16 Nisan 2011 Cumartesi

Io sono l'amore


Tilda Swinton


İyi aşk kitapları, iyi aşk filmleri, her zaman; aşk üzerinden 'insani' bir noktaya temas edenlerdir. Kolera Günlerinde Aşk'ta bunu Florentino Ariza'nın yaşlanmasına rağmen kaybolmayan 'kafasına koyduğu kadını elde etme' hırsında; Masumiyet Müzesi'nde bunu Kemal Basmacı'nın akıntısına kapıldığı çıkmazlarla dolu hayatından ve o hayatın basmakalıplığından bir kadını, Füsun'u basamak olarak kullanıp kendini 'dışarıya' dar atma hevesinde; Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de de bunu, orta yaşlı Ender ve Çetin'in evlerinde konuk ettikleri, çocukluk arkadaşlarının kız kardeşi Nihal'e duydukları aşkın üzerinden, aslında gençliklerine duydukları özlemde ve erken yaşlanmalarına sinirlenişlerinde görürüz. 

İyi aşk filmi tutkulu gibi görünen ama aslında içi pek boş sevişmeleri anlatan filmler değildir. İyi aşk filmleri, belki biraz iddialı olacak ama; aşkı göstermeyen filmlerdir. Bir aşk filminin başarısı, sonunda seyircinin içinde ancak hayal gücünün ön bürosuna müracaat ederek doldurulabilecek bir boşluk bırakmasıyla ölçülebilir. Gerisi boş, gerisi safsatadır.

Ben buna inanırım. Bana ne sonu başı belli aşktan! Bana ne iki gencin nasıl kavuştuğundan! Sen bana bir hırsı, bir hırsızlığı, bir utancı, bir imkansızlığı gösterebiliyor musun ondan haber ver? Varoluşa dair, insanoğlunun ne ile yaşadığına dair ne gibi bir mesajın var, ondan haber ver?

'İşte tüm bu söylediklerim çerçevesinde filme bakacak olursam, gördüğüm başarılı sayılabilecek bir aşk filmidir. Evet, belki bir 'Lost in Translation (2003)' değil ama yine de iyi bir aşk filmi Io sono l'amore .'


Film, muhtemelen altmışlı, yetmişli yılların İtalya'sında, Milano'da geçiyor. Rusya'yı terk etmiş Emma (Tilda Swinton) zengin bir işadamıyla evlenmiş, ondan çocukları olmuştur. Emma, muhtemelen o yıllara dönecek olursak, zorlu koşullardan kopup gelmiş bir Rus kadını olarak, İtalya'da varlıklı ticaret adamının ailesine dahil olmaktan ötürü son derece mutlu, hoşnut olmalıdır. Fakat durum hiç de öyle değildir. Emma, tüm o mal varlığına, üç çocuğuna ve burjuva hayatına rağmen içinde muazzam bir boşluk ve can sıkıcı bir yalnızlık hissetmektedir. 

Günün birinde Emma, büyük oğlu tarafından aynı oğlunun yemek şefi arkadaşı Antonio'yla tanıştırılır. İşte o andan itibaren Emma'nın hayatı baştan aşağı değişecektir. Antonio, en baştan çıkarıcı yönü olan muhteşem yemek yapma yeteneğini en acımasız haliyle Emma üzerinde test etmekle yetinmeyecek, aynı zamanda arkadaşının annesini baştan çıkarmak için 'oyun kuralları' dahilinde ne varsa yapacaktır. Zaten hayatından memnun olmayan Emma da, yüzeyini zorlayan rüzgara fazla direnecek gücü kalmamış, açılmaya yüz tutmuş bir pencere gibi, kısa süre içerisinde, kendini genç Antonio'nun kollarına bırakmaya hazırdır. Nitekim bu şekilde, gerçek bir yasak aşk da  ilk tohumlarını atmış olur.

'Sorulması gereken sorular?'

Şimdi yazdığım ilk bir kaç paragraf üzerinden filmi değerlendirelim. Ne görüyoruz? Klasik bir aşk hikayesinden öte bir şey var burada, bir durum. Hayatından memnun olmayan bir kadın. Bu size bir şey hatırlatıyor mu? Önce Tolstoy, oradan Flaubert ve sonunda Türkçe'ye tercümesiyle Uşaklıgil? Evet, olabilir. Ama işin içinde çok daha ikircikli yanlar var. Mesela Antonio gibi bir 'ayak takımı insanı' nasıl olur da Emma'nın oğlu gibi 'kafa takımı insanlarından' (!) biriyle tanışabilir. İşte bunun için filmi izlemek gerek. Filmi izlerken bu tanışmada (Antonio ve Emma'nın oğlunun tanışması) bilhassa 'insani hırslar' meselesi göz önünde bulundurulmalıdır. Bilhassa bu noktaya dikkat edilmelidir. Neden acaba Antonio Emma'nın kapısına geliyor? Neden o malikaneye gelmek istiyor? Bu soruları sormak gerek filmi izlerken.

