14 Ocak 2014 Salı

Beginners



Beginners- - 2010 (Mike Mills)
"You Make Me Laugh But It's Not Funny."



Erkek evlatların babalarıyla her daim gergin bir ilişkileri vardır. Kapalı toplumlarda bu ilişki biraz daha gergindir. Kapalı toplumlarda, bu ilişkinin tarafları da gergin kimselerse hele, baba-oğul ilişkileri çok ama çok daha gergindir. 

2010 yılında gösterime girmiş Beginners filmini Ukde Sineması'nın dev perdesinde izlediğim zaman, babamla aramdaki gergin ilişkiyi düşündüm. İlişkimizin acaba daha gergin olması mümkün müdür, diye sordum kendime? Ya da ilişkimiz acaba gergin olmasaydı nasıl olurdu? Ama asıl soru bence şu: İlişkimizin gergin olmama gibi bir ihtimali var mıdır?


Beyaz perdedeki karakterle özdeşlik kurmaya çalışalım. Bir anlığına kendimizi Oliver Fields'ın (Evan McGregor) yerine koyalım. 

Christopher Plummer ve Evan McGregor
2003 yılındayız. Grafikeriz ve annemizi beş yıl önce kaybetmişiz. 

İşlerimiz pek yolunda gitmiyor. Çizimlerimiz güzel ama biraz, nasıl desek, karamsar. Özel yaşamımızda yolunda gitmeyen her şey, sanatımıza da yansıyor.

Kız arkadaşımız yok. Sıkılmışız. 

Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir gün karşımıza babamız dikiliyor ve bize iki adet haber veriyor. Bu haberlerden birincisi babamıza kanser teşhisi konulduğu ve babamızın ömrünün son demlerini yaşıyor olduğu. İkincisiyse babamızın gay olduğu. 

Hangisine daha çok şaşırırız, hangisine daha çok üzülürüz?

"Güzel şeyler de olmuyor değil!"

Tam bu sürecin ortasında bir kızla tanışıyoruz. Menos mal! Fransız bir aktris. İsmi Anna (Mélanie Laurent).

Bu öyle bir kız ki, hayata başka bir pencereden bakmamızı sağlıyor. Sanki kafamızı karıştıran her soru, aslında o kadar da kafa karıştırıcı değil. Hatta, daha doğru bir ifadeyle, kafamızın karışmasında aslında ters ve aleyhimize hiçbir durum yok. Kafa karışıklığı da güzeldir, böyle hissediyoruz. 

Engeller çıkıyor karşımıza, ama bu kız sayesinde görüyoruz ki, o engelleri alt etmenin de elbet bir yolu var. 

Hastalığını dert ettiğimiz babamız, aslında o kadar da dertli değil. Fark ediyoruz.

Hayatının son günlerini yaşıyor, diye hüzünlendiğimiz babamız aslında hayata yeniden gelmiş gibi. Hissediyoruz.

Babamız ölmek üzereyken bir ilişki yaşamak ne kadar doğru, diye düşünüp kahroluyoruz ama görüyoruz ki babamızın da yepyeni, üstelik kendinden bir hayli genç, sağlıklı bir erkek arkadaşı var. Anlıyoruz. 

Ve düşünüyoruz. Aslında hayat, o kadar da çirkin değil.

"105 dakikalık bir seyir zevki."

Beginners filmini izledikten sonra filmin yönetmeninin önceki çalışmalarını da bir an evvel izlemek için içimde tarif edilemez bir heyecan duydum. Filmin bilhassa, geçtiği zamanları anlatırken başvurduğu metot bence çok zihin açıcıydı. 

"2003 yılındayız, güneş böyle görünüyor (güneş görseli), ve yıldızlar (yıldız kümesi görseli), ve doğa (doğa görseli)... İşte başkan bu (George Bush'un fotoğrafı)..." (Yandaki görsele bakınız.)


diye devam ediyor. Ve bir zaman dilimini bize böylece özetlemiş oluyor. 


Tabii ki sırf bu sebepten değil, ama bu ve bunun gibi bir takım anlatım teknikleri sebebiyle, geneli itibariyle filmi oldukça derli toplu bulduğumdan ve belki de hikayesi hoşuma gittiğinden, yönetmenin bütün filmlerini edindim. 

Ne yazık ki Mike Mills'in diğer hiçbir filminde Beginners'taki tadı bulamadım. 

105 dakikalık Beginners filminden bana ne kaldı diye sorulacak olsa, ilham verici bir seyir zevki, derdim. Oldukça iyi oyunculuklar... 

Bu konuda belki bir parantez açmak gerekir, filmdeki "gay, kanser, baba" rolünü oynayan Christopher Plummer, hayatında ilk defa bu film sayesinde Oscar'a aday oldu ve üstelik altın heykelciği evine götürme başarısı gösterdi. 

Bu iş, o sene Oscar ödüllerini yayınlayan NTV'de yorumculuk yapan Tuğrul Eryılmaz'ın hiç ama hiç hoşuna gitmemişti, hatırlıyorum. O sene zaten baştan aşağı Oscar ödüllerine takmıştı kendisi. Hakkı da vardı, o ayrı. Ama bence o seneki Oscar kazananları arasında belki de en hak etmişi Christopher Plummer'dı. 

Filmin geneline dönecek olursak, filmin hikayesinin aslında biraz otobiyografik olduğundan bahsederek bir yerlere varabiliriz. Beginners filminin konusu, yönetmen Mike Mills'in hayatından yola çıkılarak yazılmış.

Bir Arjantinli yönetmenin, eleştirmenler tarafından başarılı bulunan bir filmi hakkında verdiği röportajda, şöyle bir cümle sarf ettiğini anımsıyorum: "Herkesin anlatacak muhakkak en az bir tane hikayesi vardır. O hikaye dışında binlerce hikaye anlatabilir ama 'o hikaye'yi anlatmazsa eğer, bir şeyler hep yarım kalacaktır."
Mélanie Laurent ve Evan McGregor
Belki de bu yüzden Márquez yazar adaylarına, anlatmaya önce kendi özyaşam hikayelerinden başlamalarını salık veriyordur...

Mike Mills'in de önceki filmlerinde Beginners'taki tadı tutturamaması belki de bundandır; filmlerinin kendi hayatından bir şeyler taşımamasından. 

Tabii diğer filmlerinin çekim detaylarını, fikirsel manada akla ilk nasıl düştüklerini bilmediğimizden gönlümüzce atıp tutamıyoruz. 

Ve bir de tabii filmdeki Jack Russell teriyerden bahsetmek lazım. Filmin en can alıcı karakteri bence o, Arhur.

Bir köpeğin filmde olması, benim açımdan ayrı bir anlam ifade edebilir. Arhur isimli bu köpeğin Oliver ve Hal ile kurduğu ilişki ilgimi çekiyor. Ancak asıl vurgulanması gereken nokta, ikinci sınıf bir yetenek programında hor görülen, kullanılan köpek figürü gibi yer almaması köpeğin filmde; köpeğin varlığının sinematografik olarak bir anlamı olması. Tıpkı bir oyuncu gibi, sahnede bir işlevi olması. 

Beginners, tıpkı adında olduğu gibi, yepyeni bir başlangıç yapmak isteyen herkes için ilham kaynağı olabilecek, harikulade bir film. 


Welcome


Welcome - Philippe Loiret (2008)


Bazı kelimeler vardır, mensubu olduğu dilleri konuşamasak da anlamlarını biliriz. "Merci" gibi, "No" gibi, "Okay" gibi ya da "Welcome" gibi kelimelerdir bunlar ve hayatımızda yer etmişlerdir. 

***

Hafta içi bir gün. Misafirim var. Misafirimin misafir olduğu ev, aslında kendi evi. Her ay kirasını ödediği, ocağının tüpü bitse yenilediği, içinde yemek yenebilsin diye para gönderdiği... Garip bir durum. Anlatılması zor, yersiz.

Koca gün oradan buraya koşturmuş, İstanbul'a geldiği vakit üzerine bir halsizlik çöker. Bu halsizlik mutsuzluğun tecellisidir bedeninde. Ayrılmak istemediğinden misafir olduğu evden, hava almaya balkona çıkası bile gelmez. 

