15 Eylül 2012 Cumartesi

La femme du Vème


Dünyanın bütün bunalımlı edebiyatçılarını toplayan ülke Fransa olmayabilir ama şehir kesinlikle Paris'tir. La femme du Vème de bu tezi kanıtlar nitelikte.

Douglas Kennedy-The Woman in the Fifth

Tom Ricks -Ethan Hawke- yalnızca bir tane roman yazmış  ve belli sanat çevrelerince tanınan bir ABD'li yazardır. Filmin henüz ilk sahnelerinden de anlaşılacağı gibi sorunludur ve gerilime meyyaldir. Geçmişte şiddet uyguladığı, çocuğunun annesi Fransız karısının peşinden Paris'e gider ve çocuğunun peşine düşer. Yasal olarak bu mümkün değildir; Avrupa'da ve genel olarak Batılı ülkelerde pek meşhur olan "bilmem kime, bilmem kaç metreden fazla yaklaşamazsın" kararı çıkmıştır hakkında ve buna göre ayağını denk alması gerekmektedir. Fakat, nasıl diyelim, hayat onu birazcık zorlar. Daha ilk günden bavulunu, içindeki tüm parasıyla birlikte çaldırır. Tipik bir yazar gibi bunalımlı bir şekilde "pekala, ben de bir süre bulduğum ilk işte çalışır, para kazanırım öyleyse" der ve bu gayesine Paris'in "banlieue"lerinden birinde ulaşır. Mustafa adlı bir Müslümanın pek de tekin olmayan otelinde kalmaya, karşılığında da Mustafa'nın isteği üzerine ne idüğü belirsiz bir yeraltı deposunda, kamera görüntülerinden ön kapıya kimlerin geldiğini izlemeye başlar.

Mustafa, Tom'u, otelde bedavaya kalması karşılığında çalışacağı yere, loş bir depoya götürür, bir küçük odaya sokar ve deponun kapılarına konulmuş kameralardan gelen görüntülerin oynatıldığı televizyonların önüne oturtur, ardından kapıyı arkalarından kilitler. Ve Mustafa, Tom'a şöyle der:

-"Çok basit bir iş aslında... Her gece saat on'da buraya geleceksin ve kapıyı kilitleyeceksin... Kapıyı kilitledikten sonra buraya oturacaksın ve altı saat boyunca ne istersen yapacaksın... Ama gözünü ekrandan bir saniye olsun ayırmayacaksın... Eğer ekranda tehlikeli birini görürsen 4-5 tuşlarına basacaksın. (Önündeki kumandayı işaret ederek) Böylece yan odadakileri uyarmış olacaksın... Eğer birisi kapıyı çalacak olursa 2-3 tuşlarına basacaksın, ardından 'evet?' diyeceksin... Eğer kapıdaki tanıdığımız biriyse sana 'Bay Monde'u görmeye geldim' diyecek, sen de kapıyı açacaksın... İşte bu kadar basit! Ve bu iş için gecede elli euro alacaksın..."


Çaresizlik içinde işi kabul eden Tom Ricks, anlatılanlardaki kör noktaları aydınlatmaya çalışır soru sorarak, ancak Mustafa onu asla yanıtlamaz. Sadece ona "bu seni ilgilendirmez, eğer otelde bedavaya kalmak istiyorsan ve gecede elli euro kazanmak istiyorsan bu işi yapmalısın ve asla geri kalanını merak etmemelisin. Kapıyı açıp dışarı çıkacak, burada olup biteni anlamaya çalışacak olursan sonun kötü olur. Bunu ikimiz de istemeyiz" der, kendinden emin bir tonla. 

Tom işe başlar. Arda kalan zamanında da yazı yazar ve küçük kızını görmeye çalışır. Zaman böyle geçer. Ancak Tom'un içindeki şiddet yavaş yavaş uyanacaktır ve hikaye bambaşka noktalara, bambaşka mecralara yönelecektir.


'Notlar...'

-İtiraf edelim: film bir parça yavaş ilerliyor. Eğer bu tip Avrupai filmleri seviyorsanız sorun yok, ama şayet sürekli gerilim, heyecan, entrika bekliyorsanız, şimdilik filmi düzgün bir rafta bekletin.

-Ethan Hawke gerçekten şaşırtıcı bir aktör. Hep farklı şeyler deniyor ve belli ki Avrupa'yı çok seviyor. Avrupa'da geçen birkaç tane filmini sayabilirim. Üstelik Fransızca'yı da bir ABD'liye göre hiç de fena konuşmuyor. Dolayısıyla "saygı." Ayrıca... 42 yaşındaki bu aktörün Uma Thurman'ın eski kocası olduğunu öğrenmek beni hiç şaşırtmadı. 

-Filmin konusu her yöne çekilebilecek türden. Tamamen bir gerilim, tamamen bir aşk, tamamen bir psikolojik  eser yaratılabilirdi bu metinden. Oysa Polonyalı yönetmen bu filmi edebiyatseverler için yapmış adeta. Metnin edebi yönüne tamamen sadık kalmış gibi görünüyor. Pawel Pawlikiowski'nin edebiyat sevdiğini 1992 yılında çektiği belgesel film Dostoevsky's Travels'tan da anlayabiliriz.

-Evet, Paris bu! Bulutlu, yağmur yağdıracağım fake'leri atan ve sürekli olumsuz... Sevenlerine selam olsun, sevmeyenler bendensiniz!..

14 Eylül 2012 Cuma

Les Infidèles


'Jean Dujardin' ve 'Gilles Lellouche'

Geçen kış küçük bir Fransız şehrinden Paris’e doğru trenle yola çıkacaktım. Elimde ufak bir el... Biletimi önceden almıştım ve tren garına tam vaktinde varmıştım. Aklımdakine göre trenim kalkacaktı ve Paris-Paris Austerlitz tren garına inecektim. Oradan da yalnızca bir kez yeraltı treni değiştirerek şehrin kuzeyine, Charles de Gaulle havaalanına varacaktım. Yetişmeye çalıştığım uçak 18.15’te kalkıyordu ve benim en geç yarım saat evvelinden havaalanında hazır beklemem gerekiyordu. Bu sebepten küçük Fransız şehrinin tren garına erken geldiğim, biletimi erken bir saate aldığım ve Paris’e erken varacağım için seviniyordum. Erkenciydim yani... Fakat bilmediğim; Fransa toprağına ufacık bir kar tanesinin düşmesiyle tüm taşıtların kalkış saatlerinin şaştığıydı… 

Sonuç: trenim üç saat rötar yemişti ve güneyime gidecek, kuzeyden kalkacak uçağa yetişme ihtimalim neredeyse kalmamıştı… 

Biraz bıkkın, bir eski bankın üzerine oturdum. Hava çok soğuktu. Kabanımın cebine ellerimi soktum ve içimdeki sese kulak verdim. Çok garipti. Açıklayamayacağım bir sebepten trenimin kalkmasını istemiyor gibiydim. Bu his beni ayılttı, sanki bir anda görünmez iki el yüzüme soğuk su çarpmıştı ve ben işte öyle doğruldum. Düşündüm sonra: “bu uçağın kalkmasını neden istemiyorum?” diye… Bilemiyordum. Cevap bulamıyordum. Ama içimdeki şeytani haylaz hazza da kulak tıkayamıyordum. 

Bu çok aptalca, dedim sonra ve kafamı dağıtmak için bir gazete bayisine girdim. Karşıma ilk çıkan dergiyi cebimdeki bozukluklarla aldım ve az evvel oturuyor olduğum banka geri döndüm. Derginin kapağına baktım ve bir sinema dergisini elimde tutuyor olduğumu fark ettim. “Güzel” dedim, ‘Cahiers du Cinema’dan sonra ilk defa bir popüler Fransız sinema dergisi okuyacağım, bu kafamı dağıtır zannedersem…” 

Öyle de oldu. Derginin kapağında iki tane zıpır adam vardı, smokinler içinde ve çapkın oldukları her hallerinden belli. Filmin ismi de ‘Les Infidèles’; yani ‘Sadakatsizler’. İlginç olmalı, diye iç geçirdim, muhakkak bir gün izlerim.” 

Paris’e gittim, kuzeye geçtim, uçak kalktı, ben ağladım, aylar sonra Türkiye’ye geldim ve ‘Les Infidèles’ isimli filmi edindim. Sonuç? İyilik sağlık…

***

2012 yapımı Fransız filmi 'Les Infidèles', en iyi erkek oyuncu dalında Akademi ödülü sahibi (2011) Jean Dujardin ile Gilles Lellouche'un hem yazıp, hem yönetip, hem de oynadığı matrak bir film. 

İsminin de gayet iyi anlattığı gibi günümüzde yaşanan türlü türlü aldatma ve çapkınlık hikayelerini konu alan bu Fransız filminin en önemli yanı; toplamda yedi ayrı yönetmenin elinden, farklı farklı bölümler halinde çıkması. Yani 1 saat 43 dakikalık bu film aslında tek bir hikayeyi değil, birçok hikaye üzerinden tek bir konuyu anlatıyor. Küçük küçük skeçlerle, aslında tek bir film oluşturulması gibi düşünülebilir. Bir skecin bir sonrakiyle anlatmak istenilen dışında hiçbir ortak noktası yok. Tamamen birbirinden ayrı ilerleyen küçük hikayecikler, bir araya geliyorlar ve işte 'Les Infidèles'...