'Oyunculuklar?'

Oyunculuklara dair söylenebilecek tek söz Tilda Swinton'un bu rol için Rusça ve İtalyanca öğrenmiş olmasının takdire şayan bir duruş oluşudur. Zaten o güvenle karakterine baştan başa başka anlamlar, başka bir hız kazandırıyor.

Diğer oyuncuları daha evvelden bir filmde izlemişliğim yok. Ama eminim hepsini daha adı sanı duyulmuş projelerde izlemek isterdim, çünkü Io sono l'amore'de hepsi pek başarılı...

'Milano, erotik bir film?..'

Yalan değil filmi izlerken aklıma sürekli ergenlik çağımda izlediğim erotik filmler geldi. Kameradan ve de durağan sahnelerden olsa gerek. Eski bir havası var filmin. Sanki yıllar önce çekilmiş ve yayınlanacağı günü boş bir rafta beklemiş gibi... 

Bir hayli cesur sahneleri ve Tilda Swinton'un cüretkar oyunculuğunu görünce de hemen filmin yönetmeninin kim olduğuna baktım. Karşılaştığım isim beni şaşırtmadı: Luca Guadagnino, yani Melissa P. adlı meşhur İtalyan kızın 'seks günlükleri' olarak da adlandırabileceğimiz kitabının sinema uyarlamasının yönetmeni. Filmi bir seks filmi olarak algılamamak lazım. Kesinlikle olmaz! Ancak yine de bazı sevişme sahnelerinin biraz fazla uzun olması da işin tadını kaçırmıyor değil.


İki bin dokuz (2009) yılına dair ilginç bir yapıt. Muhakkak izlemek lazım!




Adaptation.


"Kafamda özgür bir düşünce var mı? Kel kafamda?.. Belki daha mutlu olsaydım saçlarım dökülüyor olmazdı. Hayat kısa iyi değerlendirmem gerek. Bugün kalan hayatımın ilk günü."


Charlie Kaufman

Amerikan sinemasının son dönem gördüğü tartışmasız en yetenekli senarist Charlie Kaufman'dan bir başyapıt daha: Adaptation. (2002).




Bir hayli taze sinema dağarcığımda bir gezintiye çıkıyorum ve beri yandan kendime soruyorum: acaba bugüne dek beni en çok hangi senarist etkiledi diye. Andrew Kevin Walker, Woody Allen, Pedro Almodóvar, Jean-Pierre Jeunet, Alejandro Amenábar... gibi isimlerin yanında kendine en sağlam yeri edinmiş olan Charlie Kaufman, hiç kuşkusuz beni en, en derinden etkileyen senaristlerden biri oldu. Ağır psikolojik hesaplaşmaların yanı sıra, insanoğlunun varoluşunu -bilhassa 21. yüzyıl insanının varoluşunu-, yalnızlığını, acelesini ve yüzeysel endişelerini olağanüstü akıcı bir dille anlatmayı başarıyor her filminde Charlie Kaufman ki bence bu yetenekten öte müthiş bir disiplin gerektiriyor. İki bin iki (2002) yapımı Adaptation.'da da aynı başarı senarist tarafından perçinleniyor ve bir anlamda Synecdoche, New York gibi bir "muhteşem senaryo"nun izleri, daha henüz yapımından altı yıl önce ilk sinyallerini böylece vermiş oluyor seyirciye.


'Uyarlama senaryodan, başlı başına yeni bir senaryo devşirme!..'





Charlie Kaufman
Being John Malkovich, Confessions of a Dangerous Mind gibi önemli filmlerin senaristi Charlie Kaufman'a günün birinde Susan Orlean'ın Orkide Hırsızı adlı kitabını senaryolaştırması teklif edilir. İşi kabul eden Kaufman, her yazarın başına gelebilecek lanet bir olayla karşıya karşıya kalır: uyarlamakta olduğu senaryonun bir türlü bitmemesi. Tahmin edileceği gibi bir kitabın senaryolaştırılması nesrin bol diyaloglu hale getirilmesinden çok öte bir iştir. Metin aynı zamanda kurgulanmalıdır da. Kitabın büyüsü kendine has, evet tam anlamıyla kendine hastır. Sinema gibi görselliğe hitap eden bir sanat dalına, kitabın noktasına virgülüne dokunulmadan aktarılması; bir anlamda kitaba hakaret veya ortaya çıkacak olan eserin piç (heba) edilmesi durumudur. İşte bu sebepten varolan bir metne sinemasal değer katılması, ancak usta kalemlerin, vizyonerlerin ve "bir anlamda işin orospusu" olanların işidir. Yani külfetli iştir.


