorumlamaya fevkalade açık.

Sadece izlenip, üzerine düşünülebilir. Hepsi bu. Belirgin bir hikaye yok. Giriş-gelişme-sonuç ve tetikleyici elemanı içinde mahfuz bir eser beklememek lazım. Ne alıyorsan o. 



***

Tek bir konuda film biraz iddialı; o da çekimler.



Filmin göbeğinde soyut çekimler yer alıyor. 

Uzaydan gelen kadın ile dünyalı erkeklerin bir arada oluşları, cinsel ilişkiye girişleri fevkalade soyut ve şairane bir dille anlatılmış.

Zaten sanırım yönetmen Jonathan Glazer'in de filmi çekmekteki en büyük tetikleyicisi bu. O güne kadar yapılmışın bir adım ötesine geçerek, bambaşka bir sinema dili yaratmak. 

Ekşi Sözlük'ten edindiğim şu alttaki video klipler, Under the Skin'in yönetmeni Jonathan Glazer tarafından yönetilmiş.

*Massive Attack - Karmacoma Video Klip
*Jamiroquai - Virtual Insanity Video Klip
*Nick Cave & The Bad Seeds - Into My Arms Video Klip
*Radiohead - Karma Police Video Klip
*Unkle - Rabbit In Your Headlights Video Klip

Zaten bu video klipleri izlerseniz, Under the Skin filminin görsel şölenine dair de bir fikir edinmiş olursunuz. 

Video Klip yönetmenin dışında elini reklam filmi yönetmenliğine de atmış olan Glazer'in Guinness bira reklamı da, yine Under the Skin'e dair bir fikir verebilecek türden: Guinness Reklam Filmi

***


Sinemadan beklentiniz akıcı bir hikaye, takip edilesi bir konu, sonuna gizemi saklayacak bir kurguysa; Under the Skin sizin filminiz olmayabilir.

Ama yok, "Ben görsel olarak etkileneceğim, 'Sinema sanatıyla bunlar da yapılabiliyormuş demek!' diyeceğim bir film izlemek istiyorum!" diyorsanız, Under the Skin'e bir şans verin. 

11 Mart 2015 Çarşamba

2 Days in Paris


2 Days in Paris - Julie Delpy (2007)




2012 yılının ilk yarısında, Fransa'nın Orléans isimli bir kentinde Erasmus yapıyordum. Allah'ın unuttuğu bir yerde konumlandırılmış üniversite kampüsünün kuş uçmaz kervan geçmez öğrenci yurtlarından birinde, 37 ekran televizyon büyüklüğünde bir odada, yapayalnız, kendime bir film ziyafeti çekme ihtiyacı duydum. İzlemek istediğim filmin birkaç özelliği olmalıydı...

1- Beni yormayacak. Düşündürmeyecek. Zaten içinde bulunduğum ruhsal ve fiziksel yalnızlığı daha da fazla sorgulamama yol açmayacak. Basit bir film olacak.

2- İçinde Fransa -ya da en azından Paris- geçecek. 

3- Mümkün mertebe 'main stream' olacak. 

4- Zamanında yaşadığım birkaç olay, içine düştüğüm birkaç durumla ilgili bana bir şeyler söyleyecek. Katarsis yaşatacak az da olsa bana.

5- Akıcı olacak. 

Bu kriterlere en uygun film, dönem itibariyle (ve imkanlarım doğrultusunda) 2 Days in Paris gibi duruyordu. Filmin henüz ilk sahneleriyle beraber, doğru bir tercih yapmış olduğumu anladım.

***

2 Days in Paris'te New York'ta yaşayan bir çiftin Paris yolculuklarına tanık oluyoruz.

Kız tarafı Marion (Julie Delpy); fotoğraf sanatçısı, Fransız. Erkek tarafı ise Jack (Adam Goldberg); iç mimar, Amerikalı. 

***

İki farklı kültürün mensubu genç çiftin ilişkileri; ilişkilerinde "o güne kadar eh işte güzel giden" ama belli ki güzel gitmeye devam etmeyecek kimi olaylar, demek ki filmimizin konularından biri. Bunu cebe atalım.

***

New York'tayken ilişkilerinde pek de yolunda gitmeyen bir şeyler olduğuna karar vermişler ve önlerine iki ihtimal çıkmış:

1- Biz bu ilişkiyi yürütemiyoruz. Bitirelim.

2- Belki Avrupa'ya yapacağımız romantik bir tatil, ilişkimizde kötü giden kimi noktaların düzelmesini sağlayabilir...

Jack ve Marion ikinci şıkkın peşine takılmışlar ve tutmuşlar Avrupa'nın yolunu. 

Hangi ülkeye gidecekler? Birçok ülkeye tabii ki, ancak Avrupa'yı turlarken Marion'un memleketine uğramamak olmaz: Paris'e de gidecekler elbet.

Bu bir karar gibi durmuyor aslında. Evet, elbette; Avrupa'yı dolaşırken Marion açısından Paris atlanmaması gereken bir durak gibi duruyor ama, belli ki bu durak, Jack'e pek o kadar da iyi gelmeyecek. 

***

Her neyse. Adım adım gidelim. 

Duraklardan biri Venedik. Jack ile Marion mutsuz. Daha doğrusu Venedik durağından memnun kalmamışlar. Yedikleri yemeklerden olsa gerek, ciddi bir hazımsızlık sorunuyla karşı karşıyalar. İki arada bir derede yaptıkları tatil, resmen burunlarından gelmiş.

Hal böyle olunca bir sonraki durak Paris'ten her ikisinin de umutları büyük.

Julie Delpy ve Adam Goldberg

Yeni rota Paris!

Paris'te onları bekleyen bir aile var. Marion'un "sıfır İngilizce bilen" ailesi. Şeker bir baba -hafif kaçık- ve tatlı bir anne -ortayı bulmaya çalışan, dingin, ama zamanında az uçup kaçmamış... (Çok deşmiyorum; filmin eğlenceli kısımlarını anlatarak piç etmeyelim.)

Jack ilk defa deplasmanda. 

Düşünsenize. Bir yabancı sevgiliniz var. Yıllardır berabersiniz. Her şey yolunda. 

Günün birinde yabancı sevgilinizin ülkesine, evine, eski hayatına gitmeniz gerekiyor. Gidiyorsunuz. Ve o güne dek hiç bilmediğiniz bir dizi "geçmiş bombardımanıyla" karşı karşıya kalıyorsunuz. 

Jack'inki de o hesap! 

Paris'te Jack'i bekleyen tek tehlike Marion'un hiç İngilizce bilmeyen ailesi değil: Bambaşka bir kültür; ABD kadar özgürleşememiş, radikalleşememiş (filmin anlattığından gidiyorum) bir kültür; Jack'e küçük gelen prezervatifler; birbirinden garip mezarlıklar (ve tabii mezar taşları...).

Ama en önemlisi... Marion'un "hayli etkin" geçmişi. Beraber olduğu erkekler ve o erkeklerin hala hayatında önemli bir noktasında durması. Marion'un eski erkek arkadaşlarıyla nasıl ve ne şekillerde beraber olduğu vesaire, vesaire...

Seksist bir yaklaşımda bulunup "Bu durum elbette her erkeği olumsuz yönde etkiler!" demeyeceğim. Bu durum çoğu "insanı" olumsuz yönde etkiler diyorum. 

Hele ki sevgilinizle sorunlarınız varsa, hele ki bu sorunları bertaraf etmek için halihazırda bir mücadele içindeyseniz. 