'Filmin hikayesi.'

'Gilles Lellouche' kendisini iş üstünde basan karısına
 suçsuz olduğunu ve bu kadının buraya nereden geldiğini
 bilmediğini söylerken.
Jean Dujardin bundan iki yıl evvel Gilles Lellouche'u aramış ve ona aklındaki bu projeden bahsetmiş. Fikre tapan Gilles Lellouche ile Dujardin bir araya gelmişler ve henüz küçük bir fikir halinde olan projeyi olgunlaştırmışlar. 

Dujardin filmi oluştururken 63 yapımı İtalyan filmi I Mostri'den feyz almış. Bu film de tıpkı 'Les Infidèles' gibi skeçlerden oluşuyor ve yapım tarihi de göz önünde bulundurulursa kendi türünün ilk örneklerinden biri olarak tarihe geçiyor. 

'Notlar...'

-Fransız sineması küçük hikayelerin bir araya gelmesiyle oluşan 'omnibus film' ya da 'antoloji filmi' diye isimlendirilen filmlere havuzunda yer vermeyi sever. Zira 2006 yılında çekilen Paris, Je t'aime de işte böyle bir filmdi. Ama sadece Fransız sinemasıyla sınırlandırmayalım bu omnibus film anlayışını.  Öyle ki, üç meşhur yönetmen Michelangelo Antonioni, Steven Soderbergh, Wong Kar-Wai'nin Eros üçlemesi de bir omnibus film olarak değerlendirilebilir. 2004 yılında çekilmiş bu filmin içerisindeki üç bölüm yönetmenlere taksim edilerek çekilmiş ve film böyle oluşmuş: 

Michelangelo Antonioni - The Dangerous Thread of Things; Steven Soderberg - Equilibrium ve Wong Kar-Wai - The Hand... 

Fakat omnibus filmlerin bir sıkıntısı var: hikayeler kimi zaman birbirinden kopuk olabiliyor. Öyle olunca da film dağınık oluyor. Les Infidèles'de böyle bir sorun yok; ancak burada da hep aynı sözü, farklı farklı hikayelerle söylemek var. Böyle olunca da ister istemez hikaye kabak tadı veriyor...

-Filmde yalnızca iki skeçte görünen Guillaume Canet, hayranları için güzel bir sürpriz.

-Filmdeki kimi espriler, insanın karnına ağrılar sokabilecek düzeydeyken, kimi espriler sadece insanı 'gülümsetiyor' ve içten içe insana "pekala, sanırım daha düzeyi yüksek bir mizah anlayışı aranabilirdi" dedirtiyor... Sanırım yelpaze geniş tutulmak istenmiş.

-Jean Dujardin ile Giles Lellouche'un oyunculukları bence fevkalade iyi. Hele ki Brice de Nice (2005) filminden sonra Jean Dujardin'in geçirdiği evrime tanıklık etmek benim açımdan hayretler uyandırıcı düzeyde şaşırtıcı ve tabii kendine hayran bırakıcı... 

Utangaç Gilles Lellouche ve Jean Dujardin ABD'de bir otelde...
-Jean Dujardin'in ülkemizde de pek meşhur olan 'Bir Kadın Bir Erkek' dizisinin Fransız versiyonunda rol aldığını biliyor muydunuz? Merak edenler için "Un Gars, Une Fille"...

-Jean Dujardin'in en iyi erkek oyuncu Oscar'ını almasını benim ve sinemayla ilgili bir Fransız'ın üzerinde yarattığı etkiyi merak eden Türk, Şafak Sezer'in yarın Oscar aldığını hayal etsin yeter...

-Gilles Lellouche, Jean Dujardin, Guillaume Canet, Romain Duris, Marion Cotillard, Audrey Tautou, François Damiens, François Cluzet son dönem Fransız sinemasının önde gelen ve sinemayı ileriye taşıyan isimleridir. Bu oyuncuların filmlerini kaçırmayın. O veya bu şekilde size dokunur. 

-Bir öneri: izlemeyenlere 'Les Petits Mouchoirs' 2010 filmi şiddetle tavsiye edilir. 

'Son cümle...'

Les Infidèles filminden büyük bir cevap beklememek lazım; gitmek, izlemek, kafa dağıtmak lazım.


State of Play


"Sen yalnızca gerçeğin peşindesin. Gerçeği bulana kadar benimle işin. Buna engel olamıyorsun; çünkü sen busun. İkiyüzlünün tekisin. Benimle ilgilendiğin falan yok. Buraya gelişindeki tek amaç, haberinin eksik kısımlarını tamamlamak istemen. Sana güvendim. Sen benim arkadaşımsın! Ya da arkadaşım olmalıydın..."

(Amerikan Kongresi üyesi Stephen Collins, ülkenin gündeminde olan ve birinci dereceden ilgisinin bulunduğu bir konu hakkında üniversiteden arkadaşı deneyimli gazeteci Cal McAfrey'e çatıyor...)


2009 Amerikan-İngiliz-Fransız ortak yapımı State of Play, her şeyden önce gazetecilerin hayatlarını nasıl tamamıyla mesleklerine adadıklarını, bir nevi meslekleri olup çıktıklarını ve geride kalan ne var ne yoksa yakıp yıktıklarını, doğru düzgün bir hayatları dahi olmadıklarını anlatıyor. Sonra tabii bir de hikaye var. Ama nedense filmin o kısmı benim pek ilgimi çekmedi.

'İlgilenenler için... Ufak bir künye.'

İsim? State of Play... 

Yönetmen? Kevin Mcdonald... 

Kendisini nereden tanıyoruz? The Last King of Scotland (2006), Touching the Void (2003), The Eagle (2011) gibi meşhur filmlerin 28 Ekim 2967, İskoçya doğumlu yönetmeni. Ayrıca One Day in September (1999) belgesel filmiyle de Akademi Ödülü kazanmış.

Başrollerde kimler var? Russel Crowe, Rachel Adams ve Ben Affleck ilk göze çarpanlar ama tabii beri yandan Hellen Mirren ve Jeff Daniels'ı da unutmamalı...

Ne anlatıyor peki film? ABD'nin gelecek başkanlarının neredeyse yıllar öncesinden bilindiği ve ülkenin belli kimselerinin bu 'geleceğin başkanlarını' yetiştirdiği, göreve hazırladığı söylenir. Bunun birçok ABD filminin konusu olduğunu dikkatli sinemasever şıp diye fark edecektir. İşte bu filmin de bir 'geleceğin başkanı' adayı var: Amerikan Kongre Üyesi genç, eli-yüzü düzgün ve zeki Stephen Collins. (Karakteri Ben Affleck'in canlandırıyor olması, verdiğim tüm o sıfatlarla her ne kadar ters düşse de, benim suçum değil...) 

Her şey olağan seyrindeyken, bir gece hırsızlık yapan bir berduş başından vurularak öldürülür; aynı gece Stephen Collins'in metresi 've' asistanı Sonia Baker da metro istasyonunda tam tren gelecekken raylara itilir ve o da feci bir biçimde can verir. Bu iki cinayetin önce birbiriyle bir ilişkisi olduğu düşünülmemektedir. Zira basının ilgisini de bu cinayetlerden çok bir Demokrat Parti'nin geleceği olarak bakılan bir kongre üyesinin karısını aldatması daha çok çeker.

Bu iki cinayet arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarmak ve böylece ABD seçim sistemindeki aksaklıkları göz önüne sermek de tamamen Cal McAffrey'e, yani Russel Crowe'a düşer. 


'Oyunculuklar ve Filme Genel Bakış...'


Film bir BBC dizisinden beyaz perdeye uyarlanmış. Bu diziyi izlemeden Russel Crowe'un doğrudan kötü bir performans sergilediğini söyleyemeyeceğim. Bence kötü; çünkü birçok filmde gördüğümüz Russel Crowe'dan pek bir farkı yok... Ama yine de sanırım eğer diziyi de izlersem, daha gönlü ferah bir biçimde karar vermiş olurum; çünkü metin hakkında daha çok bilgiye sahip olurum. 

Hellen Mirren zaten iyi bir oyuncu, kendisini zorlayacak bir karakteri de canlandırmıyor. Orta şekerli diyebilirim...

Ben Affleck... Tam anlamıyla bir vasatlık abidesi. Zaten oldum olası kanımın ısınamadığı aktörlerin başında gelir, bu filmde de karakterine ne fiziki açıdan uyuyor, ne de hal-tavır, oyunculuk kalitesi olarak.

Ama tekrar ediyorum: metne tam anlamıyla hakim değilim. Filmin bana hissettiklerinden yola çıkarak yazıyorum.