Charlie Kaufman, her ne kadar kendini önemli işlerle kanıtlamış bir senarist olsa da, takılıveriyor önündeki projenin kurgulama kısmında. 


Charlie & Donald Kaufman (Nicolas Cage)



Tabii bunun yan sebepleri de var, filmde bas bas bağıran. Mesela Charlie Kaufman'ın yalnız bu film için yarattığı kardeşi Donald Kaufman. Böyle birinin varlığı hakkında en ufak bir bilgim yok. Araştırma gereği de duymadım. Bazı şeylerin filme bırakılmasından ve sır olarak kalmasından yanayım. Sinemanın büyüsü de zaten burada. Donald Kaufman'ın varlığı beni zerre kadar alakadar etmiyor. Tek bildiğim -veya inanmak istediğim- Charlie Kaufman'ın bu senaryoyu yazarken, çalışmasına bir şekilde engel olan yanını senaryosuna "hayali bir karakter yaratarak" yansıttığı. Bu karakter, belki kardeşi Charlie kadar başarılı değil ama sırf ona özenmesi sayesinde senaryo yazmaya başlayan ve bir şekilde de beğeni toplayan bir karakter. Son derece ilginç noktalara temas eden, kardeşi için canını verebilecek ve her ne kadar senaryo çalışması takdir toplasa da, her zaman kardeşinin, Charlie'nin kendisinden daha başarılı olduğunu itiraf eden, hatta vurgulan bir karakter. Naifliğin, faydalı cansıkıcılıkların temsili versiyonu gibi filmin çoğu karesinde görünen bir sembol. Charlie Kafuman'ın senaryosunu yazarken doğurduğu bir yaratık. 



Doğrusu insan bu yaratıcılıkla karşı karşıya kalınca imrenecek mi, yoksa el pençe divan mı duracak bilemiyor...


Her neyse. Film Charlie Kaufman'ın bir senaryo çalışmasında yaşadığı zorluklardan, şizofrenik tavrından ve akıl yitirtici hayatından bahsediyor.


'Nicolas Cage, Meryl Streep, Tilda Swinton, Chris Cooper!'


Nicolas Cage



Filmin yönetmeni tıpkı Being John Malkovich'te olduğu gibi Spike Jonze. Çoğu yönetmen gibi yolu video-kliplerden veya daha popüler işlerden geçmiş, film kapsamındaysa; pek de senaryoya etki etmemiş olan bir yönetmen. 





Oyunculara baktığımızdaysa fazla lafa gerek olmadığını düşünüyorum. Meryl Streep sanırım, isminin afişinde yazılı olduğunu gördüğüm her filmine gitmek isteyeceğim üç-beş oyuncudan biri. Nicolas Cage ise bence başarısızlığı tercih etmiş oyunculardan. Bir de tabii insanın akrabası Francis Ford Coppola olmayıversin... Adaptation. açısından ağzımı pek açmayacağım. Çünkü bildiğim kadarıyla bu film için çok uğraşmış Cage. Kendini tamamen senaryoya verebilmek için elinden ne geliyorsa yapmış. Bu çabası da zaten ona 'en iyi erkek oyuncu dalında' Oscar adaylığı getirmiş. 'Keşke hoplamalı zıplamalı filmlerde değil de, daha çok dişe dokunur filmlerde oynasa', deyip çıkmalı işin içinden.


'Filme dair son söz.'


Bir çok sanatçıya dair duyduğumuz o akıl almaz hikayelerden biri. 'Bu romanı yazdı ve hemen ardından intihar etti!' ya da 'bu resmi yaparken sürekli saçlarını yoluyormuş!' gibi şehir efsanelerinin somut hali. Kafanız müsaitken izleyin; buz gibi, soğuk izleyin.

11 Nisan 2011 Pazartesi

The Boy in the Striped Pyjamas






Holokost'u anlatan onlarca film yapıldı. İkinci Dünya Savaşı'nı anlatan da onlarca, hatta belki yüzlerce film yapıldı. Hepsini izlemiş olmak mümkün değil. İzledim dersem bu yanlış olur. Ancak hem Inglourious Basterds, hem de The Boy in the Striped Pyjamas izlediğim diğer İkinci Dünya Savaşı filmlerinden bir nebze ayrılıyor. Bunu sağlayan da son sahnede seyircinin ağzından kaçan "her şeyin bir bedeli vardır!" sözü...