***

Soru şu: Jack kafasının içinde dönen ve bilhassa bu Paris seyahatinden sonra iki katı palazlanan sorunlardan arınabilecek mi? Bu süreçte Marion'a ne kadar zarar verecek?

Marion, Jack'in bu süreci geçirişinde Jack'e destek olacak mı? Marion'un işi gücü Jack'in kafasının içinde dolanmaya başlayan örümcekleri ezmek mi olacak, yoksa Marion da ihtiyacı olan sükuneti Paris'te bulabilecek mi?

***

Bu kadar soru sordum, filmin yazar-yönetmeninin Julie Delpy (=bolca diyalog, bolca sorgulama) olduğunu söyledim. Haliyle şöyle bir durup düşünmek lazım: "Hani nerede senin 'beni düşündürmeyecek, rahatlıkla izleyebileceğim bir film' kıstasın?"

Doğrudur. 

Ama anlatamadığım bir nedenden dolayı 2 Days in Paris kafa karıştırıcı bir film değil.

Tarih benim için hep kafa karıştırıcı bir ders olagelmişti; paso ezber, ha babam okuma, spesifik tarihler... falan filan. Fakat bir gün bir tarih hocasıyla tanıştım ve tarih derslerinin aslında o kadar da kafa karıştırıcı geçmeyebileceğini ondan öğrendim. 

2 Days in Paris de o misal. 

Kafa karıştırıcı sorular soruyor ama bunları hikayeye güzel yediriyor. 

Julie Delpy'nin başrol oynadığı Before Sunrise, Before Sunset ve Before Midnight üçlemesi için "Edebi Üçleme" demiştim. Bence bu üç filmin hiçbirinde sinemasal bir şölen yoktu. Çekimler olsun, anlatım biçimleri olsun... Ben beğenmedim. Diyaloglar hep çok fazla ve haliyle de çok yorucuydu. 

Bu bence sinema değil. Ya da benim sinema anlayışımdan uzak. 

Ama 2 Days in Paris öyle değil. Diyalog yine bol, doğru. Ama herhalde Julei Delpy'nin "Yahu siz yıllardır Paris'i anlatıyorsunuz da, ben bir Parizyen olarak, öyle zannediyorum ki bu şehri size, sizden daha iyi anlatabilirim" gayesi, biraz ağır basmış. Görseller, görüntüler ve Paris hikayeleri, Jack ve Marion arasında geçen, haddinden fazla abartılabilecek hikayeyi biraz yumuşatmış. Film, içimi kolay sigara gibi olmuş.

Bilinçli bir tercih midir bilmiyorum, ama iyi ki Julie Delpy ha babam diyaloğa ağırlık vermemiş. 

***

Filmin tagline'ı, sloganı da gayet filmin muhtevasıyla uyumlu: "Paris'in sevgililer için olduğunu biliyordu. Tek bilmediği; tüm bu sevgililerin, sevgilisinin ex'leri olduğuydu." (Berbat çevirdim. Özgün hali için: He knew Paris was for lovers. He just didn't think they were all hers.)

***

İlk paragrafta verdiğim kriterlere uygun bir film 2 Days in Paris. Sevgiliyle izlenebilecek. Yalnız izlendiğinde de "kafayı dağlara taşlara" vurdurmayacak. Basit, renkli ve eğlenceli bir film. 

Her zaman "çok anlamlı" filmler izleyecek değiliz. Ara sıra da kafa dağıtalım. Ama kafa dağıtmakla "kafa-zevk yıpratması" arasında bir fark olduğunu unutmayalım. 

10 Mart 2015 Salı

Starred Up


Starred Up - David Mackenzie (2013)



Celda 211 (2009), Un Prophète (2009) ve son olarak In The Name of Father (1993) gibi başarılı hapishane filmlerinden sonra adı sayılabilecek önemli bir film Starred Up (2013). Hırslı, gerçekçi ve basit anlatımlı bir bağımsız sinema örneği. Karakter olarak en yakın durduğu film ise 2008 yapımı başyapıt Hunger. 

"Kısıtlı bütçelerle neler yapılabileceğini gösteren film" örneklerinden biri olarak tanımlamak gerek Starred Up'ı. 2003 yapımı Young Adam, 2011 yapımı Perfect Sense'ten sonra İngiliz yönetmen David Mackenzie'nin en gerçekçi denemesi belki de. 

***

Eric Love'ın (Jack O'Connell) hikayesini izliyoruz filmde. Love, öfke kontrolü sorunu yaşayan 19 yaşında Brit bir genç. Kas yapmış, şiddete fena halde meyyal, dokunduğunu yıkan bir delifişek. ("Dokunduğunu yıkan" derken abartmıyorum. Ufak bir itekleme, hafif tartaklama denen bir şey Love'ın kitabında yok. Kaş yarayım derken göz çıkaranlardan. Ya bayıltacak ya da ağızla burnun yerini değiştirecek.)

İşlediği bir suç neticesinde hapishaneye düşüyor... Hapishane tahmin edileceği üzere bela bir yer. Hele yönetmenin gerçekçi anlatımıyla öyle bir yer ki; küçük hücrene çekil, yatağına otur, dizlerini göğsüne çek ve "Allah'ım ben buraya nasıl düştüm!" diye hüngür hüngür ağla. Ama yok! Hapishanedeki mahkumlar 1 deliyse, Love 5 deli! Hakkını yedirecek gibi değil. Kimseden korkusu yok, bir garip kuvveti var, bir garip gözü!

Bu durum tabii ilk bakışta biraz acemice duruyor. İlk defa hapse düşmüş bir genç olarak tanıyoruz Love'ı. Bu kadar tecrübeli olması, olacak iş değil, diyoruz. 

Her zaman duyarız etraftan. Çoğunlukla da filmlerden. "Hapishanede bir kere ezdirmeyegör kendini, ondan sonra bir daha asla toparlayamazsın. Gelen basar, giden basar tokadı."

Doğrudur. Bir kere ezdirirsen kendini, hayatın ta kendisinde de bir daha toparlayamazsın. O ayrı...

Baba-oğul Love'lar


Ancak Love'ın durumu başka. 

Filmin başına görmediğimiz bir detay, hafif ortalara doğru ortaya çıkıyor: Love meğer şerbetliymiş.

Hem daha önceden giriştiği birkaç vukuattan, hem de aynı hapishanede olduğunu gördüğümüz babasından. 

***

Love'ın babası Neville Love (Ben Mendelsohn), oğlu Eric'i o henüz 5 yaşındayken terk etmek zorunda kalmış. Hapse düşmüş ve Eric'in henüz düştüğü hapishanenin gediklilerinden olmuş.

Bu bilgi bize iki önemli veri sunuyor; Eric'in şiddete meyli de, hapishanedeki rahatlığı da babadanmış...

***

Hapishanede "adam etme" seansları tarzı bir şey var. Bir tür terapi. Oliver Baumer isimli bir delikanlının himayesinde 5 öfke kontrolü sorunu yaşayan mahpus, belirli aralıklarla bir araya geliyorlar ve bu sorunlarını konuşarak düzeltmeye çalışıyorlar. 

Baba Love bu terapinin en büyük destekçisi. Çünkü hapishane koşullarını iyi biliyor. Tezi basit: "Sen böyle devam edersen gardiyanlar seni asar, sonra da intihar süsü verirler. Ruhun duymaz!"

O gelene posta gidene posta Eric, ne zaman babası kendisine gider yapsa "Eyvallah," diyor ve pısıyor.