Halbuki şehir de onundur. Şehri de gezmesi lazımdır. Bir kuvvet geçirir ayağına pabuçlarını, vurur kendini İstanbul sokaklarına. Aklı hep evinde ama...

...

Koltuğa boylu boyunca uzanmış, sesleniyor bana: "Haydi, bir film koy da izleyelim."

Bendeki filmler de öyle pek iç açıcı değil. Koysam bir tane, biliyorum uyuyakalacak. "Yok," diyor, "yemin verdim bak, uyumayacağım." Bakışıyoruz. Benim suratımda müstehzi bir gülümseme, onunkindeyse mahmur bir özgüven: "Uyumayacağım, söz!"

"Ben kahvemi alayım, sen o sırada filmi hazırla. Aşklı falan olsun, neydi şu Robert De Niro ile Monica Bellucci'nin filminin adı. Hah, işte onun gibi olsun. Komik."

Hayatımda bir kez elime geçmiş "Manuale d'Am3re (2009)" ayarında bir film, o da fenomen olmuş. İnanamıyorum. Fena film değil. Orası ayrı. Tıpkı evimin sahibesi misafirimin dediği gibi: "Komik, aşklı maşklı..."

...

Filmi koyuyorum.

Bir Fransız filmi. Nereden elime geçtiyse...

Welcome ismi, Bienvenue değil.

Simon Calmat (Vincent Lindon)
Philippe Loiret yönetmiş. Bir filmini izlemiştim. Je vais bien ne t'en fais pas (2006) diye bir filmdi. Ağbisini kaybeden (ağbisi vefat etmiyor, kayboluyor sahiden) bir kız kardeşin hikayesini anlatıyordu. Bir ayrılığı yani.

Welcome da böyle bir hikayeden dem vuruyor olabilir, diye gelişigüzel bir tahminde bulunuyorum. Yanılmıyorum.

Bilal (Fırat Ayverdi) isimli bir Kürt genci. Iraklı. Kendisi gibi, hayalleri olan bir grupla birlikte ülkesinden kaçıyor. Ülkeler arası geçişte kamyonlara doluşuyorlar. Sınırda koca kamyonların içi didik didik aranmıyor. Hiçbir sınır görevlisinin buna vakti yok. Onun yerine kamyonu örten brandanın altından bir alet sokuyorlar içeriye. O alet kamyonun kasasında nefes alınıp alınmadığını ölçüyor. Eğer nefes alındığı tespit edilirse kamyonun brandası kaldırılıyor ve köpeklerle içeriye doluyorlar sınır güvenlik memurları. 

Mülteciler işin formülünü bulmuşlar. Başlarına bir torba geçiriyorlar kontrol anında, o torbanın içinde nefes alıyorlar. Denetleme aleti bir tek o zaman fark etmiyor kamyonda nefes alınıp verildiğini.

Bilal, başına bu torbayı geçiremiyor. Türkiye sınırında Türk askerleri, kafasına torba geçirip ona işkence etmişler. Bu kötü hatıra yüzünden torbayla arası kötü.

Fransa üzerinden İngiltere'ye ulaşmak Bilal'in amacı. Torbayı geçiremediğinden başına, Fransa'da yakayı ele veriyor.

Fransa izin veriyor Bilal ve içinde bulunduğu gruba, bir süreliğine politik sığınmacı olarak ülkede kalmalarına. 

Fransa'nın kuzeyinde bir şehir. Yüzlerce, hatta belki binlerce Iraklı sığınmacı. Şehirde kol geziyorlar. Şehir ahalisi memnun değil. Kimse yemek bile vermiyor mültecilere. Süper marketlere alınmıyorlar, bir restorana girip karınlarını doyurmak bir yana dursun. 

Bilal akıllı çocuk. Yıkanmaları lazım. Hemen cebindeki az parayla bir yüzme salonuna gidiyor, yüzme kurslarına yazılıyor. Bu sayede hem yıkanabiliyor, hem de hayaline erişme yolunda "koca" bir adım atıyor.

Bilal'in hayali yüzerek Manş denizini geçmek ve İngiltere'ye varmak.

Bu yolda ona, biraz da istemsizce, tek bir kişi yardım ediyor: Yüzme hocası Simon Calmat (Vincent Lindon).

Simon Calmat'nın hayatı da pek iyi gitmiyor. Bilal'e yardım etmesi de bu yüzden. Sonradan öğreniyoruz ki Bilal'in İngiltere aşkı boşuna değil. Orada bir sevgilisi var. Yıllar önce Irak'tan İngiltere'ye göçmeyi başarmış bir kız arkadaşı...

Calmat'nın Bilal'le tanışması, tam da karısından ayrılmasına denk geliyor. Sevdiği kadın, burnunun dibinde ama ona erişemiyor. Artık ilişkileri bitmiş. Uğraşmamışlar da pek. İnceldiği yerden kopmuş yani. Bilal'in sevgilisi ama, koca bir denizin ötesinde, buna rağmen çocuk aşkından vazgeçmemiş. Calmat bunu fark ediyor. Küçücük bir zavallı çocuğun aşkı uğruna ısrarı, ona kendi hayatını anlaması yolunda yardımcı oluyor. 

Calmat Bilal'e yüzme dersleri veriyor. Ona kalacak bir yer, karnını çatısı altında doyuracak bir yuva veriyor. Tabii bu durum Calmat'nın komşularının dikkatini çekiyor. Birileri Calmat'yı polise şikayet ediyor ve Calmat'nın başı ciddi manada belaya giriyor. 

Atılmadık iftira kalmıyor üzerine. Peki umurunda mı?

Bir gün Calmat, polislere evini açtıktan, onlara bir şekilde Bilal'e yardım ve yataklık etmediğini kanıtladıktan sonra kapısının önüne çıkıyor. Gözü, onu polise şikayet eden komşusunun kapısının önündeki paspasa takılıyor. Paspasta şu kelime yazılı: "Welcome."

***

Filmi izliyorum. Film bitiyor. Gözlerimde yaşlar. Başımı kaldırıyorum. Evimin sahibi misafirime bakıyorum. Kahvesi yarım, sigarası kendi başına kültablasında ölmüş... Misafirim çoktan uyuyakalmış.

Merci gibi, Yes gibi, Okay gibi biliyorum ben de Welcome'ın anlamını. Ama hangi ölçüde içselleştiriyorum manasını?

13 Ocak 2014 Pazartesi

Gravity


Gravity - Alfonso Cuarón (2013)


"Gravity'den sonra sinema artık bambaşka bir şey" dediler, izledik.

Sinemanın en temel görsel meselesinin ekranda üçüncü bir boyut yaratmak olduğu bilinen bir şeydir. Hatta sırf bu etkiyi yaratabilmek için oluşturulmuş kurallar, genel kaideler vardır. Çerçeve eksenlerini doğru kullanarak derinlik etkisi yaratmak bunlardan sadece bir tanesidir. Görüntüye alacağımız bir özenin arkasına bir başka özne, onun arkasına da bir diğer özne yerleştirmek de pekala, derinlik yaratabilir. 

Üç boyut yani, önemlidir sinemada. 

"Üç Boyut ve Gravity."

Tabii ki tutup 2013 ABD-İngiltere ortak yapımı Gravity filminin tek numarasının ekranda üçüncü bir boyut yaratmak olduğunu söylemeyeceğim. Ancak itiraf etmek lazım ki, bu işi fevkalade iyi beceren bir yönetmenle karşı karşıyayız: Alfonso Cuarón.

***

Sandra Bullock - George Clooney

Gravity filmi; "uzayda yaşam imkansızdır", "hava basıncı yoktur", "oksijen yoktur" gibi bir dizi bilindik verileri vererek başlıyor. Filme dair hiçbir önbilgimiz olmadan girmiş olsak sinemaya, zaten olayın uzayda geçtiğini filmin henüz ilk sahnelerinden rahatlıkla anlayabiliriz. 

