28 Mayıs 2011 Cumartesi

Insomnia


Bir polis olarak, peşinde olduğunuz katil sizin katil oluşunuza tanık olsa, kaç gün uyuyamazsınız?

Alfredo James Pacino

'İnsomnia' nedir diye açıp tıp ansiklopedisine baktığımda karşıma çıkan ilk tanımlamalar: 'uykuya dalamama' ve 'uykuyu sürdürememe' oluyor. Düşünüyorum: "acaba bir insan niçin bir türlü uykuya dalamaz veyahut niçin uykusunu sürdüremez?".Tıp ansiklopedisi bu sorularımı da yanıtlıyor: "uykusuzluk ruhsal çöküntüyle, bunaltıyla, gerginlikle ve depresyonla yakından bağlantılıdır". Fazla kafein tüketimi, yanlış ilaç kullanımı hatta fazla alkol almak bile insomnia sebebi. 

Ancak Al Pacino, Robin Williams ve Hilary Swank'ın oynadığı, Christopher Nolan'ın yönettiği 2009 yapımı Insomnia adlı filmde durum yalnızca 'ruhsal çöküntüye', 'gerginliğe' ve hatta 'derin depresyonlara' bağlanıyor.
Hilary Swank & Al Pacino

'Geçmişin, seni, ne kadar hızlı koşarsan koş yakalayacak!..'

Placebo grubunun en sevdiğim şarkılarındandır "I know". "Bilirim, geçmiş seni ne kadar hızlı koşarsan koş yakalayacak" (I know, the past will catch you up as you run faster) diye de bir kısmı vardır bu anlamlı şarkının. İşte Insomnia'da da aslında, yapmış olduğu bir hatadan kaçmak isteyen bir polis dedektifinin 'uykusuzluğu' anlatılıyor.

Will Dormer (Al Pacino) henüz reşit olmayan bir kızın cinayete kurban gitmesini araştırmak üzere hem en yakın arkadaşı hem ortağıyla birlikte Los Angeles'tan kuzeye, Alaska'ya gönderilir. Will Dormer fevkalade iyi ve geçmişi tüm çaylaklara örnek teşkil edebilecek derecede büyük; 'ders niteliğinde' başarılarla doludur. Öyle ki, Dormer ve ortağı Hap Eckhart'ı (Martin Donovan) Alaska'da karşılayan Dedektif Ellie Burr (Hilary Swank) yeni başladığı meslek hayatını, kendisiyle tanışma fırsatı elde edeceği güne kadar, Dormer'ın mesleki hayat hikayesinden aldığı feyizler üzerine kurmuştur. Burr, Dormer'ın hayranıdır.

Dormer'ı kuzeyde hiç alışık olmadığı bir iklimsel düzen karşılar. Bilindiği gibi, kuzey kutbuna yakın oluşu sebebiyle Alaska'da yaz aylarında hava kararmaz ve koca yaz sezonu gün ışığı altında geçer. Dormer ne zaman dinlenmek üzere kaldığı otelde odasına çekilse, her ne kadar tüm perdeleri kapatsa ve kendisini iri yastıklara da gömse, bir türlü gün ışığının odasına girmesini engelleyemez. İşte Dormer'ın uykusuz geceler serisi bu koşullar altında başlar.

Zaten disiplinli oluşu ve çalışkanlığıyla bilinen Dormer, katilin mutlaka uğrayacağını bildiği bir dağ evinin etrafına ekibiyle birlikte pusu kurar ve henüz yeni geldiği şehirde ayağının tozuyla çalışmaya başlar. Bu bekleyiş sonuç verir ve katil gerçekten de tıpkı hedeflendiği gibi dağ evine adım adım yanaşır. Tam bu esnada yapılan bir acemilik sonucu katil pusuya düştüğünü fark eder ve biran evvel kendini dağ evinin içine atıp, kimsenin bilmediği bir alt geçitten sisli ormanın derinliklerine doğru yol alır. Katilin peşinden giden Dormer ve ekibi sisli ormanda dağılırlar. Dormer'ın nefesi katilin ensesindedir fakat yoğun sis Dormer'ın amacına ulaşmasını engellemektedir. Tam bu bulantı anında bir adam belirir Dormer'ın iki adım ötesinde, Dormer da haliyle adama ateş eder; onu vurur. Hızlı adımlarla, yere yığılan adamın yanına gelir ki Dormer işte o anda dünyası başına yıkılır: vurarak öldürdüğü adam ortağı Eckhart'tır.

Dormer önce ortağını kurtarmak ister fakat fark eder ki iş işten geçmiştir. Ortağının hayatını koruduğu o bir iki dakika içinde eğer ekibin geri kalanını çağırsa Eckhart'ı vuranın Dormer olduğu ortaya çıkacak; Dormer hapse, Eckhart da mezara gidecektir.

Olayın hemen akabinde, polis merkezinde Dormer, bir hayli yıkık ve Eckhart'ın katilinin kendisi olduğunu gizlemeye çalışarak yas tutar. Onu rahatlatan tek şey yaşanan olayın herhangi şahidinin bulunmamasıdır.

Al Pacino vs Robin Williams
Böylelikle Dormer'ın uykusuzluk geceleri son sürat devam eder. Bir kaç gün daha Dormer tam anlamıyla uykusuz geceler geçirir. Artık gözleri düşmüştür. Bedeni kuvvetsiz, yürüyüşleri savruktur.

İşte tam o günlerin gecesinde beklenmedik bir olay yaşanır. Gecenin yine en uykusuz saatlerinde Dormer'ın kaldığı odanın telefonu çalar. Dormer telefonu açar ve hem telefonun ucundakinin kim olduğu, hem ne istediği bu uykusuz dedektifin tüm hayatını değiştirecektir: "ben Walter Finch (Robin Williams), genç kızın katili. Daha önemlisi senin ortağını öldürdüğünü gördüm, ya benimle işbirliği yaparsın, ya da ikimiz de yanarız!".

'Dormer, Dormir, Dormire.'

Baş karakter dedektif Dormer ismini muhtemelen latincedeki "uyumak" fiili "dormire" den alıyor. İspanyolcası ve Fransızcası "dormir" olan bu fiil kullanımı ile yapılmak istenen Christopher Nolan filmlerinde sık sık gördüğümüz türden bir çeşit "kelime oyunu". 

Mesela yine bir Nolan başyapıtı olan 'Inception' filminde Yusuf karakterinin ismi aslında İncil'deki, rüyaları yorumlama yetisi Tanrı tarafından kendisine bahşedilmiş 'Yusuf' peygamberden alınma. Veya tekrar Inception'dan bir örnek: Cobb'un üzgün ve şanssız karısı Mal, ismini aslında Fransızca'daki Malheur, Malheureuse; yani mutsuz, hüzünlü kelimelerinden alıyor. (Aynı zamanda mal = kötü* fr, isp)

'Paul Auster romanlarından fırlama bir konu.'

Son dönemlerde fazla Paul Auster okuduğumdan mıdır bilmem, ancak bu film hiç şüphesiz ki Auster hayranlarının hoşuna gidecek türden. Başlangıcı, sonu, kırılma noktaları tam anlamıyla Auster kitaplarından fırlama.

Çok heyecanlı konusu, çarpıcı sahneleri ve her daim merak uyandıran duraksamalarıyla Insomnia harikulade bir polisiye film.

'Al Pacino, Robin Williams, Hilary Swank!..'

Bu oyuncu kadrosuyla filmin yapımcıları sinemaseverlere adeta şu mesajı veriyor: "Al Pacino'yu kadromuza ekledik, yetmedi bir de Robin Williams'ı ekledik 'hala yetmiyor bir de kadın aktris olsun' dersiniz diye Hilary Swank'ı da filmimize dahil ettik." 

Gerçekten de öyle. Filmin oyuncu kadrosu muhteşem. İzlemeden geçmek olmaz. 

'Nolan!'

Inception ile ilgili yazdığım yazıda Nolan'ın böyle bir film yapacağına dair sayısız işaret verdiğini Memento'da, Prestige'de görebileceğimizi söylemiştim. Şimdi bu halkaya bir de Insomnia'yı ekliyorum. Her ne kadar bu Nolan'ın senaryosu olmasa da -yalnızca son sahnesini yazdığınız bir senaryo tam anlamıyla size ait sayılmaz herhalde(!)- yine akıl oyunları, rüyalar, psikolojik çözümlemeler ve her şeyden evvel edebiyattan kopma 'bilinç akışı' tekniğinin beyaz perdede vücut buluşu. Nolan bu işin altından fevkalade iyi kalkıyor.

Robin Williams & Al Pacino
'Son söz.'

"Ben heyecandan yoksun film izlemem, sanat filmi de neymiş, macera olsun, akıl oyunları olsun, beni beyaz perdeye zamklasın yeter!" diyen sinemaseverler için on üzerinden on bir film Insomnia. Uykunuzu kaçıracağı kesin.




