14 Ağustos 2011 Pazar

Whisky Romeo Zulu


Whisky Romeo Zulu-2004



Arjantin Hava Yolları'na-Líneas Aéreas Privadas Argentina- bağlı 3142 sefer sayılı  Boeing 737-204C tipi yolcu uçağı, 31 ağustos 1999 yılı saat tam 20:54'te Arjantin tarihinin en büyük kazasını yaptı. Kaza başta basit bir pilot hatası gibi görünüyordu, fakat karakutunun açılması ve ortaya çıkan deliller gösterdi ki kazanın asıl sebebi uçak şirketinin daha fazla kar etmek için yaptığı ihmalkarlıklardı. Whisky Romeo Zulu filmi, yapıldığı ülke olan Arjantin'in karakutusu gibi. 67 kişinin hayatını kaybettiği uçaktan çıkan karakutu hava yolu şirketi için ne ifade ediyorsa, Whisky Romeo Zulu da Arjantin için onu ifade ediyor. 


Eskiden hangi çocuğa ileride ne olmak istediğini sorsanız, ya pilot olmak istediğini söylerdi ya doktor. Şimdi daha çok mimar ve mühendisler kulağa çarpıyor. Futbol ise her zamanki gibi popüler.


Pilot olmak tabii kulağa çok hoş geliyor. Uçağı kaldırmak, göklerde süzülmek ve yavaş bir dokunuşla uçağı piste indirmek çocukların ağız sulandıran imgelemiyle birleşti mi 'tam yapılacak meslek!' haline geliyor, doğal olarak...


Biraz büyükseniz ve erkekseniz, tüm bu cezbedici yanları dışında bir de hosteslerle haşır neşir olma imkanı var elbet.


Kimileri için dünyanın pek çok ülkesini görmek cezbedici, kimileri için üniforma, kimileri içinse yalnızca, pilotların aldıkları dolgun olduğu iddia edilen  maaş...


Tüm bu hayaller siz büyüdükçe çöküp gidiyor. Sizin aklınızda; babanız sizi koltuk altınızdan eviniz salonu semalarında uçururken hissettikleriniz, yavaş yavaş törpüleniyor hayat tarafından. Zor eğitimler, yüksek denetimler ve en ufak bir kusurun önünüzü tıkaması gibi. Mesela gözünüzün bozuk olması...


Bu testlerden geçenler zaten muhtemelen ben bu yazıyı yazarken ya gökteler, ya da bilinmez ülkelerin puslu şehirlerine iniş yapıyorlar...


***
Enrique Piñeyro
Bir uçak sevdalısı da filmimizin yönetmeni Enrique Piñeyro. Aslında şu şekilde açıklamak belki daha doğru olacak: Enrique Piñeyro bu film için tanık/yönetmen/oyuncu pozisyonunda. Yani her şeyden evvel anlatacağı hikayenin birinci dereceden tanığı, sonra hikayeyi sinemaya aktarmaya karar vermiş yönetmeni ve en son "kimse bu rolü benden iyi canlandıramaz, çünkü kimse benim yaşananlar esnasında neler hissettiğimi bilemez ve filme yansıtamaz" diye düşünen -bunda da haklı olan- oyuncusu.

Fakat Whisky Romeo Zulu eşittir Enrique Piñeyro değil!

Peki o zaman, Whisky Romeo Zulu ne?

***
Yazının ilk satırlarında verdiğim haber tamamen gerçektir. Rezalet bir kaza söz konusu olan. Bir sürü ihmal söz konusu, uçağın sahibi havayolu şirketinde. Yeni kurulmuş o yüzden şirket yöneticileri elini cebine atmak istemiyor. Uçaklarında bir sürü hasar var. Bunu bilen, işte anlayan pilot Enrique Piñeyro sırf bu yüzden şirketin kendi sorumluluğunda olan tüm uçuşlarını baltalıyor. Haliyle kısa sürede şirket yöneticilerinin bir numaralı düşmanı haline geliyor. 

Sınırlı sayıda uçak uçurabiliyor, o da kendine gerçekten ihtiyaç duyulduğunda. Yoksa o da yok!..

Piñeyro gayretli. Gördüğü hatanın üstüne gidiyor. Şirketin uğrayacağı kayıp, maddi zarar umurunda değil. Kalkış esnasında bakıyor uçağa, varsa bir eksik hemen kuleye ulaşıyor, "bilmem ne, bilmem ne eksik... Bu koşullar altında uçamam!". Çok net!.. Uçaktan iniyor ve yeni uçuş tarihinin kendisine bildirilmesini bekliyor.

Şirketinse umurunda değil. Uçuşlar son sürat devam...

Piñeyro'nun gazetelere yazdığı ihbar mektuplarından bir kaç satır.

Bakıyor Piñeyro durum kötüye gidiyor ve kimse oralı değil; kimi yerel ve beynelmilel gazetelere elinde bulunan her türlü belgeyi sunarak yazılar hazırlıyor.

Durum önce 'benden söylemesi' iken, uçağın düşmesiyle 'ben söylemiştim' e geliyor.

Doğru bildiği uğruna savaşan, işini kaybeden fakat buna rağmen yılmayan, hayatının aşkını bile hayatın getirdiği noktada karşısına alan bir adamın, bir Don Kişot'un mücadelesi Whisky Romeo Zulu.

Filmin arka planında da güzel ve naif bir aşk hikayesi
 anlatılıyor.

***
Piñeyro'nun Arjantin basınına verdiği röportajdan parçalar:

  • Öyle hissediyorum ki her insanın aslında hayat boyu yapacağı tek, bir film vardır ve benimkisi Whisky Romeo Zulu idi. Sonra bir sürü tema işleyebilirim, bir sürü konu ele alabilirim ancak bir tane hikaye anlatacaksam o budur.
  • Asıl olay 93 yılında, şirkete jetlerin gelmesiyle başladı. Ben hikayenin o zamandan beri şahidiyim ve ben o ölen 67 yolcunun niçin öldüğünü çok iyi biliyorum... 93 yılında damlacıklar bardağa akmaya başladı, 99 yılında olan o damlalardan birinin bardaktan taşması idi.
  • Oyuncularla birlikte çok çalıştık. Bire bir kokpit dekorasyonlarında eğitim yaptık. Simülasyona girdik. Ve benim asıl istediğim tüm pilotların aile olmasıydı. Hollywood filmlerindeki gibi yapmacık sahneler istemiyordum filmimde...
  • Filmi yirmi haftada çektik.
  • Filmdeki düşen uçak benim ülkemin mükemmel bir metaforu. Tek fark uçak riske daha az dayanıklı, zaten bu yüzden de düşüyor. Ama yine de bence bire bir aynılar.
  • Filmin senaryosunu yazdığımda okuttuğum ilk kişi avukatım oldu. Birkaç gün içerisinde senaryoyu okudu ve bana senaryomda tam altmış üç potansiyel suç olduğunu söyledi. Ben de ona aynen şu cevabı verdim: "Şirketlerin imajı mı daha önemli, yoksa o şirketlerin müşterilerinin neyin ne olduğunu bilmesi, ona göre adım atması mı? Hadi bakalım evlat, çalışmaya koyul. Kapsamlı bir savunma metnini şimdiden hazır et!".
***
İşte böyle korkusuz bir adam Enrique Piñeyro. Arjantin sineması da kapısını böyle olayları ifşa etmek isteyenlere açmış. Takdir edilecek nokta işte burada zaten. İşin ucu devlete, hükumete dokunmuyor mu; para babalarına, mafyöz tiplere dokunmuyor mu? Elbette dokunuyor. Kimler kimler zarar görmüş bu film yüzünden. Ama durmak yok, yola devam(!) Ne konuda, ne zaman, nerede film yapmak istersen yap. Özgür sinema demek, işte bu demek!