Russel Crowe'un rolü için önce Brad Pitt ile anlaşılmış, ancak sonra Brad Pitt bir takım senaryo uyuşmazlıklarını ileri sürerek projeden çekilmiş. Böyle olup da filmin çekim tarihleri aksayınca, bu sefer Ben Affleck yerine anlaşılan Edward Norton da başka bir yönetmene bu aksaklıklardan doğan yeni çekim tarihi için söz verdiğinden kadrodan ayrılmak zorunda kalmış ve onun yerinde Affleck'le anlaşılmış...

Kim bilir, belki de Norton ve Pitt bu filme bambaşka bir heyecan katabilirlerdi...


Bir de tabii: hepimizin 'salak ile avanak' olarak bildiği 1994- Dumb and Dumber'dan sonra büyük bir evrim geçirerek The Newsroom dizinde başrol oynayan Jeff Daniels için "nasıl oluyor da böyle ciddi bir yapımda kendisine iş buluyor?" sorusunu soran herkese bu filmi izlemelerini öneririm. Bazı taşların yerli yerine oturması için sanırım bu gerekli...

'Neden State of Play?'

Birkaç ay evvelin Milliyet Sanat'ında "gazeteciliğe dair filmler' diye bir haber okudum. Sekiz-on filmlik bir liste vermişlerdi. Üzerine hiç düşmediğim, hiç ilgilenmediğim ve kendisine hiç destek olmadığım bir tanıdığıma sürpriz olsun diye bu filmlerin hepsini edindim ve bu tanıdığıma özel bir Ukde Sineması arşivi yaptım. Onu bir şekilde yakalayabilirsem, bu filmleri kendisine izletecektim... Bu 'gazeteciliğe dair filmler' serisinin ilk filmini kendisiyle izleme fırsatı bulamadım ne var ki, geri kalanını da kendisiyle birlikte izleyeceğimi zannetmiyorum. Olsun...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Mientras Duermes


"Mutlu olmak. İşte benim sorunum tam da bu: ben mutlu olamıyorum. Hiç olmadım. Başıma güzel şeyler geldiğinde bile. Öyle zannediyorum ki doğumumda bana bu kapasite bahşedilmemiş. Kör ya da sağır olmak gibi bir şey işte. Ama sanırım benim durumum daha beter. Her sabah uyandığınızda bir motivasyonunuzun olmadığını fark etmeniz çok kötü bir şey. Ve bana iyi gelen tek şey; başkalarının mutsuz olduğunu görmek. Ve inanın, bu uğurda elimden gelen gayreti sarf ediyorum."

Mientras Duermes-2011, İspanya

2011 yapımı İspanyol filmi Mientras Duermes'i anlatmak için, şu yukarıdaki cümleleri sırasıyla ve tane tane okumak yeter de artar bile.
***
Başrolde También la Lluvia ve Celda 211 filmlerinden tanıdığımız başarılı aktör Luis Tosar, yönetmen koltuğundaysa adını yeni duyduğum Jaume Balagueró var.
***
Oldum olası insanın varoluşsal sorunlarına yoğunlaşan filmleri sevmişimdir. Hepimizin onda-bunda, gazetelerde-televizyonlarda, şarkı sözlerinde-filmlerde, kimi zaman da kendimizde "gördüğümüz" sorunlardır bunlar. İtiraf ederiz yahut edemeyiz bu sorunlarımızı ama biraz düşündüğümüzde biliriz ki bu sorunlar tüm hacimleriyle var ve var olmaya da devam edecekler.
*** 
Film, "sürekli mutsuz" bir apartman görevlisinin hayatını anlatıyor. Lüks bir apartmanda kapıda bekleyen ve apartmanın genel işleriyle ilgilenen bir adam César. Annesi ağır hasta, konuşma yetisini yitirmiş. Ona baktıkça mutsuzluğuna mutsuzluk katan César'ın tek tesellisi; etrafındaki insanların da kendisi gibi mutsuz olması. Bir çeşit "madem ben mutsuzum, o vakit herkes mutsuz olsun!" siteminin, insanları gerçekten mutsuz etme potansiyeli olan bir adamda tezahür etmesi durumu.

Apartmanın görevlisi olmasından mütevellit, César'da tüm dairelerin kapı anahtarları vardır. Ve bu anahtarlar sayesinde César, mutlu olduğunu gördüğü herkesi bir şekilde mutsuz etmeyi kafasına koymuştur.

Konuşkan ve yüzünden gülücük eksilmeyen yaşlı apartman sakini Señora Verónica (Petra Martínez), apartmanın temizliğinden sorumlu görevli kadın ve annesine yardımcı olan küçük oğlu ve hepsinden önemlisi César'ın platonik aşkı Clara (Marta Etura) cani apartman görevlisinin kurbanlarıdır.

Tüm bu saydığım karakterlerin hepsi o veya bu şekilde César tarafından mutsuz edileceklerdir ama Clara'nın başına gelenler için, bilhassa filmin muhakkak izlenmesi gerekir. Bu cümleyi filmin ismini akılda tutarak okumak gerekir: "Mientras Duermes"; yani "Sen Uyurken"...

César'ın insanları mutsuz etmek için onlara doğrudan fiziksel bir hasar verip vermediğini buradan söylemek olmaz, ancak kendine has bir yöntemi olduğunu en azından söyleyebilirim sanırım.

Bu yöntem kuşkusuz bir kişinin sadece fiziksel değil aynı zamanda moralman da mahvedilebileceğinin bir tür kanıtıdır.
***
Tüm bunların yanında bir de bir küçük kız vardır. César, kurbanlarını tek tek mutsuz ederken, uykusundan uyanan ve César'ın yaptığı tüm caniliklere çıplak gözle şahitlik eden küçük Úrsula (Iris Almeida). Úrsula, çenesini kapalı tutacak mıdır, yoksa ne var ne yoksa bildiği anlatacak mıdır?..
***
Luis Tosar

Luis Tosar, her zamanki gibi muhteşem. Daha önceki filmlerinde başka başka kuvvetli aktörlerle esere hareketlilik kattığını söyleyebilirim ama bu filmde neredeyse tek aktör o. Ve filmi tek başına ayakta tutuyor.



***
Marta Etura ismini ise, pek parlak bir rolü olmaması gerçeğini de göz önünde bulundurursak, Celda 211'de ve de tam bir festival filmi olan AZULOSCUROCASINEGRO'da duymuştum. Her iki filmde de 1978'li bu genç Basklı aktrisin oyunculuğunu gözlemleme fırsatı bulamamış olmalıyım ki, bugün hakkında bu cümleleri yazarken sadece Mientras Duermes'teki performansını göz önünde bulunduruyorum. Çok iyi!

Marta Etura
Marta Etura'dan beklenen, kocaman gülümsemesi. Her şeye ve herkese rağmen, kocaman gülümsemesi. Aktris bu bitmek tükenmek bilmeyen mutluluk hissinin fevkalade sade ve sade olduğu için güzel bir dokunuşla  seyirciye hissettiriyor. Hem hissettiriyor, hem de mimik ve jestleriyle gülümsemesini destekliyor.

İyi oynamış olduğunu şuradan anlıyorum: canlandırdığı karakteri izlerken kendi kendime "ben bu insanı tanıyorum galiba..." dedim.
***
Mientras Duermes, bir gerilim filmi olarak, son yıllarda bilhassa gerilim filmleri temelinde pek bir zayıf olan Amerika Birleşik Devletleri sinemasına taş çıkartır cinsten.

Avrupa sinemasının Türk insanı tarafından betimlemesi "sıkıcı ve fazla anlam yüklü, durağan filmler" iken, bu filmle bir şeyler değişebilir. 2004 yılına ait Christian Bale'in başrol oynadığı The Machinist'in yapım kadrosunda Mientras Duermes'in yazarının bulunması da, tüm bu yazdıklarıma dayanak olabilir... Bir şans verin, derim.

İspanyol Basınından 'Mientras Duermes' filmine dair 'bir yorum':

Polanski kokan leziz bir film, neredeyse hiç kağıtlarını ona göre oynamamasına rağmen 'korku'yu kokluyor. (Toni García, El País gazetesi) 

5 Ekim 2011 Çarşamba

Elizabeth: The Golden Age


Cate Blachett-Elizabeth: The Golden Age-2007


Ailemin tarihe ilgi duyan fertleri, belki de bugünlerde televizyonlarda dönen yabancı kraliyet dizilerinden dolayı sürekli Kraliyet aileleri ve içinde dönen entrikalar hakkında konuşur oldular. The Other Boleyn Girl gibi filmler, The Tudors gibi diziler ballandırıla ballandırıla anlatılıyorken aile meclislerinde, ben de bir Kraliyet filmini Ukde Sineması'na taşıyayım dedim. Elizabeth: The Golden Age filmi işte böyle yansıdı beyaz perdeye.

Film çok boş geldi bana. Ama bunun hakkında uzun uzadıya yazı yazmak bence hiç benlik bir durum değil; çünkü bu tarz "klasik eserler" pek benim kalemim değil, anlamam hiç. O yüzden daha net gitmek gerekiyor belki de. Yalnızca dört temel başlık altında incelemek lazım gibi geliyor filmi.

İsminden ve afişinde geçen üç üst isimden bahsedelim.

