Mesrine-Part No:1: L'Instinct de Mort / Mesrine-Part No:2: L'ennemi Public, no#1

17 Aralık 2010 Cuma

Mesrine-Part No:1: L'Instinct de Mort / Mesrine-Part No:2: L'ennemi Public, no#1


Filmdeki bazı olaylar hayal ürünüdür.
Herkesin farklı duygular beslediği bir insanın hayatını doğru bir şekilde
filme aktarmak da mümkün değildir.


Size bir öneri: eğer izlemeye koyulduğunuz bir filmin ilk karesinde buna benzer bir yazıdan oluşuyorsa, aman koltuklarınıza iyi yapışın, filmin sürükleyiciliğinde ve hızında kaybolabilirsiniz!

Mesrine serisi, daha evvelden izlediğim iki filmden oluşuyordu: Mesrine-Part No:1: L'Instinct de Mort ve Mesrine-Part No:2: L'ennemi Public, no#1.

Sırf bu iki filmi en baştan, sevdiğim insanlarla; Ukde Sineması müdavimleriyle ve bu sefer ardarda izleyebilmek için, saat 20:00'de hazır ettik çaylarımızı, geçtik beyaz perdenin önüne.Ukde Sineması müdavimlerinin filmlerden oldukça etkileneceklerini biliyordum; ama ben, ki daha evvelden iki kere izlemiş olduğum bu seriden nasıl olur da, sanki ilk defa izliyormuşçasına etkilenebildim, bilmiyorum. Sanki iki yüz kırk altı dakikalık bir yolculuğa çıkmıştım ve gözümü bir dakikalığına da olsa yoldan ayıramıyordum. Film insanı öylesine bağımlı hale getiriyor.

Fazla uzatmadan filmin konusuna geçelim:

Birinci ve ikinci bölüm, her ikisi de; meşhur Fransız gangsteri Jacques Mesrine'in yasadışı yolculuğunu anlatıyor. Bin dokuz yüz altmış ve bin dokuz yüz yetmiş yılları arasında faaliyetlerinin en babalarını gerçekleştirmiş olan ve sürekli değiştirdiği imajından ötürü "bin bir yüz" olarak da bilinen bu gangsteri muhteşem aktör, Hollywood filmlerinde de birçok kez rol almış Vincent Cassel oynuyor. Ama o ne oyunculuk! O yıl Oscar dışında neredeyse filmin gösterildiği her festivalde en iyi erkek oyuncu dalında Cassel ödüle layık görülüyor ve bu başarıyı, filmi izleyen çoğu kimsenin de benimle hemfikir olacağını varsayarak; tartışmasız hak ettiğini düşünüyorum. Film boyu tamamen izleyiciyi kendine inandırmayı başaran ve baştan aşağıya bir saniye olsun sırıtmayan Cassel için yapılabilecek en acıklı şey, sanırım; kendisine bir Fransız olduğunu hatırlatmak olurdu... Öyle ki çoğu Fransız, İngilizce telaffuz konusunda büyük bir zorluk çekmekte ve kendilerini Hollywood'te temsil etme şansını, her ne kadar muhteşem oyuncu da olsalar, bulamamaktadırlar... Cassel'i belki bu sınıfın biraz dışında tutabiliriz. Ne var ki kendisi birkaç Hollywood filminde oynadı. Ocean's serisinden twelwe ve thirteen'i izleyen var mı? Yakın zamanda da yine kendisini bir Hollywood filminde görme fırsatını yakalayacağız: Black Swan. Bu yıl en iştahla beklediğim filmlerden... Sanırım Oscar'ı da kapacak...

Bu acıklı "İngilizce durumu" Cassel'i üzüyor mudur, tabii bilemeyiz. Mesela ben Şener ŞEN'in ingilizce film çeviremediğini, olağanüstü yeteneklerini Amerikan sinemasında da sergileme fırsatı bulamadığına yandığını pek zannetmiyorum. Cassel böyle bir idealist midir bilemiyorum doğrusu. Ama bir LA HAINE vardır ki... Vardır yani! Hiç gerek yok, o muazzam filmde oynadıktan sonra Hollywood aşkıyla tutuşmaya. Ya da yetinmemek midir doğru olan... Bilemedim.

Özetle film bir anti-gangster gangsterin hayatını anlatıyor.

Hapishane Sahneleri

Filmin en etkileyici yönlerinden birisi de: Mesrine'in yüksek zekasıyla bir yolunu bulup, sürekli düştüğü hapishanelerden kaçabilme başarısının muntazam bir şekilde beyaz perdeye yansıtılması. Filmin bir çok yerinde yaşananların hayal mahsulü olduğu söylense de, bu hapishanelerden kaçma sahneleri abartılı olsaydı, bir şeyler dişime dokunuverirdi; filme karşı olan inancım bir anda sarsılırdı... Bunu istemeyiz, değil mi!