Film, en özet haliyle, Ryan Stone isimli bir mühendisin (Sandra Bullock) uzaya yaptığı ilk seferi anlatıyor. Stone uzaya, kendi alanıyla ilgili bir sorunu çözmek için yollanıyor ve yanında da emekli olmadan önce son uzay seferini gerçekleştiren tecrübeli Matt Kowalsky var (George Clooney).

Başta her şey gayet güzel gidiyor. Dr. Stone uzay ünitesindeki görevini yerine getirirken Matt Kowalsky uzay boşluğunda turlar atıyor; beri yandan bir diğer astronot, tıpkı Kowalsky gibi etrafta turluyor... Falan filan.

Sanki koskocaman bir oyun parkında, koca koca adamlar çocuklar gibi eğleniyorlar da, biz de ekran karşısında onları izliyoruz. 

Gerçekten böylesi büyülü bir havası var filmin ilk sahnelerinin.

"Elément Déclencheur!"
Ancak tabii bu tarz bir filmin film olabilmesi için bir şeyler olması lazım. Fransızların "élément déclencheur" dedikleri türden; anlatılan hikayenin seyrini değiştiren, çözülmesi gereken bir sorunun ortaya çıkması lazım.

Detayları vermeyelim; yaşanan bir komplikasyon sonucu üçüncü astronot ölüyor, Kowalsky ve Dr. Stone da uzay boşluğunda savrulup duruyorlar.

Görevi tamamlamak bir yana dursun, dünyaya dönmek artık onlar için birinci amaç.

"Dr. Stone ve Dünya."

Film ilerlemeye devam ettikçe Dr. Stone'un yaşadıkları alıyor ipi eline. Dünyaya dönmenin ne kadar önemli olduğu onun için ortaya çıkıyor. Dünyaya dönmek artık Dr. Stone için basit bir amaç değil, aynı zamanda bir tür "yeniden doğuş". 

İşte görselliği bir kenara bırakırsak, işin bu kısmı da filmin "insani", "duygularımıza hitap eden" yanı. 

Muhakkak izlenmesi gereken, fevkalade etkileyici bir film.


Filme dair birkaç not:

  1. Dr. Stone'un filmin bir bölümünde NASA ile iletişim kurmaya çalıştığı anda hatların karışması sonucu devreye giren Aningaaq karakteri aslında ismini Alfonso Cuarón'un oğlu Jonas Cuarón'un yine 2013 yılında çektiği kısa filmden alıyor. Gravity filminde anlatılmayan Aningaaq'ın hikayesi, kim olduğu kısa filmde gözler önüne seriliyor. Bu film internette ismiyle (Aningaaq-2013) arandığı takdirde çok rahat izlenebilir. (http://www.youtube.com/watch?v=jLR1yCvu498
  2. Mark Kowalsky rolü için önce Robert Downey Jr. ile anlaşılmış ancak Downey Jr. daha sonra rolden çalışma takvimini gerekçe göstererek vazgeçmiş. Yerine alınan Clooney, rolü hiç de fena kotarmışa benzemiyor. 
  3. Dr. Stone rolü için de önceleri Angelina Jolie ismi geçmiş. Ancak tıpkı Downey Jr. gibi o da rolü son anda reddetmiş. Sonra işin içine Natalie Portman girmiş fakat o da rolü hamileliğini gerekçe göstererek bırakmış. Rachel Weisz, Naomi Watts,Marion Cotillard, Abbie Cornish, Carey Mulligan, Sienna Miller, Scarlett Johansson, Blake Lively, Rebecca Hall ve Olivia Wilde gibi isimler de film için denenmiş ancak en sonunda Sandra Bullock'ta karar kılınmış. 
  4. Sandra Bullock
  5. Alfonso Cuarón garip bir adam. Üçüncü Harry Potter filmini yönetmiş, dahi bir yönetmen. Ancak mesela bir Harry Potter filmi yönetmesi ihtimali ortaya çıkana kadar hiçbir Harry Potter kitabı okumamış olması enteresan. 2006 yapımı Children of Men'i yönetmiş olmasına rağmen filmin uyarlandığı kitabı örneğin, hiç okumamış...  Hele ki Y tu mamá también (2001) filmini izleyen birisi, acaba onun sonraki filmlerini izlediği zaman ne düşünür?.. Y tu mamá también (2001)'den çok değil, yalnızca üç sene sonra Harry Potter and the Prisoner of Azkaban (2004) filmini yönetiyor. 2006 yılında da Children of Men giriyor devreye. Bu filmlerin olağanüstü bütçesinden, filmlerde kullanılan teknik imkanlardan önce Y tu mamá también gibi bir "bağımsız film", nasıl olur da tek bir yönetmenin filmografisinde yer alır, anlaşılacak iş değil.

12 Ocak 2014 Pazar

Der Baader Meinhof Komplex


Der Baader Meinhof Komplex-2008 (Uli Edel)


"Gezi'de yaşadıklarımız hayal kırıklığıydı. Binlerce kişiyi yönlendirme kabiliyetine sahip olduğumuzdan emin bizler toplanmış, eylemin nereye gideceğini konuşuyorduk. Evet, medyanın, dolayısıyla toplumun ilgisini çekmeyi başarmıştık ama işin bir sonraki safhasına geçemiyorduk. İşin bir sonraki safhası derken 'taleplerimizi kabul ettirmek'ten bahsediyorum..."

Birkaç hafta önce Gezi Direnişi'nde aktif bir rol oynadığını iddia eden bir arkadaş, işte bu sözlerle isyan ediyordu yaşananlara. 

Arkadaş sözlerine şöyle devam ediyordu: "Şehrin göbeğindeki o 'sembol' parkta uzun süredir sabahlıyorduk. Başka hiçbir şey yapmıyorduk. Bu süre o kadar uzamıştı ki, artık o 'pasif' halimiz kanıksanmış, tehlikesiz görülmeye başlanmıştı."

"Bir şeyler yapmalıydık!"

"Bir şeyler yapmak zorundaydık!" dedi arkadaş. "Böyle giderse, bir sıkımlık canımız olduğu ortaya çıkacak; biz de bu süreci 'sıfıra sıfır, elde var sıfır' şeklinde kapayacaktık... Nitekim de öyle oldu."

Başını öne eğmişti dert yanan arkadaş. Bir başka arkadaş sordu: "Peki ne yapılabilirdi? Yani... Demek istiyorum ki... Sürecin senin dediğin gibi sonlanmaması için, taleplerinizin kabul görmesi için, sahiden, sence ne yapılabilirdi?"


Brigitte Mohnhaupt - Nadja Uhl

Dert yanan arkadaş, öteki arkadaşın sorusuyla başını gömdüğü ayakuçlarından kaldırdı ve konuştu, gözlerinde öfkenin ateşi yanıyordu: "Molotof kokteyli yapılabilirdi, Beyoğlu'nun herhangi karakolundan bir polis rehin alınabilirdi... Birçok şey yapılabilirdi, ama yapılmadı! O zaman anladık ki, Cihangir-Nişantaşı tayfasıyla devrim mevrim yapılmıyormuş..."

"Der Baader Meinhof Komplex ve Pasif Direniş."


1955 yılında Alabama eyaletinin Montgomery kentinde, toplu taşıma araçlarına karşı bir pasif direniş başlatıldı. Rosa Parks, siyahi bir terzi, bir otobüste yolculuk ediyordu. Bir beyaz geldi ve kendisinin daha üst bir ırka mensup olduğu gerekçesiyle Rosa Parks'tan yerini kendisine bırakmasını istedi. Rosa Parks bunu reddedince yargılandı. Bu olayın üzerine sivil itaatsizlik başladı ve siyahiler toplu taşıma araçlarını kullanmadılar.

Kan yok, ölü yok, ceset kokusu yok.



Pasif direniş işte budur. 

Şimdi filme dönelim.

