12 Şubat 2015 Perşembe

Rosewater


Rosewater - 2014 (Jon Stewart)

"Gerçek gazeteciler muhabirlerdir, haftanın ortalama 6 günü bir gazetede yazdığımız köşe yazılarında havadan sudan bahseden bizler değil" der tanıdığımız birçok dürüst gazeteci. Rosewater filmi "sahaya" inen bir gazeteciyi anlatıyor. Hatta bu gazeteci üzerinden "içinde bulunduğumuz dünyaya", "Ortadoğu'nun hala tehlikeli bir coğrafya olduğuna", "Ortadoğu'nun Batı'ya, Batı'nın da Ortadoğu'ya bakışına" ve daha özele inecek olursak "baskı altındaki bir gazetecinin psikolojisine" ışık tutmaya çalışıyor.

***

(Filmdeki İRAN)

Film gerçek bir hikayeye dayanıyor. 12 Haziran 2009 yılında, mâlum, İran'da onuncu Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. İslamî İran'ın Kurucuları'nın Birliği ABADGARAN'ın adayı Mahmud Ahmedinejad, Bağımsız Reformcu Mir Hüseyin Musavi ve iki aday daha seçimlere katıldı. Seçim öncesi yapılan anketlerde, uzun bir aradan sonra Dini lider Humeyni'nin ayan beyan desteklediği bir adayın (Ahmedinejad'ın) karşısında bir başka adayın gerçekten şansı olabileceği ortaya çıktı ve bu durum elbette ilgi çekiciydi.

Ahmedinejad demek şeriatın ve getirilerinin (ya da götürülerinin; basın ve düşünce özgürlüğü ihlalleri gibi...) temsili demekti ve Ahmedinejad'ın karşısında biriken İranlılar vardı. 

Bu durum tabii Batı için de fevkalade önemliydi. 

ABD menşeli haftalık yayınlanan Newsweek dergisi de İran'daki Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle yakından ilgilendi ve bünyesinde görev alan İran doğumlu Kanadalı gazeteci Maziar Bahari'yi İran'a Mir Hüseyin Musavi ile röportaj yapması için gönderdi.

(...)

Seçimler yapıldı, bir takım seçim güvenliğiyle ilgili ihlaller göze çarptı ve fakat sonuçlar açıklanmış, kazananın Ahmedinejad olduğu ilan edilmişti. (Ahmedinejad %62.46, Musavi %33.87)

Seçimler sona ermesine erdi ama oy verme işlemlerinin gerçekleşme biçimine dair spekülasyonlar bitmedi.

Düşünün; uzun zamandır savunduğunuz düşünceler içinde yaşadığınız ülkenin hiçbir yönetim organında karşınıza çıkmıyor, susuyorsunuz, ta ki aklınızdaki fikirlerin başkaları tarafından da destekleniyor olduğunu fark ettiğiniz güne kadar. Seçimler yapılıyor. Fikirlerinizin az-buz destekçisi yok. Ama kaybediyorsunuz. Üstelik kaybedişinizin altında yatan gerçek sebebin bir tür seçim manipülasyonu olup olmadığından da emin değilsiniz. Oy verme işlemlerinde yapıldığına inandığınız usulsüzlükler yüzünden, bir dahaki seçimlere kadar siz ve fikirleriniz, yapayalnızsınız. 

(...)

Haliyle İran halkı galeyana geliyor. Sokaklar karışıyor. Bıçak artık kemiğe dayanmış. Büyükçe bir kısmın kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış.

***

(Bahari'nin İRAN'ı)
Bahari ve hamile eşi Paola
Buraya kadar anlattığımız kısım 2009 İran'ından bir kesit. 

Muhabirimiz Maziar Bahari'nin (filmin tadını fazla kaçırmadan) penceresine girelim şimdi... Bahari'nin babası (Haluk Bilginer) bambaşka bir dönemde, fikirleri ve kimi eylemleri yüzünden hapse düşmüş. Yalnızca babası değil Bahari'nin, ablası Maryam da öyle.

Bahari, yani, neredeyse tüm fertleri aktivist olan bir çekirdek ailenin mensubu. Belki bu aileiçi buhrandan sıyrılabilmek, belki de "Bu ülkenin gidişi gidiş değil, paçayı kurtarmam lazım!" düşünceleriyle henüz 21 yaşında soluğu Kanada'da almış Tahran doğumlu Bahari. Orada Film ve Siyaset Bilimi okumuş. İngiliz bir avukata aşık olup, Londra'ya yerleşmiş. Hayatına oradan devam ediyor. Bir yandan karısı ve karısının karnındaki bebeğiyle ilgilenirken, bir yandan da gazetecilik yapıyor Bahari.

"İran ve Musavi röportajı" işi gündeme gelince de, hem çalışırım hem de Tahran'da yaşamaya devam eden annemi görürüm düşüncesiyle İran'a gidiyor.

***

Film boyunca geçen iki önemli "merkez"e ışık tuttuk. İran'da olacakları anlamak için filmdeki İran'a, olup bitene karşı reaksiyonunun nedenlerini anlamak için de Bahari'nin İran'ına ihtiyacımız vardı. Bunu hallettik.

***

Sokaklara dökülmüş, devrim isteyen, hakkının yenildiğine inanan bir halk. Yakıyor, yıkıyor. Öfkeli. Kalabalık ve yalnız.

Dini lider Humeyni çıkmış ve aynen şöyle demiş: "Seçimler Allah'ın takdiridir. Halk, Ahmedinejad'ın arkasında birleşmelidir."

Humeyni bunu deme noktasına geldiyse ve hatta dediyse, halk buna rağmen başkaldırıyorsa, orada kan çıkacağı, can yanacağı bellidir.

Nitekim öyle oluyor. 

Elinde kamerası, Bahari sokaklarda olup biten ne varsa kameraya alıyor, İran'ın güncel durumunu Batı'ya haber yapıyor.

Peki ya sonra? Tabii ki İranlı devrim muhafızları eşliğinde ver elini hapis, ver elini işkence.

Gözünde bant, renksiz bir sorgu odasında, tam 118 gün. Gözleri bağlı Bahari'nin işkencecisine dair bildiği tek şey, adamın Gülsuyu koktuğu. Filmin adı da buradan geliyor zaten: Rosewater; yani Gülsuyu. 

***

Filmin, başkarakterin üç boyutluluğuna önem vermesi gerçekten hoş. Her ne kadar filmi yapan ve asıl mesleği yönetmenlik olmayan Jon Stewart bu hususa bilerek ve isteyerek mi ağırlık vermiştir bilemesem de, bir şekilde olmuş. Büyük ihtimalle gerçek bir hikayeden temellenmesi, filmin 2011 yılında yayımlanmış Then They Came For Me isimli Maziar Bahari'nin anı kitabından bir tür uyarlama olması Jon Stewart'ın şu "karakter üç boyutluluğu" konusunda önünü açmıştır.

Bahari'nin olayların ortasında kaldığında kamerasını çalıştırmaya neden bu kadar tereddüt ettiği, Bahari'nin ailevi geçmişiyle açıklanabiliyor ve yukarıda da dediğim gibi: Bu hoş!

Bahari'nin işkence görürken kimi zaman takındığı "Her neyse, ne istiyorsanız yapayım da beni salıverin" tavrının altında da yalnızca korkak bir insanın yatmadığını görmek, yine: Hoş!

"Bu hikayede karışık bir şeyler var. Film bitti ama karışıklık sürüyor."

Ama filme dair en hoşuma giden olay, filmin sonuydu. 2009 yapımı Babel gibi bitti, "Bu coğrafyada karışık bir şeyler var, film bitti ama bu karışıklık sürüyor" düşüncesini seyirciye aşılayarak. Asla ama asla Slumdog Millionaire (2008) gibi "Sonra evlendiler ve binlerce çocuk yaptılar!" Hollywood'luğuyla değil!

***

Bahari ve babası Akbar

Filme dair söyleyebileceğim son iki sözden birincisi Haluk Bilginer'in az ama gerçekten öz oyunculuk performansı için. Bilginer zaten iyi bir aktör de, son zamanlarda gittikçe aşıyor kendini. Tüm dünyada bu kadar sık çalışan ikinci bir aktörümüz ya da aktrisimiz olduğunu zannetmiyorum.

İkincisi Bahari rolündeki Gael García Bernal için. Daha kaç farklı ülkede film çekebilir, kaç farklı dili kaç farklı aksanla konuşabilir merek ediyorum?.. Mads Mikkelsen ve Bernal bu konuda gerçekten bambaşka bir oyunculuk sunuyorlar dünya sinemasına. Takdire şayan!

Filme ilişkin son iki sözümü söyledim. Tek bir soruyla, filme dair aklımı kurcalayan en önemli soruyla yazıyı bitiriyorum: Çoğunluğu İran'da geçen, neredeyse tüm karakterlerin İranlı olduğu bir film neden baştan sonra İngilizce?

