25 Ekim 2014 Cumartesi

Side Effects




Oscar Wilde Gizli Olmayan Sfenks başlıklı kitabında şöyle diyor: "Kadınlar sevilmek için yaratılmışlardır, anlaşılmak için değil..."

Bu doğru. 

Ne tür bir ilişki yaşıyor olursanız olun bir kadınla, muhakkak günün birinde şu ikilemle karşılaşacaksınız... Onu ya seveceksiniz, ya da anlamaya çalışacak. Anlarsanız ondan kopacaksınız, severseniz de onu asla anlamayacak. Eğer bu ikisini bir arada yapmaya çalışırsanız, bir türlü anlayamadığınız bu kadından yine, sancılı, bol gözyaşlı, hatta belki de "kanlı" bir biçimde kopacaksınız. Sevmek ve anlamak, ikisi bir arada kadınların konusu değil, olamaz da.

***

Side Effects 2013 yapımı bir ABD filmi. Filmin yönetmen koltuğunda Ocean's serisinden ve Traffic filminden tanıdığımız Steven Soderbergh var. Solaris, Kafka, Erin Brokovich ve Benicio del Toro'nun başrolünü üstlendiği Che ikilemesini de, bu önemli yönetmenin filmografisini sayarken es geçemeyiz. 

Film Rooney Mara'nın oynadığı Emily Taylor karakterinin kocasının hapisten çıkmasıyla başlıyor. Kocası hapisten çıkmasına rağmen Emily bir şekilde depresyona giriyor. Başta bu psikolojik bozukluğun tamamen normal olduğunu düşündürtüyor film izleyiciye. Daha doğrusu; tabî geliyor Emily'nin yaşadıkları. 

Ancak sonradan anlaşılıyor ki, Emily'nin yaşadığı depresyon, tahmin edilenden çok daha derin...

Dikkatli izleyici refleksi olarak doğrudan bunun nedenlerini düşünüyoruz. 

İntihara teşebbüs eden bir kadın olarak Emily'yi bu kadar dibe çeken ne?

Düşündükçe kocasının neden hapishaneye düştüğünü öğrenmeye çalışıyoruz. Öğreniyoruz da. Fakat hayır, Emliy'nin bu berbat halinin kocasının hapishaneye düşüş sebebiyle yakından uzaktan alakası yok.

Derken Emily, şu az önce bahsettiğim intihar teşebbüsünü gerçekleştiriyor. Soluğu biz de Emily'le birlikte hastanede alıyoruz. Ve hastanede, filmin diğer başkarakterini tanıyoruz: Dr. Jonathan Banks.

Jonathan Banks rolünü Jude Law, harikulade bir biçimde oynuyor. 

Dr. Banks, Emily'nin intihara teşebbüs ettiği gece ayaküstü Emily'le konuşuyor. Emily Banks'e "Kocam hapishaneden yeni çıktı, bir an için kendimi kaybettim, bir daha olmaz, ben sağlıklı biriyim, lütfen hastaneden bu gece taburcu olmama izin verin" gibisinden şeyler söylüyor ve Banks de Emily'den aldığı "Haftada 3 kez muayenehanenize gelecek, sizinle durumum hakkında konuşacağım" sözü karşılığında Emily'nin taburcu olmasına müsaade ediyor.

Seanslar başlıyor. Emily ile Banks düzgün bir biçimde, aksatmadan Emily'nin sıkıntıları üzerine konuşuyorlar ama Banks çözemiyor... Banks'in çözemediği Emily'nin gerçekten neyi olduğu!

Bunun üzerine Banks, tam o sırada tesadüfen Emily'nin daha önce de bir psikoloğa göründüğünü öğreniyor ve soluğu psikoloğun yanında alıyor: Dr. Victoria Siebert.

Catherine Zeta-Jones tarafından harika bir şuhlukla oynanan Dr. Siebert, o her zamanki soğukkanlılığıyla Dr. Banks'e birkaç ilaç önerisinde bulunuyor; bu önerilerden biri Ablixa isimli bir ilaç. Piyasaya yeni sürülmüş, nedir ne değildir tam bilinmiyor. 

İlaç işi Dr. Banks'in kafasına yatınca, Emily ilaçları almaya başlıyor. 

Beklenmedik olan; Ablixa isimli bu ne idüğü belirsiz ilacın Emily'de uyurgezerlik yaptığı. 

İşte filmin adı Side Effects, yani Yan Etkiler, buradan geliyor.

Ve bir de üstüne Emily, ilacın etkisindeyken kocasını bıçaklayıp öldürünce, işler iyice sarpa sarıyor.

Emily hapishaneye, Dr. Banks de hastasına tedbirsiz ilaç vermekten içeri düşme tehlikesiyle yüz yüze.

***

Buradan sonrası tam anlamıyla izlemelik.

Şöyle özetleyelim, Dr. Banks'in Emily'nin ruhsal bozukluğunu araştırdıkça öğreneceği daha pek çok şey olacak.

Ablixa ilacı, nereden çıktı mesela? Ya da Emily gerçekten hasta mı? Ya da Dr. Siebert'in büyük sırrı ne?

***

Muhteşem ötesi bir film değil, ancak izleği çok yüksek. Anlatılması pek de öyle kolay olmayan bir konuyu, bir hayli iyi anlatmış yönetmen ve senarist.

106 dakikalık bir görsel şölen demek zor, ama zihin açıcı, enteresan bir film.

Boş vaktiniz varsa ve bir gizemi ilmek ilmek çözmek istiyorsanız, her ne kadar "çooook tahmin edilemez" bir finali olmasa da, buyurun izleyin! 

14 Ekim 2014 Salı

Constantine


Constantine - 2005 / Francis Lawrence

Marvel Comics ile birlikte ABD'nin en değerli çizgi roman şirketi olan DC Comics'in başyapıtı sayılabilecek Hellblazer isimli eseri, 2005 yılında Warner Bros tarafından sinemaya uyarlandı. 

Başrollerinde Keanu Reeves, Rachel Weisz, Shia LaBeouf ve Djimon Hounsou gibi şöhretli aktörlerin olduğu bu filmin adı "Constantine".

***


Filmin bir ABD çizgi roman uyarlaması olduğunu bilmek, içerisinde fantastik birçok öge ve karakter barındırdığını anlamaya yeter.

Batman ve Superman'i düşünelim... 

Filme soyadını veren John Constantine (Keanu Reeves), ha babam sigara tüttürmekten ömrünün son iki ayına girmiş, doğaüstü yetilere sahip bir "kahramandır".

İkiz kız kardeşinin intihar sonucu ölmediğini kanıtlamaya çalışan Dedektif Angela Dodson (Rachel Weisz), John Constantine'den yardım ister. 

Dedektif Angela'nın kız kardeşinin intihar neticesinde ölmediğine olan inancı tamdır; çünkü kız kardeşi ağır Katoliktir ve intihar, Katolik mezhebince, tıpkı İslamiyette olduğu gibi, günahtır. Kız kardeşi asla böyle bir şeye yeltenmez. 

Peki o zaman ne?.. Nasıl öldü Angela'nın kız kardeşi?

İşte bu sorunun cevabını da John Constantine verecek. 

İyi de nasıl? John Constantine kim ki, koca dedektif işin altından kalkamayıp bu adamın kapısını çalıyor?


John Constantine, mistik bir takım özellikleri olduğu herkesçe bilinen, yakışıklı, durmadan sigara tellendiren bir adam. "Mistik özellikler" derken, bunun etrafta anıldığı hali olduğunu söylemeliyiz. Constantine'in asıl özelliği, dünyaya yolu düşmüş İblislerin kıçına tekmeyi basmak!

Peki bu akla mantığa yatıyor mu?