Ukde Sineması'nda izlediğim ve anlattığım 2010 yine Arjantin yapımı Carancho farklı mıydı, ya da yeni gösterime giren Un Cuento Chino? Hepsi aynı korkusuzluktan yola çıkıyor. "Ülkemizde böyle bir yanlış durum var, bunu bir film yaparak anlatalım ki gereken önlemler alınsın!" fikri hakim hep.

Bakın bu uçak kazasının üstü belki kapatılacaktı. Enrique Piñeyro işinden kovulmuş, orta yaşlı bir pilot olarak belki tazminat davası açacaktı hepsi bu. Ancak ne oldu? Adam konuya bir çözüm istedi. Yeni kazalar olmasın, bunu engelleyelim, dedi. Ve ne yaptı? Bir film yaptı. Tüm dünyaya anlattı derdini.

Şuanda bu yazıyı okuyan sizler de, bu yazıyı filmi izlemiş olarak yazan ben ve Ukde Sineması'nın o gece seyircisi olmuş kimseler de Arjantin'de 31 ağustos 1999 yılı saat tam 20:54'te ne oldu, biliyor, biliyoruz...

İşte sinema bu!.. İşte Ukde Sineması bunun için var!

Keşke Türkiye'nin sinemaya gönül vermiş kimseleri de artık yaptıkları şu saçma sapan filmlere bir son verseler de, biraz yüreklenip memlekette olup biten düzenbazlıklar, hatalar ve ileride büyük zararlara sebebiyet verebilecek yanlışlıklar üzerine filmler yapsalar. 

Bu kadar mı bastırılmışız, bu kadar mı midesi geniş?

Neyse, fazla sözü uzatmayalım. Son söz: biz "sinema" denen sanat dalının aslında ne büyük bir silah olduğunu anlamadıkça, bizden bir cacık olmaz!


Filmin ismini merak edenlere küçük bir not: 

Düşen uçak LV-WRZ harfleri adına kayıtlı. NATO'nun belirlediği fonetik alfabeye göre de L=Lima, V=Viktor - W=Whisky, R=Romeo ve Z=Zulu. Yönetmenin NATO alfabesinde uçağın ismini filmine vermesinin altında da ülkesi Arjantin'le birlikte Nijerya dışında hiçbir ülkenin hava yollarının orduya bağlı olmaması ve yönetmenin yaşanan kazaların bu yüzden olmasına duyduğu inanç var.

Zodiac


Zodiac, 2007 yapımı bir D. Fincher filmi



Güneşli bir ilkbahar gününde sevgilinizle birlikte, hafif bir yükseklikten, aşağınızda kalan küçük ovayı seyrediyorsunuz. Sarmaş dolaş oturuyor ve sevgilinizle hoşunuza giden muhabbetler ediyorsunuz. Tenha bir yer bulduğunuz ve rahatsız edilmeden aşkınızı yaşayabileceğiniz için şanslı olduğunuzu düşünüyorsunuz, öylesiniz de... Şimdilik!


Her şey gerçekten çok güzel... Sonra bir anda, tam siz sevgilinizle uzanmışken çalılara, partneriniz yüzünü ışığın vuruşu sebebiyle seçemediği bir adamın size yaklaştığını fısıldıyor kulağınıza. Gülüşüyorsunuz ve pek aldırış etmiyorsunuz, sevgiliniz de öyle... Fakat sizinle cilveleşirken bir yandan gözünü ayırmadan izlediği adamın bir anda kaybolduğunu fark ediyor sevgiliniz. Tekrar gülüşüyor ve 'basıldığınız'la ilgili espriler yapıyorsunuz. Sevgiliniz de size eşlik ediyor, gülümsüyor fakat biraz da geriliyor... Derken adam yine beliriyor. Bu sefer çok daha yakınınızda. Aynı kendinden emin adımlarla üstünüze doğru gelmeye başlıyor. Sevgiliniz bu sefer iyice telaşlanıyor ve olduğu yerde doğruluyor. Siz de onun heyecanıyla, pek de neye uğradığınızı anlamadan doğruluyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki adam sizin burnunuzun dibinde. Simsiyah giysisi, elinde tabancasıyla "Zodiac" işte tam karşınızda!..


El yazısı karşılaştırması

Zodiac vizyonda izleme şansına eriştiğim filmlerdendi. Bir arkadaşımın Zodiac'ın İstanbul galasına iki kişilik davetiyesi vardı ve galaya yanında götüreceği kişi olarak bendenizi seçmişti. 

O gün itibariyle filmi çok beğendiğimi fakat itiraf etmek gerekirse pek de anlamadığımı biliyordum. "Günün birinde bu filmi tekrar izlemek isterim" demiştim, "belki o zaman filmi 'tamamen' anlamlandırabilirim!"...

Kimi filmler bunu sizden talep ederler. Bu güzel bir durum mudur, yoksa çirkin mi bilemem. Bilmek de istemem. İşin o kısmı beni ilgilendirmez. Sinema, kendisini en çok takipçisini şaşırtmak zorunda olmakla mükellef hissetmesi gereken sanat; çünkü yeni...


Nitekim Ukde Sineması'nda gecenin bir vakti aslı'm benden bir 'gerilim' filmi isteyince, aklımdan geçen ilk film oldu Zodiac. Böylelikle hem hafızamı tazeleyecek, hem de kafamda filme dair bulunan kimi boşlukları dolduracaktım.

Gazetelere postalanan 'Zodiac' imzalı mektuplardan biri

***
Uzun bir film Zodiac. Aşağı yukarı iki buçuk saat. Ve şöyle bir baktığım zaman, David Fincher bu iki buçuk saati seyircinin ilgisini kaybetmeden nasıl doldurdu, hala anlamıyorum. 