27 Mayıs 2011 Cuma

Carancho


"Son on yılda günde 22, ayda 683, yılda 8.000'i aşkın kişi hayatını kaybetti. Arjantin'deki trafik kazaları büyük kayıplara neden oluyor. Sigorta endüstrisi ise yükselişte."

Carancho filminin açılış sahnesi


Carancho; yani Akbaba, Arjantin'in sosyal zaaflarını lirik bir dille anlatmayı amaç edinmiş bir Arjantin filmi. Arjantinlilerce, Arjantin'in yürekli bir biçimde anlatılması -'eleştirilmesi' mi desek?- yani. Bilerek çok sayıda içinde 'Arjantin' geçen cümleler kuruyorum;

1-Bir ülkenin, kendi sinemasınca bu kadar objektif bir biçimde eleştirilebiliyor olması, bizim gibiler için pek alışılageldik bir olay değil.
2-'Arjantin' demek hoşuma gidiyor, 'Arjantin, Arjantin, Arjantin!..'

Sosyal bir problemden bahsediyor film. Trafik kazalarına ölenlerin sayısının her geçen yıl arttığı bir ortamda, sigorta şirketlerince sömürülen kazazedelerle, sigorta şirketlerinin arasına giren bir bariyerden bahsediyor Pablo Trapero (yönetmen-senarist), yani Sosa'dan (Ricardo Darín).

Sosa işin aslı bir avukat. Buenos Aires'te kendi mıntıkasına giren kazalarda polisten, hatta ambulanstan daha evvel kazanın olduğu yerde biten, kazazedeleri, onları taşıyan ambulansların arkasına kirli paslı arabasıyla takılıp hastanelere kadar takip eden, hastanede ise kazazedelere sigorta şirketlerinden evvel erişen bir 'fırsatçı'. Sosa bir Carancho, Sosa bir 'akbaba', pisliğin ve leşin üstüne üşüşüp, oradan kendine ve de kazazedeye pay sağlayan bir ara kablo. 

Önce "iyi misiniz, bir şeyiniz var mı, kendinizde misiniz?" gibi cümlelerle hastalara yaklaşıyor, hemen ardından da bir bir sıralıyor kazazedenin haklarını. İşine gelirse iş birliğine yanaşırsın, işine gelmezse "yok arkadaş ben problemimi kendi sigorta şirketimle hallederim" dersin. Sosa sana bir fırsat sunuyor. Bilhassa maddi durumu bozuk kimselerin sigorta şirketlerine karşı haklarını savunamayacaklarını bildiğinden Sosa, kartlarını sonuna kadar oynuyor ve bu şekilde hem kendini zengin tutuyor, hem de kazazedeyi. 

Durum işte bundan ibaret.

Tabii yan olaylar da var. Mesela şu Luján (Martina Gusman) meselesi. Kafa karıştırmaya gerek yok. Sinemasever fazla zorlanmadan kendine şu soruyu sorsun. Yedi yirmi dört hastane hastane dolaşan, nerede kaza orada herkesten evvel biten, gündüzleri paydos geceleri dimdik ayakta olan bir insan kime aşık olabilir? Kimi daha fazla görüyorsa pek tabii ki ona: bir yerel hastanede çalışan ve her gece yaşanan kazalarda ambulanstan ilk inen kimseye, "hemşire Luján'a".


Luján, Arjantin'in küçük şehirlerinden birinden Başkent Buenos Aires'e gelmiş, temiz bir hemşire. Etrafta olup bitenden haberdar değil. Hatta Sosa ile ilk karşılaşışlarında, Sosa'nın ne halt etmeye sabahın o saatinde kazanın olduğu yerde olduğunu, ne kazayla ne de kazazedeyle hiçbir yakınlığı, tanışıklığı olmamasına karşın yine de ambulansı hastaneye kadar takip etmesini  uzun süre anlamlandıramıyor. Kafasındaki soruları, kendisine nazaran daha tecrübeli olduğu anlaşılan ambulans şoförüne sorsa ve bir takım cevaplar alsa da, yine de Sosa'nın varlığını bir türlü kafası almıyor.


Hiç şüphesiz ki Trapero da hikayenin bu kısmıyla, Arjantin'deki küçük kasabalarda yaşayanlarla büyük şehir insanlarının arasındaki yozlaşma farkını ortaya koymak istiyor.



"Işık! Neredesin?"

Temel hatlarıyla filme baktığımızda gündüz geçen pek sahnesinin olmadığını söyleyebiliriz. Filme dair pek fazla sır vermek istemiyorum. Bir filme başlarken hissedilen bekaret mühimdir. Bu sebepten sadece bir iki sahnede gün ışığı oyuncuların hayatlarına çarpıyor. Bunlardan yalnızca biri Sosa ile Luján arasında yaşanan tutkulu bir cinsel birlikteliğin sabahında aşıkların bedenlerine vuran gün ışığı.


Bundan bahsetmemin sebebi, filmin sosyal yönünü gözden kaçırmamak adına -tabii heyecan dolu, akıcı sahnelerle döşenmiş bir film olduğunu da göz ardı etmemek gerek- mutlaka izlemeliyiz, fakat her zaman ve her ruh hali filmden zevk almak için yeterli değil. Yani bu öyle 'koy filmi oynatıcıya, bas oynat'a durumundan biraz öte. Carancho'yu izlemek için o gün iyi bir gününüzde olmalısınız ve her ne kadar içinizin kararacağını bilseniz de sabırla filmi irdelemelisiniz. Bu dediğim filmin sizden beklediği. Eğer filme istediğini verirseniz, filmden istediğinizi alırsınız.


'Trapero, Darín ve Gusman.'
Pablo Trapero

Az çok Arjantin sinemasını bilirim. Bilhassa yeni çıkan Arjantin filmlerini biran evvel edinmek ve izlemek gibi de bir huyum vardır. Ve emin olun bugün eğer bana "hangi üç Arjantinli'yi bir araya toplasak senin için kaçınılmaz bir film kadrosu oluşturmuş oluruz" diye sorsalar, kafamda bir araya getireceğim beş on isimden
üçüdür Trapero, Darín ve Gusman


Trapero'nun El Bonaerense'sini (Buenos Aires emniyet teşkilatına katılması için baskı altında bırakılan bir kilit ustasının hikayesi), Familia Rodante'sini (ailenin en büyük ferdi olan anneannenin, Arjantin'in öteki ucuna, bir düğün davetine giderken yanında ailenin geri kalan tüm fertlerini götürmesi, fertleri kendisine eşlik etmek zorunda bırakması anlatılır) ve de Leonera'sını (hapse düşmüş bir hamile kadının hayatı pahasına çocuğuna sahip çıkmasını anlatır) fevkalade beğenerek izlemiştim. Bilhassa Leonera'yı hala unutamıyorum.


Son dönemlerde inanılmaz derecede parladığını söyleyebilirim Trapero'nun. Sosyal içerikli filmler yönetiyor ve bunu yaparken asla sıkıcı bir anlatımı tercih etmiyor.
Ricardo Darín

Darín zaten en sevdiğim Arjantin'li aktör. Sık sık söylerim Oscar kazanmaması, dünyaca meşhur olmamasının 
tek sebebi; İngilizce konuşmaması. Ya da İngilizce konuşacağı filmlerde yer almaması. Bir Arjantin'li olması. Ayrıca kendisinin fevkalade büyük bir Arjantin Sineması destekleyicisi olmasından da bahsetmek lazım. Kendisi her röportajında "ben Arjantin sinemasından filmler seyretmem!" diyen kokona Arjantinli'lerle dalga geçer ve onlara Arjantin Sinemasının günümüzde geldiği noktayı hatırlatır.


Gusman'ı Leonera'daki haksızlığa uğrayan anne rolüyle tanıdım ve adeta taptım. Kendini rolüne kaptırışı, sakin ve duru oyunculuğu takdire şayan. Hele Carancho'daki Buenos Aires dışı, muhtemelen güney aksanı muazzam. Bunu hissedebiliyor olmak da benim açımdan harikulade.


'Peki bizim memleket?..'
Arjantin son dönemlerde sinema alanında büyük bir aşama kaydetti. 1985 yılında Arjantin, ilk Oscar'ını La Historia Oficial ile kazandı. O dönemden bu yana suskun geçen sinema yılları geçen yıl kazanılan 'en iyi
yabancı dilde film' Oscar'ıyla tekrar alevlendi. Arada tabii çok önemli filmler yapıldı. Kimisinde Saura ismi vardı, kimisinde yine Darín.

Önemli olan şu. Arjantin, memleket olarak sinemanın değerini kavradı. Sinemanın nelere kadir olduğunu fark etti. Biz hala bu konuda bir aşama kaydedemiyoruz. İdealist konuşmak istemem ama bu kapitalist kafayla da bir aşama kaydetmek mümkün değil. İki tane sinemacıyla bu iş olmaz. En baba aktörümüz dediğimiz yıllanmış şarap aktörleri amerikan özentisi polisiye filmlerde harcayarak da bir yerlere varamayız.