1- Bu bir çizgi roman. Flaubert gerçekçiliği beklemek, hayal kırıklığına sebebiyet verir.
2- Aslında John Constantine'in bu mistik yanı, bir açıklamaya bağlanmamış değil. Nedir? Şöyle: Constantine genç yaşta intiharı denemiş ve ölmüş. Ancak gittiği cehennemden tekrar dünyaya gönderilmiş. Doğaüstü yetenekleri sayesinde İblislerle savaşırsa, kendisine öldüğünde bu sefer cennette bir yer edinebileceğine inanmış. 

Mesele üç aşağı beş yukarı böyle. Daha fazla anlatıp keyif kaçırmayalım.

***


Birkaç dağınık not:

1- Sigarayı bırakmış, sigara içmeyen, sigaraya başlayıp başlamamak arasında git-geller yaşayan kimseler, bu filmi izlemesinler. Keanu Reeves sürekli sigara içiyor ve "içiyor"... Yani çok güzel içiyor. İnsanın gerçekten canı çekiyor. (Reeves film boyunca 13 kez sigara yakarken görülüyor.)

2- Filmin Norveç'teki Bergen Sineması'nda yapılan galasına, 666 kişi katılmış... Düşündürücü!

3- Rachel Weisz, ölen ikiz kardeşin ölü halini oynarken gerçekçi olabilmek adına, birçok kez morga girmiş rolüne çalışırken.

***

Akıcı bir film. Aksiyonu bol, gerilimli ve fantastik film sevenler kaçırmasınlar. 


10 Ekim 2014 Cuma

Enough Said



Enough Said (2013) - Nicole Holofcener


Sevgiliniz, bir arkadaşınızın eski sevgilisi olsaydı ne yapardınız?

Tabii ki bunu bilirdiniz. Ama ya bilmeseydiniz?

Şöyle söyleyelim: İşiniz aracılığıyla bir arkadaş edindiniz. Bu "yeni" arkadaşınız, aynı zamanda sizin hemcinsiniz. Ona dair hiçbir şey bilmiyorsunuz. Onun hayatını keşfederken öğreniyorsunuz ki, eski sevgilisi sizin şu andaki sevgiliniz.

Peki ya o zaman ne yapardınız?

***

2013 yapımı Enough Said işte bu fikirden temelleniyor.

Eva (Julia Louis-Dreyfus) orta yaşlı bir masözdür. Özel müşterileri vardır. Masaja ihtiyacı olan kimseler onu ararlar, o da bu kimselerin evine gidip onlara masaj servisi sunar.

Eva bir gün arkadaşları vasıtasıyla katıldığı bir davette, Albert (James Gandolfini) isimli bir adamla tanışır. Aralarında hemen bir elektrik doğmaz aslında, ama bir şekilde yolları kesişecektir.

Eva aynı davette, kendisinin pr'ını yapar. Tanıştığı kimselere masöz olduğundan bahseder ve bu kimselere kartvizitini takdim eder.

Kartvizitini verdiği kadınlardan biri Marianne (Catherine Keener) isimli orta yaşlı bir şairdir. 

Marianne, tanıştıkları davetten kısa süre sonra Eva'ya ulaşır ve kendisine masaj servisinden yararlanmak istediğini söyler. 

Aynı dönemde, Eva'yı "o gece"ye davet eden bir kadın arkadaşının Eva için bir sürprizi vardır: "Albert senden çok etkilenmiş, telefon numaranı istiyor. Ne dersin?"

İşte böylece Eva hem Albert'le, hem de Albert'in eski karısı Marianne ile ilişki kurmaya başlar. Albert ile sevgili olur, Marianne ile ise yakın arkadaş.

Eva, başlarda pek ilgi duymadığı Albert'ten fevkalade etkilenmeye başlar. Onunla güzel zaman geçirir. Albert hafif tombul ama oldukça sempatik bir adamdır. Naziktir, iyi niyetlidir ve her şeyden önce dürüsttür.

Bir takım kusurları vardır Albert'in, bu doğru; ne var ki Eva bunları pek görmez. 

Ancak Albert'in kimi özellikleri zamanla Eva'nın gözüne batmaya başlayacaktır. Bu "rahatsız olma" durumu da, Marianne'ın ayrıldığı ve "iyi ki ayrılmışım" dediği eski eşinin, aslında Albert'in ta kendisi olduğunu fark etmesiyle gerçekleşir. 

Marianne Albert'ten o kadar kötü bahseder ki, Albert'in kimi özellikleri, Eva için yavaş yavaş kusur haline gelmeye başlar. Albert'in başlarda sempatik bulduğu göbeği, fısıldayarak konuşamaması...vb. bir takım özellikleri, artık Eva için ciddi sorun teşkil etmektedir.

Bunları Eva hiç bağırarak söylemez, daha çok "hissettirir". Sanki hiç takmıyormuş gibi bu özelliklerle, hem de eşin dostun içinde alay eder. 

"Hani öküz gibi horluyorsun ya, işte o zaman çok tatlı oluyorsun sevgilim!" gibisinden cümleler, minik kahkahalar eşliğinde havada uçuşmaya başlar. 

"Ne yani? Ne demekti şimdi bu?!"

Ve tabii bir gün, Eva'nın Marianne ve Albert'le aynı anda görüşüyor olduğu, Marianne ile Albert hakkında mütemadiyen konuşuyor olduğu ortaya çıkacaktır. O zaman da işler sarpa saracaktır...

***

Çok tatlı ve samimi bir film. Abartılı hiçbir yanı yok. Senarist-yönetmen de ayağını hep yorganına göre uzatmış.

Filmin en takdir edilesi birinci yanı bu.

İkincisiyse sadece senaryoyla alakalı. 

Nicole Holofcener. 

Bu ismi, ne yalan söyleyeyim, ilk defa duyuyorum. Birkaç tane filmi ismen de olsa tanıdık geliyor aslında. Ama hiçbirini izlemedim.

Diğer filmleri de Enough Said kadar başarılı mı, bilemem. Ama en azından Enough Said'in senaryosu, bence üzerinde çalışılası, düşünülesi...

Filmin geçişleri, senaryonun akıcılığı ve karakterlerin üç boyutluluğu gerçekten harika. 

Üzerinde çok çalışılmış bir senaryo... Romancı titizliğiyle ele alınmış.

Filmin bilhassa diyalogları çok akıcı. Rahatsız edici tek kelime, tek diyalog yok. 

İlla bir kulp takacaksam; Eva'nın, kızının arkadaşıyla olan ilişkisini gereksiz bulduğumu söyleyebilirim. Ama bu ilişki hikayeyi zayıflatıyor ya da yavaşlatıyor mu? diye sorsalar, gözüm kapalı "Kesinlikle evet!" diyemem.

Enough Said 2013 Filmekimi'nde gösterildi. Kaçırdığım filmler arasındaydı. Aslında bilerek gitmediğim desem daha doğru olacak. Hem oyuncularının şöhretli oluşu, hem de ABD filmi olması, bu filmin başka bir yerde nasılsa karşıma çıkacağına delalet ediyordu, ben de es geçtim.

Güzel bir zamanda izledim. Öyle denk geldi.

İlişkiler üzerine, kadınlar üzerine, kadınların düşünüş biçimleri üzerine kaçırılmaması gereken bir film.

Vaktiniz varsa izleyin.


9 Ekim 2014 Perşembe

7 Días en La Habana


7 Días en La Habana, 2012

2012 yılı Filmekimi kapsamında görmek istediğim filmlerin belki de en başında geliyordu 7 Días en La Habana... Biletim de vardı aslında, ama kaçırdım filmi. Ufak bir kafa karışıklığı / Filme hepitopu 5 dakika geç kalmak / Salona alınmamak... Well, Whatever, Nevermind.