Ama önce genel hatlarıyla konu:

1588'li yıllara dönüyoruz filmde. Papayı arkasına almış bir İspanya Krallığı ve yasak elmanın tohumu Elizabeth önderliğindeki Britanya Krallığı karşı karşıya. (Niçin "yasak elma" diyorum Elizabeth için merak eden varsa, 1998 yapımı Shekar Kapur filmi olan Elizabeth'i izlesin muhakkak veya kendi imkanlarıyla araştırsın tabii.) 

İspanya Kralı Filip, taht konusunda hakkı yendiğini düşünen Mary Stuart ile, ki kendisi Elizabeth'in -Cate Blanchett kuzenidir ve tahtta gözü olduğu için Britanya'nın kuzeyinde ev hapsindedir, bir anlaşma yaparak Elizabeth üzerine ordusunu salar. 

Bir savaş yaşanacaktır.

Beri yandan da Elizabeth ile vatanının denizcisi Sir Walter Raleigh -Clive Owen- arasında bir çeşit duygusal etkileşim başlar. İşin içine entrika sokmamak olmaz, felsefesinden yola çıkılarak bir duygusal etkileşim de yine Sir Walter Raleigh ile Elizabeth'in nedimelerinden Bess Throckmorton -Abbie Cornish- arasında gerçekleşir. 

Böylelikle de bir aşk üçgeni oluşuverir.

'Şimdi gelelim şu dört önemli başlığa!'

1- Elizabeth: 'The Golden Age'

İngiltere tarihini iyi bildiğimden değil ama film boyunca filmin görkemli isminin gerekçesini anlamaya çalışarak izlemeye çalıştım her sahneyi.

Bizde Muhteşem Süleyman durumu vardır. Nedir efendim; Osmanlı topraklarını genişletebildiği kadar genişletimiş, hem denizde hem karada başarılı savaşlar vermiş bir padişahtan bahsediyoruz. Peki, bu başarı, isminin başına Muhteşem lakabını ekletecek kadar büyük bir başarı mıdır? Öyle görünüyor.

Diğer tarafta filmin ismi duruyor gözümün önünde. The Golden Age; Altın Çağ. Peki niçin altın çağ? Bunun onlarca açıklaması olabilir belki. Bu yazıyı okumakta olan ve İngiliz tarihini iyi bilen kimseler belki sinirlenebilirler; çünkü niçin bu döneme Altın Çağ dendiğini biliyorlardır. Ama ben bilmiyorum. Bilsem de, bilmiyormuş gibi izliyorum filmi. Dönüp araştırma yapmak zorunda mıyım? Açıp ansiklopedileri saatlerce okumak zorunda mıyım! Eğer sen bir film yapıyorsan ve eğer ismini THE GOLDEN AGE koyuyorsan, bana bu ismin nereden geldiğini de açıklamak zorundasın. Bana öyle bir izah etmelisin ki hem de bu durumu, ben filmin her saniyesinde "vay be, hakikaten de İngiliz tarihinin en parlak dönemi buymuş!" diyeyim. Ama öyle bir şey yok filmde. Yakınından bile geçmiyor hem de... Yalnızca entrikalar ve bir "görkemsiz" savaş. Hepsi bu...

Bu açıdan film, duvara ilk toslamasını yaşıyor. Yalnızca bunun için hem de!


2-Woman-Kadın

Geoffrey Rush
Bu açıdan diyecek pek bir söz yok. Bir kraliçenin aslında ne kadar yalnız olabileceğini -tıpkı bir kralın olabileceği gibi- film çok iyi anlatıyor. Her şeye sahip bir kadın, ama sevdiği adamı elde edemiyor. Tam elde ettiğini zannederken de, bir anda sevdiği adamın aslında kendinden bir başkasına aşık olduğunu öğreniyor. Sevdiği adamın ve en yakın nedimesinin çocuklarını kendi ellerinde kutsuyor vb. 

Bunlar gerçekten bence filmin en acı ve en "gerçekçi" yanlarıydı. Ama sanki bu da biraz fazla abartılmıştı. Öyle ki, kadının, kraliçenin yalnızlığından bahsedeceğim diye filmin eğilmesi gereken diğer hususlar anlatılamadan kalmıştı. Öyle çok çullanılmıştu ki kraliçenin yalnızlığına, ortada apar topar savaş sahnelerine geçiş ve bir anda aile içi drama yelken açmak gibi saçma sapan bir kopukluk peydahlanmıştı...

İkinci bir duvara toslama anı da işte burada yaşanıyor, ilki kadar vahim değil ama sonuçları...

3-Warrior-Savaşçı

Elizabeth, tahtta gözü olan kuzeninin ihanetini görünce onu idam ettiriyor. Bunun haberini alan Filip de donanmasını hazırlayıp basıyor Manş üzerinden Britanya'ya doğru geçiyor. 

İşte bu sırada muhteşem Elizabeth'i görüyoruz. Cate Blanchett dev bir yer haritasının üzerinde yürüyor. Saçma sapan bakışlar atıyor çenesini kaşıyarak ve sonunda bir karar veriyor. Çok elzem bir karar, aman dikkat! Nedir? Britanya savunulmalıdır. Vay anam vay! Kararın ustalığında bak! Bu zor kararından ötürü, Ukde Sineması'nda o sırada oturan herkes Elizabeth'i alkışladı tabii. Düşünsenize, biri sizin üstünüze doğru koşuyor, size kafa göz dalacak! O sırada büyük bir karar vermek çok zor tabii. Sizlik iş değil bu! İyisi mi siz kararı Elizabeth'e bırakın. "Kendini savunmak" gibi zor bir kararı (!) ancak o alabilir bu dünyada! Çünkü o bir Warrior; o bir savaşçı!

Peki ne oluyor bu büyük savunma hamlesinin ucunda? Elizabeth donanmasını salıyor memleketinin kıyısı olan dibindeki denize. Manş denizi hiç olmadığı kadar dalgalı. İspanya Kraliyet donanması -zaten onca yol yapmış- ilerleyemiyor denizde. Üzerine bir de Elizabeth'in donanmasının saldırısına uğruyor ve İspanyol donanması denizle bir oluyor. 

Ne oldu peki? Elizabeth mi kazandı savaşı, yoksa şansı yaver mi gitti? Resmen denizin çıkarttığı huzursuzluk sayesinde kadın savaş kazanmış; ama büyük İngiliz filmi tabii bunu şöyle yansıtıyor: "bu bir komutan başarısıdır, yaşa Savaşçı Elizabeth!"...

Ne demeli ki?.. 

4-Queen

Kraliçe yani. Kraliçe Elizabeth diye dillere pelesenk olmuş kraliçe bu muymuş, diyorsunuz filmin sonunda. Aşık ama aptal aşık. Film boyunca yemediği hakaret kalmıyor. Herkesle yüz göz. Bekareti hakkında saçma sapan espriler yapıyor. Bir adam seviyor, öpüşüyor, kısa zaman sonra aynı adamın çocuğunu kutsuyor. Kuzeninin ölüm fermanını imzalıyor, idam edileceği sırada kendini yerden yere atıyor üzüntüden.

Bu nasıl bir kuvvet? Her adımı aciz bir kraliçeymiş bu Elizabeth, filme göre.

Bizim Padişahları öp de başına koy bu Kraliçeyi gördükten sonra. Yeri gelmiş kardeşlerini öldürmek zorunda kalmışlar bizimkiler. Kendi elleriyle hem de... Kuzen nedir ki?..


'İşin özeti!'

Clive Owen
Film her açıdan sınıfta kalıyor. Her şey bitip de en azından şunu gördük, şu konuda zihnimiz açıldı diyebileceğimiz hiçbir şey yok filmde. Peki Blue Ray izliyoruz, son model hoparlörlerimiz var görüntüler nasıl derseniz çok net cevap vereyim: berbat! Savaş sahnelerinin bilgisayar yapımı olduğu bu kadar belli olamaz. Son Osmanlı Yandım Ali'nin görüntü yönetmeni veya prodüktörü daha çok çalışmışlardır filmleri için. 

Hiçbir şey alamadım filmden.

Oyunculuklar hakkında olumlu bir şeyler söylemek isterdim. Fakat acaba bir bana ilk izleyişte Geoffrey Rush'ın rolünü açıklayabilir mi? Ben pek anlayamadım da?..

Clive Owen ve Cate Blanchett'a söz yok. Her ikisi de alanlarının teki bence. Ama orada da şöyle bir problem çıkıyor ortaya. Ne kadar tanıyoruz ki biz gerçek Elizabeth'i ya da Clive Owen'ın karakteri Sir Walter Raleigh'i? Kaç videosunu izledik? "0"...

Gerçekte nasıllarmış bilinmez. Ama bir imge yaratıp, onun üzerinden oyunculuklarını sergilemek konusunda her ikisi de hiç fena değil. 

'Filmi En İyi Özetleyen Fıkra!'