3 Şubat 2015 Salı

The Imitation Game


The Imitation Game (Morten Tyldum-2014)

2014 ABD yapımı The Normal Heart filminin en canalıcı sahnelerinden biriydi; 1980'li yıllarda dünyada başgösteren hastalığa, AIDS'e karşı mücadele eden homoseksüel aktivist karakter Ned Weeks'in kendisini örgütten soyutlayan arkadaşlarına sitem edişi. Şöyle diyordu Ned Weeks: "İkinci Dünya Savaşı'nın kazanılmasını sağlayanın açık açık eşcinsel bir İngiliz olduğunu biliyor muydunuz? Adı Alan Turing'di ve Alman enigma makinesini kırdı. Savaş bitince, eşcinsel olmaktan dolayı rahatsız olduğu için intihar etti. Niye bunların hiçbiri okullarda öğretilmiyor? İkinci Dünya Savaşı'nın kazanılması, bir homoseksüelin olağanüstü çabasıyla gerçekleşti! Öğretselerdi belki de Alan Turing intihar etmezdi ve siz de kimliklerinizden korkmazdınız!"

The Normal Heart filmindeki bu sahneyi izledikten sonra şöyle düşünmüştüm: Keşke Alan Turing'in hayatını anlatan sağlam bir film yapılsa da izlesek... Zaten tıpkı edebiyat gibi, sinemanın bir amacı da bu değil mi: Okullarda öğretilmeyen gerçekleri, çarpıcı bir şekilde topluma öğretmek?!

***

Andrew Hodges, İngiliz matematikçi ve yazar, 1983 yılında Alan Turing'in hayatını kaleme aldığı bir biyografik eser yayımlamış: Alan Turing: The Enigma. 

The Imitation Game filminin Norveçli yönetmeni Morten Tyldum, artık The Normal Heart filmini izlemiş de, onun üzerine mi kitabı filme uyarlamaya karar vermiştir bilemiyorum ama bir şekilde Alan Turing ismine ilgi duymuş ve bu "sembol ismin" hayatını beyaz perdeye aktarmış. 

***

Alan Turing'in 1954 yılında siyanürlü elma yiyerek intihar ettiği açıklandı. Bir ısırık alınmış elma ya da Apple logosundaki renkler size neyi hatırlatıyor?

Yazının girişinden de tahmin edileceği gibi, 2014 yapımı The Imitation Game; İkinci Dünya Savaşı esnasında Almanların "gizli mesajlarını" şifrelemek için kullandıkları bir "şifre makinesi" olan Enigma'nın "kırılmasını" sağlamış Alan Turing'in hikayesini anlatıyor. 

Alan Turing bir kriptolog. 1912 yılında doğmuş, 1954 yılında da intihar ederek hayatını sonlandırmış... Bir dâhi... Büyük bir matematikçi aynı zamanda. Ve homoseksüel.

Hayatı hakkında edindiğim bilgiler, kısaca şöyle: 

Bugün sokaktan geçen herhangi birini durdursak ve sorsak "Dahi dediğin nasıl olur diye?", önce "İnek mi demek istiyorsun kardeşim?" diye cevaplanır, ardından da şu betimlemeyi muhakkak duyarız: "Yani işte böyle, ne bileyim, asosyal falan olur. Karıyla kızla işi olmaz (bir kadının dâhi olma ihtimalini hiçe sayarak tabii), öyle, takılır işte. Makara kukara yapılır kendisiyle. Falan filan..."

Alan Turing'in çocukluğu da böyle geçmiş aslında. İlkokulda da pek arkadaşı yokmuş, ilerleyen eğitim hayatının tümünde de. Biraz dalga geçilen bir çocukmuş. Bu esnada yanında duran tek arkadaşı Christopher Marcom imiş. Ki zaten Alan Turing de kısa zaman sonra bu arkadaşı üzerinden eşcinselliğini keşfetmiş...

Kısa süre sonra Turing'in yarı arkadaşı, yarı aşkı Marcom tüberkülozdan vefat edince, Turing daha bir içine kapanmış, daha bir derslerine yoğunlaşmış. 

Haliyle akademik başarıları da belirginleşmiş. Okuduğu bölümlerden derecelerle mezun olmuş ve başarılı makaleler kaleme almış. Bir takım gereçler de icat etmiş tabii. 

Bu gereçlerden biri "Turing Makinesi". 1936 yılında Turing bir makale yazmış ve dönemin önemli bir sorunsalı hakkında ortaya sağlam bir yaklaşım koymuş. Sorunsal: Karmaşık hesapların belirli bir düzenek tarafından yapılıp yapılamayacağı. Turing'in yaklaşımını içeren makalesi: On computable numbers, with an application to the Entscheidungsproblem; yani: Saptama Problemi Hakkında Bir Uygulamayla Birlikte Hesaplanabilir Sayılar.


***

Filmin başrollerinde
Benedict CUMBERBATCH ve Keira KNIGHTLEY var.
Turing bu makalesinde kuramsal ve matematiksel temellere dayalı sanal bir makineye işaret ediyor, bu makinenin her türlü matematiksel hesabı yapabileceğini öne sürüyordu. 

Turing, ABD'deki çalışmalarına ara verip ülkesi İngiltere'ye başarılı bir matematikçi ve kriptolog olarak döndüğünde, hemen İngiliz ordusu tarafından kriptolog olarak işe alındı ve önüne önemli bir görev konuldu: Almanların dünyayı kırıp geçirirken birbirleriyle haberleşmelerini sağlayan şifre makinesi Enigma'yı kırmak!

The Imitation Game filmi işte Alan Turing'in bu mücadelesini anlatıyor. Tabii özel hayatını da. Üstüne çok basmamış Alan Turing'in eşcinselliğinin ama bence bu yerinde bir karar olmuş. Alan Turing, evet, çok önemli bir adam. Ama tek özelliği homoseksüelliği üzerinden toplumdan dışlanması değil. Bir savaşa son verecek koca bir adımın atılmasında fevkalade önemli bir rol oynaması. 14 milyon insanın ölümünü engelledi, deniyor. Bu sayı nereden geliyor bilmiyorum. Tarihte "if"li cümleler olmaz der büyük tarihçiler. İlber Ortaylı mesela, geçenlerde bir kanalda dünya literatüründe de "şöyle olsaydı şöyle olurdu", "böyle olmasaydı, böyle olacaktı" tarzı cümlelere rastlanmadığından ve rastlanmaması gerektiğinden bahsediyordu. Tarih olmuş olaylar üzerinden yapılır ve bilmem efendim "Hitler ölmeseydi şöyle olacaktı" gibi cümlelerin saçmalıktan öteye gidemeyeceğini söylüyordu. Onun bu yaklaşımına sadık kalalım, uzatmayalım. 

Ancak ortada bir gerçek var: Alan Turing sayısı tam kestirilemeyebilecek insanın hayatını kurtarmıştır ve homoseksüelliği yüzünden gördüğü toplum ve devlet baskısına dayanamayıp intihar etmiştir.

İşte bu gerçek ve orada sapasağlam duruyor. 

The Imitation Game bu yüzden önemli ve izlenmeli. İzleyici bulmalı. Bulacaktır da. 

***

Şu bütün majör sitelerde karşımıza çıkan kutucuk var ya. Kişisel kullanıcı şifremizi girdikten sonra internet siteleri bizden "kutucukta gördüğümüz bozuk, kötü yazılmış yazıları okumamızı ve okuduğumuzu bu kutucuğun yanındaki başka bir kutucuğa yazmamızı söylüyor ya", işte bu "testin" yapılma sebebi de Alan Turing mesela.

CAPTCHA

Bu testin ismi: CAPTCHA. Açılımı ise: Completely Automated Public Turing test to tell Computers and Humans Apart. 

Turing'in bir kuramından temellenmiş bir test. İnsan ile makinenin ayırt edilmesinde kullanılıyor. Bir makine ise sisteme ya da sayfaya erişmeye çalışan, bilgisayar bu bozuk yazıyı önünüze koyuyor ve sizden onu görerek çözümlemenizi istiyor. Bunu "teoride" bir korsan bilgisayar ya da yazılım yapamaz; yalnızca insan yapabilir. 

Bu uyarıyı gördüğünüzde bilin ki, önünüzde açık olan sayfa sizden "insan olduğunuzu kanıtlamanızı" istiyor.

***

Her neyse. The Imitation Game benim Akademi Ödülü Adayı Filmler listemden bulup izlediğim bir film. Diğer aday filmlerin yanında bence o kadar da etkileyici değil. Oscar kazanır mı kazanmaz mı bilemiyorum. En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo gibi dallarda, toplamda ise 8 dalda, Oscar adayı. Belki birkaç dalda ödüle erişir. Bilemiyorum.

Ama muhakkak izlenmesi gereken bir film. En azından toplumsal bir bilincin harekete geçmesi için hiç kuşkusuz, önayak olacaktır.