Demem o ki, Carancho'yu izleme lüksüne sahip insanlar, lütfen kendinize en son ne zaman bu gibi sosyal bir meseleye temas eden bir Türk filmi izlediğinizi sorun.

Bu soru bizim için çok önemli. Bizim ve sinemamız için...

O kadar yasa dışı olaydan bahsediyoruz. O kadar haksızlıktan. Yahu bu haksızlıklar hiç mi senaristlerin ilgisini 
çekmiyor, hiç mi yönetmenlerin, prodüktörlerin gözüne çarpmıyor? Yoksa çarpıyor da gözleri mi yemiyor filmlerin de bunlara yer vermeye. Sinema bir silahtır. En büyük propaganda aracıdır. Carancho'yu izleyin ve kendinize şu soruyu sorun: acaba böyle bir film bizim memlekette yapılsaydı ne olurdu? Bence hiç fena olmazdı.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Crazy Heart











Her şeyin koşar adım tüketildiği dünyamızda, tükenmek nedir bilmeyen müziklere karşı saygı duruşu: Crazy Heart.

2009 yılında Ukde Sineması henüz yoktu. 2010 yılının sonlarına doğru yetişti imdadıma, demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Ama yerli yerinde bir cümle gibi duruyor şöyle bir baktığımda. Televizyonlarda, N.B Ceylan vesilesiyle, son günlerde pek sık duyar olduk Cannes Film Festivali'nin en iyi film festivali olduğunu. En büyük -prestijli mi desek?- organizasyon hala Akademi Ödülleri. Fakat zaten fark orada: biri "ödül töreni", diğeri "festival". Dünyanın en büyük ödül töreninin festival haline gelmesi, bende Ukde Sineması'nın hayatıma girişiyle başladı. Ne zaman ki Ukde Sineması 'ben de buradayım' dedi, o zaman Akademi Ödülleri'ne aday çoğu filmi -erişebildiğim kadarını- izler ve onlar hakkında yorum yapar, kendi ödül sahiplerimi belirler oldum.

Tüm bu zırvalıkları anlatmam, geçen sene Crazy Heart filmini kaçırmış olmamı kendime nazik bir dille ifade etmeye çalışmamdan ileri geliyor. Yani geçen sene Ukde Sineması yoktu ve ben de Crazy Heart filmini kaçırdım. İşte o kadar!..


'Kaybetmiş bir müzisyenin hikayesi!..'

Crazy Heart, kaybetmiş, başarısız veya başarılı ama şanssız müzisyenlere ağıt niteliği taşıyor. Sanki  dünyadaki tüm başarısız müzisyenlerin, hatta daha ileriye gidiyorum: dünyadaki tüm başarısız insanların cenazeleri kalkıyormuş da, arkada mermilerle, sıva çatlaklarıyla dolu bir beyaz duvara bu film yansıtılıyormuş gibi.

Baş karakter Bad Blake (Jeff Bridges) modası geçmiş, yaşlı, alkolik ve beş parasız kalmanın sık sık eşiğinden dönen, hatta kimi zaman gerçekten beş parasız kalan bir adamdır; yani sanatçıdır. Country tarzı müziğiyle ABD'nin genelde güney kasabalarını dolaşır ve yaptığı müziğe hala tav olan insanlar için ufak barlarda konserler verir. Geçmişi başarılı bestelerle ve şöhretle dolu olduğundan az da olsa iş bulabiliyor fakat sürekli cepten yiyordur. Hayranlarının büyük çoğunluğu Bad Blake ismini unutmuştur, unutmayanlarsa ancak isim bir yerlerde yankılandığında tanıdıklaşıyorlardır.

Kısacası Bad Blake'in işi zordur. Hızla tüketilen bir piyasada, ABD'de her geçen gün modası geçen bir müzik türünün -Country Müziğinin- temsilcisidir ve o da tıpkı müziği gibi tükenip gitmektedir.

Kayıp gitmekte olan hayatını daha da berbat bir hale getirebilecek yegane şey, sadece kendine zararı dokunacak tüketimlerdir. "Fazla oranda" alkol ve "aşırı" sigara tüketimi mesela. Bu tip zararlı tüketimler, aslında Bad Blake'i yiyip bitirmektedir.

Tüm bu hengame içinde bir çeşit çıkış yolunun peşinde koşar Bad Blake ve bu çıkış yolunu şans eseri kendisiyle röportaj yapmaya gelen genç bir gazetecide ve bu gazetecinin küçük erkek çocuğunda bulacaktır. Çünkü yalnızca bu iki insan Bad Blake'in, tüm kendine zarar veren alışkanlıklarına rağmen, içinde yatan ve müzik yapabilmesini sağlayan o duygusal adamı, o iyi kalpli insanı görebilmiştir ve peşinden gitmiştir.

'Arka Plan.'

2009 yapımı olan Crazy Heart Thomas Cobb isimli Amerikalı yazarın aynı adlı kitabından uyarlama. Filmin yönetmeni Scott Cooper ve bu onun ilk yönetmenlik denemesi. Kendi adıma bir ilk deneyim için performansının umut verici olduğunu söyleyebilirim. Fakat beri yandan da kabul etmek lazım ki yönetmenliğin başarılı veya başarısız olduğunu bu film üzerinden değerlendirmek biraz acımasızlık olur; zira çok büyük çaba gerektiren bir senaryo gibi durmuyor filmin senaryosu.

'Jeff Bridges!..'

Jeff Bridges, Crazy Heart'taki performansıyla 'en iyi erkek oyuncu' dalında Akademi Ödülü kazandı. Rakibi sayılabilecek Colin Firth, Morgan Freeman ve George Clooney vardı. Bir de tabii Jeremy Reener. Ancak dediğim gibi ben rakibi sayılabilecekleri söylüyorum. Gerçekçi bir yaklaşımda bulunmak gerek; genç oyuncuların dedelerin ellerinden heykelciği kaptığı yıllar biraz geride kaldı. Artık Akademi heyecanlara yer vermiyor.

Morgan Freeman'ın oynadığı Invictus filmini izlemedim. Yalnız eğer sırf birisi Nelson Mandela'yı; önemli bir milli şef'i oynadı diye ödül kazanacaksa, o zaman bizden senede en az dört tane Akademi Ödüllü aktör çıkardı...

George Clooney'nin Up in the Air filmini izledim. Hatta blog'umda da yazdım. Güzel film ve Clooney'den her zamankine benzer, sade bir performans. Basmakalıp ve sade. Bu sadelik ve rolün Crazy Heart'taki Bad Blake karakteriyle boy ölçüşemeyecek kadar silik oluşunun ona Oscar yolunu kapattığını düşünüyorum.

Colin Firth ise Single Man'de bir hayli başarılıydı. Şöyle söyleyeyim eğer ben o jüride olsaydım hayli zorlanırdım. Eminim 2010 yılı jürisi de fena halde zorlanmıştır heykelciğin kime gideceğine karar verirken ve hissediyorum ki son kararlarını "gelecek sene bakarsın Colin Firth başka bir film yapar, oradaki performansıyla da karşımıza çıkar, bu sefer de ona ödül veririz!" diye düşünerek vermişlerdir. (Colin Firth 2011 yılında 2010 yılının 'en iyi erkek oyuncu' dalında Oscar ödülünü, The King's Speech filmiyle almıştır.)



Jeff Bridges bir kral. True Grit'te de benzer bir durumu sezdim, bundan bahsetmek istiyorum. Jeff Bridges tek başına filmi üzerine yıkabileceğiniz bir aktör. Her koşulda sürükleyiciliği sağlıyor ve size asla "yahu acaba cast biraz daha mı sağlam olsaymış, senaryo biraz daha mı şişirilseymiş?" sorularını sordurtmuyor. O sahnede belirdiğinde başka karakterlere ihtiyaç duymuyorsunuz, sadece onun sahneyi dolduruşuyla ilgileniyorsunuz.

Tek nokta: son iki filminde aşırı halde benzer yörenin rollerine bürünmesi. Bu rollerin üzerine yapışması Jeff Bridges için fena bir durum olur. Gelecek filmlerini merakla bekliyorum.

Jeff Bridges ve Maggie Gyllenhaal
Maggie Gyllenhaal da filmde önemli bir yer tutuyor. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var mıymış, yok muymuş bize bunu iyi bir biçimde gösteriyor. Performansı sade ve yeterli. Yani: iyi. (Maggie Gyllenhaal'ın Jake Gyllenhaal'ın kız kardeşi olduğunu biliyor muydunuz?)

Colin Farrell da varla yok arası. Aktörlüğüne diyecek söz yok, sesi biraz daha filme uygun olsaydı... Jeff Bridges'ın yanında bir hayli sönük kalıyor.

'Soundtrack!..'

Filmlerin soundtrack albümlerine son derece önem veririm. Hele ki mevzu bahis olan film, gerçek müzik üzerineyse. ABD'nin kültürüne dair bir müzik türüdür Country ve bir kültürü en iyi öğrenme metotlarından biridir sinema... Filmin soundtrack albümünün içindeki şarkılar fevkalade güzel yorumlanmış. Her biri Country müziği sevmeyenlerin dahi hoşuna gidebilecek şekilde düzenlenmiş. Bu yüzden filmi izlemeseniz de şarkılarını dinleyiniz, derim.