Uzun süre babası ne diyorsa yapıyor. Terapiye katılıyor, kendisini düzeltmeye çalışıyor. Ama hani bazen olur ya, insan kendini ne kadar düzeltmeye çalışırsa çalışsın bir şekilde düzeltemez; toplum, şartlar buna müsaade etmez; Eric'inki de o hesap.

***

Starred Up işte bu mücadeleyi anlatıyor. Öfke kontrol zorluğu çeken bir delikanlının hapishanede hayatta kalma mücadelesi bir yandan, oğlunda kendi gençliğini gören bir babanın yıllar sonra "bir şeyi" umursaması, onun için didinmesi bir yandan.

***

Jonathan Asser filmin senaristi... 64 doğumlu bu adam, vaktiyle bir İngiliz hapishanesinde gönüllü terapist olarak çalışmış. Film onun anılarından yola çıkılarak mı yazılmış, yoksa içinde yaşadığı durumu kafasının içinde kurgulamasıyla mı bilmiyorum. Ancak son derece gerçekçi.

İngiltere'de hapishaneye girdim de oradan mı biliyorum? Hayır. Ama zaten sanatta gerçekçilik bu kıstas üzerinden sorgulanmaz. İkna ediciliktir önemli olan. 

The Godfather filmini ismi lazım değil, meşhur bir "babamıza" sormuşlar "Nasıl buldunuz?" diye, "Keşke hayat o kadar basit olsaydı" demiş. (Bu hikaye ne kadar doğrudur bilemiyorum ama anlatılagelir.)

Benim de demek istediğim bu. Çok gerçekçi duran bir hikaye, gerçek olmasa da, gerçekçidir


İngiliz Hapishane Sözlüğü

Bu açıdan Starred Up'ı beğendim. 

Kimi çekimler kafama takıldı, hepsi bu. 

Eric'in kendisini en çaresiz hissettiği ve aslında o hapishanede yapayalnız ve kuvvetsiz olduğunu gösteren birkaç hücre sahnesinde alttan çekime rastladım. Bu çekimler karakterin güçsüzlüğünün silikleşmesine yol açmış gibi geldi bana. 

Bunu da eğer bütçe ve mekan kısıtlılığına verecek olursak, bence Starred Up oldukça iyi kotarılmış bir şiddet ve aile bağları filmi. 

9 Mart 2015 Pazartesi

Big Eyes


Big Eyes - Tim Burton (2014)


Tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım lisedeydim. Sanattan bahsedilen bir derste, erkek öğrencilerden biri söz alıp "Kadınlar tarihe kalıcı izler bırakmamışlardır. Marie Curie dışında bilim alanında başarılı olmuş bir kadın, Frida Kahlo harici resim alanında isim yapmış bir hanım tanımıyorum..." gibisinden bir şeyler söylemişti... Sığ bir bakışla ve o yaşlarda eleştirelliğin kana yeni yeni giriyor olmasıyla çoğumuz bu arkadaşımızı haklı bulur gibi olmuştuk -en azından onu olumsuzlayamamıştık. Yalnızca bir arkadaşımız, tek bir kız arkadaşımız söz alıp şöyle demişti, onu hatırlıyorum: "Erkekler kadınların sosyal topluma katılmalarına, kendilerini önplana çıkarmalarına ne kadar izin verdiler ki?"

Doğruydu bu. 

Ta ilk çağlardan beri inandığımız insan yaşayış biçimi şu şekilde değil miydi: "Erkek avlar eve getirir, kadın pişirir." 

Kadın evdedir, erkek sahada. Kadın kulistedir, erkek sahnede. 

Erkek yönetmenler deyince akla onlarca, yüzlerce isim geliyor. En babayiğit sinema eleştirmeni, kaç tane kadın yönetmenin ismini hiç teklemeden sayabilir?

Sanatın diğer dallarında, hatta bir adım ileri gidiyorum; hayatın diğer alanlarında kadınların erkeklerden daha bilinir olduğunu gören-duyan var mı?

Bir tek bankacı babam şöyle der durur: "Banka işlerinde, hesap kitap işlerinde kadınlara bizden daha çok güveneceksin. Kesinlikle bizden daha iyiler; daha dikkatliler."

Babamın bu cümlesi iyi güzel de, birçok kız arkadaşımdan da şunu duymuşluğum vardır: "Jinekolog dediğin erkek olur. Ben tıp işlerinde erkeklere daha çok güvenirim."

***

Bu muhabbet böyle uzar gider. Bir yerde nokta koyacaksak eğer ya da bambaşka bir perspektiften olayı görmeye çalışacaksak, Big Eyes filmiyle Tim Burton bize bu imkanı veriyor. 

Yetenekli (gerçekten yetenekli olup olmadığını tartışmıyorum, konum değil) bir kadın ressamın, fırsatçı kocasının altında nasıl da silinip gitme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını Burton bize son filmiyle anlatıyor -anlatmaya çalışıyor. 

Sinemasal anlamda başarısız bir film olsa da Big Eyes, sanat tarihinine ilişkin birçok soruya hikayesine yer vermesiyle bence değerli gibi.

***

1950'li yıllar; ABD, San Fransisco. 

Kız çocuğunu yanına alıp, eşini terk etmiş; ressam olarak hayatını idame ettirmek isteyen bir kadın: Margaret Keane (Amy Adams). Paris'in Montmartre'ına benzer bir parkta şövalyesini kurmuş, tuvali önünde, elinde paleti; gelenin geçenin üç kuruşa portresini çiziyor. 

Çizdiği her resmin çok belirgin bir özelliği var: Her kimi çizerse çizsin, gözlerini kocaman çiziyor. Bu onun imzası. 

Christoph Waltz ve Amy Adams

Ressamlarla dolu bu parkta, kendisinden çok daha yeteneksiz ama ağzı inanılmaz laf yapan bir sanat taciri, Walter Keane (Christoph Waltz), ne hikmetse Margaret'a yanaşıyor ve ona işbirliği teklif ediyor: "Fevkalade yeteneklisin, ama böyle devam edersen yoksul bir biçimde solup gideceksin."

Walter'ın alttan girip üstten çıkan ısrarcılığı, tatlı dili ve işbitiriciliği, zaten her halinden naifliği okunan, kalbi zamanında belli çok kırılmış Margaret'ın hoşuna gidiyor ve bir şekilde birbirlerine yaklaşıyor, çift oluyorlar. 

Walter, demesine göre zamanında Paris'e gitmiş, bir süre orada eğitim görmüş ve ressamlığı öğrenmiş. Ardından gelmiş ABD'de Paris'te gördüğü sokakların resmini çizip satıyor. 

Yeni hiçbir şey yok. İlham yok. Üretkenlik sıfır. Ama içinde "gerçek sanatçı" olmaya dair büyük bir azim var. (Yani galiba öyle, film bir öyle, bir böyle anlatıyor. Tutarsızlık sorunu da burada başgösteriyor zaten.)

***

Zamanında bir Fransız hocam şöyle demişti: "Yakışklılık (ya da güzellik önemsizdir), onu satabilmek ise, fevkalade önemli."

***

Walter bu düsturu benimsemiş işte. Ürettiği hiçbir şey yok, ama o kısıtlı üretkenliğini satma konusuna gelince iş... Bir numara!

***

Margaret'ın hayatındaki bir açıktan yararlanan Walter, kısa süre sonra "büyük gelecek gördüğü" bu kadınla bir şekilde evleniyor. 

Artık durum şuna dönüşüyor: Margaret resim yapsın, Walter da satsın!

***

Yine içler acısı bir biçimde; birkaç eleştirmenin şişirmesi, toplumun estetikten çok "KAVGA"ya meyletmesi neticesinde Walter; karısının yaptığı el emeği göz nuru tabloları birbir satmaya başlıyor ve iyi de para kazanıyor.