***

Şimdi kendi kendime soruyorum: O kadar enteresan bir dolu motifimiz var Cumhuriyet tarihinde. Neden hiçbir yapımcı, bu isimlerin hayat hikayelerini beyaz perdeye aktarmaya yeltenmez? 

Zeki Müren'in hayatını filmleştirmek, Tanju Okan'ın, Cahit Arf'ın, Erdal İnönü'nün ve hatta Leyla Gencer'in mesela, hayatlarını beyaz perdede izlemek istemez miydik?

O da olur. Elbet bir gün, o da olur.

2 Şubat 2015 Pazartesi

Whiplash


Whiplash - Damien Chazelle (2014)


1912 yılında romancı Marcel Proust, henüz 40 yaşındayken, o yayınevi senin, bu yayınevi benim dolaşıyordu. Elinde 712 sayfalık bir başyapıtın elyazmaları: Swann'ların Tarafı... Proust'un edebiyat tarihine geçecek ve belki de 20. yüzyılın en büyük yazarı sayılmasını sağlayacak bu eseri, Kayıp Zamanın İzinde başlıklı 7 ciltlik serinin de ilk kitabıydı aynı zamanda. Proust 1913 yılına kadar romanını bastırmak için her yolu denedi; başarılı olamadı. Başyapıtı Swann'ların Tarafı ise nihayet Grasset Yayınevi tarafından, "Proust'un cebinden verdiği para sayesinde" yayımlanabildi. 

2014 yapımı Whiplash filminin yönetmeni Damien Chazelle'in başından geçenler de aslında, Proust'un başından geçenlerle birebir aynı. Uzun bir süre projesine maddi kaynak arayan Chazelle, umduğunu bulamayınca hikayesini kısa film olacak şekilde çekmiş ve bu büyük projeyi hayli minimalize etmiş. 2013 Sundance Film Festivali'nde "Kısa Film Dalında Jüri Ödülü" alan Whiplash, kısa süre sonra finanse edilmiş edilmesine ama, Chazelle'in geçtiği çetin yollar yine de dikkat uyandırıcılığını koruyor. 

***

11 Ekim 2014 Cumartesi günü, Filmekimi kapsamında izlemiştim Whiplash'i. Neden, hatırlamıyorum, ama bir sebepten seansa gecikmiştim. Az daha filmi kaçıracaktım. 

Seans bitti, salondan çıktım. İlk tepkim şu oldu: "Bunca yıldır film festivallerini takip ederim, ilk defa bu kadar gür 'İyi ki kaçırmamışım; yoksa çok üzülürdüm!' diyorum."

Çivi gibi bir film izlemiştim. Eleştirel, düşündürücü ve fevkalade sürükleyici. Bomba efektler, inanılmaz bir bütçe, olağanüstü bir iddia yok ortada. Ama belki de bu sayede, 2014 yılının bence en iddialı filmlerinden bir tanesi Whiplash. 

Eve dönerken aklımda hala bu film vardı ve kendi kendime "Ulen bu film Oscar falan alsa baya iyi olurdu" diyordum. Hemen ardından da safça gülümsüyor "Çok iyi niyetlisin; Akademi'nin başka işi mi yok!" diye kendimle dalga geçiyordum. 

Geçenlerde açıklandı 87. Oscar adayları ve Whiplash En İyi Film de olmak üzere tam 5 dalda ödüle aday. Yıllardır Akademi Ödülleri'ni takip eden, film seçimlerini üç aşağı beş yukarı bilen bir sinemasever olarak şaşırdım desem, yalan olmaz. 

***
Filmin konusuna gelince...

Genç caz davulcusu Andrew'un (Milles Teller) çok anlaşılabilir bir hayali vardır: Küçük yaşından beridir dinlediği harikulade caz davulcuları Buddy Rich, Jo Jones gibi davul çalabilmek ve onların eriştiği noktalara erişmek. 

Hayallerinin peşinden koşmak üzere girdiği Schaffer Konservatuarı'nda eğer başarılı olacaksa bunun yolu konservatuarın en iyi sınıfında, en iyi hocasının himayesinde çalmaktan geçmektedir ve Andrew da bunu bilmektedir. 

Bir gün konservatuarın boş bir sınıfında tek başına davul çalma egzersizleri yaparken beklediği fırsat eline geçer. Andrew davulunu kendini kaptırmış bir biçimde çalarken içeriye konservatuarın en sert ve en disipliner hocası Fletcher girer. Andrew karşısında bir anda Fletcher'ı görünce davul çalmaya ara verir ve utangaç bir çocuk gibi ayağa kalkmaya yeltenir. Fletcher: "Hayır, hayır, kalkma" der. Andrew eli ayağı titreyerek yerine yerleşir. 

Fletcher sorar: "Adın ne?" Andrew yanıtlar: "Andrew Newman, efendim." "Kaçıncı sınıftasın?" "Birinci sınıftayım, efendim." "Beni tanıyor musun?" "Tabii ki, efendim." "O zaman grubuma müzisyenler aradığımı da biliyorsundur." "Biliyorum, efendim." "O halde neden çalmayı bıraktın?" 

Andrew mosmor. Hemen bagetlerine sarılır ve vargücüyle çalmaya başlar davulunu. Andrew solosunu bitirdiğinde Fletcher memnuniyetsiz bir edayla şöyle der: "Sana neden çalmayı bıraktın diye sordum. Sense bir anda kurmalı maymuna dönüştün."

J.K. Simmons (Fletcher) ve Miles Teller (Andrew)

Bu harikulade giriş, aslında filmin bütününe yayılacak ve bir hayli kanlı geçecek "sert öğretmen, hırslı öğrenci" ilişkisinin ilk emaresini gayet net bir biçimde seyirciye verir. Filmin henüz ilk sahnesi ve bizler seyirciler olarak filmin konusuna hakimiz.

***

Filmin iki temel öznesi var. Birincisi "sert", "kaba", "mükemmeliyetçi" ve "yetenekli" öğretmen Fletcher. İkincisiyse "yeniyetme", "mükemmeliyetçi", "hırslı" ve "yetenekli" öğrenci Andrew. 

Çok bilindik bir hikaye aslında. İkinci özne Andrew'a benzeyen çok öğrenci tanımışızdır. Birinci özne Fletcher'a benzeyen çok öğretmenimiz olmuştur. 

Bu bilindik hikaye üzerine inşa edilmiş  bir filmi neden izleriz öyleyse?

Bunun birçok sebebi var elbette. Ama benim aklıma iki ayırt edici, ve haliyle çekici, sebep geliyor: 

1- Bu yıllardır bildiğimiz iki öznenin psikolojik yapısını anlamak.
2- Her türlü kanlı katarsise karşı fevkalade aç olmamız. 

***

Bu dünya Sosyal Darwinizm'den çok çekti. Son zamanlarda şahit olduğum bir dizi olaydan, hayatına tanıklık ettiğim bir dizi insandan anladığım kadarıyla "hala da çekiyor", "çekmeye de devam edecek. 

Sosyal Darwinizm aslında hepimizin bildiği bir olay. İsmi afili gelebilir, aldanmamak lazım. Tıpkı Almancadaki "Gleichschaltung" terimi gibi. İsmi afili gerçekten ama anlamı gayet açık: "Nazi döneminin başında kişisel menfaatlerini korumak için döneme ayak uydurmak, aslında hemfikir olmadığı bir dizi eyleme boyun eğmek." Her devrin adamı olmak derler ya, öyle yani. 

Her neyse. Sosyal Darwinizm diyorduk. Darwin'in evrim teorisinden düşünsel anlamda etkilenilerek ortaya konulmuş bir teori aslında Sosyal Darwinizm. Özetle: İnsanın çetin rekabet ortamının içinde, yıkıcı rekabet ortamının etkileriyle gelişmesi, evrilmesi demek. 

Whiplash filminde olan biten bu işte. Hırslı bir hocanın himayesinde, içinde gizli kalmış hırsı ortaya çıkan bir öğrencinin gittikçe "gerçekten başarılı olması" ama aslında bir yandan da tüm sosyal hayatını mahvetmesi, her geçen gün hem kendisine, hem de çevresindekilere kalıcı hasarlar vermesi. 

Bu durumla hiç karşılaşmıyor muyuz gerçekten? Biraz daha yüksek not alacağım diye yıllar boyu kendisini herkesten ve her şeyden soyutlamış kimi arkadaşlarımız, şimdi iyi maaş kazanıp evlerinde yalnızlıklarıyla cebelleşmiyorlar mı?

Ya da "Ben çalışacağım, ben çok para kazanacağım, ben işimde en iyi olacağım" diyen tanıdıklarımızı kaç defa gençlik fotoğraflarına gözü yaşlı bakarlarken yakaladık?

Whiplash'in genç öğrencisi Andrew'ın da başına gelen aynen bu. 