Sevdiği işi yapmak uğruna kaybetmeyi göze alanların müziği Crazy Heart, hayata dair önemli mesajlar bekleyenleri sinematografik bir dille doyuruyor.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Bienvenue chez les Ch'tis


Bir film düşünün ki yapıldığı ülkenin gişe rekorlarını tarumar etsin, Amerikan filmlerini büyük bir zevkle tokatlasın, aynı zamanda başrol oyuncularından olan yönetmenine de Légion d'Honneur kazandırsın!.. 'Bienvenue chez les Ch'tis' bir Fransız filmi ve resmi rakamlara göre şimdiye kadar Fransa'da tam 20 479 826 kişi tarafından izlendi.






Gecenin bir vakti, biri Fransa'dan -Paskalya tatili sayesinde- gelmiş olmak üzere iki çocukluk arkadaşımla birlikte Ukde Sineması'nda kafamıza uygun, bizi zorlamayacak; aksine rahatlatacak bir film izlemeye karar verdik. Film seçimi konusunda iki arkadaşım da bana güveniyorlardı. Önce aksiyon dolu bir amerikan filmi seçmeyi planlıyordum, ancak sonra daha bizi ortada bir yerlerde buluşturacak bir film seçmeye karar verdim. Hem aksiyon için fazla içkiliydik, tabii akıl oyunları için de...

'Bienvenue chez les Ch'tis' bizim gecemiz için biçilmiş kaftandı. Üçümüz de aynı Fransız lisesinden çıkmaydık ve de üçümüz de topluca izlenen Fransız filmlerine hasrettik. İşte böylelikle filmi oynatmaya başladım ve 'bira-şarap'ımıza o gece 'Bienvenue chez les Ch'tis' mezelik etmeye başladı.

'İlk sahneler pek etkileyici değildi'


İşin aslı filmin ilk sahneleri, bizi bekleyen muhteşem sahnelerin habercisi olmaktan çok uzaktı. Bir çok sönük diyalog ve bir tek filmin başrol oyuncusu olan Kad Merad'ın 'kötünün iyisi performansı' göze çarpıyordu -bu son söylediğim ilk sahneler için geçerli, yoksa Merad film boyunca gayet başarılıydı.

Fakat filmin asıl konusuna varabilmek için, öyle zannediyorum ki 'biraz eller çabuk tutulmuş'; bu sebepten de ilk sahneler aceleye gelmiş. Ne zaman ki Kad Merad, yani Philippe Abrams yaşıyor olduğu güneyden kuzeye doğru, bir sürgün yemiş suçlu edasıyla yola çıkıyor, işte film asıl o zaman başlıyor.

'Yaşadığınız ülkede, size her anlamda en uzak şehre tayininizin çıktığını düşünün!..'

Fransa'nın güneyi, çoğu ülkenin güneyinin olduğu gibi kuzeyine nazaran daha şirindir. Bilhassa Avrupa ülkeleri, ki genelinde kışın donma problemi vardır, güneye taparlar. Almanya'dan her yaz gelip bizim güney kıyılarımızı mesken tutan turistleri düşünün. Her ne kadar onların bütçelerine Türkiye'de tatil yapmak daha çok uyuyor olsa da; bizim kıyılarımızın yerini Kuzey Avrupa ülkelerinin hiçbirinin kıyı şeridi tutmuyor, tutamaz...

Kad Merad
Benzer bir durum Fransa'nın Salon-de-Provence'ında yaşayan Julie Abrams (Zoé Félix) için de geçerli. Hem yetinememe, hem de burnukalkıklığın belirtilerini gözlemlediğimiz Julie filmin ilk sahnesinden rengini belli eder ve kocasına uzun süredir yaptığını anladığımız gibi, yaşıyor oldukları güney şehrinden daha da güneye, hatta tam kıyı şeridine gitmelerini sağlaması için baskı yapmaktadır. Bunun tek yolu; posta müdürü kocasının, yani Philippe Abrams'ın (Kad Merad) bir şekilde 'daha güney'e tayinini çıkarttırmasından geçer.


Bir çok kez bunu deneyen, fakat her defasında başarısız olan Abrams, en sonunda bir hayli ilginç bir yönteme başvurur: güneye gidebilmek için engelli taklidi yapar!.. Tam güneye tayinini çıkarttırmayı başarmışken -ki bu konuda da bir arkadaşının torpiline ihtiyaç duyar- makamına yapılan bir teftiş esnasında çaresiz kalıp, önceden hazır ettiği yürüme engelli sandalyesine oturur ve müfettişi yanıltmaya çalışır. Belli bir süre de bunu başarır, fakat her yalancının ki gibi, Abrams'ın da mumu yatsıya kadar yanar.

Abrams'ın güneye tayinini çıkartmak için böylesine zavallı bir oyuna başvurmasını kabul edemeyen üst düzey yetkililer, Abrams'a büyük bir ceza verirler: Abrams, önündeki iki yılı Fransa'nın güneyi yerine tam kuzeyinde Pas-de-Calais'de geçirecektir.

Bunu duyan Abrams ve yakınları çok üzülürler. Çünkü Pas-de Calais, filmin anlattığına göre çok soğuk, çok kötü bir Fransızca'nın konuşulduğu, suç oranının bir hayli yüksek olduğu ve de insanların sıklıkla içki tükettiği; sarhoş dolaştığı bir yer olarak bilinmektedir.

Çaresiz kalan Abrams, ona sinirlenen karısının kendisine eşlik etmemesi yüzünden tek başına, önündeki iki yılı kuzeyde, o korktuğu insanlarla birlikte geçirecektir.



'Ön yargılar, ön yargılar...'


Çok sevdiğim bir Arjantinli müzik topluluğu Ön yargılar-Prejuicios adlı şarkılarında, Osvaldo isimli bir kimseye ana-bacı küfür ettikten, onu kötüledikten sonra, "bereket, onunla hiç karşılaşmadım; bereket, kimdir bilmem; bereket, hakkında konuşulurken bile orada değildim" deyip şarkının en vurucu kısmını söylüyor: "herkes farklı da olsa, unutmamalı ki aynı şekilde kan döküyoruz."

Bu doğru. Tek değiştiremediğimiz gerçeğimiz. Hangimizin parmağına iğne battığında kan yerine süt akıtıyor bedeninden, ya da herhangi başka bir sıvı. Hepimiz aynı şekilde kanıyoruz.



Filmin vermek istediği en büyük mesajlardan biri bu. Tamamen ön yargılarla çıkılan bir yolculuğun sonunda Philippe Abrams, muhteşem bir zaman geçiriyor gittiği yerde. Ona söylenenlerin, o küçük kuzey kasabası hakkında anlatılanların tam tersine. Zaten o fevkalade büyük komediyi anlamlı kılan, paradoksal bir açıya kavuşturan, hatta belki de biraz kara mizahi bir tat kazandıran da işte bu 'ön yargılar' meselesi.

Filmin içinde çok anlamlı bir kuzey deyişi geçiyor. Yanlış anımsamıyorsam tam olarak şöyle bir şeydi: kuzeye, Pas-de-Calais'ye gelenler iki kez ağlarlar; bir gelişlerinde, bir de gidişlerinde.

Sanırım bu cümle sadece Pas-de-Calais için değil, her yer, her zaman dilimi ve her boyut için geçerli. Öyle ki sadece İstanbul'a gelmek değil mesele, ya da Karayip Adalarında bir süre zaman geçirmek... Alıştığımız yerden kopmak her daim zordur. Değişiklikler iyidir derler, belki de haklıdırlar. Ancak her değişikliğe alışmak zaman ister ve de en önemlisi 'yeni'ye karşı güven ister. Eğer ön yargılarla doluysak, zaten yanmışız.

Dünyaya gelişimizde mecbur ağlıyoruz, eminim ki sırf ikinci kez ağlamayalım diye ne zaman gideceğimiz hakkında kesin bir fikrimiz yok. Ağlarız çünkü... Ağlarsın, biliyorsun!..

'20 479 826 sayısına karşı ön yargılı olma'.


20 479 826 kişinin bir ülkenin filmini izlemiş olması, bir hayli yanıltıcı bir duruma da işaret ediyor olabilir; kabul ediyorum. Bunun en büyük örneğini memleketimizin gişe rekortmeni filmine bakarsak, çıplak bir biçimde görebiliriz -tabii bu durumda çıplak olan biraz biz miyiz acaba?-


Bir çok kişinin bu ilginç rakamdan korktuğunu biliyorum. Ama korkulacak bir şey yok. Kabul: muhteşem bir film değil, akıl oyunları içermiyor, efsane oyunculuklar yok -zaten filmin kadrosu çoğunlukla Pas-de-Calais'nin yerlilerinden oluşuyor. Yönetmenlik desen... Zaten adamcağıza o kadar çok iş düşmemiş. Büyük efekt şovlar zaten yok.