Sorun şu ki, Margaret artık Walter'la evli olduğundan ve resimlerine imzasını "KEANE" olarak attığından, resimlerin alıcıları resimlerin ressamının Walter Keane olduğunu zannediyorlar.

İşi yapan Margaret, parayı kıran ve sükse yapansa Walter.

***

Bu durum bir süre böyle devam ediyor. 

Dedik ya, Margaret fevkalade iyi niyetli bir insan. Anneannemin dediği gibi "Peki dersen olay çıkmazmış" felsefesiyle, hayatını kendisine zehir ediyor ama bunu da pek öyle umursamıyor. 

Ayrıca sesini çıkarsa, "Benim!" dese, "O resimlerin ressamı benim!"... Hem o, hem kocası düzenbazlıktan hüküm giyecekler...

***

Nihayet bir noktada artık Margaret isyan ediyor. 

Şana, şöhrete, paraya ve mükemmel hayat standartlarına kavuşmuş olmasına rağmen yaşadığı bu gizli saklı, "yalan" hayat onu isyan ettiriyor ve Margaret "ayağa kalkıyor."

Sonu ise uzun süren ve yıpratıcı dava süreci, ardından da bir garip "test." 

Walter ile Margaret duruşmadalar. 

Walter: "Resimler benim!"

Margaret: "Hayır benim."

Hakim: "Ben bu işin içinden çıkamadım. Getirin iki tuval, çizsinler; ona göre karar verelim 'Büyük Gözler' kimin?"

***

Verilen 1 saatlik mühletin ardından Walter'ın tuvali bomboş iken, Margaret standardını tutturmuş.

Walter 4 milyon dolar gibi bir tazminat ödüyor Margaret'a ve olay kapanıyor...

***

Tim Burton'ın filminin özeti böyle.

Gelelim eleştirilere.

***

Yazının başında da söylediğim gibi: Sinemasal açıdan sınıfta kalmış bir film Big Eyes. 

Margaret'ın eski eşiyle ne yaşadığını bilmiyoruz. Neden bu kadar "kabullenici" bir kadın olduğunu anlayamıyoruz. Sadece başına gelen her musibete karşı "Aman olsun canım, yeter ki hır gür çıkmasın" dediğini görüyoruz. Bu bir kadın karakteri, sadece zayıflatıyor. Keşke Margaret karakterinin altyapısı, hikayesi daha iyi kurulsaydı.

Çekimler desen, sıradan. 

Tim Burton'ın en gerçekçi üslubu benimsediği filmi olarak kabul edilebilecek Big Eyes'taki renk kullanımı yine masalsı. Filmin belli bir noktasından sonra ortaya çıkan, Margaret'ın gördüğü "koca gözlü insanlar" halüsinasyonu da Burton'ın klasik masalsı üslubunu korumasına yardımcı olamıyor.

Sinemasal açıdan durum böyleyken (ve tabii daha da uzatılabilecekken), filmin vurgulamak istediği noktalar açısından da bir muğlaklık söz konusu. 

Her şeyden önce bir kere Burton çok büyük bir yanılgıya düşmüş. Bu büyük düzenbazlık hikayesi, yalnızca Margaret'ın gözünden anlatılmaya çalışılmış, ki bu da zaten başarılamamış. 

Zaten Walter Keane'in ailesi bu filme çok sinirlenmiş; "Keşke bizden de yaşananlarla ilgili bilgi alınsaydı" diyor. 

Tek taraflı, o tek tarafı da adam gibi anlatamamış bir film Big Eyes.

***

Milliyet Sanat, 2015 Şubat sayısında Ardan Özmenoğlu, Işıl Eğrikavuk ve Kezban Arca Batıbeki gibi kadın ressamlara film hakkındaki fikirlerini sormuş. 

Filmin en büyük açığı da belki burada ortaya çıkıyor; ressamların çoğunun dilinin altında olanı Kezban Arca Batıbeki şöyle dile getiriyor: "Tim Burton'ın filmi nedeniyle siz bu araştırmayı yapana kadar Margaret Keane bildiğim bir sanatçı değildi."

Ve ekliyor Batıbeki: "Kadın sanatçıların, birlikte oldukları erkek sanatçıların gölgesinde kalması az rastlanan bir durum değil sanat tarihinde."

Yani birçok örnek var, ancak kötü bir örnek seçilmiş.

Nedeniyse basit: Margaret Keane iyi bir sanatçı değil. Ressamlığı ile geleceğe kalmayı başarmış bir sanatçı değil...

Önyargılı olmak istemem ama bana öyle geliyor ki Tim Burton Keane'in tablolarından birini görmüş, "Bu tablolardan süper film yaparım ben!" demiş, sormuş soruşturmuş ve tek bir hikayeyi ortaya çıkarıp onun üzerine çalışmış.

Kısıtlı bir film demem bu yüzden. 

***

Filme dair hoşuma giden en önemli nokta; filmin sanat tarihine ilişkin kimi önemli sorunlara parmak basması. 

Bir örnek verecek olursak; Walter Benjamin'in Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı isimli makalesinden bahsedebiliriz.

Bu makalede yer alan en temel fikir; teknolojinin gelişmesiyle beraber sanat yapıtlarının röprodüksiyonlarının üretilmesi; ve sanat yapıtının biricikliğini kaybetmesidir. 

Tim Burton filmin bir bölümünde, önemli bir bölümünde, bu konuya parmak basmış.

Ama bu tip ince soruları sormadan sadece izlemek için izlenecekse bu film, izlenmese de olur. 

20 Şubat 2015 Cuma

Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance)


Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) - 2014 (Iñárritu)

Birdman'i Alejandro González Iñárritu külliyatının son halkası olarak değerlendirmek yetmez. Birdman ayrıca yönetmenin çöküşünün de son halkası. 

2000 yapımı Amores Perros, 2003 yapımı 21 Grams ve ardından, benim için "zirve" değeri taşıyan 2006 yapımı Babel... Bu saydıklarım Iñárritu'nun ne kadar başarılı bir sinemacı olduğunun en belirgin kanıtıydı... Harikulade hikayeler, iyi yazılmış senaryolar, müthiş çekimler ve akıllara ziyan kurgu teknikleri. AMA her şeyden önce film boyunca ve film bittikten sonra uzun bir süre kendi kendinize sorduğunuz sorular; hayatınıza dair, yaşamınıza dair, varoluşunuza dair sorular. Iñárritu bize ilk üç filmiyle "kreşendo" bir biçimde bunları yaşatmış, geleceğe yönelik de benzer vaatlerde bulunmuştu. Bu üç film... Iñárritu'yu Iñárritu yapan filmler bunlardı. Peki sonra ne oldu?

Babel filminin sonunda Chieko Wataya Tokyo'da yaşadığı gökdelenin balkonuna çırılçıplak çıktı; teknolojinin, yüksek binaların, sanayinin ve kapitalizmin ortasında yapayalnız kaldı, kamera uzaklaştı ve sahne karardı. Sahnenin kararmasıyla, Iñárritu da karardı. 

2010 yapımı Biutiful'dan akılda kalan Javier Bardem'in harikulade performansıydı. Güzel filmdi, ama o kadar da "Biutiful" değildi. Bir şeyler eksikti. Iñárritu'nun hep anlatmaya çalıştığı o "varoluşsal mesele"ye dair, filmde söylenen pek fazla söz yoktu. 

