The Curious Case of Benjamin Button

21 Kasım 2010 Pazar

The Curious Case of Benjamin Button



Beğendiğimiz, severek okuduğumuz romanların, öykülerin beyaz perdeye aktarılacağını duymak, geçmişte şahit olduğumuz kimi facialardan ötürü bizi biraz korkutur. Haberi aldığımızda canımız sıkılır ve tadımız belli oranda kaçar. Bu nahoş durumun varoluş sebebiyle ilgili çeşitli üstatlar farklı görüşler dile getirmişlerdir. Bu görüşlerden en çok katılabileceğim kuşkusuz; yazılı metni okurken kafamızda canlandırdığımızla, beyaz perdede olanın uyuşmamasıdır; çünkü beyaz perdedeki yönetmenin veya "belli oranda" prodüktörün ve oyuncuların zihninde canlanandır. İşin aslı bu baya mantıklı geliyor kulağa. Gerçekten de öyleymiş gibi, değil mi? Bir ortak yazılı metin seçilse, on kişi tarafından aynı anda okunsa ve okuma bittiğinde aynı on kişiye yazılı metin ile ilgili sorular sorulsa... Kim bilir ortaya neler çıkar! Ana karakter kimilerine göre pısırık bir kimseyken, kimilerince de yalnızca karşısındakini mutlu etmek için, olaylar büyümesin diye alttan alandır. Pek tabii bu örnek, metnin yazarının ustalığıyla ve kahramanlarını, hikayesini iyi kurgulamasıyla değişiklik gösterebilir.

Mesela bir The Kite Runner örneği vardır. Khaled Hosseini'nin bu romanını okumuş kimseler için filmini izlemek heyecanla başlayan, hüsranla biten bir deneyimdir.

Tam tersi bir örnek ise yıllardır veriledurulan: Umberto ECO'nun, The Name of Rose adlı yapıtı için belirtilebilir. Bu örneğe belli oranda saygı duyarken, temkinli olmaya gayret ediyorum. Çünkü bu romanı okuyan kimse, romanın geçtiği dönemde yaşamadı. 1980 yılında yayınlanmış olan bu roman 1327 yılını anlatır... Dolayısıyla okuyucuların o döneme dair tek bildikleri bu romandan doğan bilgilerdir. Yazarın anlattıklarına karşı çıkabilecek, tutarsızlıkları -eğer varlarsa- tespit edebilecek entelektüellere saygım sonsuz, ancak bizim gibi okuyucular için roman tam anlamıyla Eco'nun anlattıklarıdır. Bu sebepten sinemada gördüğümüze pek fazla baş kaldırma hakkını kendimizde bulamayız, romanda anlatılanlara "acaba?" kaygılarıyla bakamayacağımız gibi...

Özetle: bir yazılı metnin kafamızda uyandırdıklarını beyaz perdede göremeyeceğimizden, benim kafamda canlananlarla beridekilerin kafasında canlananlar da hiç bir zaman örtüşmeyeceğinden, mükemmel yazılı metin adaptasyonları maalesef sadece birer ütopyadır.

Orhan Pamuk bir röportajında duruma, benzer sinema denemeleri olduğundan bahsederek yaklaşmıştır. Bilindiği gibi senaryosunu yazdığı ve Fikret Kuşkan, Zuhal Olcay'ın başrolleri üstlendiği Gizli Yüz adlı, 1990 yapımı bir filmi vardır Pamuk'un. Nobel ödüllü yazar bu denemesinden memnun kalmadığını söylemiş, bunu da biraz yönetmenin işine karışan kendisine bağlamıştır. Huzursuzluk, elbette eser sahibinin hakkı olan bir duygudur. Fakat yönetmenin de işine karışmamak gerekir. Bunu, nitekim, Pamuk da kabul ettiğini ifade eder satır aralarında. Bir önemli konuya daha parmak basar Pamuk. Biraz yerel bir yaklaşım da olsa, yine de önemlidir kanımca. Pamuk şöyle der: "maalesef ülkemizde yapımcılar sinemaya yeterli yatırımı yapmıyorlar. Bu sebepten de filmler eksik, yetersiz kalıyor." Pamuk belli oranda haklıdır, fakat konu bu değil. Konu; adaptasyonları, zengin film endüstrilerince yapılan eserlerin, beyaz perdede daha ciddi durmasıdır.

Bahsedilen bütçe ne yazık ki son derece gereklidir. Yoksa nasıl inanır seyirci bir insanın yaşlı doğup gittikçe gençleştiğine. Öyle bir bütçe lazımdır ki, makyaj konusunda devleşilsin, filmi alanında tek yapsın, bu başlık altında Oscar Ödülü getirsin. Üzülerek söylüyorum, bu alanda boyun eğmek gerekir Hollywood'a. Bir tek bu alanda. Çünkü bir tek onlar; ideolojilerini bu kadar güzel süsleyip öyle satıyorlar. Bir tek onlar anladılar, sinemanın aslında en büyük silah olduğunu. (Ludovico Treatement'a ve dolayısıyla da A Clockwork Orange'a selam olsun)

Peki ne yapılabilir? Nasıl tahammül edilebilir, hatta zevk alınabilir adaptasyon filmlerden?