Komedi-mizah dünyanın en ırkçı alanlarından biridir. Çoğu amerikan filmi Türkiye'ye gördüğünüz gibi getiriliyor, bir de güzel pazarlanıyor. Ama kaç tane amerikan-komedi filmi izliyoruz?.. Başka ülkelerin komedi filmleri hakkında konuşmaya gerek dahi yok. Neden? Çünkü komedi yalnızca yapıldığı ülkede beklediği karşılığı alır. Sizin A memleketinde gözünüzü yaşartan, her birinizi gülme krizlerine sokan komediler; emin olun B memleketinde küfür sayılabilir. Bunun örnekleri tecrübelerle mevcuttur, sabittir. 


Bu bağlamda da filmi izledikten sonra "eee, ne bu şimdi? Bu mu gişe rekoru kırmış!" demeyin. Filmin Fransız kültürüne uygun yapılmış olduğunu unutmayalım. Bu tabii ki pek 'çekici' bir durum değil, film adına...


Ama hiç yoktan bir fikri var. Her filme bir fikir, bir mesele eklenebilir. Bir çok film bir meselenin ışığında da doğabilir ancak dönün şöyle bir etrafınıza bakın, izlemiş olduğunuz komedi filmlerini gözünüzün önüne getirin; hangisinde bir mesele vardı? İşte bu filmin bir meselesi, bir mesajı var. Komedi filmler, mesele açısından en yoksun filmlerdir. Düşündürmekten çok, güldürmeyi hedeflerler. Bunun için de zaman zaman, çoğu zaman, tüm
sözüm ona duruşlarından vazgeçerler. İşte bu film o duruştan vazgeçmemiş ve komedi yapıyor olsak da meselemizi koruduk, mesajımız belli, diyor. 



Filmin hem yönetmeni, hem de başrol oyuncularından Dany  Boon


Aynı şekilde kan döktüğümüzü hatırlamak, hatırlayıp da gülümsemek dileğiyle.

16 Nisan 2011 Cumartesi

Io sono l'amore


Tilda Swinton


İyi aşk kitapları, iyi aşk filmleri, her zaman; aşk üzerinden 'insani' bir noktaya temas edenlerdir. Kolera Günlerinde Aşk'ta bunu Florentino Ariza'nın yaşlanmasına rağmen kaybolmayan 'kafasına koyduğu kadını elde etme' hırsında; Masumiyet Müzesi'nde bunu Kemal Basmacı'nın akıntısına kapıldığı çıkmazlarla dolu hayatından ve o hayatın basmakalıplığından bir kadını, Füsun'u basamak olarak kullanıp kendini 'dışarıya' dar atma hevesinde; Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de de bunu, orta yaşlı Ender ve Çetin'in evlerinde konuk ettikleri, çocukluk arkadaşlarının kız kardeşi Nihal'e duydukları aşkın üzerinden, aslında gençliklerine duydukları özlemde ve erken yaşlanmalarına sinirlenişlerinde görürüz. 

İyi aşk filmi tutkulu gibi görünen ama aslında içi pek boş sevişmeleri anlatan filmler değildir. İyi aşk filmleri, belki biraz iddialı olacak ama; aşkı göstermeyen filmlerdir. Bir aşk filminin başarısı, sonunda seyircinin içinde ancak hayal gücünün ön bürosuna müracaat ederek doldurulabilecek bir boşluk bırakmasıyla ölçülebilir. Gerisi boş, gerisi safsatadır.

Ben buna inanırım. Bana ne sonu başı belli aşktan! Bana ne iki gencin nasıl kavuştuğundan! Sen bana bir hırsı, bir hırsızlığı, bir utancı, bir imkansızlığı gösterebiliyor musun ondan haber ver? Varoluşa dair, insanoğlunun ne ile yaşadığına dair ne gibi bir mesajın var, ondan haber ver?

'İşte tüm bu söylediklerim çerçevesinde filme bakacak olursam, gördüğüm başarılı sayılabilecek bir aşk filmidir. Evet, belki bir 'Lost in Translation (2003)' değil ama yine de iyi bir aşk filmi Io sono l'amore .'


Film, muhtemelen altmışlı, yetmişli yılların İtalya'sında, Milano'da geçiyor. Rusya'yı terk etmiş Emma (Tilda Swinton) zengin bir işadamıyla evlenmiş, ondan çocukları olmuştur. Emma, muhtemelen o yıllara dönecek olursak, zorlu koşullardan kopup gelmiş bir Rus kadını olarak, İtalya'da varlıklı ticaret adamının ailesine dahil olmaktan ötürü son derece mutlu, hoşnut olmalıdır. Fakat durum hiç de öyle değildir. Emma, tüm o mal varlığına, üç çocuğuna ve burjuva hayatına rağmen içinde muazzam bir boşluk ve can sıkıcı bir yalnızlık hissetmektedir. 

Günün birinde Emma, büyük oğlu tarafından aynı oğlunun yemek şefi arkadaşı Antonio'yla tanıştırılır. İşte o andan itibaren Emma'nın hayatı baştan aşağı değişecektir. Antonio, en baştan çıkarıcı yönü olan muhteşem yemek yapma yeteneğini en acımasız haliyle Emma üzerinde test etmekle yetinmeyecek, aynı zamanda arkadaşının annesini baştan çıkarmak için 'oyun kuralları' dahilinde ne varsa yapacaktır. Zaten hayatından memnun olmayan Emma da, yüzeyini zorlayan rüzgara fazla direnecek gücü kalmamış, açılmaya yüz tutmuş bir pencere gibi, kısa süre içerisinde, kendini genç Antonio'nun kollarına bırakmaya hazırdır. Nitekim bu şekilde, gerçek bir yasak aşk da  ilk tohumlarını atmış olur.

'Sorulması gereken sorular?'

Şimdi yazdığım ilk bir kaç paragraf üzerinden filmi değerlendirelim. Ne görüyoruz? Klasik bir aşk hikayesinden öte bir şey var burada, bir durum. Hayatından memnun olmayan bir kadın. Bu size bir şey hatırlatıyor mu? Önce Tolstoy, oradan Flaubert ve sonunda Türkçe'ye tercümesiyle Uşaklıgil? Evet, olabilir. Ama işin içinde çok daha ikircikli yanlar var. Mesela Antonio gibi bir 'ayak takımı insanı' nasıl olur da Emma'nın oğlu gibi 'kafa takımı insanlarından' (!) biriyle tanışabilir. İşte bunun için filmi izlemek gerek. Filmi izlerken bu tanışmada (Antonio ve Emma'nın oğlunun tanışması) bilhassa 'insani hırslar' meselesi göz önünde bulundurulmalıdır. Bilhassa bu noktaya dikkat edilmelidir. Neden acaba Antonio Emma'nın kapısına geliyor? Neden o malikaneye gelmek istiyor? Bu soruları sormak gerek filmi izlerken.

'Oyunculuklar?'

Oyunculuklara dair söylenebilecek tek söz Tilda Swinton'un bu rol için Rusça ve İtalyanca öğrenmiş olmasının takdire şayan bir duruş oluşudur. Zaten o güvenle karakterine baştan başa başka anlamlar, başka bir hız kazandırıyor.

Diğer oyuncuları daha evvelden bir filmde izlemişliğim yok. Ama eminim hepsini daha adı sanı duyulmuş projelerde izlemek isterdim, çünkü Io sono l'amore'de hepsi pek başarılı...

'Milano, erotik bir film?..'

Yalan değil filmi izlerken aklıma sürekli ergenlik çağımda izlediğim erotik filmler geldi. Kameradan ve de durağan sahnelerden olsa gerek. Eski bir havası var filmin. Sanki yıllar önce çekilmiş ve yayınlanacağı günü boş bir rafta beklemiş gibi... 

Bir hayli cesur sahneleri ve Tilda Swinton'un cüretkar oyunculuğunu görünce de hemen filmin yönetmeninin kim olduğuna baktım. Karşılaştığım isim beni şaşırtmadı: Luca Guadagnino, yani Melissa P. adlı meşhur İtalyan kızın 'seks günlükleri' olarak da adlandırabileceğimiz kitabının sinema uyarlamasının yönetmeni. Filmi bir seks filmi olarak algılamamak lazım. Kesinlikle olmaz! Ancak yine de bazı sevişme sahnelerinin biraz fazla uzun olması da işin tadını kaçırmıyor değil.


İki bin dokuz (2009) yılına dair ilginç bir yapıt. Muhakkak izlemek lazım!




Adaptation.


"Kafamda özgür bir düşünce var mı? Kel kafamda?.. Belki daha mutlu olsaydım saçlarım dökülüyor olmazdı. Hayat kısa iyi değerlendirmem gerek. Bugün kalan hayatımın ilk günü."


Charlie Kaufman

Amerikan sinemasının son dönem gördüğü tartışmasız en yetenekli senarist Charlie Kaufman'dan bir başyapıt daha: Adaptation. (2002).