Almanya'da, 1970'li yıllarda geçiyor film. Bir sol örgüt var başrolde; Batı Almanya'nın en bilinen sol örgütü RAF, yani Rote Armee Fraktion; Türkçesiyle Kızıl Ordu Fraksiyonu

Bir diğer isimleri de, ele aldığımız filme adını veren Baader-Meinhof Örgütü

Kendisini "şehir gerillası" olarak tanımlayan bu örgüt, Almanya'da bir dönem çok etkili olmuş, öyle ki Türkiye'de bile büyük oranda biliniyor. (Sol literatür Türk gençliğine her daim yasak tutulduğundan, belki 90 kuşağı çok iyi bilmiyor olabilir ama öncekiler, en azından televizyondan-gazeteden, Baader-Meinhof Örgütü'nün ismine aşinalar.)

2008 yılı Alman yapımı olan Der Baader Meinhof Komplex, işte bu örgütü anlatıyor. Başlangıcıyla, eylemleriyle ve sonlarıyla. Fikirlerine bağlılıklarını, bu uğurda neler yapabileceklerini ve yaptıklarını. 

11 Mayıs 1972, Birleşmiş Milletler kışlalarının bombalanması (1 ölü 13 yaralı),

7 Nisan1977, Karlsruhe, Federal savcı-generali Siegfried Buback'in öldürülmesi, (Şoför ve bir yolcu öldürüldü)
gibi, bir dizi eylemleri var. Daha doğrusu bu eylemler RAF'a atfedilmiş. (Kaynak: Vikipedi)

Bu eylemler filmde etkileyici bir görsellikle anlatılıyor. 

Bombalı saldırılar, adam kaçırıp infaz etmeler; hep terörizme göz kırpan eylemler... 

Nazi kuşağının çocukları sayılacak Andreas Baader, Ulrike Meinhof ve Gudrun Ensslin örgütün yöneticileri konumunda, "faşizmin yeni yüzü" olarak tanımladıkları Alman devletine karşı başkaldırmış vaziyetteler. Nazi geçmişinden gelen bir dizi Alman'ın ABD emperyalizmine kol kanat gerdiği iddiasında olan bu gençler, bir süre sonra "insanlık namına" diye giriştikleri davalarında kendi insanlıklarını kaybediyorlar.

Bu gerçeği de görüyoruz filmde.

Uzun süre polise yakalanmadan eylemlerine devam ediyorlar ancak sonunda bir şekilde yakayı ele veriyorlar.


Ulrike Meinhof - Martina Gedeck

Davaları görülüyor görülmesine ama asıl sorun, dışarıda devam eden örgüt faaliyetleri. Örgütün elebaşları evet içeride, ancak fikrin savunucusu yepyeni gençler dışarıda. Onlar yakalanacak olsalar, bu sefer başkaları aynı ismin altında "eylemlere" devam edecekler.

Bu güzel bir şey gibi gelebilir, fikre bağlılık, davaya sadakat...vb. Ancak sorun şu ki; Ulrike, Andreas ve Gudrun'u kapsayan "kurucu grup", eylemlerinde asla sivilleri hedef almadıklarını savunuyorlar. Oysa dışarıda örgütün adını kullanarak eylem yapan "yeni gelenler", gerçekleştirdikleri eylemlerle sivillerin de canlarına kastediyorlar. 

*** 

Sivil İtaatsizliğin, ya da daha bilinen adıyla Pasif Direnişin en belirgin tanımı nedir? ABD'li filozof John Rawls'a göre sivil itaatsizlik: Yasaların ya da hükumet politikasının değiştirilmesini hedefleyen, kamuoyu önünde icra edilen(aleni), şiddete dayanmayan, vicdani ancak yasal olmayan politik bir eylemdir.

Pasif Direnişi, diğer eylemlerden ayıran en önemli faktör, "şiddete meyyal olmama durumu"dur. 

Gezi Parkı da bu yüzden güzeldi. Şiddete meyletmeyen kimselerin direnişiydi. Bu yüzden direnişti zaten ismi. Bu yüzden Gezicilere "terörist" yaftasını yapıştırmak isteyenlere gülünüp geçildi. Gezi'ye, 12 Eylül döneminde evlatlarını "aman bulaşma!" diye tembihleyen anneanne-dedeler bu yüzden destek verdi. Torunlara, evlatlara karışılmaması, hatta onların desteklenmesi hep bu yüzdendi. 

Bıçağın kemiğe dayanması da vardı tabii gerekçe olarak, ama o ayrı. 

***

Yazının başında kulaklarını çınlattığım "şiddet yanlısı" arkadaşımı selamlıyorum. Ve ona, bu filmi izlemesini öneriyorum. Anarşizme lafım yok, terörizmi benimseyene de. "Benim fikrim o kadar doğru ki, dünyaya öyle büyük hayırlar getirecek ki, bu uğurda birkaç insan ölse yeridir!" diye bağıran zihniyete de saygım var. Ama böyle insanlarla işim yok. 

Molotof kokteyli ile bir yeri bombalayıp sivillerin ölmesine sebebiyet verme, insan kaçırıp zarar verme (insan kaçırma değil tek başına, canına kastetmekten bahsediyorum)... Gerçekten sol, gerçek sol bu mu? 

Bir tarafta fikrine saygı duymadığı aydınların otelini yakan zihniyet, karşısında daha beter can yakan bir zihniyet mi olmalı? Bunun ortası yok mudur? Bağırmadan derdini anlatmak mesela? Ya da bir hedefe kitlenip öylece durmak, üzerine gazla-tazyikli suyla yürüyen polisin üzerine karanfiller atmak gibi...

Filmin üzerine teknik yüzlerce satır yazılabilir. Ama filmin bana düşündürdüğü bir bu durum oldu. 

Şiddet, haklı da olsan benimsenir mi? Benim bu soruya verecek bir cevabım var. Ama Der Baader Meinhof Komplex filminin cevabı, sanırım daha çarpıcı. 

(Not: Yazıdaki tüm yorumlar, filmden, filmin anlattığından yola çıkılarak yapılmıştır. Filmin hangi ölçüde kurmacaya kaçtığı, gerçekten tam anlamıyla koptuğu bilinmemektedir.)

2 Ekim 2013 Çarşamba

Vincere


Vincere-2009 (Marco Bellocchio)

İtalyan televizyonunda 2005 yılında bir belgesel yayınlandı. Televizyon filmi halinde hazırlanmış olan bu belgeselin ismi Il Segreto di Mussolini idi. Yani Mussolini'nin Sırrı... Belgeseli izleyen yönetmen Marco Bellocchio, birçok İtalyan gibi bu filmden çok etkilendi; çünkü İtalyanların çoğu gibi o da; Mussolini'nin bir gizli aşkı olduğunu, hatta o gizli aşktan bir de yasa dışı çocuğu olduğunu bu belgeselden ilk kez duyuyordu...

Böylesi bir bilginin İtalyanları ne kadar ilgilendirdiğini, şoke edip etmediğini bilemem. Orada yaşamıyorum. Ama bunun gibi bir bilginin bizim ülkemiz için ne kadar sarsıcı olabileceğini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorum.

Nobelli yazarımız Orhan Pamuk hakkında çıkan "gizli" aşk dedikoduları bile, bir dönem gündemimizde haddinden fazla yer teşkil etmişti. Hint yazar sevgilisi Kiran Desai'yi aldattığı kadın olarak kamuoyuna sunulan Karolin Fişekçi, ciddi sayabileceğimiz tartışma programlarına davet edilmiş, ilişkisi hakkında reyting getirecek başka başka bilgiler sunması kendisinden beklenmişti.

Düşünün ki İtalyanlar benzeri bir olayı, vaktiyle başlarında bulunan faşist diktatörleriyle ilgili yaşamışlar!

Her neyse...

Marco Bellocchio da, yukarıda da bahsettiğim gibi, belgeseli izleyenlerden. Ve tabii yönetmen-senarist oluşu sebebiyle de, bu bilgiden enteresan bir film çıkarma fikri düşmüş aklına. Belgeseli kaynak olarak kullanarak, ortaya Vincere'yi çıkarmış. 128 dakikalık, biyografi-drama türünde, izlenmesi gereken bir film.

***

Aslında belki de filme iki parça olarak bakmak daha doğru.

Benim elimdeki kopyası filmin, CD I ve CD II diye iki ayrı parçadan oluşuyor. Tesadüf müdür yoksa bilinçli yapılmış bir düzenleme midir bilemem; ama filmin ilk CD'si ile ikincisi arasında büyük bir farklılık çarptı gözüme.