Oldukça geniş bir tarafsızlık yakalanabilir. Ya da tam tersi; yönetmenin "ben bu metni böyle kafamda canlandırdım, işine gelen buyursun, izlesin" sözüne tam anlamıyla itaat edilebilir. Bu durumda film, "benim aklımda canlanan bu tarz bir şey değildi ama zaten aradığım da benim aklımda canlanan değil; başkalarının aklında canlanan, onların yorumları" diye düşünülerek izlenilmelidir. Kanımca bu iki yöntem, sinemasevere yapılan zulmü biraz da olsa azaltır.

The Curious Case of Benjamin Button filmini, işte bu ikinci görüşü benimseyerek izledim. Yani kendi kendime "bakalım David Fincher, F. Scott Fitzgerald'ın bu eserini nasıl yorumlamış?" diyerek "oynat" tuşuna bastım. Bu inanın, benim filmi izlerken rahatlamamı sağladı.


Film çok etkileyici bir sahneyle başlıyor. Tek oğlunu savaşta kaybetmiş kör bir saat üreticisi, bir tren istasyonu için dev bir saat üretir. Saatin açılışı yapıldığında seremonide bulunan insanlar saatte bir gariplik fark ederler: saat tersine çalışmaktadır. Kör saat üreticisi durumu şöyle açıklar: "bu saat geriye doğru aksın, belki o şekilde savaşlar yaşanmamış olur ve savaşta kaybettiklerimiz, benim oğlum geri döner".

İşte bu çarpıcı sahne ile birlikte film hız kazanır. Yaşlı doğan ve gittikçe gençleşen bir kimsenin hayatı anlatılır. Benjamin Button, yalnızlığı kasıklarına kadar hissetmiş bir "ucubedir". Hayatı boyunca sevdiği herkes yaşlanırken ve hayattan bir bir koparken, Benjamin Button gençleşir ve hayata hazır hale gelir. Button, sevdiği herkesin hayattan kopuşuna şahit olur ve bu yolculukta gençliğinin kesiştiği tek bir kişi vardır: çocukluk-yaşlılık arkadaşı Daisy.

Büyük bir aşk yaşanır fakat dikkatli, kendini filme ve romantizme kaptırmamış seyirci bilir ki; bu aşıkları buluşturan gençlik sadece bir kesişme anıdır. Button gençleşirken, Daisy yaşlanır. Gerginleşen bir cilt ve karşısında kırışıklarla dolan bir başka cilt... Ortak tek hisleri aşklarıdır. Farklı dertlerden muzdarip aşıkların durumunu en iyi açıklayan diyalog, kesinlikle şudur:

Daisy: "Beni kırışıklıklarımla da sevecek misin?"
Button: "Peki ya sen beni ergenlik sivilcelerimle sevecek misin?"

Hazin bir hikaye koşturur beyaz perdede. Tarihi olaylara şahitlik eden aşıklar, her anı heran bitebilecekmiş tedirginliğiyle dolu dolu yaşarlar.

Filmin en sonunda gösterilen tersine akan saatin çalışır halde olması ise, verilebilecek en güzel mesajdır. Ne kadar geri akarsa akın zaman, giden geri gelmez. Giden hiçbir şey. Kaybettiğimiz sevdiklerimiz, yaşanan unutulmaz dakikalar, aileyle yapılan bir araba yolculuğu, salıncakta sallanmanın verdiği haz, gençlik ve bu güzel filme göre de "yaşlılık".

The Curious Case of Benjamin Button, Ukde Sineması'nda izlenmiş en güzel filmler arasına girdi bile.

Bir küçük not, oyunculuklar için.

Brad Pitt, Cate Blanchett ile daha evvel Babel filminde çalışmıştı. Jason Flemyng ile Snatch filminde, Julia Ormond ile Legends of the Fall'da ve de Tilda Swinton ile Burn After Reading filminde çalıştığı gibi.
David Fincher ile zaten Se7en, Fight Club gibi efsaneleri yaptığını biliyoruz.
Tanıdık bir ekiple çalışmak, böyle "zaten yeterince tecrübeli" bir aktör için avantaj olmuş mudur, bilemiyorum. Ama kabul etmek gerekir ki, Brad Pitt sadece yakışıklı olmadığını, bir yandan da muhteşem bir oyuncu olduğunu yaptığı her filmle bir kez daha gözler önüne seriyor. The Curious Case of Benjamin Button'daki performansı da buna dahil.

En İyi Erkek Oyuncu dalında aday olduğu yıl, Oscar törenini baştan sona izlediğimi hatırlıyorum. Angelina Jolie ile kırmızı halıya gelen Pitt, adaylığıyla alakalı beklentisinin ne olduğu sorulduğunda şöyle bir cevap vermişti mikrofonlara: "ne olur bilemiyorum, yalnız ifade etmek isterim ki ben Sean Penn'in filmlerini izleyerek büyüdüm". Bu cevap bence bir aktörün nasıl olması gerektiği konusunda çok yeterli bir anekdot. (Ödülü Sean Penn kazanmıştı)
















Komik?

Filmde beni en çok güldüren sahne hiç kuşkusuz; geçen yıllara rağmen değişmeyen tek yaşlı adamın "sana daha evvel beni yedi kere yıldırım çarptığından bahsetmiş miydim?" demesi ve bu yedi muhteşem anı yönetmenin gözler önüne sermesiydi.

0 yorum :

Yorum Gönder