Hollywood seyircisi açtır. Önüne iki buçuk saatlik bir film koyuyorsan, o iki buçuk saati ya görsel efektlerle, ya cinsel içerikli sahnelerle, ya rahmetli dedemin deyişiyle; sağlam "vurdulu-kırdılı" sahnelerle doldurmaya mecbursun. İsim ve tür olarak baktığında belki Zodiac seyircinin bu ihtiyaçlarını karşılayabilirmiş gibi duruyor, ancak alakası yok. Zodiac son derece durağan bir film. Gerilim türünde olmasına karşın yalnızca bir sahnede "bir parça" geriliyorsunuz -ki karşıma bugün "ben de izledim ağbi o filmi ve hiçbir sahnesi beni bir parça olsun germedi..." diyen birisi çıksa, "hadi canım oradan!" demem, inanırım... Çünkü gerilim meraklıları için bir hayli "heyecansız sayılabilecek bir film olduğunu hissediyor gibiyim...

***
Peki o zaman Zodiac'ın izleyiciyi ayık tutmasını sağlayan -"sağlayamıyor ki!" diyenlere saygı duyuyorum tabii- yanı nedir? 

Bu soruya cevabı, filmi bir parça anlattıktan sonra verelim...

***
60'lı yıllara dönüyoruz Fincher'ın zaman makinesiyle. ABD'nin batı sahillerinde işlenen bir dizi cinayetler var. Kimileri kurbanları veya işlenişleriyle bir bütünlük taşıyor ancak yine de bu cinayetlere "seri katil" ürünü gözüyle bakmak yanlış olur. Bunun sebebini filmden evvel vermeye niyetli değilim.

İşlenen ikinci cinayetle birlikte film açılışını yapıyor. İşin ilginç yanı katilin kendine dair ilk delilleri kendi eliyle gazetecilerle paylaşması. Yani polis biraz etkisiz kalıyor da diyebiliriz. 

Paul Avery 'Robert Downey Jr' ve Rebert Graysmith 'Jake Gyllenhaal'

Katil, Robert Graysmith -Jake Gyllenhaal- adlı karikatüristin çalıştığı gazeteye, şifrelerle dolu bir dizi mektup yazıyor. Yani işin içine gazetecileri birinci dereceden dahil etmeye uğraşıyor. Ve bunu da başarıyor, ki film zaten yıllar boyunca Zodiac'ı incelemiş, hatta mektuplarındaki şifrelerden kimilerini çözmüş, katil hakkında gazetelerde çıkan her türlü haber ve köşe yazısını biriktirmiş Graysmith'in, yıllar sonra bastığı ve 'bestseller' olmuş kitabından yola çıkılarak yapılmış.

Graysmith olayın üzerine adamakıllı gitmeye başlamadan evvel ortalıkta başka bir gazeteci var tabii, yoksa bir gazetenin karikatüristine mi düşmüş cinayet haberlerinden yola çıkarak nesir bir eser yayınlamak. Paul Avery'den -Robert Downey Jr.- bahsediyorum. Biraz alkolik, biraz uçuk kaçık ve belki tüm bu özelliklerinden   doğma bir 'cesur gazeteci' Avery. Cinayetlerin üstüne gidiyor. Cesur bir dille katile yönelik kalem oynatıyor. Katil her kim ise, onu tahrik edecek her türlü hamleyi yapıyor ve tüm bu hamleleri onu gayesine yaklaştırmaya yetiyor.

Dedektif Toschi rolünde Marc RUFFALO
Peki polis kanadı ne durumda? İşte tam bu noktada da karşımıza son yıllarda en beğendiğim aktörlerden olan Marc Ruffalo, Dedektif David Toschi rolüyle çıkıyor.

Başarılı fakat şanssız bir Dedektif. Bir türlü aydınlanmayan bu cinayetler dizisinin peşinden gidiyor ve olay üzerine neredeyse 7/24 kafa yoruyor. Gazetelere yollanan Zodiac imzalı ve şifrelerle dolu mektupları talan ediyor. Bir şeye ulaşırım, bir açığını yakalarım, diyor, ancak ne yapsa ne etse de bir türlü katilin kim olduğunu çıkaramıyor. 

Tabii o zaman cinayet büro, şimdilerin ileri teknolojisinden yoksun. Eller kollar bağlı kalıyor.

Katil yıllar boyu bulunamayınca ve işlediği cinayetleri de bir hayli seyrekleştirince, Dedektif Toschi'ye görevden el ayak çektiriliyor. Başka işleri var cinayet büronun ve Toschi gibi bir yetenek, ardı arkası gelmeyen bir cinayete adanarak harcanamaz.

Graysmith bakıyor ki Dedektif Toschi'yi bu Zodiac meselesinden el ayak çektirdiler,  herhangi yükümlüğü olmamasına rağmen, sırf kafayı bu olaya fazlasıyla taktığı ve işi en başından beri takip ettiği için kendisini bu katili bulmaya adıyor.

Filme varoluşsal dokunuş da işte tam bu noktada oluyor!

Elinde o zamana karşı Zodiac hakkında çıkmış tüm bilgilerle dolu bir dosya ile okuma merakı ve tüm boş zamanını konuya ilişkin araştırmalara adadığı kütüphanelerde geçirmesi sayesinde, Dedektif Toschi'den aldığı randevuda, bu olayı çözebileceği veya en azından deneyebileceği konusunda Dedektif Toschi'yi ikna ediyor ve böylelikle elinde zaten mevcut bulunan belgeleri ikiye katlayacak kadar büyük bir delil zincirine sahip oluyor.

Sonuçta on yıllar boyu çözülemeyen bu cinayet dosyası artık, polislerce el altından desteklenen bir gazeteciye verilmiş oluyor.

Ve film, işte o zaman başlıyor...

***
Yukarıda sorduğum şu 'filmin izleyicisini ayık tutma' sorusuna ilişkin bir küçük not:

Filmin başından sonuna kadar aklınızda bir soru var ve bu sorunun cevabı bir türlü gelmiyor. Bu sayede ayık kalıyorsunuz. O sorunun cevabını bulacağınız ümidiyle filmden bir türlü kopamıyorsunuz.

Cevabın gelip gelmemesi pek de önemli değil. (Filmi izlemiş olanlar ne demek istediğimi anlarlar.)


***
Zodiac kitap
  • "Se7en'vari" bir film, ancak daha gerçekçi.
  • David Fincher yine ustalığını sergilemiş, yapılmayanı yapmış = böyle giderse hayatta Oscar alamaz bu adam!
  • Pirates of the Caribbean serisinin yeni filminde olur ha Johnny Depp oynamak istemez, Robert Downey Jr. yedek kulübesinde hazır!
  • Robert Graysmith'in Zodiac isimli kitabı Türkçe'ye çevrilmemiş gördüğüm kadarıyla. İngilizce'sinden bu kitabı okuyabilenler okusunlar, derim. Heyecanlı olabilir.
  • Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ını okuduğum dönemde izlemiş olduğum bir film Zodiac. Gazeteciliğin önemini bir kez daha hissettim diyebilirim. Köşe yazarlarının ne kadar kuvvetli olduklarının farkında mıyız?
  • Paul Auster sevenler, bu filme bayılacaklar.
  • Filmi ikinci kez izlemekten korkmayın.