Birinci bölümü "Mussoli'nin Ida Dalser"in tanışması, sevişmeleri ve Ida Dalser'in hamile kalması olarak alalım.

"Sevişmesi", burada bilinçli olarak kullanılmış bir kelimedir. Çünkü filmin ilk yarısında, "ülke çapında büyümekte olan" Mussoli'nin Ida Dalser'le tanışıp, birçok sefer sevişmesini yönetmen Bellocchio çok estetik bir biçimde vermeyi başarmış. Bu yüzden aşk yaşaması, deyip geçmiyorum. Çiftin sevişmelerinin bu filmde gözardı edilemeyecek bir yeri var. 

Tahrik edici, rahatsız edici bir üsluptan uzak; genelde görüntünün birçok kısmını karanlıkta bırakacak ama iki insanın sevişmesinden de kuşkuya düşürmeyecek bir muğlak-netlik içerisinde vermiş tüm sevişme sahnelerini yönetmen. 

(Bence zaten bu filmi Cannes'a götüren en önemli özellik de bu.)

Filmin ikinci bölümündeyse; terk edilen, karnında çocuğuyla ortada bırakılan bir kadın ve onun, etrafındakilere Mussoli'nin sevgilisi olduğunu, hatta ondan bir de çocuğu olduğunu anlatma çabası anlatılıyor... 

Filmin akıcı kısmı bu. İlk kısım o kadar sürükleyici değil.

Giovanna Mezzogiorno

(Bu uğurda nafile çabalamaktan akıl hastanesine düşen bir zavallı kadın... Ida Dalser. Giovanna Mezzogiorno tarafından canlandırılmış bu karakter. Olağanüstü. Ferzan Özpetek'in La finestra di fronte'si (2003), Gabriele Muccino'nun L'ultimo bacio'su (2001) ve benim en sevdiğim aşk romanlarından biri olan, Mike Newell'in Love in the Time of Cholera'sında (2007) hep başrol oynamış muhteşem bir aktris Giovanna Mezzogiorno. Bu filmde de yine elinden geleni yapmış. Ama birazdan altta değineceğim yönetmenin "çekim tercihi", sanki biraz onun oyunculuk kabiliyetinin önünü kesmiş...)

"Mussolini benim erkeğim, ondan bir çocuğum var!" diye her bağırışında Ida Dalser, "haydi canım sen de!" yanıtını almaktan ve Mussolini'nin nüfuzlu olması sebebiyle hep "erkeği"ne ulaşamayacağı yerlerde tutulan yapayalnız bir kadın...

2008 yapımı Clint Eastwood filmi Changeling'teki Angelina Jolie ya da her iki Camille Claudel filmindeki baş-aktrisler gibi; çaresiz ama inatçı bir kadın, bir anne.

***
Filippo Timi

Beri yanda Benito Mussolini ve onun oğlu Benito Albino Mussolini rolünde Filippo Timi var. Zor bir rolün altından "biraz abartılı da olsa" yine de başarıyla kalkmış gibi duruyor. (Bu aktörün tiyatrodan geldiğine yemin edebilirim!)

Filippo Timi aslında kekeme ve gözleriyse neredeyse hiç görmüyor. (Bu bilgiyi de paylaşmış olalım.)

***

Filmin sonunu elbetteki vermeyeceğiz. Gerçi bu biyografik bir film ve "gerçek bir hikayeye dayandığı" iddiasında. Dolayısıyla sonu aslında belli... Ama yine de ben bilmeyenler için filmin sonunun mümkün mertebe "sürpriz olma" niteliğini muhafaza etmeye gayret edeyim.

İki parçası da filmin, çok estetik çekimlerle bezeli. Hatta benim en çok dikkatimi çeken, filmin sürekli ters ışıkta çekilmesi oldu. Yani bir sahne düşünün, karakter ya da karakterler var; ve hepsi arkalarından ışık alıyorlar. Dolayısıyla karakterlerin suratları, haydi onu da geçtim; kıyafetleri bile adamakıllı görünmüyor. Yalnızca karaltılar var ve onların konuşmaları. 

Bu olgu amatör/acemice yapılmış bir çekimden değil; profesyonel/bilinçli bir yönetmen tercihinden temelleniyor kuşkusuz.

Filmde anlatılan gizli aşk, yasak aşk'ı yönetmen, bu çekim tarzını benimseyerek kuvvetlendirmiş. Çok zekice!

Bütün filmin bu biçemle çekildiğini düşünmemeli tabii. Sadece birçok sahnede bu yöntemin kullanıldığını söyleyelim. 

Bu çekim türü, filme çok sanatsal bir hava katmış. Farklı bir şey olmuş; daha sinematografik özellikleri kale alan, daha çektiği filmi düşünen bir üslup benimsenmiş.

***

2009 yılında Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü Michael Haneke'nin Das weiße Band - Eine deutsche Kindergeschichte filmine kaptırmıştı Vincere. Ve o sene Cannes'ın jürisinde Nuri Bilge Ceylan da vardı.

Kişisel kanaatim, her iki filmi ve o sene Palme d'Or'a aday olmuş birçok filmi izlemiş birisi olarak; Nuri Bilge Ceylan'ın oyunu Vincere'ye vermiş olabileceğidir. Çünkü Marco Bellocchio tıpkı Nuri Bilge Ceylan gibi görüntünün ve sinematografinin üzerinde fazlasıyla durmuş ve içerikten çok biçime önem vermiş.

6 Eylül 2013 Cuma

Following


Following-1998 (Christopher Nolan)

Memento (2000), Insomnia (2002), The Prestige (2006), Inception (2010) ve son üç Batman filminin yönetmeni Christopher Nolan bir gün dairesine döndüğünde birilerinin evine girmiş olduğunu fark eder... O gün, 28 yaşındaki genç İngiliz yönetmenin aklına bir soru düşer: "Evlerine gizlice girilen insanlar, ne hissederler?" 1998 yapımı Following, işte bu hissin peşinde koşan bir "ilk" film.

Christopher Nolan ismini duymamış olmak, bir eksikliktir. Lise yıllarımda bilhassa Memento'suyla kazınmıştı ismi kulağımıza. Her yerde bu filmi arıyorduk. Öyle bir senaryosu vardır ki bu filmin, "nasıl olabilir?" diye sora sora, şaşkın şaşkın ortalarda dolanıp duruyorduk. David Fincher'ın 1995 yapımı "Se7en"ı ve Christopher Nolan'ın "Memento"sunu izleyen arkadaşlarımız karizmatik, entelektüel, zamane tabiriyle "cool" oluyorlardı. Sert, garip ve zekice yazılmış senaryolara sahip bu iki film, bizim neslin kült filmleriydi belki de.

Christopher Nolan'ın filmografisine baktığımızda, bilmediğimiz hiçbir filmi yok gibi. Bir kısa filmi var Doodlebug diye, 1997 yılında çektiği, geri kalan tüm filmleri biliyoruz. İzlememiş olsak bile, muhakkak duymuşuzdur. 

The Prestige mesela. İzlemeyen, izlemeli. Sırf senaryosu ve sürükleyiciliği için bile izlenir.

Insomnia, Al Pacino'nun dedektifi, Robin Williams'ınsa katili oynadığı bir film. Kaçar mı? (Bonus: Hilary Swank)

Memento, dediğim gibi; ve sonra Nolan'ın büyük bütçeli filmleri geliyor. Batman serisi (Batman Begins -2005-, The Dark Knight -2008-, The Dark Knight Rises -2012-) ve Leo Di Caprio'nun oynadığı Inception...

Memento'yu bilmeyenler, büyük ihtimalle Christopher Nolan'ı hep büyük bütçeli filmlerin yönetmeni olarak tanırlar. (Birçoğumu eminim, Nolan'ı ABD'li biliriz. Ama o bir İngiliz.) Memento'yu bilenler ise, Following'i izledikleri zaman asla yadırgamazlar. Çünkü Nolan, büyük olduğu kadar sınırlı bütçelerin de yönetmeni. Ne istediğini biliyor, elindekiyle neler yapılabileceğini de.