Derken Birdman haberleri geldi. Bekledik, Birdman çıktı ve evet, artık Iñárritu Hollywood'lu bir yönetmen olmuş, blockbuster'ların peşine düşmüştü. Tıpkı memleketlisi Alfonso Cuarón gibi...

***

Birdman'de Riggan Thomson'ın (Michael Keaton) hayatının duraklama (çöküşe giden bir duraklama) dönemine tanık oluyoruz.

Riggan Thomson ortayaşın hafif üzerinde, en son 1992 yılında beyazperdede canlandırdığı bir karakterin verdiği "eh işte" şöhretle yaşayan bir tiyatrocu. Oyuncu demiyorum, tiyatrocu diyorum; çünkü Thomson Brodway'de minik bir tiyatronun "aşağı yukarı her türlü işiyle" bir başına ilgileniyor. Sahneye oyun koyuyor, yazıyor, yönetiyor, oynuyor vesaire vesaire. 

Sorun şu ki; Thomson ne yaparsa yapsın hala en son 1992 yılında oynadığı Birdman isimli filmin gölgesinden kurtulamıyor. Onu tanıyanlar Birdman'deki rolüyle tanıyor, onunla fotoğraf çektirenler hala "Birdman'deki performansıyla hatırlıyor.

***

Michael Keaton ve Edward Norton
Thomson Brodway'deki ufak sahnesinde bir oyun sergileme hazırlığında: Raymond Carver'ın What We Talk About When We Talk About Love isimli oyununun bir tür modern uyarlaması.

Thomson çeşit çeşit oyuncuyla çalışıyor. Önemli bir rol için karar kıldığı oyuncuysa "metot oyunculuğu"nu artık abartmış Mike (Edward Norton) isimli bir psikopat. 

Mike'ın "nevi şahsına münhasırlığı" kimi zaman adamı deli etse de, Thomson sadece oyununun iyi çıkması ve bir tür "komple sanatçı" olarak anılabilmesi için kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyor. 

Pek çetin yollardan geçtikten sonra Thomson nihayet oyununu sahneleyebiliyor ve pek umut olmasa da "gerçekleştirdiği bir olağandışı" eylem sayesinde oyununu seyirciye, ama her şeyden önce "dediği muhakkak takip edilen ve Brodway üzerinde fevkalade büyük bir etkisi olan" bir tiyatro eleştirmenine beğendirebiliyor.

Konu üç aşağı beş yukarı böyle...

***

Filmin en büyük muhabbeti hiç kuşkusuz kurgusu... Plan sekans, "benim!", diyen yönetmenin (ya da oyuncunun) yeltenemeyeceği kadar zor bir çekim tekniği. 

Şöyle anlatalım. Planlar sahneleri, sahneler de sekansları oluşturur. A'nın B ile bir odada konuşmasını, diyelim, 3 farklı planda çektiniz. Ardından A odadan ayrıldı ve C ile buluştu. İkinci sahneye geçersiniz ve o sahneyi de, yine diyelim, 3 planda çektiniz. Bu buluşmalar konu üzerinde sabit kalındıkça tek bir sekansı oluşturur. Sonra başka bir sekans başlar ve o sekans da tıpkı ilki gibi sahnelere bölünür. 

Plan sekans ise, kamera hiç kesmeden, tüm bu sahneleri çekmek; neticesinde tek bir sekans oluşturmak demektir. (Arada ufak tefek kesmeler olur tabii, ama kurguda öyle bir hale getirilir ki bu çekimler, siz kameranın kestiğini anlamazsınız.)

Birdman filmin bütünü, binlerce plan, tek bir sekans oluşturulacak şekilde çekilmiş. Yani filmin başından sonuna kadar kamera hiç kesmiyor. (Filmin kurgusunun tamamlanmasının sadece 2 hafta sürmesi de bundan zaten.)

***

Peki bu teknik nasıl durmuş?..

Alfred Hitchcock'un 1948 yapımı Rope filminde bu tekniği denediğini biliyoruz. Literatür bu konuda Alfred Hitchcock'un "çok pişman olduğunu" söylüyor. Filmi tek sekans halinde çekmiş çekmesine ama, sonrasında bunun "seyirci açısından" çok yorucu olduğunun farkına varıp "bir daha tövbe!" demiş. 

Ne kadar doğrudur, ne kadar yanlıştır bilinmez. Ama bence Hitchcock eğer gerçekten böyle düşündüyse, haklıymış. 

Birdman açısından söyleyecek olursak: Evet, bu çekim tekniğini hayata geçirmek zor bir iş ama sonucu o kadar da iyi değil. Bu teknik müthiş bir hız getiriyor filme. Ama bu hız da seyirciyi yorabiliyor. 

Ben yorulanlar arasındayım.

***


Lafı daha fazla uzatmayalım. 

Gabriel García Márquez, Juan Rulfo, Carlos Fuentes ve Jorge Luis Borges gibi Latin Amerika Edebiyatı'nın "boom" dönemine damga vurmuş yazarlarının Büyülü Gerçekçiliği'ne göz kırpan Birdman fena film değil ama Iñárritu'dan beklentilerimizin çok altında. İyi oyunculuklar ve "garip çekilmiş" bir film izlemek isteyenler, filmi kaçırmasınlar.


13 Şubat 2015 Cuma

Tusk


Tusk - Kevin Smith (2014)


"Korkunun komedisi" ya da "komik korku" gibi bir takım terimlerden bahsedildiğinde benim aklıma hep 2013 İsrail yapımı Big Bad Wolves gelir. Film aslında gerilim doludur. Silah patlar, kan akar ve filme karanlık ton yoğun oranda hakimdir. Ama böylesi "kara" bir filmin içerisinde kimi sahneler vardır ki, insanı kahkahalara boğar. 

Elektrikli testereyle kurbanının bacağını kesecek olan bir seri katil korkunçtur. Bu seri katil tam kurbanının bacağına yönelirken ayağı kayıp yere düşerse ve yanlışlıkla kurbanınınki yerine kendi bacağını keserse... Evet, bu komik olabilir. (Kesin konuşamıyorum; çünkü, ne bileyim, muhtemelen müzik ve çekim teknikleri falan da bu hususta belirleyici bir rol oynar.)

Big Bad Wolves'ta, yoğun olmamakla beraber, böyle sahneler vardı. Benzer sahneler, daha yoğun bir biçimde 2014 ABD yapımı Tusk'ta da var. 

***

Filmin konusu gayet güncel aslında. 

Wallace Bryton (Justin Long) ve Teddy Craft (Haley Joel Osment) iki yakın arkadaştırlar. Geyik muhabbetini pek severler ve çevrelerince hayli komik bulunurlar. 

Bu iki arkadaşın meslekleri: "Podcaster." Yani internet üzerinden yayınlanan bir tür radyo programı yapımcılığı. İki kafadar "tipik ABD müstakil ev garajı" gibi bir yerde otururlar, önlerindeki bilgisayar üzerinden online yayın yaparlar. Bizdeki "Cenk ve Erdem Bey" misali.

Geyiğin dibine vururlar falan filan. Konuları da ekseriyetle şu yöndedir: Orada burada rastladıkları enteresan olay-hikayeleri, mümkünse görselleriyle birlikte internetten takipçileriyle paylaşıp, bu olay-hikayelerle ilgili gırgır yapmak. 

Tusk filmi de böyle bir sahneyle açılır zaten. 

İki arkadaş internetten gırgır bir video yayınlar, bu videoda olup biteni sarakaya alırlar.