26 Temmuz 2011 Salı

La Science des Rêves


Gael García BERNAL, 'Stéphane' rolünde


Louis Chedid diye bir müzik adamı vardır. İşinde başarılı olmasının yanı sıra, sanat dünyasına Matthieu Chedid gibi bir 'yetenek küpü' evlat hediye edecek kadar da iyi bir babadır... Louis Chedid'in babası meşhur yazar Andrée Chedid'tir... Bu üç nesil sanatçı aile, genelde eserlerini Fransız dilinde vermişlerdir, fakat hepsi Cezayir asıllıdır... Yani; sömürgelerdir. Yani, ezilmişlerdir. Yani, emperyalizm nedir, gurbet nedir iyi bilirler. Yani savaş nedir, gayet iyi bilirler!..

Louis Chedid 2006 yılında 'Le Soldat Rose' adlı bir müzikalin kadrosunda bulundu, müzikalin bestelerini yaptı. Le Soldat Rose, yani 'Pembe Asker'... İsmini tercüme edip bırakmam, sanırım müzikalin 'savaş karşıtı' duruşunu yansıtmak için yeterli bir eylemdir...

Gael García Bernal

Müzikalin şarkıları, birbirinden ünlü Fransız şarkıcılarca yorumlanıyordu ki; 'müzikal' gibi zor kabul gören bir tarz, toplum tarafından daha rahat benimsensin, müzikalin mesajı alabildiğine yayılsın.

15 şarkılık müzikal cd'sinin en etkileyici şarkılarından biri, Alain Souchon'un seslendirdiği: Lunettes Bleues, Lunettes Roses (mavi gözlükler, pembe gözlükler).

Alors on a perdu ses yeux d'enfants 
Ces lunettes bleues , lunettes roses , 
Pour regarder le monde autrement 
Un beau jour on les pose négligemment 
Ces lunettes bleues , lunettes roses 
Et nous voila devenus grands *



*Öyleyse çocukken sahip olduğumuz gözlerimizi yitirdik,
Dünyaya farklı bir şekilde bakabilmek için ihtiyacımız olan
Şu mavi, şu pembe olan gözlüklerimizi yitirdik.
Bir gün geldi bıraktık bir köşeye,
Şu mavi, şu pembe olan gözlüklerimizi, yitirdik.
Ve işte sonunda biz de büyüyüverdik.


La Science des Rêves, her ne kadar fiziksel olarak büyüse de hala, inatla bir çocuk ruhuna sahip olmayı başarabilen ve bu sayede etrafındaki çoğu kimseden farklı bir yaşam süren Stéphane Miroux'nun (Gael García Bernal) hikayesini anlatıyor.


Bernal ve Gainsbourg


Stéphane, Meksika'da yanında yaşadığı babasının ölümünün ardından, Paris'te yaşayan annesinin yanına gitmeyi, bir süre orada kalmayı kabul eder. Paris'te küçük bir apartman dairesine, annesinin yanına yerleşir. Küçük dairenin karşısındaki daire de, Stéphane'ın annesine aittir ve orada yaşayan ve Stéphane'ın aşık olacağı kız Stéphanie de (Charlotte Gainsbourg) haliyle Stéphane'ın annesinin kiracısıdır.


Stephane'ın bir özelliği vardır: sık sık rüya görür ve rüyalarından o kadar zevk alır ki, kendisini tamamen rüyalarına teslim eder, kimi zamanlar 'rüya' ile 'gerçeği' ayırt etmekte güçlük çeker. Bu her ne kadar Stéphane için keyif verici bir durum olsa da, genelde onun çevresi tarafından dışlanmasını, toplumdan kopmasını ve yalnızlaşmasını tetikler.





'Çevre' dediğimiz bu geniş alanın içine Stéphanie'yi de eklemek pekala mümkün. Stéphanie Stephane'dan çok hoşlanır ancak, Stéphane'ın kendi dünyasındaki yaşamını gördükçe biraz tedirgin olur ve o da çoğunluk gibi Stéphane'a temkinli yaklaşır. 


Sürekli renkli rüyalar gören, kimi zaman hayatta karşılık bulamadıklarına rüyalarında karşılıklar türeten Stephane, çaresiz, rüyalarının kapılarını Stéphanie'ye açmak zorunda kalır. Film de işte burada başlar zaten! Acaba Stephanie, içinde yaşıyor olduğumuz 'büyüklerin dünyasını' bir süreliğine olsun bir kenara bırakıp, 'hayaller alemine' sevdiği erkekle birlikte yelken açabilecek midir?..


***
Film Oscar ödüllü Michel Gondry'nin elinden çıkma. Şahsen, yönetmenin Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmini çok beğenmiştim. Ancak orada beğendiğim; filmin yönetilişinden, ya da oyunculuklardan çok dahiyane senaryoydu. Ortada çok kuvvetli bir metin vardı. Onun dışında basmakalıp oyuncu Jim Carrey'i beğenecek değildim herhalde... Gerikalan her şey de, tıpkı Carrey gibi vasattı.

Yönetmen hakkında nihayi kararı verebilmek için bir iki filmine daha gözatmak gerekiyordu, bunlardan biri işte bu La Science des Rêves filmiydi ve karar net: Michel Gondry anca vasat bir yönetmen.

Filmin ilerleyişini gördükçe, aklımdan Tim Burton'ın aslında ne kadar külfetli bir işin altından kalktığını düşündüm. Herkes onun gibi olamıyor demek ki, deneyen de işte bu vasat yönetmen gibi eline yüzüne bulaştırıyor. Filmin tarzıyla Burton'ın sinema tarzı aynı, ama beyaz perdeye yansıyan maalesef sıradan bir film. Keşke filmi Burton çekseymiş!

Gael García Bernal

*Lütfen filmi izleyen ve beğenmeyenler aynı senaryonun bir de Tim Burton'ın elinde nasıl şekilleneceğini düşünsünler.
*Bernal, büyük yetenek! Gainsbourg, yalnızca uyumlu.
*Filmin asıl parlayan yıldızı Alain Chabat idi. Bilhassa esprileri muhteşemdi.
*Alain Chabat: "Arkamda kalıcı bir şeyler bırakmak gibi bir derdim yok... (Gaz çıkartır) Bunun dışında!"
*Filme dair en beğenmediğim nokta; sürekli iç mekanlarda geçiyor oluşu. Her sahnenin kapalı mekanlarda geçmesi, derin bir sıkıntıya ve boğulmaya yol açıyor. Bu açıdan bir bunaltı hissi hakim filme. Bu bunaltıdan, rüyalar aracılığıyla çıkarma fikri güzel olabilir -eğer varsa- ancak onu da yönetmen piç etmiş...

*The Velvet Underground'un "after hours" isimli şarkısının filmde Bernal tarafından seslendirilmesi çok hoştu.
*'Gözlerini kapat, kalbini aç', filmin mottosu. Yeter de artar bile!