Temel gazetedeki roman satış rakamlarını okuyunca bu işte para olduğunu anlamış ve roman yazmaya karar vermiş. Bir randevu koparmış "bestselırımız" Orhan Pamuk'tan ve ona sormuş çayını yudumlarken:

-Yau Oran uşuğum, ha bu nedur la? Nedur la bu işun sırri? Nasıl yazaysun ha uşuğum sen pu romanlari? Ne edeysun da pu kadar satayı ha senın bu romanlar?
-Basit iş Temelciğim!  Aristokrasiyi, seksi ve gizemi içeren bir başlık bul romanına, gerisini boşver! Türk okuyucusu bu üç unsuru içeren kitap isimlerine bayılır, içinde ne var bakmadan hemen kitabını satın alır!

Aylar geçer ve Temel uzun bir uğraş ve didinme sonucu romanını nihayet bitirir. Yine bir randevu koparır Pamuk'tan ve ona romanının ismini bir kalemde okur: "Kontesi Kim Becerdi?"

Orhan Pamuk bayılır bu isme: "Aferim Temelciğim. Kontes ile aristokrasiyi, Kim ve soru işaretiyle ile gizemi, Becerdi kısmıyla da seksi katmışsın, harikulade olmuş!" der ve devam eder, "fakat bir küçük bilgiyi sana aktarmayı unuttum. Eğer şu başlığa bir de dini katarsan, tadından yenmez, hemen sen de benim gibi bestselır olursun!"

Temel evinde döner, birkaç ay daha çalışır ve Orhan Pamuk'un kapısını bir kere daha çalar.

Orhan Pamuk sorar:

-"Ne yaptın? Değiştirdin mi kitabının ismini?"
-"Ha uşuğum, değiştirdim?
-"Oku bakayım, ne koydun ismini?"
-"Allah Allah, Ha Bu Kontesi Kim Becerdu da?"

***
Al sana Elizabeth: The Golden Age filmi: gizem, seks, din ve aristokrasi. Ama hepsi çakma!

2 Ekim 2011 Pazar

Cuore Sacro


Barbora Babulova


Ferzan Özpetek 2005 yapımı Cuore Sacro filmi için çok net bir açıklama yapmış: "kariyerimin en zor filmiydi." Hakikaten de diğer Ferzan Özpetek filmlerinden ayrılan bir yanı var Cuore Sacro'nun. Edebi olarak da "yüksek bir anlam" taşıyan film, öyle gözüküyor ki uzun süre de Özpetek filmografisinde apayrı bir yere sahip olacak.


***


Oyuncak bebekleri sevmedim çok
Evcilik oynamayı
Alkışı sevdim
Bıçak sırtlarında dolaşmayı
Tehlikeli sularda seyredip pupa yelken
Geçici emniyetlere ulaşmayı

Alkışı sevdim
Bıçak sırtlarında dolaşmayı
Tehlikeli sularda seyredip pupa yelken
Geçici emniyetlere ulaşmayı

Kadınları, erkekleri, romanları
Hele başkaldıranları

Acılarım oldu herkes gibi elbet
Herkese kısmet olmayan sevinçlerim
Unutulmayı da göze aldım, evet
Hayat sana teşekkür ederim

Acılarım oldu herkes gibi elbet
Herkese kısmet olmayan sevinçlerim
Unutulmayı da göze aldım, evet
Hayat sana teşekkür ederim

Sezen Aksu'yu pek sevmem. Tamamen duygusal olduğu için belki de. Ama Ferzan Özpetek onu çok seviyor ve çoğu filminin bir yerlerine yüreğe dokunmayı belli oranda başaran şarkılarından birini ustaca yerleştiriyor. 

İsterim ki bu şarkının sözlerini aklımızda tutarak bakalım filme. 
***
Resim yazısı ekle
Evler, bildiğimiz gibi, bizim kültürümüzde dünyadakine nazaran çok daha derin bir yer tutar. Yabancı -"yabancı"yla kastettiğim daha çok batılılar- evlerine pek de öyle düşkün değillerdir. Paris'teki en büyük apartman daireleri, bizim orta büyüklükteki apartman dairelerine anca tekabül eder. Onlar hayatlarını daha çok dışarıda geçirmeye çalıştıklarından belki de, bu ev işine pek öyle özen göstermezler. Bizdeyse durum tamamen farklıdır. Evin en iyisini alıp, dekorasyonuna para saçmaktır maharet. Siz hiç bir batılının Türkiye'ye gelip de "yahu Kapalı Çarşı'ya geldik, şuradan evime bir vazo alayım!" dediğine şahit oldunuz mu? Zordur. Onların çoğu için ev, başını sokacağı bir çatıdır. Bu yüzdendir ki, bizim gösterdiğimiz önemin onda birini göstermezler evlerine; ayakkabılarıyla salonlara kadar girer, dairelerini pek benimseyemezler.


***
Cuore Sacro'da karşımıza çıkan bir İtalyan iş kadını var. Başına kimi kötü olaylar gelmiş. Bunların üstesinden gelmeye çalışırken, bir olaylar silsilesi onu kendisiyle yüzleşmeye itiyor.

Küçükken kaybettiği annesinin, otuz yıldır uğramadığı dev evine gidiyor Irene -Barbora Bobulova. Sebebiyse; kimsenin kullanmadığı bu evin satış emrini çıkarmak ve son kez annesinin yaşadığı evi ziyaret etmek. Ev satıldıktan sonra da, para zaten gittikçe büyüyen şirketine kalacak. 

Annesiyle kopuk bir ilişkisi olmuş Irene'nin. Onunla küçükken bir sebepten kavga etmişler ve o günden beri de hiç görüşmemişler. Annesi ölmüş sonra. Irene de büyümüş. Hem yaşça, hem de maddi bakımdan.

***

Yıllar sonra annesinin evine gittiği vakit karşılaştığı manzara karşısında şaşırıyor tabii Irene. Her şey, sanki el değmemiş gibi evde. İnanılmaz bir hava var. İnsanın ruhunu yumuşatan, garip bir mistik yanı var bu evin! Eşyalar, duvarlar, tablolar (!) ve her şeyiyle ev, Irene'nin benliğine bir yolculuk yapmasına yol açıyor. Bir çeşit iç hesaplaşma da denebilir buna. 

Herkesin kendine giden bir yol vardır tabii. Çetin bir yoldur bu. Bir kez girdin mi de o yola, bir daha hayatta çıkamazsın. Öyle bir şeydir ki bu: girdiğin yoldan geri dönmek ne kadar zorsa, o yolun sonunu görmek de işte o kadar zordur.
 
"Yalnızca büyük romancılar" el atmışlardır bu konuya, büyük şairler de. "Bir ben var benden içeri," demiş Yunus Emre. Ya da Hermann Hesse, Demian kitabına şöyle başlamış: 
"İçimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı,
ben onu yaşamaya çalışıyordum yalnızca.
Neden böylesine güçtü bu?" 
Aynı büyük yazar, Demian kitabının 62. sayfasında (Can Yayınları) şöyle der: "Ah, bugün biliyorum ki, insanın kendini kendisine götüren yolu izlemesi kadar dünyada nefret ettiği başka bir şey daha yoktur."

Bunların hepsi, büyük yazarların, büyük şairlerin yalnızca birkaçının konuya yaklaşımı. 

İşte Irene için de benzer bir zavallılıktan söz edebiliriz. Irene, bir şekilde küçüklüğünün geçtiği evi görüyor ve kendi iç hesaplaşmasına gidiyor. En derinine, dibine giriyor kendisinin.

***
Peder Carras (Massimo Poggio)
Bu bağlamda filmin içine dini bir yan da giriyor. Irene'nin gezdiği annesine ait odada, duvarların baştan aşağı kimsenin anlayamadığı bir dilde yazılarla dolu olduğu görülüyor -bu yazıların dini bir içeriğe sahip olduğunu Benny'den öğreneceğiz. Bu kısım Özpetek için çok önemli. Filmde, işin bu yönüne çok önemli bir paye biçiyor Türk asıllı İtalyan yönetmen. Öyle ki, filmin bu sahnelerinde vermek istediğiyle, İtalya'da bir çok entelektüel kesimin dikkatini çekiyor ve hakkında makaleler yazılıyor, konferanslar veriliyor. 


***
Bu anlattıklarım filmin mekanlarla olan ilişkisiydi. Mekanlardan doğan gerçekçi kısmıydı. Bir de insan ilişkileri var tabii.
Benny (Camille Dugay Comencini), Peder Carras (Massimo Poggio) ve Elenora(Lisa Gastoni). İyinin içine hangi oranda kötünün, kötünün içineyse ne kadar iyilik girebileceğinin kanıtı karakterler. 

Benny (Camille Dugay Comencini)
Benny, Irene'nin annesinin evinin bulunduğu muhite gittiği zaman karşılaştığı on küsur yaşında bir hırsız kız. Çok ciddi suçları olmasına rağmen, filmin birçok yerinde de açıklandığı gibi, Benny aslında yaptığı hırsızlıkları hep birilerine iyilik yapabilmek için yapıyor. Yani çaldığı paralarla fakirleri doyuran bir modern Robin Hood da denebilir onun için.

Peder Carras, peder olması sebebiyle de zaten aslında iyi görünümlü bir insan. Ancak o da tıpkı Elenora gibi -Irene'nin akıl danışmanı ve Irene'nin sahip olduğu şirketi her türlü zalimliği göze alarak büyütmesinden yana- genelde iyi ama karanlık yönleri de bulunan bir karakter. 