***

1 saat 9 dakikalık bir film Following. Nolan'ın diğer filmlerine nazaran çok ama çok daha kısa. Daha uzun olsaymış basit bir Doğu Avrupa filmi olabilirmiş. Ama dedik ya, Nolan elindekiyle neler yapabileceğini çok iyi biliyor.

***

Baştan sona siyah-beyaz çekilmiş film. Ama o dandik siyah-beyazlardan değil. Çok natürel, çok inandırıcı. Fotoğrafları gördüğü zaman insan, Nolan'ın epey eski bir kamera kullandığına rahatlıkla inanıyor. 16 mm film kullanmış Nolan bu projesi için. En hesaplısı budur çünkü. 


Filmin dört prodüktöründen biri Nolan, senaristi Nolan, kameramanı Nolan, ışıklandırma sistemleri için bütçesi elvermediğinden doğal, sahne çekilirken hangi ışık düşüyorsa sete, o ışığı kullanmaya karar veren Nolan... Filminin her şeyiyle baştan aşağı meşgul olmuş, o özgürlükte bile harikalar yaratmış bir Nolan.

***

Filmin aktörlerinin başka işlerde çalışıyor olmalarından ve filmin çekimlerine yalnızca cumartesileri, o da 15 dakikacık ayırabilecek olmalarından dolayı Nolan, 3-4 ay boyunca her cumartesi, yalnızca 15 dakika boyunca çekim yaparak filmini tamamlamış... 

Bunun gibi birçok veriyi paylaşabilirim buradan. Nolan'ın filmin çekimi için eşinin dostunun evlerini kullanması falan gibi... Ama gerek yok; ne kadar amatör bir ruhla çekildiğini filmin, anlamak yeterli olacaktır. 

***

Bu kadar yazmışsın, hala filmin konusuna gelememişsin, diyenler için şunu söyleyebilirim; filmin konusu gayet basit, bu yüzden ilgimi daha çok çeken kısmı işin, yukarıda yazdıklarım.

Ama konuya da değinelim tabii:

Bill (Jeremy Theobald), Londra sokaklarında boş boş insanları takip eder. İnsanları takip edişindeki yegane mantık; yazar olmak istemesi ve yazdığı hikayelere yedireceği karakterleri yaratabilmek için, gözlem yapmaktır. Birkaç tane kuralı vardır yalnız. Bunlardan birincisi, asla ama asla aynı kişiyi iki kere takip etme. 

Genç adam kuralını ihlal eder bir gün. Ve daha önceden de izlediği bir adamı, tekrar izlemeye kalkar. Adamın girdiği kafeye dalar ve ondan birkaç metre ötedeki masaya oturur. Belli etmemeye çalışarak adamı izler, ancak adam durumu fark eder ve olduğu yerden kalkıp bu genç adamın masasına oturur. 

"Merhaba ben Cobb, beni neden takip ediyorsun?"

Cobb, yani Alex Haw, insanların evlerine giren bir hırsızdır. Aslında onun durumu bildiğimiz hırsızlardan bir parça farklı. Evlere giriyor, ancak pek bir şey çalmıyor; yalnızca evdeki eşyaların yerlerini değiştiriyor. Bunu yapışındaki amaç da, Cobb'un bir görüşünden geliyor:

"Eşyalarına bakarak insanlar hakkında pek çok şey öğrenebilirsin. İşte bir kutu (etrafta bulduğu kutuyu eline alır)... Her erkeğin bir kutusu vardır mesela; içinde fotoğraflar, mektuplar, Noelden kalma ufak tefek şeyler bulunur... Fark etmeden yapılan bir koleksiyon gibi... Bir sergi... Benim yaptığım ise, insanlara ait bu kutuları, eşyaları bulup onların yerlerini değiştirmek; çünkü insanlar özeller yaratırlar ama bir yandan başkalarının, kendi özellerine burunlarını sokmalarını da severler. Günlük tutmak gibi, yazarsın ve bir yandan da birilerinin bu yazdıklarını okuyacağını bilirsin."

Sonra işler karışıyor tabii. Çünkü işin içine bir kadın giriyor. 

Fransızların meşhur "cherchez la femme!"ını bilirsiniz. Kadını arayın, demektir. Eğer bir yerde bir sorun varsa, cherchez la femme, kadını arayın, soruna ulaşırsınız.

Seksist, maço bir yaklaşım olabilir. Ama içinde biraz olsun haklılık payı yok mu?..

***

Following, Nolan'ın ilk uzun metrajlı filmi. Yönetmenin bu yapımdan Inception'a uzanan yolculuğunu anlamak için bile sırf, izlenir. 

The Great Gatsby


The Great Gatsby-2013 (Baz Luhrmann)


"Babam birçok konuda eğitim almamı sağladı; salon dansından resme, komando eğitiminden tiyatro ve sihre kadar... Vietnam'da savaş fotoğrafçılığı yaptığı için çok küçük yaşta ben de fotoğrafçılığı öğrendim. Hikaye anlatmam ve onları sergilemem çok doğal bir şekilde gerçekleşti."

Baz Luhrmann

Edebiyat eserlerinin beyaz perdeye aktarımıyla ilgili sorunlar sık sık sinema eleştirmenlerinin kalemine yansır. İnsanlar bu konu üzerinde düşünürler. Sıradan bir sinema seyircisi bile sevdiği ya da en azından okumuş olduğu edebiyat eserinin sinemadaki uyarlamasına dair bir görüş bildirmek ister. "Güzel olmuş" ya da "olmamış"tan ziyade doğru yorum bence "farklı olmuş"tur. Çünkü edebiyat eseri okunduğu zaman okuyucunun kafasında bir şekle bürünür; izlendiği zaman ise, yönetmenin-senaristin kafasındaki hali ortaya çıkar. Şayet okuyucunun kafasındakiyle, yönetmen-senaristin kafasındaki örtüşmüyorsa problemler başlar.

Bence okuyucu açısından işin püf noktası;  uyarlama eseri izlerken, eserin kafasındaki halinden kurtulması, sanki o güne kadar hiç bir bilgisi olmadığı herhangi filmi izliyormuş gibi esere yaklaşmasıdır. Yönetmen açısından ise başarı; okuyucunun kafasındaki aramaktan ziyade, "bu eser sinema için yazılmış olsaydı, nasıl olurdu?" sorusuna cevap aramasında yatar. 

Baz Luhrmann bence, edebiyat dünyasının başyapıtlarından olan bu eseri, işte bu soruyu sorarak çekmiş: "The Great Gatsby, sinema için yazılmış olsaydı nasıl olurdu?"

***

Biraz Zweig'vari bir üslubu var eserin yazarı Francis Scott Key Fitzgerald'ın. Avusturyalı yazar Stefan Zweig'ın çoğu eserinde olduğu gibi; bir adam, bir başka adam ile tanışır ve o "başka adamın" hikayesini anlatır. Satranç, Amok Koşucusu... hep böyledir.

***
Nick Carraway (Tobey Maguire)


1922 yazında, ABD'deyiz. Lüks yaşantılara, asalete, şana ve şöhrete açılan bir rüyalar kapısından geçiyoruz ve Nick Carraway ile tanışıyoruz. Şu Zweig'ın çoğu zaman sesi olan anlatıcılarından bahsettim ya; The Great Gatsby'nin de "anlatıcısı" Nick Carraway (Tobey Maguire). Bir adamla tanışıyor ve onun hikayesini anlatıyor.

New York, Long Island'ta masallardan kaçıp gelmiş, devasa bir konak-köşkün dibinde, küçücük, bahçeli bir evde oturuyor Nick. Tam deniz kıyısında.

Konak, dedik; köşk, dedik ama bence Carraway'in dibinde oturduğu o jigantesk yapı tam bir kâşâne. Farsçadan gelen bu kelime, onca isim arasından bence Carraway'in tam yanında yaşadığı o yapıyı en başarılı tasvir edeni, anlamı şu; büyük, süslü köşk, saray gibi yapı.