Son senelerin furyası Paris Je T'Aime, New York, I Love You tarzı filmler çekmek diyebiliriz. Belirli bir şehirde geçen ve o şehrin hikayelerini anlatan filmlerden bahsediyorum... 

(2005 yapımı Anlat İstanbul, acaba bu tür filmler arasında kabul edilebilir mi? Bence bu pek mümkün.)

Şöyle bir saksıyı dürtünce, Woody Allen da aslında bu modaya uydu bir bakıma. Fark şu ki Paris, Je T'Aime, New York I Love You gibi filmlerde yönetmenler, o şehrin hikayelerini anlatmaya çalıştılar. Woody Allen ise "seçtiği şehirlerde geçebileceğine, geçmesi gerektiğine" inandığı hikayeleri... (Hatta kimi zaman saçmaladı da! Anadili İspanyolca olan Barselonalı karakterler falan...) Her neyse. 

Bir şehir seçip o şehrin filmini çekme modasının 2012 yılındaki eseri 7 Días en La Habana idi. Havana'da 7 Gün...

***

7 farklı yönetmenin Havana'dan geçen 7 öyküsünün bir melanjı 7 Días en La Habana. 

Laurent Cantet, La Fuente; Benicio Del Toro, El Yuma; Julio Medem, La tentación de Cecilia; Gaspar Noé, Ritual; Elia Suleiman, Diary of a Beginner; Juan Carlos Tabío, Dulce Amargo ve Pablo Trapero, Jam Session isimli bölümlerle 129 dakikalık filmi oluşturuyorlar.

Bu bölümlerin hepsinin çok takip edilesi ve zevkle izlenesi olduğunu söylemek güç.

Jam Session, Pablo Trapero

Aralarından iki tanesi hafızama kazınmış. Birincisi Jam Session isimli bölümüyle Pablo Trapero. Bu bölümün başrolünde Emir Kusturica, kendisini oynuyor. 

Havana Film Festivali'nde Onur Ödülü'ne layık görülen usta yönetmen, ödülü almak için Havana'ya gelir. Ödülü alacaktır almasına ama, aslında ödül pek de umurunda değildir. Kusturica ödülün kendisine takdim edileceği esnada sarhoştur ve onun asıl ilgisini çeken ödülden ziyade Küba'nın müziğidir. Dolayısıyla kendisine tahsis edilen şoförle birlikte festivalden ve festivalin organizatörlerinden kaçar, Havana sokaklarına dalar.

"Yerim ödülünüzü! Havana gibi bir yere gelmişim ben; siz beni alkışların, duvarların, kokteyllerin ve sinemadan anladığını zanneden bir avuç çakma entelektüelin arasına hapsediyorsunuz! Reva mı ulen bu bana?! Yok mu buranın sokakları? Bir daha hayatımın sonuna kadar göremeyeceğim gerçek insanları? Kaldırın şu sahte dekoru da, biraz gerçek Havana'yı göreyim!"

Yukarıda yazdıklarım, Trapero'nun bölümünün özetidir. (Abartmıyorum.)

***

Elia Suleiman, Diary of a Beginner

İlgimi çeken ikinci bölümse Elia Suleiman'a ait. Diary of a Beginner...

Bu bölümde yine Elia Suleiman'ın kendisini görüyoruz. O da bir sebepten Havana'ya yolu düşenler arasında.

Muhteşem bir ayna kullanımı göze çarpıyor bölümünün açılış sahnesinde. "Bu iş böyle yapılır, değil mi usta?" diye sanki Bertolucci'ye saygı duruşunda bulunuyor Suleiman. 

Trafik tabirinde "dört yol ağzı" diye adlandırabileceğimiz bir biçime sahip otel koridorunda, elinde valizi Suleiman, bir sola gidiyor, bir sağa ve sonunda "ne yapıyor bu adam?" ifadesini çehresinden okuduğumuz Kübalı bir müstahdemin eşliğinde orta yolu kullanıp odasına geçiyor. Henüz bu sahneden, zaten Suleiman'ın bölümünü nasıl okumamız gerektiğini anlıyoruz. "Sağa mı gitmeli, sola mı?

Bu soru aslında Küba ile ilgili son yıllarda yapılan "doğruluğu kendinden menkul" değerlendirmenin bir tür tezahürü gibi: "Küba artık sosyalist bir ülke falan değil, saçmalamayın. Zaten oraya gidince anlarsınız. Yok öyle bir komünizm. Fidel gitti, komünizm de bitti Küba'da." (Havana'da, Havana ile ilgili bir film çekip de "sağa-sola" dokunmamak zaten bir hayli güç olurdu...)

İlerleyen sahnelerde İsrailli Suleiman'ın yolunun neden Havana'ya düştüğünü anlayabiliyoruz. Suleiman Filistin - İsrail arası barışa bir katkıda bulunmak gayesiyle gelmiş (ya da getirilmiş) Küba'ya. Yani tamamen siyasi sebeplerle. Ama kendi bölümü boyunca tek kelime edemiyor, etmiyor ve sürekli etrafında olup biteni izleyen sessiz, şaşkın adam edalarında.

Bu bölüme dair çok fazla "spoiler" vermek istemiyorum. Çünkü gerçekten tüm filmseverlerin muhakkak izlemesi gerektiğine inandığım bir epizod.

***

Özetle filmin bence en büyük hatası, birazcık kopuk olması. Tam anlamıyla bir bütünlük arz etmemesi gerektiğini zaten biliyoruz. Filmin türünün olayı bu. Ona lafım yok zaten. Ama ne bileyim, sanki bir "rahatsız edici" uyumsuzluğu var yine de filmin. 

İstanbul'u bir kenara koyun, Adapazarı gibi çok daha minik ve açıkçası tektip bir ilçeye bile 7 farklı ülkeden adamı koysanız ve "Bu ilçenin hikayesini anlat" deseniz, ortaya çok farklı tonlar çıkar. Herkesin bir mekanı anlatışı, kendi imgelemindeki gereçlerle gerçekleşir ve bu imgelemin bir hududu yoktur. Olmaması da güzel olandır zaten...

Fakat buna rağmen, en azından filmin renkleri belki biraz bütünlük arz edebilirdi. Veya belki başka bir dizilim mümkün olabilirdi. A yönetmenin filminden sonra B'ninki değil de, acaba D'ninki mi gelseydi, gibi bir şeyden bahsediyorum...

Uzatmıyorum. 

Kötü bir film değil. Ancak Havana dendiği zaman nedense benim hayalimde hep çok daha "eğlenceli ve renkli" bir şehir canlanıyor. Kimseyi "senin hayalin neden böyle değil!" diye suçlayamam elbet. Ama Trapero'nun bölümü dışında o "rengi" hiç göremediğim için açıkçası üzüldüm. 

Çok önemli yönetmenleri bir araya getirdiği için yine de, 7 Días en La Habana, kanımca izlenmesi gereken bir film. 

15 Şubat 2014 Cumartesi

Captain Phillips


Captain Phillips-2013 (Paul Greengras)

Aden Körfezi, Somali Yarımadası'nda bulunan bir körfez. 2009 yılının Temmuz ayında bu körfezde bir Türk gemisi, "Horizon 1", korsanlar tarafından kaçırıldı.

Çok değil, Horizon 1 gemisinin Aden Körfezi'nde kaçırılışından 1 yıl sonra, 23 Mart 2010 tarihinde bu sefer içinde çok sayıda Türk mürettebatın bulunduğu "Frigia" gemisi yine Somali açıklarında kaçırıldı.

Yani bu Somali gemiciler için bela bir yer arkadaş. Son zamanlarda hele, iyice bela...