Videoda gençten bir çocuk, Kill Bill'den etkilenip, elindeki fevkalade keskin kılıcı oradan buraya savurmaktadır. Fena halde gaz olan bu çocuk bir anda elinden kılıcı kaçırır, kendi bacağını uçurur.

Kahkaha, gırgır, şamata. 

İkili bu ("aslında zavallı") çocuğun düştüğü müşkül durumla baya bir alay ederler. Ardından bakarlar ki dinleyicileri bu mağdur çocuğun hikayesiyle pek ilgili, takip edilme oranları yüksek, aralarından cevval olanı, yani Wallace Bryton bu zavallı çocuğu bulmaya, Kanada'ya doğru yollanır. 

Birkaç gün sonra Kanada'ya varan Bryton'ı burada bekleyen bir sürpriz vardır: Zavallı çocuk bir şekilde ölmüştür.

Birkaç gün önce dalga geçtikleri, ayan beyan sarakaya aldıkları çocuğun ölmüş olması Bryton'ı duygusal yönden etkilemez. O daha çok "Hikayem öldü, bari iki kelime etseydi de öyle ölseydi; şimdi ben ne yapacağım, ABD'ye elim boş mu döneceğim?" psikolojisindedir.


Bryton yayın ortağı Teddy'ye durumu haber verir ve bir barda biraya düşer. İçtiği biraların tesiri yle tuvalete gider ve hacet giderir. Hacet giderirken tuvaletteki bir ilan panosu, o panonun üzerindeki mektup dikkatini çeker. Fevkalade estetik bir el yazısıyla kaleme alınmış bu mektupta şu cümleler yer almaktadır:

"Merhaba, Ben hayatı denizde, hikayelerle geçmiş yaşlı bir adamım. Yaşadığım onca yılı seyahatlerle geçirmiş onurlu bir Kanadalıyım. Ve yaşadığım onca okyanus macerasından sonra, kendimi sanki denizle alakası olmayan biri gibi Manitoba'ya (yaşlı adamın yaşadığı küçük Kanada yerleşkesi) kilitledim. Bundan sonraki hayatımı burada yapayalnız geçirmek istemiyorum. Hele anlatacak o kadar hikayem varken..."

Bryton bu "tamamen işiyle alakalı, çekici" mektubu görür ve hemen adamla iletişime geçmeye çalışır. ABDli züppelik, burnu havadalık ve aksanı dahil her yönüyle dalga geçilebilecek yaşlı bir Kanadalı. Biçilmiş kaftan! 

Bryton doğrudan bu adamı bulmak ve ona hikayelerini anlattırmak ister. Yaşlı bir Kanadalı ne anlatırsa anlatsın Bryon bunu yayınlayabilecek ve adamın anılarıyla dalga geçebilecektir.

Bryton yaşlı adama ulaşır, onun evine gider. Manitoba denen bu Allah'ın unuttuğu yerde koskoca bir "köşkte" yaşayan Bay Howard Howe'un Bryton'a hikayelerinden çok daha fazla vereceği şey vardır... 

İş de zaten tam bu noktada sarpa sarar. 

***

Guy Lapointe (Johnny Depp)

Son yıllarda izlediğim en absürt filmlerden bir tanesi Tusk. Oyunculuklar "eh işte." Hatta filmin bir sürprizi de var. Johnny Depp mesela, Guy Lapointe isimli bir dedektif eskisini canlandırıyor filmde!

Öyle bağımsız, öyle absürt ve öyle "kendi kafasına göre takılan" bir film ki Tusk, filmin sonunda Johnny Depp'in ismi çıkmıyor bile. Onun yerine "Guy Lapointe as Guy Lapointe" gibi bir durum var. 

***

Yüksek beklentilere gerek yok. Fena film değil. Bir bağımsız filme göre akıcı; hem senaryosu, hem de kurgusu üzerine çok kafa yorulmamış; standart diyebileceğimiz türden.

Şu günlerde "insan olmak" üzerine "düşündürtmeye çalışan" bir film olduğu kesin. Ama benim asıl merak ettiğim; filmi izleyen insanların kendilerine şu soruyu sorup sormayacağı: "Sosyal medyada önümüze gelenle dalga geçiyoruz da, acaba doğru mu yapıyoruz?.."

Bir yandan da şunu düşünmek lazım: Şu yabancılaştırma efekti, acaba korkunun komedisinde kendisini bağıra bağıra belli etmiyor mu?

12 Şubat 2015 Perşembe

Rosewater


Rosewater - 2014 (Jon Stewart)

"Gerçek gazeteciler muhabirlerdir, haftanın ortalama 6 günü bir gazetede yazdığımız köşe yazılarında havadan sudan bahseden bizler değil" der tanıdığımız birçok dürüst gazeteci. Rosewater filmi "sahaya" inen bir gazeteciyi anlatıyor. Hatta bu gazeteci üzerinden "içinde bulunduğumuz dünyaya", "Ortadoğu'nun hala tehlikeli bir coğrafya olduğuna", "Ortadoğu'nun Batı'ya, Batı'nın da Ortadoğu'ya bakışına" ve daha özele inecek olursak "baskı altındaki bir gazetecinin psikolojisine" ışık tutmaya çalışıyor.

***

(Filmdeki İRAN)

Film gerçek bir hikayeye dayanıyor. 12 Haziran 2009 yılında, mâlum, İran'da onuncu Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. İslamî İran'ın Kurucuları'nın Birliği ABADGARAN'ın adayı Mahmud Ahmedinejad, Bağımsız Reformcu Mir Hüseyin Musavi ve iki aday daha seçimlere katıldı. Seçim öncesi yapılan anketlerde, uzun bir aradan sonra Dini lider Humeyni'nin ayan beyan desteklediği bir adayın (Ahmedinejad'ın) karşısında bir başka adayın gerçekten şansı olabileceği ortaya çıktı ve bu durum elbette ilgi çekiciydi.

Ahmedinejad demek şeriatın ve getirilerinin (ya da götürülerinin; basın ve düşünce özgürlüğü ihlalleri gibi...) temsili demekti ve Ahmedinejad'ın karşısında biriken İranlılar vardı. 

Bu durum tabii Batı için de fevkalade önemliydi. 

ABD menşeli haftalık yayınlanan Newsweek dergisi de İran'daki Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle yakından ilgilendi ve bünyesinde görev alan İran doğumlu Kanadalı gazeteci Maziar Bahari'yi İran'a Mir Hüseyin Musavi ile röportaj yapması için gönderdi.

(...)

Seçimler yapıldı, bir takım seçim güvenliğiyle ilgili ihlaller göze çarptı ve fakat sonuçlar açıklanmış, kazananın Ahmedinejad olduğu ilan edilmişti. (Ahmedinejad %62.46, Musavi %33.87)

Seçimler sona ermesine erdi ama oy verme işlemlerinin gerçekleşme biçimine dair spekülasyonlar bitmedi.

Düşünün; uzun zamandır savunduğunuz düşünceler içinde yaşadığınız ülkenin hiçbir yönetim organında karşınıza çıkmıyor, susuyorsunuz, ta ki aklınızdaki fikirlerin başkaları tarafından da destekleniyor olduğunu fark ettiğiniz güne kadar. Seçimler yapılıyor. Fikirlerinizin az-buz destekçisi yok. Ama kaybediyorsunuz. Üstelik kaybedişinizin altında yatan gerçek sebebin bir tür seçim manipülasyonu olup olmadığından da emin değilsiniz. Oy verme işlemlerinde yapıldığına inandığınız usulsüzlükler yüzünden, bir dahaki seçimlere kadar siz ve fikirleriniz, yapayalnızsınız. 

(...)