***
Daisy Buchanan (Carey Mulligan)

Sahneler ilerledikçe görüyoruz ki, Carraway'in oturduğu kıyının tam karşısında, devasa bir kâşâne daha var ve bu kâşânede Carraway'in kuzeni Daisy (Carey Mulligan), eşiyle beraber yaşıyor. Lüks bir hayat, yüksek standartlar, para, para ve para...

Daisy'nin eşi, yani Carraway'in "eniştesi" (?) Tom Buchanan (Joel Edgerton), Nick ile eğitim hayatlarından arkadaşlar. Tabii Tom o zamanki Tom değil. Vaktiyle sporla ilgilenen bu zengin adam, kendisine kalan mirastan sonra, artık bambaşka bir adam olmuş. Spor onun için biraz zayıflık. Sporla ilgilenir, ama ancak mühim maçlara en pahalı yerlerden bilet alıp onları izlemeye giderek. Yoksa gençliğindeki gibi bir spor sevdası, onun mertebesinde bir zengin için "gülünç".

Tom, Nick'i çok sever. Beraber takılırlar. Bir gün Nick, Tom'un karısını, yani Nick'in kuzinini aldattığını görür. Bu durum hiç hoşuna gitmez, ama ses de edemez.

Dedik ya, Nick bu hikayenin anlatıcısı. Ses eder de kötü gidişata son verirse, hikayesi yarım kalır, anlatacak bir şeyi kalmaz...

***

Günün birinde Nick'in yanı başındaki kâşânede verilen olağanüstü partiler, harcanan bunca para, ihtişam, görkem... ilgisini çeker ve sormaya başlar: "Acaba komşum Jay Gatsby kim?.."

Kısa zaman sonra kendisine bir davet gelir. Jay Gatsby denen bu esrarengiz adam, Nick'i partilerinden birine davet eder. Nick, Gatsby'nin davetine icabet ettiğinde, Gatsby hakkında herkesin atıp tuttuğunu ama aslında bu adam hakkında kimsenin en ufak bir fikri dahi olmadığını fark eder. İçindeki merak, bu adama karşı, arttıkça artar.

Bu merak uzun zaman geçmeden dizginlenecektir; Jay Gatsby bir gün Nick'in karşısına çıkar. Bu gencecik ve bir o kadar yakışıklı adamın tek bir beklentisi vardır; Nick'in kuzini Daisy'yi yıllar sonra tekrar, ama bu sefer zengin ve asil bir adam olarak görmek ve içinde bu sarışın kadına karşı muhafaza etmeyi başardığı aşkı, bir kere de gerçek sahibine, Daisy'ye sunabilmek...


***

Hikayenin sonunu vermemek için özeti burada keselim ve filme dair tuttuğum notlara bakalım:



Tom Buchanan (Joel Edgerton) ve Daisy (Carey Mulligan)
  1. The Great; yani "Muhteşem" Gatsby, bence çok güzel bir film olmuş. Bu filmi izleyen çoğu tanıdığım bana çok sıkıcı olduğunu söylemişti. İzlerken ben, bu eleştiriye anlam veremedim. Belli ki bu tanıdıklarım 1974 yapımı Francis Ford Coppola'nın Gatsby'sini izlememişler. 74' yapımı Gatsby 144 dakika, 13' yapımı olan ise 143. Yani süreleri aşağı yukarı aynı, ama bir tanesi (74'yapımı olan) ilerlemezken, 13' yapımı olan bence akıyor. 
  2. Film için "güzel olmuş" dememin başlıca sebebi, ben de romanı okurken, tıpkı filmin yönetmeni Baz Luhrmann gibi daha müzikal bir eser hayal etmiştim. Danslar, güzel müzikler, daha müzikal tadında diyaloglar... Hepsi vardı filmde. Üstelik anlattığı konunun sertliğini bozmayacak şekilde, inandırıcı ve muhteşem oyunculuklarla bezenmiş...
  3. The American Dream, Amerikan Rüyası; çok çalışma ile hem başarının, hem şöhretin, hem de paranın elde edilebileceğini savunan bir düşünce biçimi, geleneğidir özetle. Ne var ki bu gelenek 19. yüzyılda bir parça değişikliğe uğramış, yerini "çabuk çabuk zengin olmanın" mümkün olduğu bir ABD'ye bırakmıştır. Fitzgerald'ın da eserinde anlatmak, eleştirmek istediği bu "Amerikan Rüyası" muhabbetiydi. I. Dünya Savaşı sonrası ABD'si, o dönemde peyda olan Afroamerikan müzikleri, hep Fitzgerald'ın ilgisini çekti. Bu yüzden kitabında anlattığı çağa "Caz Devri" demeyi tercih etti... Renkli, paranın bol olduğu, rüya gibi; sahte ama daha efsunlu bir devri kaleme almak istemişti Fitzgerald. Luhrmann da Fitzgerald'ın bu gayesine saygı duymuş, bu erekten kopmamış. Film müzikal tadında. 
  4. Filmin müzikal tadında olmasına şaşırıyor muyuz? Hayır; çünkü Romeo + Juliet (1996), Moulin Rouge! (2001) hep bu Avusturalyalı yönetmenin, müzikal bir üslupla beyaz perdeye taşıdığı hikayeler... Doğrusu da bu bence. Bu eserin en iyi çekilebileceği üslup hakikaten de müzikal biçem.
  5. Daisy Buchanan rolü için Carey Mulligan, hiç iyi bir tercih değil. Daisy'nin daha seksi, daha masum ve daha "güzel" olması lazım bence. Ya da ben kitabı okurken öyle hissettim de, ondan böyle söylüyorum. (Bunun bir beklenti hatası olduğunu vurgulamıştım yazının başında.) Ama dediğimi destekler bir bilgi vereyim: Daisy rolü için düşünülmüş isimlerin küçük bir listesi: Amanda Seyfried, Rebecca Hall, Rachel McAdams, Keira Knightley, Blake Lively, Abbie Cornish, Michelle Williams, Natalie Portman, Eva Green, Anne Hathaway, Olivia Wilde,Jessica Alba ve Scarlett Johansson... Yani Carey Mulligan ha deyince kapmamış rolü... Peki benim adayım? Tabii ki Scarlett Johansson.
  6. Aynı şeyi Tom Buchanan rolü için de söyleyebiliriz. Yani birçok kişi düşünülmüş bu rol için. Bradley Cooper, Luke Evans hatta Ben Affleck... Ama bence Joel Edgerton iyi bir tercih olmuş.
  7. Di Caprio için de bir şeyler söyleyelim. The Great Gatsby'nin fragmanları dönmeye başladığı zaman etrafta, Gatsby rolünü Di Caprio'nun oynadığını öğrendiğimde birazcık üzülmüştüm. Bu rol için Brad Pitt'i daha uygun buluyordum. Sonra dedim ki, bir önceki Gatsby'yi oynayan Robert Redford ile Brad Pitt arasında büyük bir fiziksel benzerlik var, belki de yönetmenin "başka bir şey" araması daha iyi olur... Şimdi diyorum ki; tamam, Leonardo Di Caprio büyük oyuncu ama ben hala Brad Pitt'te diretiyorum. 

Güzel bir film ama son noktayı bu sefer filmin müzikleriyle koyalım. Harikalar! Son dönem meşhur olmuş birçok şarkıyı, dönemin müziğine dönüştürmüşler. Hep birer şaheser. Favorim ise "A Little Party Never Kill Nobody (All We Got)" ve Lana Del Rey'den "Young and Beautiful"...

Edininiz old sport'lar!

4 Eylül 2013 Çarşamba

Holy Motors


Holy Motors-2012 (Leos Carax)

1951 yılından beri evrensel anlamda en çok güvenilen sinema dergilerinden biri olan Fransız Cahiers du Cinéma'nın okuyucuları, 2012'nin filmi olarak Holy Motors'u belirlediler. Derginin şubat sayısında yer alan habere göre Holy Motors, 2011'de yılın filmi ödülünü %61.4 ortalamasıyla alan Melancholia'dan daha fazla beğenilmiş, tutulmuş. Holy Motors'a yağan oy sayısının yüzdelik hesapta karşılığı %69.7...