Şimdi soru şu: Mesela ben, basında çıkan tüm bu gemi kaçırma haberlerini okurken kendi kendime hep şöyle diyordum: "İyi de kardeşim, bu Somalililer neden son zamanlarda bu gemi kaçırma işine sardılar? Ya da acaba ezelden beri adamlar korsanlıklarıyla meşhurlardı da, haberleri anca mı bizim kulağımıza çalınmaya başladı?"

Kafasında benimkinde dönen sorulara benzer sorular dönen herkes, Captain Phillips'i izlesin. En azından bir fikir oluşuyor sorunun cevabına dair.  


***

MV Maersk Alabama isimli bir ABD gemisi, "tabii ki Somalili insanlara erzak yardımı götürmek için" (!) denize açılıyor. Geminin kaptanının ismi Phillips (Tom Hanks). 

Daha gemi yolculuğa çıkmadan kaptanın içine bir kurt düşüyor: "Ya korsanlar gemiyi kaçırmaya teşebbüs ederlerse..."

Nitekim öyle de oluyor. Muse, Bilal, Najee ve Elmi (sırasıyla Barkhad Abdi, Barkhad Abdirahman, Faysal Ahmed ve Mahat M. Ali), 4 Somalili korsan MV Maersk Alabama gemisine çıkmayı başarıyorlar. 

İlk denemeleri başarısız oluyor, ancak ikinci denemeleri başarılı. 

Yine de koskoca, teknolojik imkanlarla donatılmış gemiyi kaçırma konusunda başarısız olsalar da, daha sonra "en azından geminin kaptanını, gemide bulunan küçük bir filika içinde rehin alarak" emellerine erişiyorlar. 

Film de, Kaptan Phillips'e yardıma gelen Amerikan donanmalarıyla korsanların filikası arasında geçiyor. Pazarlıklar, çatışmalar ve bin bir türlü uyanık oyun.

Klasik bir ABD filmi. Büyük beklentilere gerek yok. Bir tür ABD propagandası. "Yardım yolladığımız dünya, bize ne kadar vahşi davranıyor, görün. Bizim askerlerimiz ne kadar cesurlar, ne badireler atlatıyorlar ve onlar birer kahraman!" ABD diretmesinin teknolojik ve sinematografik mahsulü.

Konu hakkında meraklı olan kişilerin merakını, ABD'nin işine geldiği şekliyle, yüksek bütçeli bir yapımla gidermek. Tüm amaç bu. 

Başrolde Tom Hanks. 

Film, En İyi Film dalında Oscar adayı. Sanırım şu "Oscar adayı etiketi yapıştırırsak filmimizi yabancı ülkelere daha rahat satarız, daha çok seyirci toplarız, propagandamızı daha rahat yaparız" kontenjanından aday. 

Kaçırmak bir şey kaybettirmez. Ama iki saat boşluğum var, yapacak daha iyi bir işim yok, diyorsanız,
yine de sizin bileceğiniz iş.

14 Şubat 2014 Cuma

August: Osage County


August: Osage County-2013 (John Wells)

Fransızların l'élément déclencheur ya da l'élément perturbateur dedikleri bir muhabbet vardır. Bu terim "düzeni bozan unsur" gibi Türkçeleştirilebilir. Mesela bir hikaye düşünelim. A, B ve C var hikayenin başrollerinde. A, B ile evli. C de bu mutlu çiftin arkadaşları. Her şey nizama uygun, her şey normal seyrinde ilerliyor... 

Sonra bir anda ortaya çıkıyor ki, A ile B'nin yıllar boyu öz evlatları olarak benimsedikleri D; meğer B'nin C ile olan yasak ilişkisindenmiş... Hikayenin bütün seyri değişiyor, nizam bozuluyor. İşte ortaya çıkan bu şoke edici gelişme, düzeni bozan unsur: L'élément perturbateur. 

***

Yazıya böyle çok bilmiş bir edayla başlamak istemezdim. Ancak bu "çok bilinen" ve tiyatro, edebiyat gibi metinden kuvvet alan sanatları icra eden kimselerce ihtimamla üzerine eğilinen "unsur"dan dem vurmadan bence August: Osage County filmini anlatmak imkansız. Çünkü August: Osage County tam olarak böyle bir "tüm dengeleri bozan olay"la başlıyor. 

Filmin başrol oyuncularından Julia Roberts. Meryl Streep'in
karakterinin kızı rolünde. Ağzı için: Maşallah!
Weston ailesinin evine konuk oluyoruz. Violet Weston çıkıyor önce karşımıza (Meryl Streep). Kendisi orta yaş üstü, ağız kanseri bir kadın. Kuvvetli bir karakteri var ancak biraz "selamünaleyküm kör kadı" açık sözlülüğünde. 

'Bilmeyenler için Selamünaleyküm Kör Kadı!'

Zamanın birinde adamın biri "ben asla yalan söylemem; gördüğümü söylerim, o denli açık sözlüyüm!" diye atıp tutuyormuş. Bir gün bu adam bir olaya tanık olmuş ve şahit sıfatıyla Kadı'nın huzuruna çağrılmış.

Adam Kadı'nın huzuruna çıkmış tabii. Kadının huzuruna çıkar çıkmaz bir de bakmış Kadı'nın gözünde bir şaşılık var. Kendini tutamamış,  daha ilk sözü: "Selamünaleyküm kör Kadı!

Adamı tabii hemen zindanlara atmışlar. Adam yıllar boyu içeride sürünmüş.

Bu hikaye de "dürüst olmak, açık sözlü olmak her zaman makbul olmayabilir..." diye yıllardır sağda solda anlatılır. 

'Violet Weston = Selamünaleyküm Kör Kadı!'

Uzun lafın kısası Violet Weston'da da böyle bir açık sözlülük, bir dürüstlük var. Ama tıpkı hikayede olduğu gibi, Violet ipin ucunu birazcık kaçırmış vaziyette. Öyle ki bu dürüstlüğü yüzünden millet artık Violet'tan illallah etmiş. Hasta, yaşlı da olsa, artık kimse ziyaretine gelmiyor Violet'ın. Ailesinden kimseler bile...

Onun bu zorluğu, onun bu hırpaniliği yavaş yavaş etrafındaki herkesi ciddi manada yıpratmış. Etrafındaki herkesi derken, en yakınındakileri, mesela kocasını da kastediyorum.

Bir gün, karısının bu huysuzluğu, bu hırpaniliğine artık daha fazla tahammül edemeyeceğini anlayan eşi, kendi canına kıyıyor. Teknesiyle açıldığı denizin ortasında, bir gece, ansızın... Gayet romantik bir ölüm.

Neyse. Tabii bu gelişmeyle beraber Weston ailesi maaile bir araya geliyor. Beraber ailenin babasını defnediyorlar, kendi din ve ananelerince ritüellerini yerine getiriyorlar... Falan fişmekan. 

Bir anda, bir ölüm ve pek de öyle birlikte takılmadıkları belli sayıları 10'a dayanan aile fertleri buluşmak zorunda kalıyorlar. 

Bir yaştan sonra hayatından artık tahammül edemediğin herkesi çıkarmaya çalışırsın ya. İşte öyle. Bu ailenin fertleri de, her ne kadar aralarında kan bağı da bulunsa, bir şekilde birbirlerinden "bilinçli olarak "kopmuşlar. Artık araya görüşmeyeli nice zaman girmiş ve sohbet edecek konularının haddinden çok birikmesi sebebiyle, konuşacak bir şeyleri kalmamış... Her birinin bir sırrı, her birinin içinde kalmış ve yıllardır patlamayı bekleyen öfkeleri var.

E böyle olunca da içten içe tahammülsüzlükler, karşı tarafa duyulan öfke, gizli nefretler ve doğrudan haz etmemeler ayan beyan ortaya seriliyor; tüm aile fertleri arasında filmin başlarından itibaren hissedilen gerginlik bir anda patlak veriyor, tabiri uygunsa "rezillik çıkıyor."