25 Temmuz 2011 Pazartesi

Oldboy


Oldboy, 2003



1929 Şili doğumlu sürrealist sinema yönetmeni Alejandro JODOROWKSI'ye 'en beğendiği beş cinayet sahnesini' sordukları zaman, şöyle bir düşünmüş ve sonra da "bir tanesi kesinlikle, Güney Kore filmi olan Seom'daydı!", demiş ve aldığı cevap sonrası şaşkınlığını gizleyememiş röportöre çıkışmıştı: "bir ABD filmi söylememi bekliyordun değil mi?.. Hayır, en iyi cinayet sahneleri Kore'den çıkar!".

Geçen gece Ukde Sineması'nda gösterilecek olan filmi seçmek için arşivimin başına geçtiğimde, aklımda Jodorowski'nin işte bu sözleri vardı. Yine bir Güney Kore filmi olan Oldboy'u, hiç düşünmeden, seçtik. Filmi başlattık, izledik, bitirdik ve kendi kendimize şöyle düşündük: "yahu arkadaş, bu Güney Korelilerin nesi var?.." Nasıl bir ülkede yaşıyorlar ki böyle bir ruh haline bürünüyorlar?.. Bu kadar 'siyah' bir sanat anlayışı olabilir mi!"

'Manga'dan türeme!..'


Memleketimizde anca lüks kitabevlerinde  bulabileceğiniz bir şeydir 'Manga', o da olsa olsa İngilizce'sini. Pek popüler olamamıştır haliyle 'Manga' denen çizgi romanlar bizim topraklarda, fakat seveni de tam sever 'Manga'ları. Geçen sene tanıştığım bir kızın koca bir rafı Manga ile doluydu mesela, "bir tane okuyayım dedim, işte gördüğün bu 'manga' rafı ortaya çıktı sonra", demişti hiç unutmam...

Bu sebeptendir ki Manga kültürüne dair 'pek sınırlı' bilgiye sahibimdir. Ancak şöyle ifade edeyim; eğer her Manga'nın konusu, şu Oldboy'un konusu gibiyse, aman çocuklardan uzak tutun; kitabevlerinin bir bildiği var demektir...

Oldboy'un yönetmeni Chan-wook Park'ın Oldboy'u, meşhur Japon Manga Oldboy'dan türettiğini düşünürsek, öyle zannediyorum ki yukarıdaki tezimin sağlamasını yapmış oluruz!..

***




Tarantino'nun Kill Bill'inde bir takım sahnelerin kendine has bir çekim tarzı vardı. Gönül ister ki ismini bileyim de söyleyeyim, gönül ister ki siz de ismini bilin doğrudan anlaşalım. Fakat ben izah etmeyi yeğliyorum:


Hani şu sessiz sahneler var ya... Hani sanki Asya'dan kopup gelmişler!.. İşte onlardan bahsediyorum. Karizmatik bir dövüş aleti, siyah giyinmiş adamlar ve bir söz söyledikten sonra durağan bir ses efektiyle kameranın oyuncuların suratından kayması anı... Sanki bir roman okuyormuşçasına, sessiz ama sert sahneler... Ağır çekimler, ama hızlı sahneler...

Kill Bill'deki Lucy Liu'nun ailesinin öldürülüşüne, çocukluğuna döndüğü sahneleri hatırlayın. Hani şu çizgi film modunda çekilmiş olan sahneler var ya, onları gözünüzün önüne getirin işte...

Psikolojik olarak bir hayli zorlayıcı sahneler bunlar, hele ki ABD sinemasına vurgunsanız, çoğu zaman altından kalkamazsınız bu sahnelerin; yorar sizi...

İşte Oldboy'da bu teknikle çekilmiş bir film. Aslında 'çekilmiş' deyip, topu kameramana atmak biraz yanlış olabilir; diyaloglar, müzik, oyunculuk... aslında filme dair her teknik, işte bu tarzın eseri.

Manga okumasını sevenler Oldboy'u pek beğeneceklerdir; zira film Manga'nın kare kare beyaz perdeye aktarımı gibi...

***

Nuri Bilge Ceylan, Bir Zamanlar Anadolu'da filminin akabinde Yekta Kopan ile, NTV için bir röportaj yapmıştı. Sinema ile ilgili kimselerin rahatlıkla göndermelerde bulunabileceği 'kültür membası' bir söyleşi gerçekleştirmişlerdi. Önümüzdeki yazılarımda mutlaka, bahsi geçen röportaj sayesinde N.B. Ceylan'dan alıntılar yapacağım. Ama bu yazı için sadece bir cümleyi ön plana çıkarmayı hedefliyorum.

"Sinemanın gittiği yeri görünce, kendimi fazlasıyla yalnız hissediyorum... Bana öyle geliyor ki sinema, üzerine en çok yaptırım uygulanan sanat dalı. Bir yazara romanının kaç sayfa olacağını söyleyemezsiniz, ancak sinemacı filmini belli 'normlarla' sınırlı tutmak zorunda kalıyor çoğu zaman. Bir sinema filminin süresi tartışma konusu olabiliyor, nasıl ve hangi tekniklerle çekileceği de elbette..."
(Röportajda bu fikri başka cümlelerle anlatıyor N.B Ceylan; benimkisi aklımda kalışları itibariyle aklımda kalanlar.)

İşte bu normların tamamen dışında bir film Oldboy. ABD filmlerinden, ya da amerikanize olmuş sinemalardan ırak bir film... Alışmakta güçlük çekebilirsiniz, ancak bir kere kaptırdınız mı kendinizi, tadından da yenmez!..

***
Dae-su Oh'un (Min-sik Choi) kimliği belirsiz kişilerce kaçırılıp, tam 15 yıl boyunca, içinde televizyonu olan ve orta sınıf bir otel odasını andıran bir 'hapiste' tutsak edilmesini ve ardından 'bir anda', hiçbir açıklama yapılmadan serbest bırakılmasını anlatıyor Oldboy. Dae-su Oh'un, bu esrar perdesini aralamak, kendisine bu hainliği yapanı bulup intikamını almak için tam 5 günü var! Ne eksik, ne fazla. Zaman akıyor ve bir yandan istediğine gittikçe yaklaşırken, beri yandan da önüne çıkan kafa karıştırıcı engellerle uğraşıyor Dae-su Oh. O filmin içinde uğraşırken, siz de beyaz perde önünde kafa patlatıyorsunuz filmin sırlarına... Bir süre sonra Dae-su Oh ile aranızdaki duvar eriyip ince bir zara dönüşüyor; siz Dae-su Oh oluyorsunuz, Dae-su Oh da siz!..

***
İşin aslı Oldboy, filmin yönetmeni olan Chan-wook Park'ın "İntikam Üçlemesi'nin" ikinci ayağı. İlk film: Boksuneun Naui Geot, üçüncü film ise: Chinjeolhan Geumjassi. Ben bu diğer iki filmi izlemedim. Ancak yorumlarda belirtildiğine göre Oldboy'un içerisinde ilk filme dair kimi hikayelerden parçalar mevcut. Aynı bakış açısıyla üçüncü filmde de ikinci filmden, yani Oldboy'dan kimi parçalar bulunabilir, bu da üçüncü ve birinci filmleri de edinmek ve izlemek için yeterli bir sebeptir!