Tüm bu karakterlerle Ferzan Özpetek izleyiciye iyilik ile kötülüğün aslında ne kadar göreceli kavramlar olduğunu ve ne kadar iç içe olduğunu kanıtlıyor. 

Buradan kendi içimizdeki bizin, dışımızdaki bizden farklı olabileceği varsayımına varabilir miyiz?

***
Esrarengiz onca olayla örülü bu filmi izlemeye başlamadan evvel biraz okuma yapmak belki doğru olabilir. Bu sayede evin en alt katındaki karanlık bodrum; o bodrumun niçin filme eklendiği belki biraz daha açığa çıkabilir. "Niçin o bodrum oradaydı?", "Hadi oradaydı, niçin karanlıktı?" gibi sorularla yola çıkılırsa, belki de o bodrum katının neyi sembolize ettiği daha rahat anlaşılabilir.

Filmin sonunda da öyle büyük bir patlama beklemesin kimse. Ya da belki de bana öyle geldi, ama filmin sonunda öyle ağızları açık bırakacak bir akıl oyunu yok. Her şey gayet açık.

***
  1. Irene'nin varını yoğunu fakir insanlara adaması ve hayatta para kazanmaktan daha önemli şeylerin de olduğunu kavraması, bu uğurda kimseye kulak asmamasındaki eşitlikçi yan çok hoşuma gitti.
  2. Benny, ismiyle yalnızca Türkçe bilen kimselere yollanan mesajı alabilmiş olmak, çok hoşuma gitti.
  3. Ferzan Özpetek'in, Fatih Akın'a nazaran daha edebi ve sanatsal bir dil araması çok hoşuma gitti.
  4. Filmde Türkiye'ye dair Sezen Aksu şarkısından başka bir de Mevlevi bir bakış açısının yer alması çok hoşuma gitti.
  5. Ferzan Özpetek'in en azından bir filmini homoseksüeliteyle harmanlamamış oluşunu görmek çok hoşuma gitti.
  6. Filmdeki Peder Carras'ın "biri eğer sizden bir ekmek istiyorsa ona on ekmek vermeyin; çünkü aç olan dokuz kişi daha var" sözü çok hoşuma gitti.
***
Yazıyı Ferzan Özpetek'in ağzından filmin ilk akla düşüş hikayesiyle bitirelim:

Çok sevdiğim bir arkadaşımı kaybettim. Aradan altı ay geçtiğinde ona çok benzeyen bir kadınla karşılaştım. Tüylerim diken diken olmuştu. Ama baktım ki, kesinlikle alakası olan bir insan değildi. Bunun dışında çevreme baktığımda kendimi maddi ve manevi açıdan çok şanslı bir insan olarak görüyorum. Böyle olunca bir süre sonra sizin kadar şanslı olmayanları düşünüyorsunuz. Hindistan’da 1,5 ay kadar kaldıktan sonra İtalya’ya döndüğümde durup dururken ağlıyordum. Bu duygularımı anlatmak istedim filmde. 
 

Eastern Promises


Eastern Promises-2007

Universitat Autònoma de Barcelona'da Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Uluslararası Avrupa Politikası dersinin hocası "doğuyu daha iyi anlamak için, eğer ilginizi çekiyorsa tabii, size önerdiğim ve tahtaya yazdığım şu on üç filmi izleyiniz" demiş, havanın tam olarak renk vermediği bir sonbahar gününde, sınıftaki kafası karışık onlarca öğrencisine. O esnada sınıfta bulunan tüm talebeler tahtada yazan film isimlerini ha bir gayret irili ufaklı, kareli düz çizgili defterlerine geçire dursunlar, aralarından bir tanesi -laf aramızda en güzel ve en tatlı olanı- gözlerini tavana dikmiş ve hocasının verdiği listede on ikinci sırada bulunan filmi izlediği günü hatırlamaya çalışmış. 

Benim aslımı yitirmemden kısa bir süre evvel bu kız, benimle birlikte Ukde Sineması'nda on ikinci sırada bulunan filmi izledi. On ikinci sırada bulunan filmin ismi Eastern Promises idi...

***
Anna -Naomi Watts- genç bir ebe. Londra'da bir hastanede çalışıyor ve günün birinde önüne 14 yaşında hamile bir kız geliyor. Kızcağız bebeğini doğururken can veriyor. Talihsiz olduğu her halinden belli bu kızcağız geriye bir  bebek ve bir de günlük bırakıyor. Bıraktığı günlüğün her satırının Rusça oluşundan anlıyoruz ki kız Rusmuş. 

Anna, bebeğin babasının kim olduğunu bulabilmek için en azından günlüğe el koyuyor ve işte hikaye bir nevi tam bu noktada başlıyor. Anna, ailesinin temelleri Rusya'ya dayanan bir kız. Rus kökenli bir aileden geliyor yani ve amcası Stepan'a -Jerzy Skolimowski- doğum esnasında ölen kızın Rusça tutulmuş günlüğünü götürüyor. 

Amca Stepan günlüğü ayaküstü tercüme ediyor ve kafasını toparladığı zaman da yeğenine bulunduğu tek öneri şu oluyor: "bu günlük, ölen kızla birlikte gömülmeli!" Ortaya çıkıyor ki; tıpkı filmin soundtrack'inde de ölen kızın kendi sesiyle anlattığı gibi, kızcağız hayatının bir kısmını bu günlüğe işlemiş. İngiltere'ye nasıl ve niçin geldiğini, o düştüğü müşkül durumda hangi erkeklerin onu "kullandığını" ve bu erkeklerin ona tam anlamıyla "neler" yaptığını tek tek, kelime kelime, tüm açıklığıyla anlatmış kızcağız günlüğünde.

Ama dediğim gibi amca Stepan günlüğün tercümesi konusunda pek yardımcı olmuyor meraklı Anna'ya. Bu işlere burnunu sokmak istemediğini, yeğeninin de sokmaması gerektiğini ona en açık haliyle anlatıyor. Fakat Anna -belki de bu kısmıyla biraz hocanın söylediği "doğuyu anlamak" konusuyla uyuşuyor film- kendi Avrupai düşüncesiyle, "ne var ki korkulacak, ne olabilir ki? Giderim, kız öldüğünde üstünden çıkan kartvizitin ait olduğu restorana ve restoran sahipleriyle konuyu açık seçik görüşürüm. Bir sıkıntı olursa da polise başvururum!" naifliğiyle düşüyor yollara...

Vincent Cassel&Viggo Mortensen
***

Vory z Zakone, sayıları dünya üzerinde 10.000'i bulan bir Rus mafya örgütü. Bir Türk sinema izleyicisinin daha iyi anlayabilmesi için şöyle diyelim: Vory z Zakone, Godfather'ın Rus versiyonu. Tam tercümesi de, araştırdığım kadarıyla "Hırsızlık Raconuna Uyan Suçlular" gibi bir şey...

***
Tabii Anna, ölen kızın üzerinden çıkan kartvizitin ait olduğu Rus restoranının sahiplerinin Vory z Zakone'nin önderlerinden olduğunu, motosikletiyle ve cebinde günlüğüyle yola düşerken bilemezdi... Ama en azından büyük sözü -amcasının sözünü- dinleyebilirdi.

Anna, restorana vardığı zaman karşısına çıkan üç baş karakterin hepsiyle o veya bu şekilde tanışmak zorunda kalıyor. 

1-Semyon (Armin Mueller-Stahl): Rus restoranın sahibi ve mafya babası. Bebeğini doğururken ölen kızın vaktiyle yanında, restoranında çalıştığını hemen fark ediyor. Kızı hamile bırakanın kim olduğunu da pekala biliyor -ben de biliyorum, filmin heyecanı kaçmasın. Bunun için önlemini alıyor. Anna'ya günlüğü okuyup okumadığını soruyor. Anna da Semyon'u, Rus göçmeni olduğunu fakat Rusça bilmediğini söyleyerek geçiştiriyor. Anna içine düştüğü belanın güç de olsa farkına varıyor ama ne derler: "bir kez mafya işlerine bulaştın mı, bir daha paçayı kurtaramazsın!" Gerçekten de öyle oluyor. Semyon, günlüğü kopyasız haliyle eline geçirmeden Anna'nın peşini bırakmıyor. 

Peki Anna'nın buna verecek bir cevabı var mı?..

2-Kirill (Vincent Cassel): Semyon'un harcıalem oğlu. Mafyanın gelecekteki lideri olacak olmasına rağmen çok yeteneksiz ve tek yaptığı kızlarla düşüp kalkmak, sarhoş olmak ve yeraltı dünyasında olmanın tüm nimetlerinden yararlanmak.

3-Nikolai (Viggo Mortensen): Semyon'un şoförü, aynı zamanda da mafyanın her türlü pis-bela işlerini yapan bir numaralı tetikçisi. Çok kuvvetli, fakat tek dezavantajı "aileden değil". Bu durumu başına iş açacak. 