*** 

Bir filmde Meryl Streep oynuyorsa, o filmi bir şekilde izlemek gerekir. 

Bu filmde Meryl Streep'le beraber Julia Roberts da oynuyor. Hatta Sherlock dizisinin hayranlarının pek sevdiği Benedict Cumberbatch'ten tutun da Juliette Lewis'e, Sam Shepard'a ve Muhteşem Ewan McGregor'a kadar birçok aktör-aktris filmde boy gösteriyor... Yani filmin oyuncu kadrosu mükemmel.

Meryl Streep... Her zamankinden bir nebze kötü bu sefer.


Gelelim yönetmenliğe. 

Film Yönetmenliği dersimin hocası bize koca bir dönem, ha bire şu cümleleri tekrar etmişti: "Kimi sahnelerin yönetimi, öğrenilebilir... Mesela toplu yemek esnasında, masa başı sahnesi. 10 kişi bir masanın başında oturuşmuş yemek yiyorlar ve aralarında sohbet ediyorlarsa; ve sizin de bu sahneyi çekmeniz gerekiyorsa, muhtemelen elinize yüzünüze bulaştırırsınız. Ama eğer işin mantığını bir kere çözerseniz, o zaman bir ömür benzer sahneleri hiçbir zorluk çekmeden rahatlıkla çekebilirsiniz. Bunun için tabii iyi bir çekim senaryosuna ihtiyaç var. Ayrıntılı, üzerinde çok çalışılmış bir çekim senaryosuna..."

August: Osage County filminde bir hayli uzun süren bir masa başı sahnesi var. Ailenin neredeyse bütün fertleri, ailenin babasının ölümünün ardından tek bir masa başında yemek yiyorlar. Kimi zaman hüzne boğuluyorlar sessizleşiyorlar (az konuşuyorlar, diyelim), kimi zamansa birbirlerine öfkelenip bağırıp çağırıyorlar. 

Bu çekilmesi bir hayli zor duran sahne, bence yönetmen John Wells tarafından iyi kotarılmış. 

En nihayetine August: Osage County bir tiyatro piyesinden beyaz perdeye uyarlama. Dolayısıyla böyle uzun bir sekans, tiyatro sahnesinde çok rahat verilebilir. Ama üçüncü boyutun muhakkak yaratılması gereken sinemada, böylesi bir sahneyi çekmek pek de öyle sanıldığı kadar kolay değil...

Dolayısıyla John Wells'e eyvallah..!

'Bir parantez Meryl Streep'e...' 

Tabii ki çok iyi bir oyuncu. Hollywood'un belki de gelmiş geçmiş en başarılı kadın oyuncusu. Hiç kuşku yok. Ancak nedense bence bu filmde olmamış... Bunu herhangi sansasyonel unsura bağlamak gibi niyetim yok. "Her performansıyla her sene Oscar'a aday gösteriliyor, burnu kalkmış!" falan gibi densizliğe girmeyeceğim. En nihayetinde mevzu bahis ettiğimiz kişi Meryl Streep. Ancak ne bileyim. Biraz zorlamış mı? Yoksa kimi sahnelerde bir hayli iyi olan performansını filmin geneline yayamamış, demek daha mı doğru olur bilemiyorum.

Julia Roberts başarılı ama bence Oscar şansı hiç yok. Meryl Streep de büyük ihtimalle Oscar'ı bu sene alamayacak. Sorun değil. Zira kendisinde 59523942 adet heykelcik var önceki yıllara ait.

Benedict Cumberbatch filmde ailenin pek de sevilmeyen,
hor görülen, küçük sünepesini oynuyor. 

Ewan McGregor tabii ki yine muhteşem. Çok sade, çok basit oynamış. Hiç bir abartı yok. Hiçbir büyüklenme çabası yok. Gayet haddini bilen bir performans.

'Son Söz.'

August: Osage County filminin bir tiyatro oyunundan uyarlandığını bilerek filme gitmenin sağlıklı olacağı kanaatindeyim. Çünkü bence hem teknik, hem de yaratıcı ekip bilhassa metnin "tiyatro sahnesindeki versiyonundan" uzaklaşmamak, eserin kısıtlı seyirci kitlesi tarafından solunmuş havasını kaçırmamak için ellerinden geleni yapmışlar. 

Julia Robert ve Ewan McGregor ayrılık aşamasında olan karı-koca rolündeler.

İnsanların hırslarına, sırlarına ve öz ailesinin mensubu da olsa ikinci kişilere karşı beslediği samimi olmayan duygulara dair; basit tekniklerle çekilerek beyaz perdeye aktarılmış bir tiyatro oyunu... Evet, bence August: Osage County filmini anlatan en güzel özet bu. 

Dip Not: Filmin müziklerini Gustavo Santaolalla yapmış. Biraz araştıran herkes bilir ki Gustavo Santaolalla'nın yaptığı tüm soundtrack'ler bir hayli başarılıdır ve her koşulda edinilip evde-sokakta özetle her yerde dinlenir. (Dinleyiniz: 21 Grams, Amores Perros, Babel ve Diarios de Motocicleta filmlerinin soundtrack'leri.)

Her


Her-2013 (Spike Jonze)


ANNEANNE / DEDE: "Şu zamane gençliğini hiç anlamıyorum. Ellerinde sürekli bir telefon. Uyanınca telefon, yemek yerken telefon, yatarken telefon... Adam gibi konuşamıyoruz bile artık hiçbiriyle. Ne zaman karşımıza alsak, bir muhabbete dahil etmek istesek, 'bize biraz hayatını anlat' ya da 'nasıl geçti günün' desek, bizi umursamıyorlar; sürekli ellerindeki telefonla meşgul oluyorlar. Utanmasalar telefonlarıyla evlenecekler! Bu kadar da olmaz!"

SPIKE JONZE: "Hımmm. Dur bakayım. Galiba benim aklıma bir senaryo fikri geldi!"

***

2013 yapımı Her filmi, bizim zamanımızda geçmiyor. İleri teknoloji, insanların artık aşırıya kaçmış asosyalliği... bütün bunlar birleşince filmin günümüzden ileri ama aslında bizim zamanımıza pek de uzak olmayan bir tarihte geçtiğini söyleyebiliriz.

Theodore (Joaquin Phoenix), günümüzde olup olmadığından emin olmadığım bir mesleği icra ediyor. O bir "mektup yazarı". Bu mesleğin filmdeki ismi "letter writer". Mektup yazarı, tamamen benim çevirim. Hatam varsa affola. 

Neyse. Theodore, iki ayrı mekanda bulunan ve çoğunlukla hiç birebir tanışmadığı insanların birbirlerine yolladıkları mektupları yazan bir adam. Bu işten iyi para kazanıyor. Aynı zamanda kalemi de kuvvetli. İşinde sevilen, tutulan bir çalışan yani.

Koskocaman bir şirkette çalışıyor. Şirketin anlaşıldığı kadarıyla yegane iş alanı da bu. Mektup yazımı yani. 
Bu kadar "aslında sosyal" bir iş yapan Theodore, özel hayatında fevkalade yalnız bir kimse. Karısıyla boşanma aşamasında ve genel olarak depresif.

Bir gün -galiba iş yerinde- bir reklam görüyor. OS1 isimli bir bilgisayar programının -uygulamasının- reklamı bu. En yalın haliyle anlatmak gerekirse OS1'in ne olduğunu, bütün işlerinizi sizin yerine yapan, ultra zeki bir "sanal birey" diyebiliriz. SİRİ'nin en gelişmiş hali belki de. 