Hırsı sayesinde, evet, Fletcher'ın Studio Orchestra'sına seçiliyor, önce yedek davulcu olarak başladığı orkestrada başdavulcu oluyor, konserlere çıkıyor, beğeni topluyor ama ya sonra? 

Sevgilisinden ayrılıyor mesela. Gerekçe? "Bence birlikte olmamalıyız. Bu konuyu enine boyuna düşündüm ve bence sonunda zaten ayrılacağız. Neyin peşinde koşuyorsam, onun peşinde koşmaya devam edeceğim. Bu tempo içinde yaşamayı tercih ettiğim için de, çok daha fazla çalışmam gerekecek ve bu uğurda seninle vakit geçirmekten feragat edeceğim. Seninle geçirdiğim zamanlarda bile davul çalmayı düşüneceğim..."

Ailesiyle papaz oluyor mesela. Kendisine fiziksel anlamda zarar veriyor mesela. Yalnız kalıyor mesela... Hatta sonunda caz kariyerine varıncaya kadar her şeye ve herkese zarar veriyor mesela.

Ne için? Ben bilemiyorum. Böyle insanları da anlayamıyorum. Muhakkak bir bildikleri vardır tabii. 

***

107 dakikalık filmin 77. dakikasında Fletcher'ın ağzından filme dair ikinci önemli felsefeyi duyuyoruz: "İnsanların benim Schaffer'da ne yaptığımı anladıklarını sanmıyorum. Ben orada sadece bir orkestra yönetmiyordum. Moronun teki bile ellerini sallayarak bir orkestra yönetebilir... Ben orada insanları, onlardan beklenilenin ötesine geçmeleri için zorluyordum. Bence bu mutlak bir gereksinim. Aksi takdirde dünyayı yeni bir Louie Armstrong'dan, Charlie Parker'dan mahrum etmiş oluruz. Bu benim için büyük bir trajedi olurdu... İngilizcede 'Aferin'den daha zararlı hiçbir kelime yoktur."

Aferin kelimesinin insanları sınırlandıracağından adı gibi emin olan bu zorlayıcı hocaya, onun sertliğinden hayli nasiplenmiş Andrew'un verdiği cevap da, en az Fletcher'ın açıklamaları kadar düşündürücü: "İyi güzel de, bu işin bir sınırı yok mu?"


***

25 Ocak tarihli Milliyet gazetesinde Whiplash ile ilgili bir haber yayınlandı. Benim Whiplash'e dair okuduğum en ilginç "metin"di bu. Milliyet gazetesinden Fırat Karadeniz; Kurban grubundan Burak Gürpınar, caz davulcusu Ferit Odman ve Büyük Ev Abluka'da grubundan Alican Tezer'le Galata'daki Nardis Jazz Club'ta buluşmuş ve bu değerli davulcu ve cazcıya film hakkındaki görüşlerini sormuş.

Hepsi filmi beğenmişler. Kimisi filmin kimi sahnelerini abartılı bulmuş, kimisiyse "Yok ya, aslında film gayet oturaklıydı. Bence gayet güzel bir kurmaca" modunda. 

Hepsinin mutabık kaldığı, filme dair kimi yerli yerine oturmayan noktalar da yok değil. Andrew'un bateri çalarken abartması yüzünden ellerinin kanaması gibi. Alican Tezer aynen şöyle söylüyor: "İlk kez baget tutuyorsundur ve o günden itibaren üç ay durmadan çalarsan ellerin kanayabilir, evet.

Yani filmdeki bu ve benzeri birkaç durum, bu usta davulculara göre "filmin kurgusuna ve dramatik yapısına hizmet eden, kimi abartılı olay"...

Andrew'un elleriyle müziğin senkronu tutmuyor, diyen de var; on numara filmdi, hatasız diyen de. 

Ama mesela Ferit Odman'ın bir söylediği aklıma takılmıyor değil: "Beni rahatsız eden şeylerden birini daha söyleyeyim: Filmde hiçbir siyah caz davulcusundan bahsedilmiyor. Mesela idol Buddy Rich. Hiçbir caz okulundaki hiçbir öğrenci, ben de orada öğrenci oldum, Buddy Rich’i hayatının idolü bellememiştir. Ben hiç görmedim. Ya Art Blakey ya Max Roach ya da Papa Jo Jones’dur idol. Hani 'Bütün Oscar’lar beyazdır' diye bir laf var ya. O, bu filmde de hissediliyor."

Yine Odman'dan geliyor: "Ben hep bana gerçek dışı gelen şeylere kafamı taktım. Mesela filmde Andrew bir gece boyunca “double time swing” çalışıyor. Ben 10 yıl filan çalıştım ona. Andrew bir gecede halletti. Vaaay be."

Haydi başlamışken devam; bir tane daha Odman: "Çok önemli bir şey daha var: Hızlı çalmak, iyi çalmak değildir. Filmde böyle bir yanlış da var. Film davulcu fikrini de yanlış veriyor."

***

Aslında bu tarz röportajlardan, başka başka metinlerden pek yararlanmam blog yazılarımda. Ama bu sefer bir istisna yapıyorum; çünkü bence, bu film, her ne kadar cazsever de olsanız, bu tarz teknik bilgilerden bihaber olunarak tam anlamıyla kavranamaz.

O yüzden tüm Whiplash'severlere şu röportajı okumalarını salık veriyorum: Milliyet, Davulcularla Whiplash Röportajı

***

Ta Ekim ayında izlediğim Whiplash, benim için bütün bir yılın en iyi 10 filmi arasındadır. Film zevkime güvenen herkesin, hayatını sorgulayan herkesin izlemesini öneririm. 

Sırf haftada üç gün, günde dört saat davul çalışan Miles Teller'ın ve projeye en başından beri inanan, öyle ki kısa film versiyonunda da rol alan J.K. Simmons'ın efsanevi performansları için bile izlenir bu film. Ya da filmin çekimlerini 19 günde tamamlayan, montajını on haftada yapıp bitiren gelecek vaat eden genç yönetmen Damien Chazelle (30) olağanüstü performansı için tabii ki. 

Hayatını sorgulamayanlar da bu arada, bence izlemesinler Whiplash'i. Kalıcı hasarlara sebebiyet vermeyelim. Fransızcadan hırsızlık yapmak gerekirse: Imbécil Heureux olmak da, zevklidir elbet!

18 Aralık 2014 Perşembe

Before Midnight


Before Midnight - 2013 (Richard Linklater)

Zamanında bir kız bana şöyle demişti: "Birlikte yapamadığımızı söylüyorsun, ama sorun şu ki; biz ayrı da yapamıyoruz..." Before Midnight filmini izledikten sonra o kızın ne demek istediğini sanırım bir parça daha iyi anladım.

***

1995 yapımı Before Sunrise ve 2004 yapımı Before Sunset'ten sonra yönetmen Richard Linklater üçlemesini 2013 yılında Before Midnight ile tamamlıyor. Üçlemenin ismi ne olabilir peki? İnternette yaptığım araştırmaların beni götürdüğü isim 'The Before Trilogy'... Ama ben bu üçlemeye kendimce bir isim verecek olsaydım: 'Edebî Üçleme' derdim. Bunun sebebini de açıklayacağım. 

***

Filmde, tıpkı serinin diğer iki filminde de olduğu gibi yine Julie Delpy ve Ethan Hawke'ın canlandırdıkları iki sorunlu karakterleri görüyoruz: Celine ve Jesse. 

"Aşk hala orada. Hala orada. Hala orada. Artık değil..."

Bu karakterler için sorunlu demek belki biraz iddialı kaçabilir. Belki de sadece 'inişleri çıkışları olan', 'sürekli dalgalanıp da durulan' 'bipoler' karakterlerden bahsetmek daha doğru. Her ikisi de, belki burçlarının getirisi olarak, sebepsiz yere bir parlayıp bir sönüyorlar; sürekli garip garip tartışmalara girip gayet güzel geçirebilecekleri zamanları piç ediyor, en şen şakrak dakikalarını heba ediyorlar. 

Belki de ilişkiyi fazla sorgulamak, pek de öyle matah bir iş değildir...

Neyse. 

Jesse ve Celine'i en son Viyana'da bırakmıştık. 10 yıl önceydi; keyiflilerdi, mutsuzlardı ve sonra yeniden keyiflilerdi...

Before Midnight'ta karşımıza tekrar çıkan bu ikili için değişik bir şey söylemek güç. Keyifliler, keyifsizler ve sonra yeniden keyifliler. Hala, inatla. 

2013 yılındaysa Jesse ve Celine Paris'te yaşıyorlar ve bir de ikiz kızları var. 

Jesse, serinin ilk iki filminden de hatırlanacağı üzere yazarlık yapıyor ve kendisinin bir yazar arkadaşı onu ve tabii ki sevgili eşi Celine'i bir Yunan adasına tatile davet ediyor. 