***

*Kameranın -dolayısıyla izleyicinin- duvara dönüştüğü, ipincecik bir koridorda on beş kişinin hunharca dövüştükleri sahneyi ve bu sahnede kullanılan çekim tekniklerini çok beğendim.


*Bir insanın intikam uğruna gözünü karartabiliyor oluşunu sevdim.

*Aynı insanın 'son derece makul' bir sebep ile, süt dökmüş kediye dönüşünü daha çok sevdim.

*Manga nedir, bir nebze olsun bir şeyler anlayabilmiş olmak hoşuma gitti.

*Dünyanın bir ucundan bir film izlemiş olmayı sevdim.

*Meselesi olan bir film izlemiş olmayı sevdim.

*Ahtapotların çiğ çiğ yeniliyor oluşlarına inanmak istemiyordum; inandım.

*Filmin ismini sevdim.

*Oyunculukları -bilhassa Ji-tae Yu'nunkini- çok beğendim.

Ji-tae Yu

Kalitesi ve gerilimi yüksek, kaçırılmayacak kadar güzel bir film... Önerilir!

Kapanışı filmi izleyenlerin anlayacağı güzel bir şiirle yapalım:
-Solitude-

LAUGH, and the world laughs with you; 
Weep, and you weep alone.  For the sad old earth must borrow it's mirth, 
But has trouble enough of it's own.  Sing, and the hills will answer; 
Sigh, it is lost on the air.  The echoes bound to a joyful sound, 
But shrink from voicing care. 

Rejoice, and men will seek you;  Grieve, and they turn and go. 
They want full measure of all your pleasure,  But they do not need your woe. 
Be glad, and your friends are many; Be sad, and you lose them all. 
There are none to decline your nectared wine,  But alone you must drink life's gall. 

Feast, and your halls are crowded;  Fast, and the world goes by. 
Succeed and give, and it helps you live,  But no man can help you die. 
There is room in the halls of pleasure  For a long and lordly train, 
But one by one we must all file on  Through the narrow aisles of pain.

Ella Wheeler Wilcox



Dip Not: Filmi izleyip de beğenenler için önerim; muhakkak 2010 Güney Kore yapımı Akmareul Boatda isimli filmi izlemeleridir.


21 Temmuz 2011 Perşembe

Kingdom of Heaven


'Balian de Ibelin', Orlando BLOOM



Savaş filmi yapmak, deontolojik değerlere sahip sinemacılar için zor iştir. Zira savaş dediğin iki ucu boklu değnek olduğundan, her iki uçtaki boka da aynı mesafede yaklaşmasını bilmelisin. The 'Kingdom of Heaven' da, işte bunu becermeye en çok yaklaşmış savaş filmlerinden.

'The Departed', 'London Boulevard' ve 'Body of Lies' gibi üst düzey aksiyon filmlerinin başarılı senaristi William Monahan'ın kaleminden çıkma; 'Gladiator', 'Black Hawk Down', 'American Gangster' gibi seyircinin ilgisini üzerine çekmeyi iyi bilen filmlerin yönetmeni Ridley Scott'un imzasını taşıyan bir savaş filmi 'Kingdom of Heaven'.

Konusu; 'haçlı seferleri'... Zor konu. Hele yapıldığı dönemi dikkate alacak olursak-yıl 2005-, sanırım işin ciddiyetinin daha iyi farkına varırız. Biraz düşünelim o dönem dünyada neler oldu, diye.

***
Film ekibi, filmin çekileceği yer olan Fas'a iner. Hazırlıklar başlar, set son kez gözden geçirilir, çekimler başladı başlayacak Daily Telegraph gazetesinde bir haber: "bu film açık seçik Bin Ladin'e sataşıyor!"... Set ekibi şokta. Düşünün, İslam dünyasının (belki de 'Arap dünyasının' demek daha doğru olur) Hıristiyan dünyası ile (belki de 'ABD ile' demek daha doğru olur) en 'elektrikli' olduğu dönemde, güvenliğinizin tam olarak sağlanıp sağlanmadığından emin olamadığınız bir yerde, Haçlı seferleri üzerine bir film çekiyorsunuz ve böyle bir haber yapılıyor hakkınızda -hem de bu haber Daily Telegraph gazetesine ait.

Liam NEESON ve Orlando BLOOM

'Kovboylarla dolu bir kasabada, kafada kıpkırmızı elma ile dolaşıyor olmaktan beter bir durum!..'

Hollywood'un hararetlenmiş yapımcı odalarında yapılan uzun süren toplantıların ardından, filmin senaryosunun dünya basını ile paylaşılması yönünde, sağlıklı bir karar çıkıyor. 

Her şey bitti, artık gönül rahatlığı içerisinde filmimize devam edebiliriz, derken bir ikinci şok, set ekibini bu sefer daha derinden vuruyor. UCLA Hukuk Fakültesi eğitim görevlisi Profesör Doktor Khaled Abou el Fadl film üzerine kaleme aldığı bir yazıda aynen şöyle bir ifade kullanıyor: "Bu filmin insanlara, Müslümanlık'tan nefret etmeyi öğrettiğine inanıyorum. Gözlerde Müslümanlara dair; 'aptal', 'derin konular hakkında düşünmesini bilmeyen', 'geri kafalı' ve 'engelli insanlar' imajı uyandırmak asıl amaç..."

Orlando BLOOM ve Jeremy IRONS

Film ekibine ve yapımcılarına yönelik ikinci darbe!..

Tüm bu eleştiriler, haliyle Fas Kralı IV. Muhammed'i de son derece etkiliyor. Bereket; Fas, her ne kadar bir krallık da olsa, mümkün olabildiğince 'modern' bir krallık... IV. Muhammed hemen ipleri ele alıyor ve Ridley Scott'a ve tüm sete özel güvenlik tahsis ediyor.

İşin beni düşündüren kısmı şurası:

Ben filmi izlerken İslam'a, dolayısıyla Müslümanlara karşı herhangi bir sataşma, aşağılama göremedim.

Kimi Batı cephesi üstünlükleri var, yok değil. Mesela şu Kudüs'ün Balian tarafından savunulması sahnesinde, zayıflığı her halinden belli olan; kralını yitirmiş, asker açığı olan(...) bir Haçlı ordusunu arkasını almış Balian'ın, Kudüs'ü savunurkenki savaş stratejisi çok zekice. Öyle ki "Kudüs akşama bizimdir!" diyen Selahaddin Eyyubi'nin ordusu, Kudüs kapılarında beklemedikleri bir direnç ile karşılaşıyor... Bu bir nebze, evet, küçük düşürücü bir olaydır... Ancak benim bunu bir çeşit 'Müslüman aşağılaması' olarak alabilmem için, işin gerçeğini bilmem lazım. Yoksa kim karar verebilir ki, bunun bir sataşma olduğuna?.. Ya gerçekten durum buysa?.. Hiç mi görmedik, çocuklarımıza anlatmadık, okullarda ezberleyip tahtada birbir sıralamadık 'on kişilik' orduların 'yüz binleri' devirdiğini?