Bir de tabii Kirill'in en yakın arkadaşı. Zaman zaman aralarındaki ilişki laubaliliğe varsa da, her zaman için Kirill'den emir alan bir köle Nikolai. 

Nikolai'nin Anna'yla da garip bir ilişkisi olacak. Mafyaya yakışmaz, denilebilecek türden bir ilişki. Ama yaşananları tüm detayıyla öğrendikten sonra, aslında mafyaya her şey mübahtır, deyip de çıkılabilinir işin içinden. 

***
Yani özet olarak yolda yürürken bir çanta dolusu eroin bulduğunuzu düşünün. Bu eroinin durduğu çantanın içinden bir de kart çıkıyor şansınıza. Kartın üzerinde bir numara yazılı. Arıyorsunuz salak gibi, telefonun ucunda beliren çatallı ses size şöyle diyor isminizi de vererek: "telefonun artık bende var, polise gidersen ölürsün!"

Eastern Promises, işte böyle bir film.


***
Filmin yönetmeni kanadalı David Cronenberg iyi bir yönetmen olabilir. Herkes ona fevkalade büyük bir saygıyla bakıyor da olabilir, ama bu yine de benim onu beğenmem için bir sebep değil. Şimdiye kadar ilk dönem korku filmlerinden birkaç tanesini izlemeye gayret ettim. Sinemanın içine yaratıkların girmesini zaten hiçbir zaman onaylamadım; çünkü korku filmlerinin gerçekçiliğini kaybetmesi bence bu saçma sapan yaratık filmleriyle başladı. Bir Paranormal Activity bugün en korkutucu filmler arasına liste başından giriyorsa eğer, bunun bir numaralı sebebi Paranormal Activity'de hayatta inanasımızın gelmediği canavarlar görmememizdendir. Ortada bir belanın var olduğunu biliriz, ama bu belaya bir isim bulamayız. İşte film bu yüzden gerçek manada korkutucu olur. Paranormal Activity'de en azından bunu görüyoruz. Ya da The Blair Witch ile başlayan el kamerasıyla korku filmi çekme furyasının temeli de aynı noktaya dayanır. Dikkat eden, bunu rahatlıkla görebilir.

İşte bu yüzden Cronenberg'in ilk dönem filmlerini hiç sevemedim.

Ben aslında Cronenberg'in A History of Violence'ını da hiç sevmemiştim. Ukde Sineması Blog'ta da bunu yazdım zaten. Bence bugüne kadar Ukde Sineması'nda izlediğim en kötü ilk üç filme muhakkak girer A History of Violence...

Eastern Promises'ta da durum farklı değil. Bence güzel bir hikaye, berbat edilmiş. Filmin henüz ilk yirmi dakikasında konusunun nereye gideceğini, kimler arasında kavgalar çıkacağını ve hangi orta karakterlerin hangi saflarda yer alacağını bile çok rahat bir biçimde anlıyoruz. 

Bu yanı, filmi gerçekten rezil etmiş. Ama A History of Violence'takine göre bir nebze daha iyi bir yönetmenlik performansı sergilemiş Cronenberg bu filmde, hakkını yemeyelim.

***
Oyunculuklara geçtiğimizdeyse, ortaya muhteşem profiller çıkıyor. Zaten Vincent Cassel için yorumum hep aynı. Eğer Fransız olmasından kaynaklanan o koyu aksanı olmasaydı, bugün Hollywood'un aranan oyuncusu olurdu. Yine de elinde olanları, en iyi şekilde değerlendirmesini pek iyi biliyor Cassel.

Viggo Mortensen, zaten harikulade. Bu adamın ABD'li olduğuna bir türlü inanasım gelmiyor. Yok efendim Danimarka asıllıymış. Yok efendim bilmem kaç yıl Arjantin'de yaşamış... Hepsi hikaye! Adam İspanyol filminde oynuyor, anadili gibi İspanyolca konuşuyor; yetmiyor, İspanyol aksanıyla İspanyolca konuşuyor. Dönüyor bir başka filmde Rus aksanıyla İngiliz İngilizcesi konuşuyor. Ve yabancı dergilerden okuduğuma göre aksanı muhteşemmiş. 

Sadece aksan değil tabii Viggo Mortensen, çok daha ötesi. Fevkalade cesur ve yetenekli bir aktör. Bu film için uzun bir süre Rusya'da "tercümansız" kalıp, kendi karakterini içine monte etmiş. İyi bir aktörde olması gereken her türlü özellik var onda. Keşke biraz daha rol seçimlerinde dikkatli olsa. Onu iyi bir dramda da görmek zevkli olabilirdi.

Naomi Watts, bence zaten ABD'nin en başarılı aktrislerinden. 21 Grams'teki muhteşem performansı hala gözümün önünden gitmiyor. Eastern Promises'in çekimlerine başladığı zaman hamile olduğunu öğrenmiş ve ilk iki hafta bunu kıyafetleriyle gizlemeye çalışmasına rağmen kostümcü Denise Cronenberg durumu fark etmiş. Hamile bir kadın olarak ebe rolünü oynamak, ilk sahnesinde bebeğini doğururken ölecek olan bir kadını doğurtacak olmak çok enteresan ve bir hayli zor olmalı. 

Naomi Watts da tıpkı rol arkadaşı Viggo Mortensen'in yaptığı gibi oynayacağı rolün içine girmek adına Londra'daki Whittington Hospital'da bir süre gözlemci olarak bulunmuş. 

VE Armin Mueller-Stahl... Bence filmin yaldızlı yıldızı oydu! Uzun süredir sinemayla ilgilenen gençler olarak kendi aramızda ettiğimiz muhabbetlerde "acaba bugün The Godfather serisine bir yenisini ekleyecek olsak, Marlon Brando'nun ilk filmdeki rolünü kim oynardı?", diye sorarız. Sanırım cevabı çıktı ortaya: Armin Mueller-Stahl!!!



***

Birkaç notla toparlayalım yazıyı:

  1. Viggo Mortensen, film için vücuduna yaptırmak zorunda kaldığı dövmelere hayran kalmış. Bir ayak bileğinde "nereye gidiyorsun?", ötekindeyse "sana ne!" -biraz yumuşattım tabii tercüme ederken(!)- yazıyormuş Rusça. Bir tarafın diğerine ibadet etmemesini, muhteşem özgürlük olarak tanımlıyormuş Mortensen. 
  2. Filmin genel anlamda doğuya karşı bir perspektif oluşturabileceği konusunda bir hayli kararsızım. Bir mafya ailesinden ve o ailenin davranışlarından doğuya karşı genel bir hükme varmak bir hayli zor. Ha, kastedilen kimi ailevi buluşmalar, kimi mimik ve hatta jestlerse; işte orasını bilemem... Hatta biraz daha ileri gidelim; batının işini hukuk, adalet sistemiyle çözmeye çalışması, fakat doğunun işini biraz daha "kendi yöntemleriyle" çözmeye gayret etmesiyse mesele... Bence bu biraz zalim bir "genelleme" olurdu, her genellemenin içinde yüksek miktarda zalimlik bulunduğu gibi. 
  3. Vincent Cassel ile Viggo Mortensen'i aynı filmde görmek bana iyi geldi.
  4. Keşke Vincent Cassel'in daha çok sahnesi olsaydı.
  5. Vincent Cassel'in bir sahnede söylediği Rusça şarkıyı bakalım kaç dikkatli izleyici tanıyabilecek?

Önyargılardan ırak izlenmesi gereken hoş bir film Eastern Promises. Her hoş film gibi, meseleden uzak yanları da var tabii. Sonunda batıdan birileri dünyanın en belalı mafyalarının çıktığı Rusya'dan bir mafya filmi yaratmayı akıl etmiş, de denilebilir. Her ne kadar filmin içinde bir tane bile Rus bulunmasa da...

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Elegy


Elegy-2008


Oysa ne kadar mutluydum... Hayatımın kendine göre bir düzeni vardı. Bu düzen birçoğuna göre aslında düzensizlik olarak da algılanabilir, ancak düzensizliğe alışmış hayatların da düzeni, yine düzensizliğin kendisidir. Benimki de o hesap.

Sabahları eğer o gün dersim varsa üniversiteye gider, öğrencilerime -pek çoğu benim için bir şey ifade etmez- biraz XX. yüzyıl Fransız Edebiyatından bahsederdim. Derslerim zor olmazdı, belki de bu yüzden öğrenciler dersimden sıkılırlardı... Uyuyan öğrenciler, kendi aralarında şakalaşanlar ve beğendikleri karşı cinslerini -kimi zaman kendi cinslerini de- ağır ağır bakışlarıyla taciz edenler asla, ama asla sinirimi bozmazdı.

Ben KINGSLEY & Dennis HOOPER 
Dersimin olmadığı günlerde -olduğu günlerde de; ders çıkışları olmak üzere- arkadaşım George'la -Dennis Hopper- Squash oynamaya giderdik. George ben yaşlarda tanınmış bir şair olduğundan ve ben de altmışına merdiven dayamış... kimi kandırıyorum ki? Altmışımı geçeli tam üç yıl oldu!.. Her neyse, ikimiz de 'yaşlımsı' entelektüellerdik ve squash oynarken birbirimize hayatlarımızdan bahsederdik...