Bugün birçok sosyal medya kullanıcısının sosyal medyada fotoğraflarını paylaştığı ve altına "Ah, şimdi orada olsaydım!" yazdıkları o harikulade Ege adalarından birinde geçirdikleri tatil, sürekli git-gellerle geçiyor. 

Uzun uzun sohbet ediyorlar ve ekseri sohbetlerinin kimi yerlerinde gayet mutlu oluyor ve karşı tarafı da gayet mutlu ediyorlar, kimi yerlerindeyse hem karşı tarafı mutsuz ediyor, hem de kendileri mutsuz oluyorlar.


Kısacası film; hem Jesse'nin kendi perspektifinden, hem de Celine'in kendi perspektifinden içlerinde bulundukları ilişkiyi sorgulamalarıyla geçiyor. Aşıklar mı, değiller mi? Geleceklerinden umutlular mı, değiller mi? Mutlular mı, mutsuzlar mı?.. Vesaire...

Olay en 'nazik tabir' ile budur.

***

Şimdi gelelim ikinci paragrafta önerdiğim şu ismi neden seriye uygun bulduğuma: 'Edebî Üçleme'...

Çok açık ve net ifade etmeye çalışacağım. 

Dünyanın en büyük zulümlerinden bir tanesi; İngilizce konuşulduğunda hiçbir şey anlamayan bir kişinin Woody Allen filmi izlemesidir herhalde, diye düşünürdüm. 

Woody Allen filmlerinde o kadar çok diyalog vardır ki, konuşulan dili anlayamıyorsan, gözünü altyazılardan alamazsın ve film senin için bir dizi renkli görüntüler üzerine döşenmiş bir tür metin okumaya döner. Bu da kanımca gayet sıkıcı bir olaydır!

Ama bu fikrim sabit kalmakla beraber, birazcık da olsa evrildi. Artık diyorum ki, Before Midnight filmini, çok açık net; İngilizce konuşulduğunda anlayamayan kimse izlemesin. Uykusu olan hele, asla izlemesin!

Filmde toplasan 5 sahne falan var ve film 109 dakika! Haydi başını sonunu kes, 100 dakika diyelim. 5'e böl; 20 dakika her sahne. Ve yalnızca konuşma, yalnızca diyalog. 

Oradan oraya atlayan diyaloglar, nereye gittiği belli olmayan gergin sözler, her an birbirine kafa göz dalmaya hazır bir çift... Ve filmin sonunda yine el ele tutuşan aşıklar!

Yok artık. 

Kötü bir film demiyorum. Ama kimi filmlerdeki görsel şölenin hiç diyalog içermemesi (ya da içerdiği diyalogların çalışmaması), kimi filmlerin de işte böyle ha babam çene yapılan bir ses kaydına dönüşmesinin ortasını bulmak bu kadar zor mu?

Ayrıca öğrendiğime göre filmin her sahnesi detaylı bir biçimde prova edilmiş ve diyaloglarda doğaçlama oranı sıfıra yakınmış! Sırf bu başarısı nedeniyle hem Julie Delpy ve Ethan Hawke rahatlıkla yetenek yarışmalarında finale çıkar ya da en kötü Türk eğitim sisteminde coğrafya, tarih gibi derslerden iftiharla geçerler... 

Filme dair bir ilginç detay da filmin 15 gün gibi bir süre zarfında çekimlerinin tamamlanması. Şaşılacak bir şey elbette ki yok. Çünkü oyunculuk açısından yeni bir şey pek yok, görsel açıdan desen zaten ortam güzel: Yunan adalarında hangi fotoğraf kötü çıkar ki?

***

Dediğim gibi: Kötü bir film diyemem ancak bana biraz uzak geldi. Fazla edebî. Bu yüzden bence kesinlikle üçlemenin ismi 'Edebî Üçleme' olmalıydı. Bu sayede belki yepyeni bir akım doğar ve yapılmaya çalışanın yapıldığı bir film izleme imkanımız olurdu. 

16 Aralık 2014 Salı

Den Brysomme Mannen


Den Brysomme Mannen - 2006 (Jens Liens)


2006 yapımı Den Brysomme Mannen filmini anlatabilmek için, sanırım önce Norveç hapishanelerinden bahsetmek lazım. 

İnternette biraz araştırınca karşıma şöyle bilgiler çıktı...

Norveç'teki Halden Hapishanesi. Kuruluş yılı 2010 ve ülkenin en üst düzey koruma önlemlerinin alındığı yerlerden biri. 

Bir kere; Norveç kanunlarına göre, ülkedeki en ekstrem suçu dahi işlemiş olsanız, 21 yıldan daha fazla muhkumiyetle cezalandırılamıyorsunuz. Seri katil dahi olsanız, maksimum yatacağınız yıl, 21 yıl. 

- Halden Hapishanesinin kendine ait bir korusu var ve mahkumlar diledikleri gibi bu korudan yararlanabiliyorlar, gönüllerince dolaşabiliyorlar Norveç'in muhteşem yeşillikleri içinde.

- Hapishanede ortak sosyalleşme alanları var. Tıpkı Avrupa'daki çoğu özel-devlet öğrenci yurtlarında olduğu gibi... Hücrelerde TV ve buzdolabı mevcut. Bu hapishanenin mahkum başına Norveç Hükümeti'ne yıllık maliyeti ise 185.000 dolar...


- Mahkumlar günde 1.5 saat spor alanlarından faydalanabiliyorlar.

- Mahkumlar çeşitli işlerde çalışarak saatte 9 dolar kazanabiliyorlar, ki kaba bir hesapla günde 8 saatlik çalışmanın sonucu ayda 1440 dolara denk geliyor...

- Kadın gardiyanların görev yaptığı hapishanede mahkumlar, eğer isterlerse, haftada 3 kez de aileleriyle görüşebiliyorlar...

***

Bütün bunlar ne anlatıyor ve filmle ne ilgisi var?

Bir ülkenin hapishaneleri, o ülkeye dair çok fazla bilgi barındırır. Gelişmişlik düzeyi, ülkenin insanlarının sosyal profili ve ülkenin devletinin insanlarında muamelesi... vs.

Bir insan dünyanın en ağır suçunu işlemiş olabilir. Tabii ki bu çok ağır bir vakadır ve toplum açısından kolay hazmedilemeyebilir. 

Ancak suç işlemiş bir kimseyi, daha da suç işleme potansiyeli olan biri haline getirmek mi doğrudur, yoksa tekrar topluma kazandırılmaya çalışılması mı...

Elbette bu, apayrı bir tartışmanın konusu. 

Fakat, benim tüm bu bilgilerden yola çıkarak ilgimi çeken şey: Den Brysomme Mannen filminin yönetmeni Jens Liens'in, nasıl olur da, yaşadığı ülkeyi, yaşadığı kenti bu kadar karamsar görür?! Yoksa, suçun olmadığı bir şehir, aynı zamanda sıkıcı bir şehir midir?


***

Bu filmin konusu nedir?!

40 yaşına erişmiş Andreas isimli bir adam, o güne değin hiç görmediği ve hakkında hiçbir anısının bulunmadığı bir şehre gelir. Şehre vardığında kendisini bekleyen bir iş, bir apartman dairesi hatta bir kadın-bir eş vardır. Andreas biraz şaşırır ama her şeyi karşıladığı gibi, bütün bu yaşananları da biraz olağan karşılamaktan geri kalmaz... 

Zaman geçer, Andreas yaşamakta olduğu garip derecede düzenli, saçma derecede cani hayatında aslında bir gariplik olduğunu fark eder ve bu hayattan kaçmak ister.

Birkaç kez bunu bir yordamına uydurur, yolunu bulur ancak başarılı olamaz. 

Öyle bir hayattır ki yaşadığı, ölmeye çalışsa bile ölemez. 

...

Nihayet günün birinde Andreas, bir bar tuvaletinde Hugo isimli bir adamla tanışır. Bu adam Andreas'a güzel kokulardan, tattan ve renkten bahseder. Andreas o gün anlar ki hayatındaki eksik, aslında tam da Hugo'nun bahsettiği kavramlardır. 

Acaba Hugo, bu kavramlardan gelişigüzel mi bahsetmiştir, yoksa bu kavramlara şahit olduğu bir yer mi vardır? 

Andreas bu sorunun cevabını bulunca, onun için bu kapkara dünyadan kaçış anlamına gelecek yepyeni bir yol da karşısında belirecektir. 

***

Filme dair çok fazla detay vermek istemiyorum. Ancak film öyle bir film ki, ben bir cevap versem, binlerce cevap hala baki kalacak. 

Ucu çok açık bir film, o yüzden keyif kaçırmadan söylüyorum...

Bence Andreas'ın gittiği bu ölümlerin en vahşisinin normal karşılandığı, aldatmanın problem olmadığı, insani duygulardan arındırılmış ve ölmenin mümkün olmadığı renksiz şehir... Cehennem!

Ve Andreas'ın kaçmak istediği, renkli, tatlı, güzel kokulu şehir de haliyle... Cennet!
Filmdeki bu sahne, acaba Antonioni
Blow Up göndermesi olabilir mi?