Kendi halinde bir sinemasever olarak Cahiers du Cinéma'da böyle bir haberle karşılaşınca insan, bir an evvel filmi edinip izlemek istiyor. Tıpkı benim yaptığım gibi...

***

Bazı filmleri anlatmak çok zor. Saatlerce düşünüyorsun üzerinde, ne yazabilirim diye kendi kendine dön dolaş soruyorsun... Bir ağbim bana, düşünceleri dile getirmenin aslında düşünceleri kafese hapsetmek olduğunu söylemişti. Çok doğru. Bazen aklımızdan birçok düşünce geçer, dile getirmeye çalıştığımızdaysa düşüncelerimizi, tıkanır kalırız, elimize yüzümüze bulaştırırız bu işi. Anlatma kabiliyetin ne kadar yüksek  olursa olsun, hep bir şeyler eksik kalır. Demek istediğin bambaşka bir anlam kazanır; kazanmasa bile kafandaki halinden hep bir parça uzaktır. 
Holy Motors, insana birçok şey düşündürüyor. İçin doluyor bir dizi farklı his ve düşünceyle, ne var ki bu düşünceler ve hisler, bir türlü dile gelmiyor. Konuşursam, diyorsun, her şey mahvolur, bir türlü çıkamam işin içinden.

Böyle bir ruh haliyle başlıyorum yazmaya. Makalelerden ve şuradan buradan yardım alacağımı şimdiden itiraf edeyim.

***
imdb-Holy Motors-cast
Monsieur Oscar'ın karanlık ve yapayalnız hayatındayız. Yukarıdaki fotoğraf zaten çok fazla şey ifade ediyor. Monsieur Oscar (Denis Lavant), bir gününü farklı farklı roller oynayarak geçiren bir adam... 

Nasıl yani?.. Ne demek farklı farklı roller? 

Şöyle; Monsieur Oscar bir sabah, yine yüzünde makyajı, bir beyaz limuzine biniyor ve "bugün kaç toplantım var?" diye soruyor... Sadık şoförü Céline (Edith Scob) hemen patronuna bir dosya ulaştırıyor ve Monsieur Oscar'a ilk toplantısının detaylarının bu dosyada anlatıldığını söylüyor. 

Monsieur Oscar dosyayı inceliyor ve bu içi "kulis" gibi olan limuzinde hemen makyaj işlemlerine başlıyor. Giyim kuşam, yüz makyajı, replikler... her şey tamam; bir de bakmışız ki Monsieur Oscar gitmiş, yerine yaşlı mı yaşlı bir teyze gelmiş. 
Limuzin bir sapa bölgesinde Paris'in duruyor -film Paris'te geçiyor- ve Monsieur Oscar, kostümü ve makyajıyla, korumalarının da yardımıyla arabadan iniyor. Güçlükle hareket edebilen bu yaşlı "kadın", sanki Monsieur Oscar değilmiş gibi...

Bomboş yürüyor ve bir süre sonra sahne bitiyor. 

Yeni sahnede Monsieur Oscar tekrar limuzinin içinde ve yine soruyor: "Yeni randevum nerede?"

Aldığı ikinci dosyada, Monsieur Oscar'ın yeni rolü yazılı. Bu sefer "bilim-kurgu" türünde bir filmin sahnesinde. Savaşıyor, dövüşüyor, akıl almaz bir biçimde -izleyenler ne demek istediğimi anlar- sevişiyor. 

Sonra üçüncü rol geliyor. Yine başka bir makyaj ve giyim kuşam, repliklerini ezberlemiş bir Monsieur Oscar; limuzininden iniyor ve sıradaki rolü oynuyor.

Toplamda 9 rol, 9 farklı karakter, 9 farklı hikaye. 

Tüm Paris de, Monsieur Oscar'ın performansına dahil. Yani bir kafede meşhur bir bankacıyı öldürecek mesela Monsieur Oscar, kafedeki herkes, sanki orada oynanan, bir oyun değilmiş gibi olaya dahil oluyorlar.

Özetle: film boyunca Monsieur Oscar'ın bir bütün gün boyunca oynadığı rolleri izliyoruz. Ve bir süre gerçekten, hayaller aleminde, fazlasıyla "yeraltı" bir ortamda kendimizi buluyoruz. Anlamlandıramamak, anlam kazanıyor. Biz de filmin sanki bir parçası oluveriyoruz.

Ve biliyoruz ki, bütün gününü başka başka filmlerden, başka başka karakterlere can veren Monsieur Oscar, aslında Denis Lavant ve o da bu filmde, tek bir karakteri canlandırıyor. 
***

Filme dair notlar:


  1. "Oynat" tuşuna bastığınız zaman, gerçeküstü bir dünyaya geçiş yapıyorsunuz. Alışmamış popoda don mu durur, bir hayli yadırgıyorsunuz. "Bu nasıl film! Saçmalık!" falan diyorsunuz. Hatta eminim filmi yarıda bırakanlar bile vardır, "zaman kaybı!" bahanesiyle... Doğrudur. Belki insanı kolaylıkla içine alan bir film değil Holy Motors. Biraz kopuk kopuk ilerliyor. Arada bir iki açıklayıcı diyalog görsek, belki filme daha çabuk ısınırız. Ama olmuyor... Yönetmen sanki "ben anlatırım, anlayan anlar, anlamayanın canı cehenneme!" cool'luğunda... 
  2. İçinde yaşadığımız dünya, hayatımız ne kadar gerçek bilemiyorum; ama şayet gerçekse, onu biz gerçek kıldık. Biz hayatımızın gerçek olduğuna inandığımız anda hayatımız gerçek oldu. Şimdi dibine kadar battığımız hayatımızın dışında bir hayatın var olabileceğine inanmak, elbet güç. En insancıl fikirler bile kulağımıza "iyi olurdu tabii, ama rica ederim hayalci olma..." dilekleriyle birlikte geliyor. "Para denen pisliği çıkaralım hayatımızdan, lügatımızı baştan yazalım! Savaşlar bitsin, kardeş olalım!" dediğimizde, insanlar bizimle dalga geçiyor... Kimileri nihilizm ideasına ait bir söz olarak biliyor, kimileri ise James John Davis söylemiştir diyor... Her kim söylediyse haklı gibi: "Sizler bana farklı olduğum için gülüyorsunuz, ben ise size birbirinizin aynı olduğunuz için..."
  3. Denis Lavant, başrolde. Zor bir rol; çünkü rol içinde roller var. Adını kaç kere duydunuz? O beğendiğiniz Hollywood aktörlerinden kaçı bu karaktere hakkıyla can verebilirdi?..
  4. Filmi izlerken şöyle düşündüm; bu filmin senaryosunu ben yazmış olsaydım, projeyi götürdüğüm ilk yönetmen yüzüme gülerdi... Hakikaten anlamıyorum arkadaş, bu kadar uçuk senaryoları nasıl filmleştirebiliyorlar?.. Kim inanıyor bu "farklı" senaristlere?.. Gerçi filmin yönetmeni ile senaristi aynı: Leos Carax ama olsun. Netice itibariyle ikna etmesi gereken bir prodüktör olmamış mı yani? Ya da Kylie Minogue mesela, nasıl ikna olur? Haydi onu geçtim, filmdeki rolü gereği Denis Lavant tarafından deliler gibi hırpalanan Eva Mendes, nasıl olur da kabul eder bu filmde oynamayı!.. Aklım sahiden almıyor. 
  5. Filmin yönetmeni Leos Carax verdiği bir röportajda şöyle diyor: "Bana göre bir filmin çekilebilmesi için dört temel unsur var: sıhhat, ortak, para, oyuncu. Bendeyse sürekli olarak en az ikisi bulunmuyordu." (Röportajın tamamı için bakınız: http://www.sinemazingo.com/leos-carax-roportaji)
  6. Başta da söylediğim gibi; anlaması güç, düşündürücü bir film. Anlatması da anlaması kadar güç, hatta belki de daha zor. Filmi tam anlamıyla anladığımı iddia etmiyorum, ne var ki benim zaten hiçbir zaman böyle bir beklentim, iddiam, gayretim de olmadı.