Bir hayli taze sinema dağarcığımda bir gezintiye çıkıyorum ve beri yandan kendime soruyorum: acaba bugüne dek beni en çok hangi senarist etkiledi diye. Andrew Kevin Walker, Woody Allen, Pedro Almodóvar, Jean-Pierre Jeunet, Alejandro Amenábar... gibi isimlerin yanında kendine en sağlam yeri edinmiş olan Charlie Kaufman, hiç kuşkusuz beni en, en derinden etkileyen senaristlerden biri oldu. Ağır psikolojik hesaplaşmaların yanı sıra, insanoğlunun varoluşunu -bilhassa 21. yüzyıl insanının varoluşunu-, yalnızlığını, acelesini ve yüzeysel endişelerini olağanüstü akıcı bir dille anlatmayı başarıyor her filminde Charlie Kaufman ki bence bu yetenekten öte müthiş bir disiplin gerektiriyor. İki bin iki (2002) yapımı Adaptation.'da da aynı başarı senarist tarafından perçinleniyor ve bir anlamda Synecdoche, New York gibi bir "muhteşem senaryo"nun izleri, daha henüz yapımından altı yıl önce ilk sinyallerini böylece vermiş oluyor seyirciye.


'Uyarlama senaryodan, başlı başına yeni bir senaryo devşirme!..'





Charlie Kaufman
Being John Malkovich, Confessions of a Dangerous Mind gibi önemli filmlerin senaristi Charlie Kaufman'a günün birinde Susan Orlean'ın Orkide Hırsızı adlı kitabını senaryolaştırması teklif edilir. İşi kabul eden Kaufman, her yazarın başına gelebilecek lanet bir olayla karşıya karşıya kalır: uyarlamakta olduğu senaryonun bir türlü bitmemesi. Tahmin edileceği gibi bir kitabın senaryolaştırılması nesrin bol diyaloglu hale getirilmesinden çok öte bir iştir. Metin aynı zamanda kurgulanmalıdır da. Kitabın büyüsü kendine has, evet tam anlamıyla kendine hastır. Sinema gibi görselliğe hitap eden bir sanat dalına, kitabın noktasına virgülüne dokunulmadan aktarılması; bir anlamda kitaba hakaret veya ortaya çıkacak olan eserin piç (heba) edilmesi durumudur. İşte bu sebepten varolan bir metne sinemasal değer katılması, ancak usta kalemlerin, vizyonerlerin ve "bir anlamda işin orospusu" olanların işidir. Yani külfetli iştir.


Charlie Kaufman, her ne kadar kendini önemli işlerle kanıtlamış bir senarist olsa da, takılıveriyor önündeki projenin kurgulama kısmında. 


Charlie & Donald Kaufman (Nicolas Cage)



Tabii bunun yan sebepleri de var, filmde bas bas bağıran. Mesela Charlie Kaufman'ın yalnız bu film için yarattığı kardeşi Donald Kaufman. Böyle birinin varlığı hakkında en ufak bir bilgim yok. Araştırma gereği de duymadım. Bazı şeylerin filme bırakılmasından ve sır olarak kalmasından yanayım. Sinemanın büyüsü de zaten burada. Donald Kaufman'ın varlığı beni zerre kadar alakadar etmiyor. Tek bildiğim -veya inanmak istediğim- Charlie Kaufman'ın bu senaryoyu yazarken, çalışmasına bir şekilde engel olan yanını senaryosuna "hayali bir karakter yaratarak" yansıttığı. Bu karakter, belki kardeşi Charlie kadar başarılı değil ama sırf ona özenmesi sayesinde senaryo yazmaya başlayan ve bir şekilde de beğeni toplayan bir karakter. Son derece ilginç noktalara temas eden, kardeşi için canını verebilecek ve her ne kadar senaryo çalışması takdir toplasa da, her zaman kardeşinin, Charlie'nin kendisinden daha başarılı olduğunu itiraf eden, hatta vurgulan bir karakter. Naifliğin, faydalı cansıkıcılıkların temsili versiyonu gibi filmin çoğu karesinde görünen bir sembol. Charlie Kafuman'ın senaryosunu yazarken doğurduğu bir yaratık. 



Doğrusu insan bu yaratıcılıkla karşı karşıya kalınca imrenecek mi, yoksa el pençe divan mı duracak bilemiyor...


Her neyse. Film Charlie Kaufman'ın bir senaryo çalışmasında yaşadığı zorluklardan, şizofrenik tavrından ve akıl yitirtici hayatından bahsediyor.


'Nicolas Cage, Meryl Streep, Tilda Swinton, Chris Cooper!'


Nicolas Cage



Filmin yönetmeni tıpkı Being John Malkovich'te olduğu gibi Spike Jonze. Çoğu yönetmen gibi yolu video-kliplerden veya daha popüler işlerden geçmiş, film kapsamındaysa; pek de senaryoya etki etmemiş olan bir yönetmen. 





Oyunculara baktığımızdaysa fazla lafa gerek olmadığını düşünüyorum. Meryl Streep sanırım, isminin afişinde yazılı olduğunu gördüğüm her filmine gitmek isteyeceğim üç-beş oyuncudan biri. Nicolas Cage ise bence başarısızlığı tercih etmiş oyunculardan. Bir de tabii insanın akrabası Francis Ford Coppola olmayıversin... Adaptation. açısından ağzımı pek açmayacağım. Çünkü bildiğim kadarıyla bu film için çok uğraşmış Cage. Kendini tamamen senaryoya verebilmek için elinden ne geliyorsa yapmış. Bu çabası da zaten ona 'en iyi erkek oyuncu dalında' Oscar adaylığı getirmiş. 'Keşke hoplamalı zıplamalı filmlerde değil de, daha çok dişe dokunur filmlerde oynasa', deyip çıkmalı işin içinden.


'Filme dair son söz.'


Bir çok sanatçıya dair duyduğumuz o akıl almaz hikayelerden biri. 'Bu romanı yazdı ve hemen ardından intihar etti!' ya da 'bu resmi yaparken sürekli saçlarını yoluyormuş!' gibi şehir efsanelerinin somut hali. Kafanız müsaitken izleyin; buz gibi, soğuk izleyin.

11 Nisan 2011 Pazartesi

The Boy in the Striped Pyjamas






Holokost'u anlatan onlarca film yapıldı. İkinci Dünya Savaşı'nı anlatan da onlarca, hatta belki yüzlerce film yapıldı. Hepsini izlemiş olmak mümkün değil. İzledim dersem bu yanlış olur. Ancak hem Inglourious Basterds, hem de The Boy in the Striped Pyjamas izlediğim diğer İkinci Dünya Savaşı filmlerinden bir nebze ayrılıyor. Bunu sağlayan da son sahnede seyircinin ağzından kaçan "her şeyin bir bedeli vardır!" sözü...


İki bin sekiz (2008) yapımı The Boy in the Striped Pyjamas, İrlandalı John Boyne'un aynı adı taşıyan romanından uyarlama. Roman ilk çıktığı yıldan bu yana tam kırk iki (42) dile çevrilmiş, dünya çapında beş (5) milyon satmış ve uzun süre New York Times Bestseller listesinde birinci sıradaki yerini korumuş. Yani zaten bir hayli meşhur olan bir romanın filme uyarlaması, hali hazırda beş milyon seyirci demektir, ki bu da bir yönetmenin işini kolaylaştırıcı bir yan taşır. Bu bağlamda filmin yönetmeni Mark Herman'a baktığımız zaman, pek de ödüllerle dolu olmayan ancak başarılı sayılabilecek yapıtlarla karşılaşıyoruz. Little Voice (1998) ve Brassed Off (1996) Mark Herman'a Bafta'da çeşitli adaylıklar getirmiş. Bence o filmler için adaylıklar bile karlı sayılır. (Bu cümlemde pejoratif bir anlam aranmasın, ben Bafta'nın ödül dağıtırken gözettiklerine ve de Herman'ın bu ödüllere aday olduğu senelerde ödüllerin kimlere gittiğine bakarak söyleyeceğimi söylüyorum)

Her neyse!

'Peki film ne anlatıyor?..'