Böyle bakılınca, sahiden çok anlamlı bir film. 

Süper bir senaryo. Çok büyük bir bütçeye gereksinim duyulmadan, gayet pratik bir yöntemle kotarılmış.

Çok akıcı bir film değil, yalnız hiç akmayan bir film de denilemez. 

Herkesin izlemesini isteyeceğim, fevkalade zihin açıcı bir film Den Brysomme Mannen.

Ve tabii üzerine çok fazla düşünmeyi gerektirecek aynı zamanda.


15 Aralık 2014 Pazartesi

Coherence


Coherence - 2013 (James Ward Byrkit)

Bu yaz nihayet Haruki Murakami'nin 1Q84 romanını okuyup bitirdiğimde, gelecek 6 ayımı paralel evren meseleleriyle geçireceğimi bilmiyordum. Bilim kurguyu pek sevmem. Benlik değildir pek. İzlediğim filmlerin, okuduğum kitapların ayakları yere daha sağlam bassın isterim. Bu birazcık da benim bağnazlığımdan geliyor olabilir. Hem bağnazlığımdan, hem de muhafazakarlığımdan. Bağnazlığımdan; çünkü alışılmış roman ve film kalıplarının dışına çıkmaktan pek hoşlanmam. Muhafazakarlığımdan; çünkü her gün karşımıza çıkmayan, hayatın içinden olmayan bir takım yeniliklere pek açık değilimdir.
Murakami'nin kitabı bitti ve şu anda izlediğim dizi Fringe, film ise Coherence, Interstellar, The One I Love, Primer...

Peki ne değişti? Ben artık bağnaz ve muhafazakar bir adam değil miyim? 

Hiç sanmıyorum. Ben bağnazlığından ve muhafazakarlığından ödün veremeyecek kadar bağnaz ve muhafazakarım çünkü. Değişikliklerden hiç hazzetmem. 

Bence durum şu: Paralel evren muhabbetiyle ilgili karşıma çıkan eserler öyleler ki, bana aslında ilk bakışta hayli olağanüstü gözüken kimi olayları hayli olasıymış gibi anlattılar.

***

8 arkadaş, kimileri ilişki içerisinde, kimileri değil, bir akşam oturmasında bir araya gelirler. Sade bir müstakil evdir buluştukları. Otururlar, sohbet ederler, içki içip yemek yerler.

Derken bir dizi garip olaylar cereyan eder. 
Tam konuşurken cep telefonlarının ekranlarının çatlaması ya da internet bağlantılarının yekten kopması gibi...

İşte böyle garipliklerden birinin olduğu esnada biri ortaya şu fikri atar: "Bu gece bir kuyruklu yıldız dünyanın yörüngesine giriyor, bir takım gariplikler yaşanabilir."


***

Yaşanan garipliklerden biri de, tüm muhitin elektriklerinin kesilmesi olur. 8 arkadaş "Haydaa, neden gitti ki şimdi bu elektrikler?!" diye sorarlarken, fark ederler ki bir komşularının ışıkları hala yanıyor. 

İki kişilik bir grup oluştururlar ve bu grubu o ışıkları yanan eve, ne olup bittiğini öğrenmek için yollarlar. 

İki kişilik grup gider ve bir süre sonra geri döner. Grup geri döndüğünde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Çünkü geri dönenlerin iddiasına göre; o ışıkları yanan evde, şu anda içerisinde bulundukları evde yaşananların bir süre öncesi yaşanmaktadır!

8 kişilik evdeki tüm kişiler, o ışıkları yanan evde oturmakta, sohbet etmektedirler...

***

Bir süre sonra ortaya çıkar ki, evi bir sebepten terk eden herkes, bir süre sonra eve geri döndüklerinde, paralel evrene geçiş yapmış, bambaşka bir düzlemde yaşamaya başlamışlardır. 

Artık 8 kişilik gruptan her birinin milyonlarca versiyonu, milyonlarca kopyesi bulunmaktadır.

Ve biz, bu grubun içerisine önce balıklama dalar, her bir karakterin tepesinden, Tanrı Bakışı'yla olayları görmeye; sonra da bu karakterler arasından tekinin bakışaçısıyla olayları çözmeye çalışırız. 

Bu karakterin ismi Em'dir. (Emily Baldoni)

***

Filmin diyaloglarının çoğunun doğaçlama olduğunu bilmek, elbette filmi daha değerli kılabilirdi. Ancak ne yazık ki bence öyle olmuyor. 

Kötü bir film değil. Bilakis, bence gayet iyi kotarılmış, çalışan bir film.

Ancak şu senaryo konusunda bence biraz sınıfta kalınmış.

Konu paralel evren ve seyirci bu konuya pek hakim değil ya (en azından öyle olduğu varsayılır tarihi ya da bu tarz, bilimsel-dini referansları olan, belirli bir alanda uzman bilgisine ihtiyaç duyulan



bir film yapılırken), sazı her eline alan bir Schrödinger'in Kedisi tasviri, bir Tunguska Olayı göndermesi yapıyor...

Haliyle ortaya kopuk, kopuk olmaktan da öte; "Yapay" bir senaryo çıkıyor. 

Bence bu tip gariplikler ortadan kaldırılsa, Coherence gayet güzel, temiz ve pratik bir film.

Filmde zaten büyük bir bütçe yok. Bütçeye ihtiyaç duyulacak bir sahne de yok. 

Parası olan aynı konuyla Interstellar çeker, olmayan da Coherence. 

Bu da gayet tabîî bir durum.

Ama en azından senaryo biraz daha iyi çalışılsaydı. Anlatılması mecbur olan, Paralel Evren nedir, Kuantum Fiziği nedir muhabbetleri senaryoya biraz daha iyi ve doğal yedirilseydi, Coherence bambaşka bir sükse elde edebilirdi. 

3 Aralık 2014 Çarşamba

A Streetcar Named Desire


A Streetcar Named Desire - 1951 (Elia Kazan)


Birkaç gün önce, çok eskiden izlemiş olduğum filmleri tekrar izlemeye başladım. Malum, kimi filmler tekrar tekrar izlenmeyi hak eder, kimisiyse talep eder! Almodóvar imzalı, 1999 yapımı Todo Sobre Mi Madre, hiç kuşkusuz, hem tekrar tekrar izlenmeyi hak eden, hem de tekrar tekrar izlenmeyi talep eden bir film. 

Film izledikçe filmlere dair fikriniz değişe, gelişebiliyor. Kimi filmleri bir kez daha izlemek, o filmlere dair yeni düşüncelere dalma imkanı veriyor. Çünkü iyi film, her izleyişte seyircisine başka şeyler söyleyebilmelidir. 

Todo Sobre Mi Madre
Cecilia Roth, Arzu Tramvayı afişinin önünde.

Todo Sobre Mi Madre'nin en önemli sahnelerinden birinde, anne rolünde gördüğümüz Cecilia Roth'u kırmızı renklerin hakim olduğu bir afişle kaplı duvarın önünde görürüz. Bu sahne bize, yönetmenin filmi çekerken kuracağı yapı hakkında üç aşağı beş yukarı bir fikir verir. 

O sahnede Cecilia Roth'un önünde durduğu duvarı kaplayan afişte Un Tranvía Llamado Deseo yazar. Yani Türkçesiyle "A Streetcar Named Desire".

***


Sinema tarihinin kült filmlerinden biri A Streetcar Named Desire. Belki Arzu Tramvayı desek, akıllarda daha bariz bir noktaya göndermede bulunuruz. O zamanki -1951 yapımı bir filmden bahsediyorum- filmleri biz Y Kuşağı Mensubu Türkler, önce ana-babalarımızdan duyuyoruz. Onlar da haliyle bu eski dönem kült filmlerin genelde Türkçelerini biliyorlar. 

İlki 1946'da çekilmiş; ikincisi, Jack Nicholson'lı versiyonu 1981'de çekilmiş The Postman Rings Twice filmini hatırlayan var mı? Peki ya şöyle desek: Postacı Kapıyı İki Kere Çalar, filmini anımsayan var mı?

1939 yapımı Gone With The Wind? Rüzgar Gibi Geçti desek?..

1959 yapımı Some Like It Hot? Bazıları Sıcak Sever, bir şey ifade ediyor mu?..


O zaman tabii internet yok, evrensel bilgilere erişim kıt... gibilerinden bir geyiğe de imza attıktan sonra, devam edelim. 

Todo Sobre Mi Madre filmindeki bu gönderme, beni İhtiras Tramvayı filmini izlemeye sevk etti. 

Bir an için şöyle düşündüm; bir film, bir başka filme göndermede bulunuyorsa, o film, göndermede bulunduğu filmden bağımsız anlaşılamaz

(Bir sanat eseri, bir başka sanat eserine göndermede bulunuyorsa; o sanat eseri, göndermede bulunulan ikinci sanat eserinden bağımsız bakılarak anlaşılamaz.)