Theodore hemen OS1 programını bir şekilde ediniyor ve onunla iletişime geçmeye başlıyor. Theodore kısa sürede OS1'e fena halde alışıyor; çünkü internet üzerindeki işlerinin tamamını ona gördürebiliyor. Maillerini organize etmekten tut da, iki sevgili için yazdığı mektupların dilbilgisel ve anlamsal düzeltmelerine kadar her işini...

Kısa süre içinde, bu yalnız adamın tek beraber vakit geçirdiği "kişi" OS1, Samantha oluyor. (Evet, bu programın tıpkı bir insan gibi ismi var: Samantha.)

Samantha sadece bir ses. Olağanüstü etkileyici bir ses ve ileri zeka. OS1 adlı "karaktere" sesini veren kişinin Scarlett Johansson olduğunu söylesek, herhalde Samantha'nın sesinin ne kadar etkileyici olduğunu tahmin edebiliriz.

Zamanının tümünü Samantha isimli bu bilgisayar programıyla geçiren Theodore, zamanla Samantha'ya aşık oluyor. Çok sürreal duruyor, farkındayım ama böyle. 

Theodore ve Samantha sürekli beraberler. Bizim neslin 7/24 tweet'leri, Facebook bildirim güncellemelerini takip ederek vakit geçirdiği gibi Theodore da Samantha'yla vakit geçiriyor. Beraber yemeğe bile çıkıyorlar. Hatta daha ilerisi de var: Sanal seks bile yapıyorlar. O derece.

Film özetle, teknolojinin bugüne oranla fevkalade ilerlemiş olduğu bir muğlak zamanda, bir insan ile bir bilgisayar programının yaşadığı aşkı anlatıyor. 

Etrafımdaki erkek dostlarımın çoğunun illallah ettikleri kadın özellikleri Samantha'da da mevcut mu değil mi, ona da filmi izleyenler karar versin.

***

- Sürreal bir film, diyoruz. Olmaz böyle şey, diyoruz. Peki. Ama sadece bir bilgi. Filmin dekorunu oluşturan çoğu dış mekan görüntüsü, Şangay şehrinin günümüzdeki halinden alınmış. Belki de yazının başında vurguladığım "günümüzden ileri ama aslında bizim zamanımıza pek de uzak olmayan bir tarih" cümlesi, haddinden fazla yerinde -ve tabii korkunç- bir tespittir...

- Film için "distopik" demek doğru olmayabilir. Çünkü hikayenin geçtiği yerin güzelliği ya da çirkinliği kişiden kişiye değişir. Kimi dostlarımız var öyle, her şeyin mekanik olmasını arzulayan... Dolayısıyla distopik'i eliyoruz. Ama filmin ütopik olduğu konusunda da bence ciddi bir muğlaklık var. 

1984, ütopya mıdır? Evet, öyle gibi duruyor. Ancak yaşadığımız şu dönemi ele aldığımızda, (ki Orwell'in romanında 'garip işler olacak' diye varsaydığı 1984 yılının üzerinden 30 yıl geçmiş) birçok mevcut gelişmenin, aslında Orwell'in öngörüsüyle fevkalade paralel olduğunu görebiliriz. Dolayısıyla Her filmi, evet ütopik ancak ütopya kavramının özellikleri arasına 'hiçbir koşulda gerçek olma imkanı yoktur' gibi bir ibare koyacaksak; bence Her hiç de ütopik bir film değil.

- Her filminin yönetmeni Spike Jonze'u, Being John Malkovich filmiyle tanımıştım. O filmin güzelliğini o zaman tamamen Charlie Kaufman'a bağlamıştım. Muhteşem bir senarist, on numara bir hayalperest... Ama şu an anlıyorum ki, meğer Charlie Kaufman ve Spike Jonze ciddi manada aynı kafadalarmış. Gelecek filmlerini -Spike Jonze'un- heyecanla bekliyorum.

- Joaquin Phoenix... Philip Seymour Hoffman gibi, bu yıllar içerisinde En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar'ı alacağından emin olduğum bir aktördü. Hoffman'ı kaybettik. Phoenix hala savaşıyor. Geçen sene The Master'ı izledikten sonra "tamam," demiştim, "bu sene Oscar Phoenix'in." Bu cümleleri kurduğumda henüz Lincoln filmini tabii izlememiştim. Daniel Day Lewis'in Lincoln'deki performansını gördükten sonra Joaquin Phoenix'in Oscar'ı alamayacağından tam anlamıyla emin olmuştum. 

Bu sene de durum değişmeyecek. Oscar büyük ihtimalle Matthew McConaughey'e gidecek. Ama olsun. Phoenix bence hala çok iddialı ve kesinlikle birkaç yıl içerisinde altın heykelciği evine götürecek. Onun umurunda olmadığını biliyorum. Ama yine de söylüyorum: Götürecek. 


***

Uzun lafın kısası: Güzel bir film. Bilhassa teknolojik imkanlar bu şekilde ve bu hızda artmaya devam ederse kendimizi birkaç yıla nerede bulacağımız konusunda bir fikir vermesi açısından aydınlatıcı. 

Google eski Ceo'su, şimdiki yöneticisi ve icra heyeti başkanı Eric E. Schmidt'in öngörüsünü unutmayalım: "Gençler yakın bir gelecekte, sosyal medyadaki geçmişlerinden kaçmak için isimlerini değiştirmek zorunda kalacaklar."

American Hustle


American Hustle - 2013 (David O. Russell)


70'li yıllarda geçen bir dolandırıcılık hikayesi American Hustle... Bir tarafta kendi çapında, ufak tefek düzenbazlıklar yaparak hayatını sürdüren Irving Rosenfeld (Christian Bale), diğer tarafta Türkiye'deki Demet Akalın-Hande Yener Melodik Çıkmazı'nın varoş neferi Sydney Prosser (Amy Adams)... Bir araya geliyorlar ve dolandırıcılık işlerini büyütüp, kendilerine yetecek kadar tutkulu bir aşkla düzenbazlıklarına devam ederek ABD milletinin a...lnını karışlamak istiyorlar... Tabii işler bir süre yolunda gittikten sonra sarpa sarıyor. FBI'ın azimli sıçan ajanı Richie DiMaso'nun (Bradley Cooper) bu dolandırıcılık esasına dayalı ortaklığı ortaya çıkarmasıyla beraber Sydney-Irving ortaklığı bozuluyor ve Sydney -iş üstünde yakalanan olduğu için- hapse düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Ama o da ne! Ajan Richie'nin bir teklifi var: "Eğer benimle beraber çalışır, başka kimler, 'hangi politikacılar' düzenbazlık, yolsuzluk yapıyor; rüşvet alıp-veriyor çözerseniz; hapisten paçayı yırtma konusunda sizlere bir yardımım dokunabilir." 

Bu hikaye size tanıdık geldi mi?

Bu senenin en iddialı filmlerinden biri olarak piyasaya çıktı American Hustle. Hatta film Türkiye'de vizyona girmeden daha, ABD'de 86. Akademi Ödülleri'ne tam 10 dalda aday olması hasebiyle baya konuşuldu; Altın Küre'de En İyi Film, En İyi Kadın ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında ödülleri toplamasıyla da pek merak edildi. 

    Benim için öyle "uzay" bir film değil. Ama filmi izlerken yine de tebessüm ettim; çünkü...

    The Wolf of Wall Street, Blue Jasmine gibi 86. Akademi Ödülleri En İyi Film dalında aday olmuş beyaz perde eserlerini izledikten sonra ağzımdan çıkan tek cümle "bu filmlerin bu dönemde piyasaya çıkması gerçekten ilginç. Zamanlama manidar!" idi.
    Rosalyn Rosenfeld (Jennifer Lawrence)
    American Hustle'ı izledikten sonra tüm kalbimle inandım: MİLYAR DOLARLIK AMERİKAN SİNEMASI HOLLYWOOD, KENDİNİ BİZİM ÜLKEMİZE KARŞI 'DIŞ MİHRAK' MAHİYETİNDE FAALİYET GÖSTERMEYE ADAMIŞ! 