Haliyle İran halkı galeyana geliyor. Sokaklar karışıyor. Bıçak artık kemiğe dayanmış. Büyükçe bir kısmın kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış.

***

(Bahari'nin İRAN'ı)
Bahari ve hamile eşi Paola
Buraya kadar anlattığımız kısım 2009 İran'ından bir kesit. 

Muhabirimiz Maziar Bahari'nin (filmin tadını fazla kaçırmadan) penceresine girelim şimdi... Bahari'nin babası (Haluk Bilginer) bambaşka bir dönemde, fikirleri ve kimi eylemleri yüzünden hapse düşmüş. Yalnızca babası değil Bahari'nin, ablası Maryam da öyle.

Bahari, yani, neredeyse tüm fertleri aktivist olan bir çekirdek ailenin mensubu. Belki bu aileiçi buhrandan sıyrılabilmek, belki de "Bu ülkenin gidişi gidiş değil, paçayı kurtarmam lazım!" düşünceleriyle henüz 21 yaşında soluğu Kanada'da almış Tahran doğumlu Bahari. Orada Film ve Siyaset Bilimi okumuş. İngiliz bir avukata aşık olup, Londra'ya yerleşmiş. Hayatına oradan devam ediyor. Bir yandan karısı ve karısının karnındaki bebeğiyle ilgilenirken, bir yandan da gazetecilik yapıyor Bahari.

"İran ve Musavi röportajı" işi gündeme gelince de, hem çalışırım hem de Tahran'da yaşamaya devam eden annemi görürüm düşüncesiyle İran'a gidiyor.

***

Film boyunca geçen iki önemli "merkez"e ışık tuttuk. İran'da olacakları anlamak için filmdeki İran'a, olup bitene karşı reaksiyonunun nedenlerini anlamak için de Bahari'nin İran'ına ihtiyacımız vardı. Bunu hallettik.

***

Sokaklara dökülmüş, devrim isteyen, hakkının yenildiğine inanan bir halk. Yakıyor, yıkıyor. Öfkeli. Kalabalık ve yalnız.

Dini lider Humeyni çıkmış ve aynen şöyle demiş: "Seçimler Allah'ın takdiridir. Halk, Ahmedinejad'ın arkasında birleşmelidir."

Humeyni bunu deme noktasına geldiyse ve hatta dediyse, halk buna rağmen başkaldırıyorsa, orada kan çıkacağı, can yanacağı bellidir.

Nitekim öyle oluyor. 

Elinde kamerası, Bahari sokaklarda olup biten ne varsa kameraya alıyor, İran'ın güncel durumunu Batı'ya haber yapıyor.

Peki ya sonra? Tabii ki İranlı devrim muhafızları eşliğinde ver elini hapis, ver elini işkence.

Gözünde bant, renksiz bir sorgu odasında, tam 118 gün. Gözleri bağlı Bahari'nin işkencecisine dair bildiği tek şey, adamın Gülsuyu koktuğu. Filmin adı da buradan geliyor zaten: Rosewater; yani Gülsuyu. 

***

Filmin, başkarakterin üç boyutluluğuna önem vermesi gerçekten hoş. Her ne kadar filmi yapan ve asıl mesleği yönetmenlik olmayan Jon Stewart bu hususa bilerek ve isteyerek mi ağırlık vermiştir bilemesem de, bir şekilde olmuş. Büyük ihtimalle gerçek bir hikayeden temellenmesi, filmin 2011 yılında yayımlanmış Then They Came For Me isimli Maziar Bahari'nin anı kitabından bir tür uyarlama olması Jon Stewart'ın şu "karakter üç boyutluluğu" konusunda önünü açmıştır.

Bahari'nin olayların ortasında kaldığında kamerasını çalıştırmaya neden bu kadar tereddüt ettiği, Bahari'nin ailevi geçmişiyle açıklanabiliyor ve yukarıda da dediğim gibi: Bu hoş!

Bahari'nin işkence görürken kimi zaman takındığı "Her neyse, ne istiyorsanız yapayım da beni salıverin" tavrının altında da yalnızca korkak bir insanın yatmadığını görmek, yine: Hoş!

"Bu hikayede karışık bir şeyler var. Film bitti ama karışıklık sürüyor."

Ama filme dair en hoşuma giden olay, filmin sonuydu. 2009 yapımı Babel gibi bitti, "Bu coğrafyada karışık bir şeyler var, film bitti ama bu karışıklık sürüyor" düşüncesini seyirciye aşılayarak. Asla ama asla Slumdog Millionaire (2008) gibi "Sonra evlendiler ve binlerce çocuk yaptılar!" Hollywood'luğuyla değil!

***

Bahari ve babası Akbar

Filme dair söyleyebileceğim son iki sözden birincisi Haluk Bilginer'in az ama gerçekten öz oyunculuk performansı için. Bilginer zaten iyi bir aktör de, son zamanlarda gittikçe aşıyor kendini. Tüm dünyada bu kadar sık çalışan ikinci bir aktörümüz ya da aktrisimiz olduğunu zannetmiyorum.

İkincisi Bahari rolündeki Gael García Bernal için. Daha kaç farklı ülkede film çekebilir, kaç farklı dili kaç farklı aksanla konuşabilir merek ediyorum?.. Mads Mikkelsen ve Bernal bu konuda gerçekten bambaşka bir oyunculuk sunuyorlar dünya sinemasına. Takdire şayan!

Filme ilişkin son iki sözümü söyledim. Tek bir soruyla, filme dair aklımı kurcalayan en önemli soruyla yazıyı bitiriyorum: Çoğunluğu İran'da geçen, neredeyse tüm karakterlerin İranlı olduğu bir film neden baştan sonra İngilizce?

3 Şubat 2015 Salı

The Imitation Game


The Imitation Game (Morten Tyldum-2014)

2014 ABD yapımı The Normal Heart filminin en canalıcı sahnelerinden biriydi; 1980'li yıllarda dünyada başgösteren hastalığa, AIDS'e karşı mücadele eden homoseksüel aktivist karakter Ned Weeks'in kendisini örgütten soyutlayan arkadaşlarına sitem edişi. Şöyle diyordu Ned Weeks: "İkinci Dünya Savaşı'nın kazanılmasını sağlayanın açık açık eşcinsel bir İngiliz olduğunu biliyor muydunuz? Adı Alan Turing'di ve Alman enigma makinesini kırdı. Savaş bitince, eşcinsel olmaktan dolayı rahatsız olduğu için intihar etti. Niye bunların hiçbiri okullarda öğretilmiyor? İkinci Dünya Savaşı'nın kazanılması, bir homoseksüelin olağanüstü çabasıyla gerçekleşti! Öğretselerdi belki de Alan Turing intihar etmezdi ve siz de kimliklerinizden korkmazdınız!"

The Normal Heart filmindeki bu sahneyi izledikten sonra şöyle düşünmüştüm: Keşke Alan Turing'in hayatını anlatan sağlam bir film yapılsa da izlesek... Zaten tıpkı edebiyat gibi, sinemanın bir amacı da bu değil mi: Okullarda öğretilmeyen gerçekleri, çarpıcı bir şekilde topluma öğretmek?!

***

Andrew Hodges, İngiliz matematikçi ve yazar, 1983 yılında Alan Turing'in hayatını kaleme aldığı bir biyografik eser yayımlamış: Alan Turing: The Enigma. 

The Imitation Game filminin Norveçli yönetmeni Morten Tyldum, artık The Normal Heart filmini izlemiş de, onun üzerine mi kitabı filme uyarlamaya karar vermiştir bilemiyorum ama bir şekilde Alan Turing ismine ilgi duymuş ve bu "sembol ismin" hayatını beyaz perdeye aktarmış. 