***

1909 İstanbul doğumlu Ermeni yönetmen Elias Kazancıoğlu'nun A Streetcar Named Desire'ı bizi, Blanche DuBois'nın (Vivien Leigh) buram buram buhran kokan yaşamına götürüyor. 

Blanche orta yaşlı, bakımlı ve yalnız bir kadın. Aileden zengin aslında ama bir şekilde ailesinden gelen aristokrat statüsünü koruyamamış.

Bunun somut kanıtı olarak da, yaşadığı  Belle Reve isimli ihtişamlı evi maddi sıkıntılardan dolayı elden çıkarmış. 

Hem evsiz, hem de umutsuz kalan Blanche, soluğu kız kardeşinin yanında alıyor. 

Blanche'ın kız kardeşi Stella (Kim Hunter) New Orleans'ta, Polonya kökenli eşi Stanley'le (Marlon Brando) beraber, viran bir müstakil evin alt katında yaşıyor. 

Blanche kız kardeşini ziyarete geliyor gelmesine de; bu ziyaret ev halkını biraz rahatsız ediyor... Aslında Blanche'ın gelişinin Stella nezdinde hiçbir sorun teşkil etmediği açık. Ama aynı cümleyi Stella'nın eşi Stanley için söylemek güç...

Stanley, kelimenin tam anlamıyla "sokaktan gelen bir adam". Yani kirli sokakların tozunu yutmuş, en alengirli insanlarla muhatap olmuş, her türlü alicengiz oyununa vakıf bir bitirim!

Dolayısıyla Blanche'ın bu "Ben rüya gibi bir dünyanın insanıyım! Çok güzel şeyler beni bekliyor, biliyorum! Şurada şu kadar erkek benimle evlenmek için bekliyor, burada bu kadar kısmetim var!" gibi bol kepçeden sallanan hayallerine karnı tok. 

***

Tam bu esnada bir bölüm açıp Blanche'ın karakterini tarif etmemiz lazım belki de.

Şöyle söyleyelim ve dünya üzerindeki her Türk rahatlıkla anlasın:

Sürekli hayaller aleminde yaşayan, mutluluktan ölüyor gözüken ama aslında için için ölüyor oluşunun sebebi mutsuzluğu olan; yine de bu mutsuz ve umutsuzluğu kabul edemeyen, bu yüzden de kimseye gerçekleri belli etmemek için çabalayan tipler olur ya, işte Blanche o. 

Stanley Kowalski  (Marlon Brando)
Yeşilçam Sineması'ndaki herhangi kadın karakterin elinin tersini alnına koyup arkasını erkek karaktere, yüzünü de seyirciye dönerek; boşta kalan eliyle de kapının kirişini tutarak "Nayır, ben gayet mutluyum!" dediğini düşünelim. İşte Blanche, o!

Ve unutmadan bir bilgi verelim: Blanche karakteri, gerçek hayatta bipoler olan Vivien Leigh için adeta bir son olmuş. Bu karakter öylesine işlemiş ki içine, Leigh bir daha hayata tam anlamıyla dönememiş. Hep yaşadığı hayatın kendisinin mi, yoksa Blanche'ın mı olduğunu düşünmüş!..

***

Film özetle şunu anlatıyor: Hayaller ve gerçekler arasında sıkışmış bir karakterin, Blanche'ın dünyada yeri yok ve bunu biz Stanley karakteri üzerinden göreceğiz.

***

A Street Car Named Desire aslında bir tiyatro oyunu. Yazarı da Tennessee Williams

Oscar Saul, tiyatro oyununu sinema senaryosuna uyarlamış. Tennessee Williams da tabii ki senaryoya müdahil olmuş.

1951 yapımı film tam 12 dalda Oscar'a aday olmuş ancak bu adaylıklardan yalnızca dördünü ödülle sonuçlandırabilmiş. 

En İyi Kadın Oyuncu: Vivien Leigh, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Karl Malden, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Kim Hunter ve En İyi Dekor ve Sanat Yönetimi: Richard Day / George James Hopkins.

***

Dediğim gibi, A Streetcar Named Desire bir kült film. 

Sinemaya ilgi duyanların muhakkak izlemesi gereken şu uzun, ilk dönem ABD filmlerinden.

İtiraf etmek gerekirse ABD bizi öyle bir sinemaya alıştırdı ki, artık kendi başyapıtlarını bile izlemeye tahammül edemiyoruz. 

Blanche DuBois (Vivien Leigh)
Fransız Yeni Dalga akımı film çekimlerini kapalı setten, sahne düzeninden çıkarttı; ABD'liler de efekt konusunda olayı çok başka bir noktaya taşıdılar; ve biz bugün önemli filmleri izlerken fenalıklar geçirebiliyoruz. 
Kendimiz ettik, kendimiz bulduk. Yapacak bir şey yok. 

***

Hiç yoktan Marlon Brando izlemiş olmak için bile izlenir A Streetcar Named Desire. Ya da dünya sinemasını, başta da Yeşilçam'ı derinden etkilemiş "aşırı"(!) teatrâl oyunculuk, bu film üzerinden çok büyük rahatlıkla okunabilir. 

(Bkz: Vivien Leigh'in oyunculuğu.)

***

Son bir soru. Acaba Woody Allen 2013 yapımı Blue Jasmine'i yaratırken ya da Cate Blanchett,
Jasmine karakterine can verirken, hiç Blanche DuBois'yı düşünmüşler midir?

İzleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız. 

2 Aralık 2014 Salı

The Normal Heart


The Normal Heart - 2014 (Ryan Murphy)


Üzerine konuşulması çok zor olan konular var... Konuşulmaları bir yana dursun, ucundan kıyısından bu konulara dokunan kimi şeyler hakkında eleştiri yapmak, ciddi bir mücadele gerektirebiliyor... Ağzınızdan çıkabilecek tek bir iyi düşünülmemiş söz, çok sayıda insanın kalbini kırabilir, kırıyor... AIDS, böyle bir konu. Homoseksüelite, böyle bir konu...

***

2014 yapımı bir filmden bahsedeceğim: The Normal Heart.

Larry Kramer, 25 Haziran 1935 ABD doğumlu bir LGBT hakları savunucusu, AIDS aktivisti, oyun yazarı, prodüktör, senarist... Doymayan bir adam yani. İsveç çakısı kadar çok amaçlı ve bir o kadar da keskin.



Mark Rufallo - Matt Bomer
***

Gay Men's Health Crisis, gönüllülük esasına dayalı ve New York merkezli bir AIDS'le mücadele "örgütü". (Bir tek gay'lere yönelik değil. Yani en azından internet sitelerinde öyle yazıyor...)

Larry Krammer bu örgüt için çalışıyor, didiniyor fakat bir sebepten bu örgütten uzaklaştırılıyor.

Örgütten uzaklaştırıldıktan sonra Kramer Avrupa'ya gidiyor ve burada, Nazi Almanya'sında açılan ilk toplama kampını ziyaret ediyor. Dachau Toplama Kampı'nda dolaşırken Kramer, öğreniyor ki Toplama Kampı 1933 yılında açılmış ve hiçbir Avrupa ülkesi, böyle bir mekanın oluşturulmasına tek kelime laf etmemiş! (İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıç tarihinin 1939 olduğunu unutmayalım.)

Ve Kramer o gün diyor ki: "Aslında Avrupa nasıl böyle bir konsantrasyon kampının kurulmasına ses etmediyse, ABD de 1980'li yıllarda homoseksüeller üzerinden yayılan HIV'ye ses etmedi... ABD ve Avrupa, aslında aynı haltı yediler. Birisi bir ırkın, dinin yok edilme çabasına; diğeri, eşcinsellerin 'geberip gitmesi'ne göz yumdu!"

***
Ned Weeks (Mark Rufallo)

1985 yılında Kramer, ABD'ye Avrupa'dan döndükten sonra bir oyun yazıyor. Oyunun ismi: The Normal Heart.

Ve bu oyun, uzun seneler New York'ta Brodway'de, Los Angeles'ta, Londra'da sahneleniyor. Baya popüler oluyor; kapalı gişe oynuyor...

Ve bir gün, American Horror Story, Glee ve Nip/Tuck gibi dizilerin rejisörü olarak bildiğimiz; Eat Pray Love filminin yönetmeni Ryan Murphy, The Normal Heart'ı beyaz cama uyarlıyor. Aynı isimle, aynı yazarın kaleminden.

***

Filmin konusunu okuduktan ve yazarın hayatını göz önünde bulundurduktan sonra diyebiliriz ki, The Normal Heart aslında otobiyografik bir eser. (Hangi eser yazarından esintiler taşımaz ki zaten?..)

1980'li yılların New York'una gidiyoruz. Aslında filmin ilk sahnesini izleyenler, bir komedi filmi izleyecekleri intibaına rahatlıkla kapılabilirler.