    Bu, işin şakası tabii. Ancak sahiden, bu kadar olur! Yani bunu karnıma gülmekten ağrılar girerek söylüyorum ama; nasıl olur da Oscar adayı "üç en baba" filmin konusu doğrudan rüşvet, yolsuzluk gibi insani değerlerin en makbul ve mecbur olanlarına ciddi-doğrudan göndermelerde bulunur, anlayamıyorum. 

    Neyse, uzatmayalım. Başımıza bir iş gelmesin.

    ***

    Christian Bale'in Fiziki Evrimi
    Filme dair birkaç not: 

    Christian Bale
    Bradley Cooper ve permalı saçları
    • Tabii ki filmin en büyük numaralarından bir tanesi, Christian Bale'in saçı. Christian Bale'in her filmde bambaşka bir karakter yarattığını biliyoruz. Kilo alıp-verme bugüne kadar en belirgin olarak onun hayat verdiği karakterlerde gördüğümüz Bale yansımasıydı. Bir film için 90 kiloya çıkıp, bir başka film için 55 kiloya inebilen bir aktör Bale. Tabii bu sayıların anlamlı olabilmesi için Christian Bale'in boyunu da verelim: 1.83... Şimdi. Mesele şu: Bale, American Hustle filmi için de bu sefer saçlarını garip bir şekle sokmuş. Saçların tepesi dökük, sağ taraftan ve arkadan uzattığı saçı tepesindeki boşlukları örtecek şekilde taramış, yapıştırmış ya da her neyse... Daha iyi anlamak için yazları denize girince başını suya sokamayan orta yaş üstü amcalarımız gözler önüne gelebilir... Bu haliyle American Hustle filminin setinde Robert De Niro (ustayı da her Bradley Cooper'ın oynadığı filmde olduğu gibi bu filmde de seyretme imkanı buluyoruz) Christian Bale'i gördüğünde tanıyamamış ve bu yüzden de pek kale almamış. Araya filmin yönetmeni David O. Russell girmiş ve De Niro'ya Bale'i başka bir isimle tanıtmış. De Niro da "a merhaba, pekala; oyuncular nerede?" gibisinden triplere girmiş... Bu sırada tabii herkes gülüyor falan... Sonra Russell, De Niro'ya, başrol oyuncusunun o sırada tam karşılarında durduğunu söyleyince, De Niro tabii duruma uyanmış ve kahkahalarla gülmüş düştüğü duruma. (Bu bilgi resmidir, ama yalan olma ihtimali de çok yüksektir. Çünkü De Niro gibi bir adam bir şeye kanmasa bile muhteşem bir biçimde kanıyor numarası yapabilir; kansa, asla kanmamış numarası yapabilir... De Niro'ya hediye almak çok sıkıcı olmalı; paketi açtığı zaman verdiği tepkiden beğenip beğenmediğini asla anlayamaz insan... Pof.)
    • Bu arada atlamayalım: Bale bu film için de 18.14 kg almış...
    • Filmdeki oyunculuklarla ilgili çok fazla bir şey söylemek zor. En İyi Kadın Oyuncu dalında bence Amy Adams, Cate Blanchett'tan daha başarısız ama garip bir biçimde Meryl Streep'ten daha başarılı... Ben olsam ödülü Cate Blanchett'a verirdim ancak biliyorum ki Akademi ödülü Amy Adams'a verecek... En İyi Yardımcı Kadın oyuncu dalındaysa Jennifer Lawrence iddialı. Ama Julia Roberts da çok iyi mesela August: Osage County filminde. Dolayısıyla bilemiyorum. Ancak Jennifer Lawrence'a geçen sene, psikopat, cazgır ama içten içe de çok hassas kadın tiplemesi bir ödül getirmişti. Bu sene de getirirse ayıp olmaz, belki sıkıcı olur ama...
      Robert De Niro
    • Filmdeki tüm karakterleri yönetmen-senarist, mevcut aktörler oynasın diye yazmış. Düşünsenize bir karakter yaratıyorsunuz, aklınızda bu karakteri oynaması için Robert De Niro var. Hoop, bir bakıyorsunuz o karakteri sahiden de Robert De Niro oynuyor.
    • Bradley Cooper'ın oynadığı Richie DiMaso karakterinin permalı saçları da, tamamen Bradley Cooper'ın fikriymiş. Herkes karakterini yaratmanın peşinde anasını satayım!
    ***

    Uzun lafın kısası 10 numara 5 yıldız bir film değil ama izlenir mi; evet izlenir. 

    Her şeyi bir kenara koyup şu soruyu sormalı insan kendine: Acaba günün birinde yolsuzlukların, rüşvet alıp-vermelerin beyaz perdeye yansımasına olanak verecek özgürlük ortamı benim ülkeme de uğrayacak mı?.. 

    Hiçbir şeyden değil de, sırf bu özelliklerinden dolayı ABD'ye hafif, bir tık gıpta ediyorum. 

    13 Şubat 2014 Perşembe

    The Wolf of Wall Street


    The Wolf of Wall Street - 2013 (Martin Scorsese)


    + Bana bu kalemi satabilir misin? 
    - Bunun konumuzla ne alakası var?
    + Satabilir misin, satamaz mısın?
    - Gerçekten bunun konumuzla ne alakas...
    + Dediklerime konsantre ol. Bana bu kalemi satabilir misin?
    - Hayır... Satamam...

    ...

    + Bana bu kalemi satabilir misin?
    * Sana bu kalemi satmamı mı istiyorsun?
    + Evet, aynen öyle. Bana bu kalemi satabilir misin?
    * Pekala. Bana elindeki kalemi uzatır mısın?.. Tamam. Evet... Şimdi kalem benim elimde ve senden bir şey istiyorum: Acaba şu önündeki kağıda, sana söyleyeceklerimi yazar mısın?

    ("+" ceplerini yoklar. Maalesef önündeki kağıda "*"ın söylediklerini yazamayacaktır; çünkü kalemi yoktur. Bakışları "*"ın elindeki kaleme kayar ve sorar: "Bana elindeki kalemi kaça satarsın?")

    Jordan Belfort (Leonardo DiCaprio)

    ***

    İşte The Wolf of Wall Street filminin temelinde yatan anlayışlardan biri... Bir kişiye dünyanın en değersiz şeyini satmak istiyorsan; önce o kişinin o dünyanın en değersiz şeyine ihtiyacı olduğuna inanmasını sağlamalısın. 

    Dünya üzerinde hiç tuvalet kağıdı kalmadığı konusunda ikna ettiğin bir kimseye, sokaktaki kara taşı satman çok olası. Ne kadar talep, o kadar arz. Bu işler böyle.


    ***

    Önce üstünkörü özet: 

    Naomi Lapaglia (Margot Robbie)
    80'li yıllar... Borsacı olarak ihtisasını tamamlayan Jordan Belfort (Leonardo DiCaprio) nihayet "zengin olma" hayalleri doğrultusunda kendince en sağlam ilk hamleyi yapar ve "çaylak bir borsacı" olarak Wall Street'e adımını atar.

    Daha çalışmaya başlayalı çok kısa zaman olmuştur ki, bir pazartesi günü borsa tüm zamanların en çok değer yitirdiği günü yaşar ve böylece Jordan Belfort işsiz kalır. (Meraklısı için: 19 Ekim 1987, "Kara Pazartesi")

    Wall Street macerası bir hayli kısa süren Jordan Belfort hemen, en kısa yoldan tekrar sahalara dönüp, hayallerini kurduğu o "zengin hayatını" yaşamaya geçmelidir...