Devam ediyorum: 

Film biter, dünyaya dağıtımına başlanır ve Beyrut'ta bir sinema salonundaki gösterimi sırasında, 'heyecan verici' bir olay yaşanır. Filmin bir sahnesinde Selahaddin Eyyubi, savaş alanında yere düşmüş bir Haç'ı, yerden kaldırıp, dik bir biçimde masaya koyuyor. İşte bu ağır çekimde verilen sahne Beyrutlu'ları heyecanlandırmış olacak, salondaki çoğu kimse ayağa kalkıp Selahaddin Eyyubi'nin bu hareketini alkışlıyor -gerçekten dini duyguları kabartmasını bilen bir sahne; tabii Müslümanlar için.

Ghassan MASSOUD, Selahaddin Eyyubi rolünde
Buna benzer hadiseler, farklı Müslüman ülkelerde de yaşanıyor ve işte tam bu sırada aklımdaki iki küçük bilgiyi birleştirme ihtiyacı duyuyorum: 

1-Ridley Scott, senaryoyu defalarca değiştirdiklerinden bahsediyor.
2-Senaryosu perdeye aktarılmadan tepki çeken bir Haçlı seferleri filmi, bittikten sonra Müslümanlarca ayakta alkışlanıyor.

Acaba senaryo, film çekilirken hafif değişikliklere uğramış olabilir mi?
Eğer uğradıysa bunda Muhammed IV'in Ridley Scott için özel olarak arttırdığı güvenlik önlemlerinin yahut film ekibine olan özel ilgi-alakasının bir etkisi olabilir mi?.. 

***
  • Metis Yayınlarının kataloğunda da bir kitabı mevcut olan (İran, Ketlenmiş Halk), Kolombiya Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmış Hamid Dabashi; filmin başından sonuna kadar hep film ekibiyle birlikte olmuş ve onlara faal olarak tarih danışmanlığı yapmış... Belki de sırf bu küçük bilginin hatırına filmin gerçekçiliğine inanmak lazım. Lazım mı gerçekten?..
  • Orlando Bloom'un, başrol için 30 kiloluk kas yapmasını takdir ediyorum.
  • Liam Neeson, Jeremy Irons ve Eva Green'i bir filmde, hep birlikte görmek güzeldi.
  • Edvard Norton'ın cüzzamlı kral, Kral Baldwin'i oynamasından önemli bir oyunculuk dersi çıkarmak gerekmiyor mu acaba?.. Adamın filmin kadrosunda olduğunu, film sonrası yaptığım araştırmalardan öğrendim. Bu kadar 'adını duyuramayacağı' bir rolü tercih etmesindeki sebep, adını duyurmakla işi olmadığı anlamına gelir mi ki?
    Edward NORTON
      Edward NORTON
  • Zekice tasarlanmış savaş sahneleri, bence doyurucuydu.
  • Böyle filmlerde niçin Fransızlar Fransızca, İtalyanlar İtalyanca konuşmazlar. Anladık film ABD filmi de, bu kadar mı zor ana diline uygun oyuncu seçimi yaparak filmi gerçek koşullarına uygun, dolayısıyla 'gerçekçi' hale getirmek?..


Balian: "Tüm bu zevale değer miydi? Kudüs'ün önemi nedir?"
S. Eyyubi: "Hiç bir şey... Her şey!"

20 Temmuz 2011 Çarşamba

J'ai Tué Ma Mère



Bu filmi anlatırken gelin biraz G.G Márquez'den, biraz Goethe'den, biraz Rimbaud'dan ve biraz da Bertolucci'den bahsedelim! Bakalım ortaya ilginç bir şey çıkacak mı?..

Hayat istisnalarla dolu. Hiç kuşkusuz! En güvendiğiniz genel yargı bile sizi yarı yolda bırakabilir. Bunu biliyoruz...
Elinizde tuttuğunuz kitabın en can alıcı sözünün altını; bir hayat boyu size eşlik eder, dara düştüğünüzde size 'el feneri' olur umuduyla çizersiniz... O cümle -özlü söz- o küçük kitaptan daha küçük bir kağıt parçasına aktarılır, oradan da başucunuza... Bakar bakar "dikkatli olmalıyım!", dersiniz, kendinizi beri yandan çimdiklikleyerek.

Gün olur öyle bir olay yaşarsınız ki, başucunuza altın harflerle kazıdığınız 'öğüt' ya da her ne ise, sizi büyük bir yanılgıya düşürür, açıkta kalırsınız...



Bu ne o sözün yanlışlığını gösterir, ne de sizin durumunuzla pek fazla bağdaşmamasını; yalnızca istisna taşına takılmıştır ayağınız, şans işte!..

Bu sebeptendir ki bir görüş aktaracaksam dikkatli olmamda yarar var!.. Bunun bilincinde olarak söylüyorum: "sinema ve edebiyatta, genç olmak bir avantaj değil, dezavantajdır!". Çünkü her iki sanat dalında da yaşadıklarınızın hem niteliği, hem de niceliği yaşınıza doğrudan bağlıdır ve anlatımınızın kuvvetlenmesi ancak çöp kutunuzun buruşuk saman kağıtlarıyla ve arka odanızın heba olmuş film makaralarıyla dolmasıyla gerçekleşebilecek bir olaydır.

Toy bir sinemacının toyluğu güzel olabilecek konuları kötü anlatımıyla piç etmesinden, toy bir yazarın toyluğuysa "Liseler Arası Sait Faik Edebiyat Ödülleri'ne", öğretmenlerinin teşvikiyle, bir öykü gönderiyormuşcasına kaleme aldığı ağır ve gerçeküstü benzetmelerle dolu cümlelerden belli olur.

Bu böyledir. Fakat, ne hoş ki istisnalar vardır!..

Bernardo Bertolucci mesela! 1940'ta doğmuş Bertolucci. Bir süre yalnızca şiir yazmış, sonra ani bir kararla sinema sektörüne girmiş. Pier Paolo Passoli'nin yanında çıraklık ettiği kısa dönemden sonra, tutmuş o da bir film yapmış. İlk eserini 62 yılında vermiş La Commare Seca, ikincisini ise 1964 yılında; Prima Della Rivolzione... Bu ikincisiyle kazanıyor ilk Oscar heykelciğini -kazanan filmi de olsa, yönetmenine say-.

Kaç yaşında? 24!..

İstisna...

Bu verdiğimiz 'sinema'dalından bir örnekti. Gelin bir de yazarlardan bulalım o aradığımız 'istisnamızı'...

İlk aklıma gelen örnek:

Günün birinde Almanya'da bir genç, bir roman yazar. Yıllardan 1774...

Bu roman öyle büyük bir salgına sebep olur ki toplumda; bir anda, tıpkı kitabın baş karakteri gibi mavi ceket-sarı pantolon giyen "aşık" gençlerin istilasına uğrar ülke... Kitabın basımıyla birlikte Almanya'da intihar vak'aları artar, toplum baştan aşağıya zedelenir!