***

Alan Turing'in 1954 yılında siyanürlü elma yiyerek intihar ettiği açıklandı. Bir ısırık alınmış elma ya da Apple logosundaki renkler size neyi hatırlatıyor?

Yazının girişinden de tahmin edileceği gibi, 2014 yapımı The Imitation Game; İkinci Dünya Savaşı esnasında Almanların "gizli mesajlarını" şifrelemek için kullandıkları bir "şifre makinesi" olan Enigma'nın "kırılmasını" sağlamış Alan Turing'in hikayesini anlatıyor. 

Alan Turing bir kriptolog. 1912 yılında doğmuş, 1954 yılında da intihar ederek hayatını sonlandırmış... Bir dâhi... Büyük bir matematikçi aynı zamanda. Ve homoseksüel.

Hayatı hakkında edindiğim bilgiler, kısaca şöyle: 

Bugün sokaktan geçen herhangi birini durdursak ve sorsak "Dahi dediğin nasıl olur diye?", önce "İnek mi demek istiyorsun kardeşim?" diye cevaplanır, ardından da şu betimlemeyi muhakkak duyarız: "Yani işte böyle, ne bileyim, asosyal falan olur. Karıyla kızla işi olmaz (bir kadının dâhi olma ihtimalini hiçe sayarak tabii), öyle, takılır işte. Makara kukara yapılır kendisiyle. Falan filan..."

Alan Turing'in çocukluğu da böyle geçmiş aslında. İlkokulda da pek arkadaşı yokmuş, ilerleyen eğitim hayatının tümünde de. Biraz dalga geçilen bir çocukmuş. Bu esnada yanında duran tek arkadaşı Christopher Marcom imiş. Ki zaten Alan Turing de kısa zaman sonra bu arkadaşı üzerinden eşcinselliğini keşfetmiş...

Kısa süre sonra Turing'in yarı arkadaşı, yarı aşkı Marcom tüberkülozdan vefat edince, Turing daha bir içine kapanmış, daha bir derslerine yoğunlaşmış. 

Haliyle akademik başarıları da belirginleşmiş. Okuduğu bölümlerden derecelerle mezun olmuş ve başarılı makaleler kaleme almış. Bir takım gereçler de icat etmiş tabii. 

Bu gereçlerden biri "Turing Makinesi". 1936 yılında Turing bir makale yazmış ve dönemin önemli bir sorunsalı hakkında ortaya sağlam bir yaklaşım koymuş. Sorunsal: Karmaşık hesapların belirli bir düzenek tarafından yapılıp yapılamayacağı. Turing'in yaklaşımını içeren makalesi: On computable numbers, with an application to the Entscheidungsproblem; yani: Saptama Problemi Hakkında Bir Uygulamayla Birlikte Hesaplanabilir Sayılar.


***

Filmin başrollerinde
Benedict CUMBERBATCH ve Keira KNIGHTLEY var.
Turing bu makalesinde kuramsal ve matematiksel temellere dayalı sanal bir makineye işaret ediyor, bu makinenin her türlü matematiksel hesabı yapabileceğini öne sürüyordu. 

Turing, ABD'deki çalışmalarına ara verip ülkesi İngiltere'ye başarılı bir matematikçi ve kriptolog olarak döndüğünde, hemen İngiliz ordusu tarafından kriptolog olarak işe alındı ve önüne önemli bir görev konuldu: Almanların dünyayı kırıp geçirirken birbirleriyle haberleşmelerini sağlayan şifre makinesi Enigma'yı kırmak!

The Imitation Game filmi işte Alan Turing'in bu mücadelesini anlatıyor. Tabii özel hayatını da. Üstüne çok basmamış Alan Turing'in eşcinselliğinin ama bence bu yerinde bir karar olmuş. Alan Turing, evet, çok önemli bir adam. Ama tek özelliği homoseksüelliği üzerinden toplumdan dışlanması değil. Bir savaşa son verecek koca bir adımın atılmasında fevkalade önemli bir rol oynaması. 14 milyon insanın ölümünü engelledi, deniyor. Bu sayı nereden geliyor bilmiyorum. Tarihte "if"li cümleler olmaz der büyük tarihçiler. İlber Ortaylı mesela, geçenlerde bir kanalda dünya literatüründe de "şöyle olsaydı şöyle olurdu", "böyle olmasaydı, böyle olacaktı" tarzı cümlelere rastlanmadığından ve rastlanmaması gerektiğinden bahsediyordu. Tarih olmuş olaylar üzerinden yapılır ve bilmem efendim "Hitler ölmeseydi şöyle olacaktı" gibi cümlelerin saçmalıktan öteye gidemeyeceğini söylüyordu. Onun bu yaklaşımına sadık kalalım, uzatmayalım. 

Ancak ortada bir gerçek var: Alan Turing sayısı tam kestirilemeyebilecek insanın hayatını kurtarmıştır ve homoseksüelliği yüzünden gördüğü toplum ve devlet baskısına dayanamayıp intihar etmiştir.

İşte bu gerçek ve orada sapasağlam duruyor. 

The Imitation Game bu yüzden önemli ve izlenmeli. İzleyici bulmalı. Bulacaktır da. 

***

Şu bütün majör sitelerde karşımıza çıkan kutucuk var ya. Kişisel kullanıcı şifremizi girdikten sonra internet siteleri bizden "kutucukta gördüğümüz bozuk, kötü yazılmış yazıları okumamızı ve okuduğumuzu bu kutucuğun yanındaki başka bir kutucuğa yazmamızı söylüyor ya", işte bu "testin" yapılma sebebi de Alan Turing mesela.

CAPTCHA

Bu testin ismi: CAPTCHA. Açılımı ise: Completely Automated Public Turing test to tell Computers and Humans Apart. 

Turing'in bir kuramından temellenmiş bir test. İnsan ile makinenin ayırt edilmesinde kullanılıyor. Bir makine ise sisteme ya da sayfaya erişmeye çalışan, bilgisayar bu bozuk yazıyı önünüze koyuyor ve sizden onu görerek çözümlemenizi istiyor. Bunu "teoride" bir korsan bilgisayar ya da yazılım yapamaz; yalnızca insan yapabilir. 

Bu uyarıyı gördüğünüzde bilin ki, önünüzde açık olan sayfa sizden "insan olduğunuzu kanıtlamanızı" istiyor.

***

Her neyse. The Imitation Game benim Akademi Ödülü Adayı Filmler listemden bulup izlediğim bir film. Diğer aday filmlerin yanında bence o kadar da etkileyici değil. Oscar kazanır mı kazanmaz mı bilemiyorum. En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo gibi dallarda, toplamda ise 8 dalda, Oscar adayı. Belki birkaç dalda ödüle erişir. Bilemiyorum.

Ama muhakkak izlenmesi gereken bir film. En azından toplumsal bir bilincin harekete geçmesi için hiç kuşkusuz, önayak olacaktır.


***

Şimdi kendi kendime soruyorum: O kadar enteresan bir dolu motifimiz var Cumhuriyet tarihinde. Neden hiçbir yapımcı, bu isimlerin hayat hikayelerini beyaz perdeye aktarmaya yeltenmez? 

Zeki Müren'in hayatını filmleştirmek, Tanju Okan'ın, Cahit Arf'ın, Erdal İnönü'nün ve hatta Leyla Gencer'in mesela, hayatlarını beyaz perdede izlemek istemez miydik?

O da olur. Elbet bir gün, o da olur.