    Önce küçük bir şirkete girer, işi iyice öğrenir; sonra kendi şirketini kurar ve nihayet büyük sulardaki yerini alır. 

    Jordan Belfort'un kurduğu şirketin adı "Stratton Oakmont"tır ve bu şirket tamamen insanları "öpmeye" çalışır. Birçok insanı kağıt üzerinde zengin eder, bu insanların zengin oluşlarından komisyon alır; ancak aynı insanların kağıtlarını satıp paralarını nakite çevirmelerine asla izin vermez. Sürekli yatırım, sürekli yeni yeni kağıtlar alma. Tam para kazanacakken parayı başka bir kağıda aktarma... = BORSA.

    Bu büyük bir zincir. Bir tür labirent. İnsanları sürekli kağıt üzerinde zengin kılan, ama aslında insanların kendilerini zengin zannetmelerinden komisyon kazanılan bir iş. 

    E tabii böylesi büyük bir zincirden, labirentten bahsediyorsak, mecburen kimi usulsüzlüklerden de bahsetmeliyiz. 

    Ultra zengin olunca evini, arabasını, tüm yaşam tarzını ve karısını değiştiren Jordan Belfort'un kısa zamanda peşine FBI takılır ve biz de sessiz sakin filmin başına oturmuş, para kazandıkça "marjinalleşen" bir adamın hayatının yokuş aşağı nasıl hızla ilerlediğini seyrederiz. 

    İşte marjinal uç.

    Araba kazaları, İsviçre bankalarına para kaçırmalar, en uç biçimde yaşanan cinsel ilişkiler, gemi alaboraları... gibi bir sürü "yuh" denilecek hadise. 

    Olay işte biraz böyle. (Filmin tadını da kaçırmayalım. İzlemek isteyen gitsin izlesin.)

    ***

    The Wolf of Wall Street filmi için yapılabilecek tespitlerin başında filmin anlaşılması zor bir film olabileceği geliyor. 

    Konu itibariyle ele alınan borsa, ekonomi, piyasalar... vb. gibi kavramlar filmin sanki yalnızca belirli bir zümreye hitap ettiğini düşündürtebilir. Ancak unutmayalım ki bu bir Hollywood filmi; filmdeki tüm teknik kavramlar yumuşatılmış, yeri geldiğinde bir aptala anlatılır gibi anlatılmış ve film baştan aşağı sadeleştirilmiş. 

    Bu gaye doğrultusunda yönetmen-senarist tarafından başarıyla kullanılan yabancılaştırma efektinden de bahsetmemek olmaz...

    Leonardo DiCaprio ve Yabancılaştırma Efekti
    Woody Allen filmlerinin benim açımdan en ilginç ve "samimi" yanı; Woody Allen'ın filmlerinde kullandığı yabancılaştırma efektidir. 

    Tam bir olay yaşanır, seyirci de o olayı seyrederken Woody Allen -ya da çoğunlukla filmde oynayan başkarakter- bir anda kameraya döner ve olayın kendi açısından nasıl algılandığını, nasıl algılanması gerektiğini falan anlatır. Yani başkarakter bir anda doğrudan kameraya, seyirciye konuşarak seyircinin kafasındaki soru işaretlerini giderir. Böyle olduğu zaman da seyirci filme "yabancılaşır" ve Bertolt Brecht'e göre bu sayede seyirci, yabancılaştırma efektinin kullanımından sonra filmin gerçekliğine daha çok inanır. 

    The Wolf of Wall Street'te de yönetmen Martin Scorsese'nin kullandığı bir taktik bu yabancılaştırma efekti. Filmin çoğu yerinde Leonardo DiCaprio'yu kameranın içine baka baka konuşturuyor; kimi ekonomik-finansal muhabbetler hakkında başkarakterinden "mümkün olduğunca sade" açıklamalar bekliyor. 

    'Filmin ortaya çıkış hikayesini gözümde canlandırabiliyorum:' 

    The Wolf of Wall Street'te anlatılan; yaşanmış bir hikaye. Yani Jordan Belfort diye bir adam gerçekten var ve filmde anlatılanlar gerçekten Jordan Belfort'un yaşadıklarından uyarlama. 

    Jordan Belfort. Oldukça motive edici bir konuşma esnasında.

    Jordan Belfort, borsacı, bir kitap yazmış. Martin Scorsese de bu kitaptan filmi kotarmış. 

    Şimdi şöyle düşünelim. Mesela bizim uzmanlık alanımız ekonomi. Bir kitap yazıyoruz. Hedef kitlemizin kim olduğunu düşünürüz ya da kitabımızı kimler okur? Büyük ihtimalle borsacılar ya da halihazırda anlattığımız konulara aşina kimseler. Meslek, mesele hakkında fikri olan bireyler. 

    Peki bu düşünceyle yazılmış bir kitabı, "herkesi ilgilendiren bir paydada sabitleyip, tüm dünyayı ilgilendirecek bir film yapmak istiyoruz", o zaman ne olacak? 

    O zaman da; ya filmdeki kimi teknik terimlerden soyutlayacağız senaryoyu ya da bir şekilde teknik terimleri mümkün olabildiğince "bir cahile" anlatır gibi konudan bihaber seyirciye anlatacağız. (Burada bir hakaret söz konusu değil. Ben de ekonomi-borsa alanında cahilim.)

    İşte bu yüzden Jordan Belfort her karman çorman sahneden sonra bir anda kameranın içine baka baka şu tarz cümleler kuruyor: 

    "İHA, Halka Arz demektir. Bir hisse topluma ilk kez satış için sunulur. Firma, şirketi açarken biz ilk ücreti ayarlayıp sonra da bu hisseleri arkadaşlarımıza geri satardık. Bak... (Duraksar ve yapmakta olduğu açıklamanın anlamsızlığına gülerek:) Beni dinlemediğini biliyorum. Her neyse... Neyse, önemli değil. Asıl soru şu ki; tüm bu yaptığımız yasal mıydı? TABİİ Kİ DEĞİL LAN!.. Fakat ne yapacağımızı bildiğimiz için çok daha fazla para kazanıyorduk..."

    Bu ne demek? 

    "Merhaba, Ben Scorsese; bir film yapacağım ve size ABD'deki 'borsa hayatı' hakkında biraz fikir vereceğim. Ama önemli olan bu hayata dair gerçek birer bilgi edinmeniz değil; önemli olan 'aha, herif batıyor len!' ya da 'aha, neden olduğunu bilmiyorum ama adamın yaptığı yasal değilmiş; öyle diyor!' diyebilmeniz."

    ***

    Şu yukarıda yazığım, filme dair en büyük eleştirim. Ama bunun için Scorsese'ye kızamıyorum. Çünkü onun yıllardır bir parçası olmamaya gayret ettiği sinemasal akımın havasını solumak dahi insanlara böyle işler yaptırıyor.

    Yine de, EN AZINDAN, bir serbest piyasa eleştirisi, bir kapitalizm eleştirisi görebiliyoruz filmde. Kapitalizm dandik bir şey. Ancak ben bunu kapitalizmin dandik bir şey olması hasebiyle söylemiyorum. Kapitalizmin dandik bir şey olduğunu bu kadar main stream bir filme konu etmeyi önemli bulduğum için söylüyorum. 


    ***

    Leonardo DiCaprio, Oscar?..
    Filmin içerisinde büyük kurgu hataları var. Çok büyük hem de. 

    Ve her ne kadar basitleştirilmeye çalışılmış olsa da, yine de takibi zor olabilecek bir film. Bu açıdan oyunculuklar ve güzel kızlar ve tabii bir yandan "ulen gerçekten böyle yaşayanlar var mıdır acaba?" soruları filmi izleme yolunda seyirciyi zinde tutuyor. 

    Kaçmaması gereken bir film. Ancak yine de beklentileri yüksek tutmamalı.