Ned Weeks (Mark Rufallo), Ah o gemide ben de olsaydımvari bir müzik eşliğinde, Fethiye Ölü Deniz misali bir burna feribotla varıyor. Sonradan anlıyoruz ki Ned'in vardığı bu ada, aslında bir geyler adası.

Anadan üryan dolaşan kaslı erkeklerin arasında adanın içlerine sokulurken Ned, anlıyoruz ki, aslında Ned pek de öyle tercih edilebilir bir gey değil. Fiziği adadaki diğer erkeklerinki kadar güzel değil, genel olarak giyim tarzı için de aynı şeyi söyleyebiliriz. (Rufallo bunu bize kapıldığı endişe üzerinden açık bir biçimde veriyor.)

Ned oraya gey arkadaşlarıyla birlikte vakit geçirmek için gelmiş. Ağbisi zengin, o zamana kadar anlaşıldığı kadarıyla hiç maddi sıkıntısı olmamış ve "filmdeki diğer karakterlerin söylemleri üzerinden söyleyebiliyoruz ki"; Ned'in bu maddi rahatlığı, onun cinsel kimliğini ayan beyan yaşamasına imkan sağlamış. (Filmdeki diğer gey karakterlerin çoğu, cinsel kimliklerini saklamaya daha meyyal.)

***

1980'li yıllar dedik.

ABD'nin HIV ile, yani belki de bir nebze daha bilinen ismi AIDS ile yeni tanıştığı yıllar.

İşin ilginç yanı, "tamamen filmin okuması üzerinden söylüyorum", AIDS o dönem yalnızca homoseksüeller, hatta erkeğe ilgi duyan eşcinsellerde başgösteriyor...

Önceleri AIDS'in ne olduğu tabii ki bilinmiyor. Kanserin bir türevi zannediliyor: Gey Kanseri.

Ned Weeks, teker teker arkadaşlarının hayatlarının "rezil bir biçimde" sona erdiğini görünce, diğer geyleri ayağa kalkmaya davet ediyor.

Önce pek yandaş bulamıyor. Ama sonra, bakıyor ki herkes hastalık yayılıyor, Ned ile birlikte, şu yukarıda adını verdiğim örgütü kuruyorlar: Gay Men's Health Crisis.

(Aslında buna "örgüt" demek ne kadar doğru bilemiyorum; belki de "kriz masası" demek daha doğru olur.)

***

Örgüt uğraşıyor uğraşmasına ama pek sonuç elde edemiyor. Ned Weeks'in yakın arkadaşı, bir yürüme engelli kadın olarak bilim insanı Dr. Emma Bookner (Julia Roberts) giriyor tam bu devrede hayatımıza. O çok uğraşıyor önce hastalığa tanı getirmek, ardından da hastalığa bir kür geliştirmek için. Ancak nafile.

Malum; bu tip "yeni" hastalıklarla mücadele için devletin bir "mücadele fonu" ayırması gerekiyor. Peki Birleşik Amerika devleti bunu yapıyor mu? Hayır. Peki neden yapmıyor? Ned Weeks üzerinden filmin tezi şöyle: "AIDS'le mücadele için fon ayırmıyorlar; çünkü henüz AIDS'ten ölmüş bir heteroseksüel yok. Ölenler yalnızca gey... Bizim yok olmamızı istiyorlar. Bizden önce arkadaşlarımızın ölümünü izlememizi, sonra da yalnızbaşımıza odamızda, kendi ölümümüzü beklememizi istiyorlar."

Film, işte bu zulümden temelleniyor.

Biz Ned Weeks ve yakın arkadaşlarının bu illetle mücadelesini izliyoruz ve tabii toplumun, devletin uzunca bir süre kılını kıpırdatmamasını.

Acıklı bir hikaye.
***

Şimdi yazının en başına dönelim...

Biraz kaygılı olduğum doğru; çünkü bu filmi beğenmediğimi söylemeye açıkçası biraz korkuyorum. Çok açık, net ve somut bir nedenle -hatta belki nedenlerle- anlatabilmem lazım neden filmi beğenmediğimi.

Bu da zor bir iş.

Hiçbir gey arkadaşımın alınmasını, üzülmesini istemem; çünkü biliyorum ki birkaç gey arkadaşım bu filmi ulusların marşları benimsediği gibi benimsemiş, kendilerine bayrak edinmiş vaziyetteler.

Uzatmayayım, girişeyim:

Çok basit bir nedeni var filmi beğenmeyişimin.

Ben "tek bir konuya odaklanıp, yalnızca tek bir fikrin propagandasını yapan" hiçbir sanat eserini sevmiyorum...

Orhan Pamuk'un Nebil Özgentürk'e verdiği röportajda "Nazım Hikmet'in toplumun sesi olmaya çalıştığı şiirlerini değil, lirik şiirlerini seviyorum" demesi gibi.

Dr. Emma Bookner (Julia Roberts)


***

Kadın yönetmenlere bakalım. Hep aynı feminist tona sıkışıp kalmışlar gibi geliyor bana. Hatırıma gelen çoğu kadın yönetmen feminist. Bu çok güzel. Bir itirazım yok, asla da olamaz. Ama tüm sanatsal serüvenini tek bir tona bağlamak?.. Biraz haksızlık gibi geliyor bana.

Kimi kadın yönetmenler bu işe girişiyorlar ve hiç de fena kotarmıyorlar, o ayrı. (Bkz: Caramel filmiyle Nadine Labaki)

Kimileriyse yine feminizme dair olmasa da, kadının hislerine dair ciddi bir şeyler söylüyorlar ama bunu bağıra çağıra, konuyu tamamen feminizme yıkmadan yapıyorlar. Ki benim de hoşuma giden bu. (Bkz: Sweetie filmiyle Jane CampionBrødre filmiyle Susanne Bier ve The Reluctant Fundamentalist filmiyle Mira Nair.)

Tom Boatwright (Jim Parsons)

***

Kadın yönetmenler üzerinden söylemek istediğimi anlatabildiğimi düşünüyorum.

The Normal Heart, nasıl desem, biraz "tek konu üzerine odaklanmış bir film" gibi geldi bana.

Geyler ve onların yaşadığı hazin süreç.

Tabii ki değer, tabii ki bu mücadelenin cam ekrana yansıması elzem ama yine de bence, bir hikaye üzerinden bu konuya değinilseydi, sanki daha iyi olurdu.



***

İlk itirazım bu. İkincisiyse... Süre meselesi.

Aşırı uzun bir film The Normal Heart... Mütemadiyen aynı konu işlendiğinden, insanın içi bir hayli daralıyor filmi izlerken.

Bunun dışında oyunculuklara diyecek hiçbir şey yok.

On numara.

The Big Bang Theory'nin Sheldon Cooper'ını başka bir projenin içinde izlemek hiç de fena olmuyor. Her ne kadar üç aşağı beş yukarı aynı oyunculuğu izlesek de...

Mark Rufallo'nun bence kesin bir Oscar adaylığı vardı; eğer HBO filmi, televizyonda yayınlamak üzere yaptırmasaydı...

(Evet, ABD'de böyle konulara değinen filmler, televizyonda yayınlanabiliyor.)

Julia Roberts'ın rolünün oyunculuğa çok açık olmadığını söylemek mümkün. Evet, film boyunca tekerlekli sandalyede ama her tekerlekli sandalyeden kalkmayana Oscar verselerdi... Bir dakika! Galiba veriyorlar zaten!

Şaka bir yana: Julia Roberts'ın çok sahnesi yok. Tek bir sahnede parlıyor (izleyenler bulsunlar hangi sahne olduğunu) ve tabii bu onun için ayan beyan bir "oyun kesme" imkanı; ancak o sahne de o kadar akıllarda kalmıyor sanki.

***

The Normal Heart, konuya özel ilgi duyanlar ve Mark Rufallo'nun oyunculuğunu izlemek isteyenler için güzel bir film.

Ama kaçarsa da dünyanın sonu olmaz.

***

Yazıyı Ned Weeks'in ağzından dökülen fevkalade anlamlı replikle bitirelim:

"Marcel Proust, Walt Whitman, Tennessee Williams, Büyük İskender... İnanamayacağınız kadar çok kardinal ve Papa'yı içine alan bir kültüre aitim. İkinci Dünya Savaşı'nın kazanılmasını sağlayanın açık açık eşcinsel bir İngiliz olduğunu biliyor muydunuz? Adı Alan Turing'di ve Alman enigma makinesini kırdı. Savaş bitince, eşcinsel olmaktan dolayı rahatsız olduğu için intihar etti. Niye bunların hiçbiri okullarda öğretilmiyor? İkinci Dünya Savaşı'nın kazanılmasından bir eşcinsel sorumlu! Öğretselerdi belki de intihar etmezdi ve siz de kimliklerinizden korkmazdınız. Ben böyle hatırlanmak istiyorum işte: Savaşı kazanan biri olarak!"