Çocukluğunun ilk yılları İkinci Dünya Savaşı'na tekabül etmiş olan Alman asıllı Bruno'nun başından geçenler ve onun etrafında olup bitenlere, yüzyılımızın kuşkusuz en kahredici dönemine bakış açısı; film ana konusu. Bruno bir asker evladıdır. Berlin'in göbeğinde, maddi durumu, haliyle, hayli iyi bir ailenin en küçük ferdidir. Savaşın ilerlemesiyle ve yeni boyutlar kazanmasıyla Hitler Almanya'sı Bruno'nun babasına başka bir alanda ihtiyaç duyar ve Bruno'nun babasının, kırlık bir "araziye" tayini çıkar. Bruno, babasının tayininin çıkması akabinde; annesi, kendinden büyük ablasıyla birlikte, "tüm arkadaşlarını" geride bırakarak babasının yeni görev yerine geçer. Fakat babasının yeni görev yerinde, bir ormanın ortasına yapılmış bu koca evde; etrafı yüksek duvarlarla çevrili, var olan tek kapısında 7/24 askerler bekleyen o soğuk evde Bruno'nun hiç arkadaşı yoktur, çünkü etrafta çocuk bulunabilecek herhangi bir yer yoktur.
Bruno (Asa Butterfield)
Bruno penceresinden, oldukça uzaktaki bir çiftlik evini görür ve böylece etrafta başkalarının da yaşadığını, yalnız olmadığını fark eder. O çiftlik evinde kimlerin yaşadığını annesine sorduğunda annesi onu geçiştirici cevaplar verir ve asla evin ön bahçesini terk etmemesini evladına tembih eder. Öyle ki arka bahçeye geçmesi dahi yasaktır.

Bruno'nun uzun süre tek bildiği: oldukça zavallı görünen kimi kafaları kazınmış kimselerin, bir çeşit mahkum gibi evlerine geldiği ve hem Bruno'ya, hem de ailesine hizmet ettiğidir. Bruno hiçbir şeye anlam veremez. Sorularına kesin cevaplar alamamaktadır ve de giderek artan yalnızlığı, çocukluğunun içinde gizlenmiş maceraperestliğiyle birleşmeye yüz tutmuştur. Bu olduğu takdirde ortaya beklenmedik sonuçlar çıkacaktır. Nitekim öyle de olur, akacak kan damarda durmaz ve ortalığın bir hayli sakin olduğu bir gün Bruno önce arka bahçeye, ardından da bulduğu gizli bir pencereden ormana açılır.

Ormanda önüne açılan her yoldan şen şakrak geçen küçük çocuğun yolculuğu, elektrikli tellerle donatılmış bir alanın hemen önünde son bulur. Koskocaman bir alan, etrafında elektrikli ve keskin olduğu her halinden belli teller ve içerisinde, boyundan büyük taşların arkasında kendini kamufle etmek amacıyla oturan bir yaşdaşı çocuk. Bruno işte böylece, yeni hayatındaki ilk arkadaşını edinmiş olur: tarihin kara lekesi 'gestapo kamplarından birinin' en küçük üyelerinden Yahudi Shmuel...

'Herkese bir adet çizgili pijama!..'

Resim yazısı ekle


O kara kampın her Yahudi üyesinin giymek zorunda olduğu kıyafet, yaşananlardan habersiz ve olaylara tamamen bir çocuk naifliğinde bakan Bruno için yalnızca "çizgili pijama". Film ismini işte buradan alıyor: bir ırkın, dinin, insanın ezilmesini ifade eden tek tip kıyafet, masum bir çocuk için yalnızca bir çeşit çizgili pijamadan ibaret. Shmuel'in yakasına dikilmiş damgalanmasına sebebiyet vermiş olan numarası ise yine Bruno'nun gözünde yalnızca bir oyunun parçası. Belki saklambaç, belki ebe-sobe...

Shmuel ile Bruno'nun fevkalade tehlikeli arkadaşlıkları, bir sır gibi işte o gün, orada başlar. Örneği şöyle de verebiliriz: Hitler ile Sophie Scholl'ün, çocukluklarında çok yakın iki arkadaş olduklarını düşünün. Bu arkadaşlığa tehlikeli dememek mümkün mü?

Shmuel (Jack Scanlon)

Sophie Scholl'ü biliriz. Nasıl başkaldırdığını, nasıl direndiğini, herkese rağmen nasıl inandığını savunduğunu; ölümü pahasına... İşte bu filmin de öyle bir yanı var. Fakat buradaki durum farklı. Bu çatlak ses, tam Nazilerin göbeğinden, bir askerin evinden fırlıyor. Yaşananların saçmalığını hisseden, bu rezilliği çocuk kafasıyla anlamlandıramayan bir kahraman var ortada. Her kahramanın, sonunu hayal etmesi pek tabii mümkün olmuyor.

'Benim kafam da keşke almasa!..'

Biraz Alice in Wonderland bakışını yakalamak ne kadar önemli hayatta.  Bazı şeyleri anlamayıverelim ne olacak? Bazı şeyleri boş verelim, ne olacak! Ne kaybederiz? Peki ama neden? Çok önemli bir soru, her daim, her yaşta sorulması gereken. Bir ırkı ortadan kaldırıyoruz; peki ama neden? Bir kadına tokat atıyoruz; peki ama neden? Bir erkeğin sinesine toplu iğne batırıyoruz; peki ama neden?

Kimi zaman kafanın bir şeyi almamasının iyiliğini anlatan bu filmi mutlaka izleyin. İçinizdeki o masum çocuğa seslenen bu filmi, kafanızın almaması dileğiyle!..

Sultanes del Sur


Ukde Sineması'nda şimdiye kadar yaşanmış olan en büyük hayal kırıklığı: Sultanes del Sur. Hesapta İspanyol kökenli, dört (4) kişiden oluşan bir dolandırıcı grubu Meksika'da önemli bir vurgun yaparak, kasası dolu bir bankayı soyuyorlar; oradan da parayı temize çıkarabilmek için Arjantin'e kaçıyorlar. Heyecanlı gibi duruyor olabilir, ancak film baştan aşağı tutarsızlıklarla ve son derece kötü oyunculuklarla dolu.


Son dönemlerde sıkça yaptığım gibi, Ukde Sineması'nda güzel bir film gecesi yaşamaktı hayalim. Latin Amerika filmlerinin son dönemdeki çıkışı da gözümden kaçmadığından, taze (2007 yapımı) bir Meksika filmini Ukde Sineması perdesine yansıtmaya karar verdim.

Her şey çok güzel başlamıştı, demek istiyordum fakat filmin başlamasıyla karşıma çıkan: bir çok kimseye çok zekice kurgulanmış gibi görünebilecek bir "banka müdürünü rehin alma sahnesi", bana fevkalade sıradan görünmüştü. Ağzımın tadı kaçmıştı diyelim, üstelik daha henüz ilk sahneden.

Suç çetesinin lideri olan top sakallı, İspanyol aksanlı (sanırım bununla filme bir çeşit profesyonellik katmak amaçlanmış) karakteri canlandıran oyuncu son derece yapmacık duran "karizmatik bir oyunculuk sergileme" çabasında, yalnızca başarısızlığına başarısızlık katıyor... Gülünç sayılacak haddini bilmez oyunculuk, zaten son derece zayıf bir rehin alma sahnesiyle başlamış olan filmin adeta kaderini belirliyor.

Banka soygununun bir hayli yavan bir şekilde gerçekleşmesi yetmiyormuş gibi, bir de üstüne çete; bankanın önünü tutmuş olan polis araçlarının tam arkasına önceden kazdıkları çukurdan kaçmayı başarıyorlar... (!) Üstelik tüm bunlar olduğunda filmin henüz on dakikası bile geçmemiş oluyor (aşağı yukarı). Yani tam "işte bir banka soygunu filmi daha" derken siz, ortaya yamuk yumuk, nereye gittiği belli olmayan bir film çıkıveriyor.

Normalde o an filmi kapatırdım, ancak iyi bir sinemaseverin görevi filme her zaman ikinci bir şans vermektir, diyelim geçelim...

Ardından nasıl oluyorsa bu çete Meksika'dan kaçmayı başarıyor, üstelik ellerinde para dolu bir çantayla. Arjantin'e vardıklarındaysa, tam paralarını Arjantin pesosuna çevirecekleri anda beklenmedik bir saldırıya uğruyorlar ve nereden geldiğini anlamadıkları bu saldırının en komik kısmı: saldırının nereden geldiğini "tüm film boyunca" seyirci de anlamıyor. Ortada tahminler uçuşuyor hepsi bu. Son sahnelere doğru bir şeyler canlanır gibi oluyor, aklınızdaki bazı sorular cevaplanıyor fakat öyle kötü cevaplar ki bunlar "keşke cevaplanmasalardı" noktasına geliyorsunuz.

Daha fazla devam etmek istemiyorum. Saçma sapan bir filmin üzerine düşünmek, filmin saçma sapanlığına, saçma sapanlık katıyor: saçma sapan oluyor, "saçma sapan (2)"...

Kötü oyunculuk mu dersiniz, kötü aksiyon sahneleri mi dersiniz, çirkin oyuncular sanki karizmatikmişler gibi gösterme çabasından doğan yavaş çekimde güneş gözlükleriyle yürüyen aktörlerin arkasına bir çeşit rock müziği koymak mı dersiniz... ne derseniz vardı filmde. Bir kötü senaryo, daha kötü bir hale ancak bu filmde görüldüğü gibi getirilebilir. Yazık filmi izlerken geçen saatlerime, ama ne yapacaksın, her film de izlenebilir olmuyor ki...