Ben okudum bu kitabı. Okuduğum en muhteşem aşk kitaplarındandı. -Sulu öpüşmeler, tahrik edici 'aşkımsı' sözler arıyorsanız okumaya yeltenmeyin-

Adı da Die Leiden des jungen Werthers idi; Genç Werther'in Acıları.


Yazar? Johann Wolfgang von Goethe.


Yaş? 25.


İstisna!


Xavier Dolan, solda.



Peki tüm bunları niçin anlattım?


Bugün de bu insanlara 'ucundan kıyısından' benzeyen bir sinemacı ile karşı karşıyayız: Xavier Dolan.
Son filmi J'ai Tué Ma Mère-Annemi Öldürdüm.


Bir Goethe mi? Asla... Bertolucci? Bunu ilerleyen yıllarda göreceğiz. Ancak şimdilik şu kadarını söyleyebilirim ki; bu çocuk en azından deniyor. Edebiyatı sinemaya yansıtmaya, beyaz perdedeki görüntüleri de edebi bir dille izleyiciye algılatmaya çalışıyor. Bir şekil başkaldırı sineması da denebilir, yaptığına. En azından Ukde Sineması'nda gösterilen filmi için. Homoseksüel bir yönetmen olarak, homoseksüel bir genç yönetmen olarak; otobiyografik hikayesini anlatmaya çalışıyor. Olabildiğince çıplak haliyle... Bu bir başkaldırı değilse nedir?


G.G Márquez'in genç yazarlara bir numaralı öğütüdür otobiyografik anlatı: "hikayenizi fazla uzaklarda aramayın, yanıbaşınızdan yola çıkın anlatmaya", der.


Xavier Dolan işte bu yolu benimsemiş bir şekilde, homofobik annesiyle ettiği kavgaları, zaten hiç olmayan babasının yokluğunda yaşadıklarını, ergenlik döneminin yalnızlıklarını aktarıyor beyaz perdeye. "Ben buyum", diyor, "işinize gelirse!".


Anne 'Chantale' rolünde Anne DORVAL



***
20 Ekim 1854. Kuzey Fransa, Ardennes Bölgesi. Bourbon Sokağı, numara: 73. Küçük bir oğlan çocuğu doğar. İsmi Arhur Rimbaud...

Rimbaud'nun babası annesini küçük yaşta terk eder. Anne Katolik yobazıdır. Oğlanı yatılı okullara yollar...

Anneyle edilen sert kavgalar, bitap düşmüş bir beden, yalnızlık, hastalık ve sıkıntı...

İyi bir şair olmak için yeter de artar bile!

Arthur Rimbaud. Paul Verlaine aşığı bir genç şair... İlk şiir kitabı 1873'te, Rimbaud henüz 19 yaşında iken basılır... Verlaine ile tanışır. Verlaine'i tavlar ve karısını terk etmesini sağlar. Uzun süre iki eşcinsel aşık Almanya-Belçika dolanıp dururlar... Nereye gitseler homoseksüel oluşları sebebiyle dışlanır, horlanırlar...

Büyük aşkları her zaman büyük kavgalara sahne olmuştur. Bir gün artık dayanamayan Verlaine, Rimbaud'nun üzerine tabancayla ateş açar. Rimbaud kurtulur... Verlaine ise hapse atılır...

Sonra tek bir kez karşılaşırlar. Bu son görüşmeleri olacaktır ve Rimbaud, o tarihten itibaren bir daha asla şiir yazmayacaktır...

Bu hayatta öldürülecek tek kişi, kendi içindeki düşmandır.
O düşmanı dizginlemek 'sanat'tır.
Ne kadar sanatçıyız?

***
Xavier Dolan'ın hikayesi de Rimbaud'nunkinin bir benzeri. Hatta ben tüm filmi sanki Rimbaud'nun hayatını izliyormuşum gibi izledim. Annesiyle sürekli kavga eden bir homoseksüel genç var ortada. Hikayenin ortası işte tam burası.

Öyle kavgalar ki bunlar, hayatta çözülemezler. Öyle ki film bitince annenin haklı olduğu toplamda 10 kavga, Xavier'nin haklı olduğu yine toplamda 10 kavga sayabilirsiniz. İki uç var yani. Her ikisi de kendi halinde. Orta yol bulmaları imkansız, çünkü hiç anlaşamıyorlar. Birbirlerine açıklayacak bir şeyleri de yok. Dedim ya; imkansız kavgalar ediyorlar. Tamamen anlam karmaşalarından doğan!..

***

Çok süper bir film mi? Hayır, kesinlikle değil!.. Ancak iyi bir başlangıç. 'Güvenilir bir çek'. Umut vaat eden bir film. Geleceğe dair önemli mesajlar veren. Ben süper filmler yapacağım, bana güvenin, diyen...

Onun dışında aksayan bir film var ortada. Bir anne ile homoseksüel evladının kavgaları. Klasik bir amerikan filmi edasıyla ilerleyen bir film var gözler önünde... Hani şu Leonardo Di Caprio'nun Robert De Niro ile oynadığı This Boy's Life misali bir anlatı. Ama dediğim gibi sıkışıp duruyor. 

Bu genelde anlatıcının, anlattığı olayı yaşamaya koyulup, ne yaptığını unutmasıyla ortaya çıkan bir olaydır. Sanatsal yan ortadan kaybolur. Kendi hikayesini anlatan anlatıcı o kadar sinirlenmiştir ki olaya, iki saatlik hikayesinin büyük bir bölümünü, o sinirlendiği şeyden hıncını almakla çar çur eder. Anlatıcı zevk alır muhakkak bu işten, ancak seyirci ne olup bittiğini bir türlü anlamaz. Hele söz konusu olan olay bu tip bir ergen meselesi ise. Çoğu yetişkinin bir çok 'anne-oğul kavgası sahnesinde' filmden koptuğuna kalıbımı basarım. Bu bir tür anlatım sıkıntısı.

Ve işte J'ai Tué Ma Mère'de de buna benzer bir sıkıntı söz konusu.

Onun dışında stili, kamera hakimiyeti muhteşem Dolan'ın. Zaten baş rol oyuncusu olarak kendisini canlandırdığından, rolüne de hakim. Tekrar ediyorum, çatlak ergen erkek sesini muhteşem bir biçimde yansıtmış. -Gerçi bu yazıyı yazabilmek için izlediğim röportajlarında da sesinin filmdeki gibi olduğunu fark ettim, ne desem bilemiyorum-

*Quebec aksanlı Fransızca'yı sevemedim. Bir ABD'linin Franszıca konuşmasına benziyor kulağa doluşu.
*Bizim de henüz on dokuz yaşında bu filmi yapan Xavier Dolan gibi genç sinemacılara ihtiyacımız var.
*Bunun için gerçek manada acılara ihtiyacımız var.
*Ve tabii bir de bizi destekleyenlere.