George, benimkinden farklı bir hayat benimsedi. Bir şair gibi, sürekli mutluluğu aradı bir ömür boyu ve bunu nihayet güzel bir hanımda buldu. Yani en yakın arkadaşım; evli, çoluk çocuk sahibi ve işinde başarılı bir şairdi.

Belki de sırf bu yüzden; hayatının tekdüzeliği yüzünden demek istiyorum, squash oynarken genelde ben konuşurdum, o da benim anlattıklarımı ancak görmüş geçirmiş şairlerde görülecek bir sabır ve soğukkanlılıkla dinler, aklından geçenleri -ruhunu katmadan- söylerdi... Böylelikle ben de, bir yandan squash oynayıp ilerleyen yaşıma temposu uygun sporumla ter atar, beri yandan da herhangi ABD'li psikoloğa saat başı verilecek 100 dolardan kurtulmuş olurdum...

Akşamları eve döndüğümdeyse; kendime dünya mutfağından mümkün olduğunca basit hazırlanan ve kalorisi düşük bir yemek hazırlar -elim dünya yemeğine pek yatkındır-, buz gibi bir bira eşliğinde -keyfime göre iyi bir Fransız şarabı da açtığım olmuştur- yemeğimi ağır ağır yer, ardından da dünyaca ünlü ressamların orijinal tablolarıyla dolu, koyu kırmızı tonlarda dekore ettiğim salonumdaki koca, koyu kahverengi kanepeme uzanarak; özel olarak sipariş ettiğim, Avrupa'nın meşhur kültür dergilerini ağır ağır okur, kısa zaman sonra da olduğum yerde sızdığımı fark edip, yaşlılığıma küfür ede ede yatağıma -pek tabii dişlerimi fırçaladıktan sonra- geçerdim.

***

Bir de Carolyn -Patricia Clarkson- vardı tabii hayatımda... Ondan bahsetmemek benim centilmen tarafıma ters düşerdi...

Carolyn 'Patricia CLARKSON' & David KEPESH 'Ben KINGSLEY'

Carolyn'le yıllar evvel birlikteydik. Sonra ayrıldık. İşlerin ciddiye binmesi beni korkutmuştu. Yedi kez evlenmiş biri olarak bir kez daha böylesi bir mahrumiyet denizine bedenimi daldırmak, öyle kolay iş değildi.

Bereket, Carolyn bu konuda beni anlayışla karşıladı. "Beni aldatmadığın müddetçe," dedi bu gençlere özgü maceraya atılırken, soluklanarak, "her istediğin zaman benimle birlikte olabilirsin!".  Arada bir kapım çalınır, bir de bakardım Carolyn. İşi uzatmadan, aynı samimiyetle onu içeriye buyur ederdim. İtalyanların meşhur Lambrusco şarabını ağır ağır açar, parmaklarımın arasına iki tane kadeh yerleştirir, Carolyn'e odama gelmesini söylerdim...

Carolyn, yaşına göre oldukça ateşli bir kadındı. Bedeninin yaşlanmasına kanıp, şehvetinin alevlerinden feragat edenlerden değildi.

Yaşımız el verdikçe sevişirdik. Sonra Carolyn ağır ağır giyinir, beni her iki yanağımdan -önce-, dudağımdan -sonra- öperek evimden çıkar, arabasına biner ve sokağımı terk ederdi. Ben hala yatakta olurdum bu esnada. Bedenimin yorgun düştüğünü ve böyle maceralara zorlukla dayanabildiğini söylemek her ne kadar ciğerimi yaksa da, maalesef gerçek olan bu.

Carolyn'in arabasının benim sokağımdan alelacele uzaklaşışını dinlerken, "ne kadar uzun kaldı! Niçin daha çabuk terk etmedi evimi!" ile "acaba tekrar ne zaman uğrayacak bana? Arayı çok açmasa bari!.." dilekleriyle karışık dualar ederdim.

Kalabalıktan ürkerdim, ancak yalnız kalamayacak kadar da yaşlıydım...

Yaşlı şair dostum George'un bir şiirinde üstüne basa basa dillendirdiği gibi:

"Bir düğün sabahı dağınık bırakılmış sofralar kadar mahzun,
Buna fazla katlanmak zorunda olmadığım için mutluydum.
Ben yaşlıydım ve mutluydum."

***

Consuela 'Penélope Cruz' & David KEPESH 'Ben KINGSLEY'
Sonra hayatımı darmadağın edecek bir olay yaşadım. Dönemin son dersi, ağzımda üniversiteye gelirken içiyor olduğum sütlü kahvenin tadı, öğrencilerimle vedalaşırken O'nu gördüm... Önce ne yapacağımı bilemedim. Bunca yıllık akademisyen olarak, ne yapacağımı bilemediğim dakikalar bir elin parmakları geçmezdi, eminim. Fakat O, her insan evladına hata yaptırabilecek kadar güzeldi.

"Bu akşam evimde bir yemek veriyorum. Hepinizin muhakkak gelmesini istiyorum...", demiştim bir anda büyük bir panikle. Nereden çıkmıştı şimdi bu?.. Bir şeyler yapmalı, heyecanımı yatıştırmalıydım!..

"Nasılsa dönem bittiğine, hepiniz benim dersimden geçtiğinze göre, artık dostuz değil mi!"...

Cümlemi bitirdikten sonra havada kalan o şapşal gülümsememden daha kötüsü, yalnızca bir iki yavşak öğrencinin beni kırmamak için ıkınarak sırıtması oldu...

***
Hikayemi kısaltarak anlatmak istiyorum...

O'nunla tanışmayı nihayet başarmıştım! Hatta bıyık altından gülümseyerek söylüyorum: birkaç yıl da O'nunla fevkalade ateşli bir birliktelik yaşadım...

Consuela -Penélope Cruz- yirmi dört (24) yaşındaydı. Kübalı bir göçmendi... Aramızdaki yaşın o da, en az benim kadar farkındaydı. O yüzden yaşanmış olanlar için beni sakın suçlamayın. O da, her türlü sonucu göze alarak girdi bu yola. Durabilir miydim? Belki evet!.. Hiç birlikteliğimizin ikimizden birine zarar verebileceğini düşündüm mü? Evet, birçok kez hem de... O zaman?.. Bilemiyorum... Belki doğru, kopmalıydım ondan yol yakınken... Fakat o bana o kadar uyuyordu ki! Onsuz edemezdim. Asl'a. Bunu aklımın ucundan dahi geçiremezdim... Yazık olurdu bana! Çok ıssız kaldırdım... O benim gençlik şurubumdu... O'ndan tadarak gençleştim ben! Hayata farklı gözlerle baktım! Hayatımın üzerindeki kara perdeler kalktı ve uzun yıllardan sonra güneş doğdu ruhumun sahnesine! Nasıl anlatsam bilmiyorum... Keşke şair olan kadim dostum George olmasaydı da, ben olsaydım! Yahut şairlik nezle kadar bulaşıcı olsaydı!..

***
Consuela, beni sevdi. Benim beni sevdiğimden, kainattaki herkesin beni sevebileceğinden çok sevdi beni. Aramızdaki yaş farkı onu rahatsız etmediğinden, beni ailesine tanıştırmaktan da korkmadı. 


"Ben seni kabul ediyorum, artık sen de kendini olduğun gibi kabul et! Yaşın mühim değil..."

İnanıyorum; o benim yaşımda bir gariplik görmüyordu. Ancak ben her şeyin farkındaydım. Hayatının henüz yirmi dördüncü baharını yaşayan bir genç kıza, benim karlı kışlarım çok fazla gelirdi. 

Kaldı ki, günün birinde bu güzel kız da, kendi değerinin farkına varacak ve bu, onun etrafında pervane olan körpe erkekler sayesinde olacak. 

O zaman ben ne olacağım? Külüstür olduğu için araba mezarına yollanmayı bekleyen bir araba veya tedavülden kalkmış bir bozuk para... 

***
Ne ailesiyle tanıştım, ne de Consuela'yla ilişkime devam ettim.

O'na, sevgilime yalan söyledim. Beni ailesiyle tanıştırmak için evine davet ettiğinde, O'na önce geleceğimi söyledim; fakat sonra trafiğe takıldığımı, arabamın bozulduğunu ve gelmemin çok güç olduğunu söyledim. Oysa O'nun kapısının önünde, arabamın içinde, kucağımda çiçekler ağlıyordum o esnada...

Komplekslerim yüzünden bitti ilişkimiz aslı'nda. Ailesinin karşısına 'yaşımdan başımdan utanmadan' (!) nasıl çıkacağımı bilemedim. Babası bana hangi gözlerle bakacaktı?..

İlişkimiz o anda bitti...
***

Sonra birgün bir telefon aldım. Yıllar sonra, yeni yıla saatler kala... Telefonun diğer ucunda Consuela vardı, şöyle söylüyordu:

"David -Sir Ben Kingsley-, sana söylemem gereken çok önemli bir şey var ve bunu benden başkasından duymanı istemiyorum... Evinin yakınlarındayım gelebilir miyim?.."