Hapishane sahnelerinin geliş anları da ilginç. Ne zaman filmin durgunlaştığını hissediyorsunuz, bir anda bir hapishaneden kaçış sahnesiyle ayılıyorsunuz, sanki suratınıza bir bardak soğuk su yemiş gibi diriliyorsunuz.







Zorla Sistem Karşıtlığı

Filmin bence en çarpıcı yanı; başarısına başarı katan, "bir numaralı halk düşmanı" olarak anılmaya başlayan bir suçlunun, yaptığı yasadışı eylemleri bir ideolojiye bağlama gayretiydi. Daha çok ikinci filmde bu noktanın üzerine eğilinilmiş. Bir süre komünist dostlarıyla yakınlaşan Mesrine, tüm yasadışı eylemlerini inatla sosyalist çıkar uğruna harcamaya gayret eder, fakat başarısız olur. Kendisine göre yaptığı tam anlamıyla bir sisteme
karşı isyandır. Sanırım filmi izleyen bir çok kişi bu konuda kendisiyle hemfikir olur; benim olduğum gibi. Gerçekten bankalardan çalmak, kendisinin deyimiyle "ben sistemden çalıyorum" bakış açısı tam anlamıyla kabul edilebilir bir bakış açısıdır, fakat bilinmelidir ki Jacques Mesrine bir çeşit modern Robin HOOD da değildir. Robin HOOD zenginlerden, sistemden çaldığı paraları fakirlere verirken; Jacques Mesrine zenginlerden, sistemden çaldığı paraları sevgilisine incik-boncuk, kendisine lüks bir yaşam tarzı benimsemek üzere kullanır. Yani Mesrine, aslında sistemin bir parçası haline gelir. Charly adlı, ikinci filmde karşımıza çıkan yoldaşın bu konuda Mesrine'e söyledikleri zaten pek çok şeyi açıklamaktadır.

Bir Savaşın Kalıntıları

İçinde bulunduğumuz zamanlarda, dünya üzerindeki hunhar savaşların, geçtiğimiz yüzyıldakilere oranla çok daha azaldığını söyleyebiliriz. Bir tane bile olması kabul edilir olmasa da; yine de dünya savaşlarına oranla, insanlar biraz daha yaşanabilir kılmaya gayret ediyorlar şu dünyayı. Tekrar ediyorum: yaşadığımız iki dünya savaşı zamanının insanlarına oranla... "Birinci dünya savaşı şu ile şu yıllar arasında yaşandı ve bitti, ikinci dünya savaşı keza öyle..." demek, maalesef işe pek yaramıyor. Çünkü savaşların toplumlarda bıraktığı yaralar, savaşlar faal olarak devam etmeseler de, kalıcılığını koruyorlar... Jacques Mesrine de bunun en güzel örneklerinden. Fransa-Cezayir savaşında görev almış Mesrine'in, hepsi olmasa da bir çok eyleminin savaş günlerinin ona öğrettiği sertlikle alakası olduğu açıkça söylenebilir. Filmin de zaten bu sahne ile başlaması, bunu net bir biçimde gösteriyor.

Roman Sanatıyla Bağlantılı Bakış Açısı

G.G Marquez, iyi bir romanın sonunun en başından verilmesi gerektiğini söyler. Çünkü kendisi her okuyucunun, canı istediği takdirde kitabın son sayfasını açarak hikayenin nasıl biteceğini öğrenebileceğini bilenlerdendir ve bu sebepten şuna inanır: "eğer kitabın sonunu daha henüz ilk sayfadan okuyucuya verirsen; okuyucu tüm kitabı, öykünün nasıl sonlanacağını değil; öykünün sonunun nasıl hazırlandığını öğrenmek için okuyacaktır."

İyi diyebileceğimiz çoğu romanın sonunun, henüz ilk satırdan bize verildiğini görürüz. Bu bir taktiktir. Örnek: Orhan PAMUK, MASUMİYET MÜZESİ: "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu."

Dil bilgisi açısından sıfır bu cümleden çıkardığımız kitabın sonunun pek de hayırlı bitmediğidir. Fakat yine de kitabı okuruz, neden? Çünkü bu hayırsız sonun nasıl hazırlandığını bilmek isteriz. Kitabın sihri işte oradadır. Oysa kitabın sihri yalnızca sonu olsaydı.  Hemencecik son sayfayı açardık ve kitabın nasıl bittiğini öğrenip, hemen rafa kaldırır, çürümeye terk ederdik. Bu basitlik olurdu.

İyi romancılar bunu çok iyi bilirler. İyi yönetmenlerin bildikleri gibi. Mesrinenoktaya geldiğini izlemek uğruna ağzımızın suları aka aka izliyoruz.

Bu sebeptendir ki, hayatım boyunca "sus, sonunu söyleme!" diyen okuyucuların ya da sinemaseverlerin her zaman eksik olduklarını düşünmüşümdür...  

 

0 yorum :

Yorum Gönder