26 Mart 2011 Cumartesi

Children of Men


Yıl iki bin yirmi yedi  (2027), dünyada yaşayan en genç birey on sekiz (18) yaşında ölüyor. İnsanoğlunun soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Felaketin farkında olan bir kişi, bu kaderi değiştirmek için 'tüm insanlıkla' savaşa giriyor. Bu savaş, belki de dünya üzerinde yaşanacak olan son savaş. Children of Men.


İki bin beş (2005) yılında, büyük bir hayranı olarak Amin Maalouf'un çıkmış olan son kitabı Béatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl'ı (Le Premier Siècle Après Béatrice) bir an evvel edinip, bir çırpıda okumuştum. Kitap; kadınların neslinin tükenmekte olduğu bir zamanda geçiyordu. Bir kaç bilim adamı, kız çocuğuna gebelik oranını azaltan -engelleyen de denebilir- bir ilaç geliştiriyorlar ve el altından piyasaya sürüyorlardı. Bunu fark eden ve kitabın ağzından anlatıldığı bilim adamı gerçeğin üzerine gitse de, sesine kulak veren olmuyordu. İlerleyen sayfalarda devreye bir kadın gazeteci giriyor, aynı 'zehirli amacın' farkına varıyor, üstüne gidiyordu. Nafile, onun da feryadı para etmiyordu. Netice itibariyle, bilhassa Afrika kıtasında kız çocuk doğumları gözle görülür bir biçimde azalıyor ve ancak o zaman bir takım gerçekler, 'kimilerinin' kafasına dank ediyordu. Kitap bir çeşit misogyny'i (kadın düşmanlığını) anlatmanın yanında, bir de bir bilim adamıyla gazeteci arasında geçen bilinçli aşka ustaca değiniyordu. 

Béatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl, okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi ve daha o zaman kendi kendime şöyle demiştim: "acaba bu kitabın filmi yapılsa nasıl olurdu?.." Filmin yönetmeni ve dört yazarından bir tanesi olan Alfonso Cuarón da benim gibi düşünmüş olacak ki, Children of Men gibi bir başyapıtı sinemasevere sunmuş.

'Film 2027'de geçiyor.'

Film, geçtiği tarihin oldukça ileri olması itibariyle -2027- ütopik bir yan taşıyor gibi durabilir; ancak yönetmenin başarısı sayesinde izleyene o kadar 'sanki iki adım ötemizdeki ülkelerden birinde geçiyormuş' izlenimi veriyor ki, filmi reddedemiyorsunuz.

Dünyaya gelen son bebeğin üzerinden on küsur yıl geçmiş. İnsanoğlu üreyemiyor. Kimileri bu durumu kanıksamış, kimileriyse bir şeylerin ters gittiğinin farkında. İşte bu farkındalığa erişmişlerden birisi de, filmin baş karakteri Theo (Clive Owen). Film, kurduğu emperyalist düzenin sağlamlığı ve birçok 'radikal' sayılabilecek baskıcı rejime yönelik sınırlamaları sayesinde ayakta kalmayı başarmış olan Büyük Britanya'da geçiyor. Dünya üzerinde sanki bir tek bu coğrafya ayakta kalmayı başarabilmiş izlenimini henüz ilk sahneden veriyor size film. Ülkeye gelen göçmenler bir takım kafeslerde yaşıyorlar ve toprağın kimliğine sahip olmayanlar ağır cezai yaptırımlarla karşılaşıyorlar. 

Beri yandan Theo, ülkesinin bu yıpratıcı tutumuna ve geçmişinde bir çok eylemde faal olarak yer almış olmasına karşın büyük bir bıkkınlık, aşırı dozda bir 'vazgeçmişlik' içinde. Olup bitene karşı tamamen duyarsız ve son derece umursamaz bir tavır takınıyor. Eski eylemci, geçen yıllarla birlikte etrafında olup biteni kabul etmiş bir bürokrata dönüşüyor.

Theo, günün birinde, eskiden birlikte yol aldığı örgütün önderliğini yapan ve aynı zamanda vaktiyle sevgilisi olan Julian (Julianne Moore) tarafından kaçırılıyor. Julian, Theo'dan son bir iyilik istiyor: himayesinde olan mülteci Kee (Clare-Hope Ashitey) adlı bir kadının yurt dışına kaçabilmesi için gerekli olan tüm belgeleri sağlaması. Theo, eski sevgilisinin ricasını kabul ediyor -biraz para karşılığında elbette- ve Kee ile ilgilenmeye başlıyor. Fakat Theo'nun bilmediği bir şey var: Kee, insanoğlunun geleceğini tek başına değiştirebilir; çünkü yeryüzündeki tek/son hamile kadındır.

'Film, savaşlara büyük göndermeler içeriyor.'

Pablo Picasso - Guernica

Filmin birkaç sahnesinde ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso'nun, Nazilerin İspanya-Guernica'yı bombalaması üzerine yaptığı "Guernica" adlı tablo kullanılıyor. Bilindiği gibi bu tablo XX. yüzyıl savaşlarının ve bu savaşlarla gelen dehşetin en büyük sembollerinden biri olarak kabul edilmektedir. Öyle ki bu tabloyu gören bir Nazi askeri Picasso'ya sorar: "bu resmi siz mi yaptınız?" ve Picasso'dan akıl dolu bir cevap alır: "hayır, bu resmi siz yaptınız!".


Arbeit Macht Frei
Aynı zamanda filmdeki birçok çarpışma sahnesinde, harabeye dönmüş şehirlerin duvarlarında Nazi döneminde sıkça kullanılan "Arbeit Macht Frei" (çalışmak size bağımsızlık kazandırabilir) gibi sloganlara da göndermeler var.









Yakın tarihe ise daha çok Jasper'ın (Michael Caine) oynadığı rol üzerinden atıfta bulunulmuş. Jasper filmde siyasi karikatürler yapan, ödüllü bir sanatçıyı canlandırıyor. Ormanın ortasında, bir çeşit sığınağa benzeyen evinin duvarlarında sıkça The Guardian gazetesinin karikatüristi Steve Bell'in çalışmalarını görüyoruz. Bilindiği gibi Steve Bell, ABD ve benzeri, emperyalist politika güden ülkelerin yöneticileriyle sıkça dalga geçen bir sanatçı. Film, konusunu işlerken bu detayı göz ardı etmiyor.

Steve Bell'in bir çalışması


'Cuarón!'

Alfonso Cuarón


Cuarón, tartışmasız Meksika'nın yetiştirdiği en etkileyici yönetmenlerden biri. Onu ilk kez iki bin bir (2001) yapımı 'Y Tu Mamá También' ile tanımış ve tarzına hayran kalmıştım. Sonra bir Harry Potter filmiyle karşıma çıkmış ve hayallerimi yıkmıştı. Fakat sonradan anlayacaktım ki; her yönetmen gibi Cuarón da, sadece aklında olan filmleri yapmak için kimi maddi kaynak yaratacak filmlere başvurmak zorunda kalmıştı. Nitekim kısa süre sonra karşıma bu muhteşem aksiyon/bilim kurgu filmiyle çıkmış ve yeniden beni kendisine hayran bırakabilmeyi başarmıştı. Phyllis Dorothy James imzalı ve aynı adı taşıyan kitaptan uyarlama olan Children of Men'de anlatılmak istenen hikayeyi işleyişi, kamerayı ustaca kullanışı -evet, o ormandan arabayla geri geri kaçış sahnesinden bahsediyorum-, seçtiği müzikler ve kurgulayış becerisiyle Cuarón, gelecek filmlerini merakla beklememi sağlıyor.




'Mick Jagger-Keith Richards, Thom Yorke, Pink Floyd, John Lennon...'

Filmin müzikleri de, haliyle filme paralel olarak savaş karşıtı bir duruş sergiliyor. Bilhassa Jasper'ın dinlediği müzikler, rock ve alternatif rock parçalarının tıpkı klasik müzikler gibi ebediyet ruhunu ne kadar sağlam taşıdığının bir çeşit kanıtı gibi. Filmi izledikten sonra birkaç gün bu müzikleri tekrar tekrar dinleyesiniz geliyor. Bu açıdan filmin 'soundtrack albümü' de edinilmeye değer gözüküyor.

Clive Owen
'Clive Owen.'

Son dönemlerde sürekli Clive Owen filmleriyle karşılaşıyorum. Geçen gün 'Closer', 'Inside Man' filmlerini izledim. Şimdi de Children of Men. Görünüşe bakılırsa Owen'ı sık sık filmlerde görmeye devam edeceğiz. Tıpkı Julianne Moore ve Michael Caine gibi... Son dönem izlediğim çoğu Hollywood filminde ne zaman bir lezbiyen karakter olsa Julianne Moore canlandırıyor, ne zaman hafif yaşlı bir karakter olsa da Michael Caine! Sırıtmadıkları sürece sorun yok, ama sıkıcı gelmeye başlayacaklarından korkmuyor da değilim...

Son bir öneri: eğer imkanınız varsa Children of Men'i yüksek kalitede ve kuvvetli ses sistemleriyle izleyin. İnanın bu sayede filmin etkisini oldukça arttırabilirsiniz.