İki bin sekiz (2008) yapımı The Boy in the Striped Pyjamas, İrlandalı John Boyne'un aynı adı taşıyan romanından uyarlama. Roman ilk çıktığı yıldan bu yana tam kırk iki (42) dile çevrilmiş, dünya çapında beş (5) milyon satmış ve uzun süre New York Times Bestseller listesinde birinci sıradaki yerini korumuş. Yani zaten bir hayli meşhur olan bir romanın filme uyarlaması, hali hazırda beş milyon seyirci demektir, ki bu da bir yönetmenin işini kolaylaştırıcı bir yan taşır. Bu bağlamda filmin yönetmeni Mark Herman'a baktığımız zaman, pek de ödüllerle dolu olmayan ancak başarılı sayılabilecek yapıtlarla karşılaşıyoruz. Little Voice (1998) ve Brassed Off (1996) Mark Herman'a Bafta'da çeşitli adaylıklar getirmiş. Bence o filmler için adaylıklar bile karlı sayılır. (Bu cümlemde pejoratif bir anlam aranmasın, ben Bafta'nın ödül dağıtırken gözettiklerine ve de Herman'ın bu ödüllere aday olduğu senelerde ödüllerin kimlere gittiğine bakarak söyleyeceğimi söylüyorum)

Her neyse!

'Peki film ne anlatıyor?..'


Çocukluğunun ilk yılları İkinci Dünya Savaşı'na tekabül etmiş olan Alman asıllı Bruno'nun başından geçenler ve onun etrafında olup bitenlere, yüzyılımızın kuşkusuz en kahredici dönemine bakış açısı; film ana konusu. Bruno bir asker evladıdır. Berlin'in göbeğinde, maddi durumu, haliyle, hayli iyi bir ailenin en küçük ferdidir. Savaşın ilerlemesiyle ve yeni boyutlar kazanmasıyla Hitler Almanya'sı Bruno'nun babasına başka bir alanda ihtiyaç duyar ve Bruno'nun babasının, kırlık bir "araziye" tayini çıkar. Bruno, babasının tayininin çıkması akabinde; annesi, kendinden büyük ablasıyla birlikte, "tüm arkadaşlarını" geride bırakarak babasının yeni görev yerine geçer. Fakat babasının yeni görev yerinde, bir ormanın ortasına yapılmış bu koca evde; etrafı yüksek duvarlarla çevrili, var olan tek kapısında 7/24 askerler bekleyen o soğuk evde Bruno'nun hiç arkadaşı yoktur, çünkü etrafta çocuk bulunabilecek herhangi bir yer yoktur.
Bruno (Asa Butterfield)
Bruno penceresinden, oldukça uzaktaki bir çiftlik evini görür ve böylece etrafta başkalarının da yaşadığını, yalnız olmadığını fark eder. O çiftlik evinde kimlerin yaşadığını annesine sorduğunda annesi onu geçiştirici cevaplar verir ve asla evin ön bahçesini terk etmemesini evladına tembih eder. Öyle ki arka bahçeye geçmesi dahi yasaktır.

Bruno'nun uzun süre tek bildiği: oldukça zavallı görünen kimi kafaları kazınmış kimselerin, bir çeşit mahkum gibi evlerine geldiği ve hem Bruno'ya, hem de ailesine hizmet ettiğidir. Bruno hiçbir şeye anlam veremez. Sorularına kesin cevaplar alamamaktadır ve de giderek artan yalnızlığı, çocukluğunun içinde gizlenmiş maceraperestliğiyle birleşmeye yüz tutmuştur. Bu olduğu takdirde ortaya beklenmedik sonuçlar çıkacaktır. Nitekim öyle de olur, akacak kan damarda durmaz ve ortalığın bir hayli sakin olduğu bir gün Bruno önce arka bahçeye, ardından da bulduğu gizli bir pencereden ormana açılır.

Ormanda önüne açılan her yoldan şen şakrak geçen küçük çocuğun yolculuğu, elektrikli tellerle donatılmış bir alanın hemen önünde son bulur. Koskocaman bir alan, etrafında elektrikli ve keskin olduğu her halinden belli teller ve içerisinde, boyundan büyük taşların arkasında kendini kamufle etmek amacıyla oturan bir yaşdaşı çocuk. Bruno işte böylece, yeni hayatındaki ilk arkadaşını edinmiş olur: tarihin kara lekesi 'gestapo kamplarından birinin' en küçük üyelerinden Yahudi Shmuel...

'Herkese bir adet çizgili pijama!..'

Resim yazısı ekle


O kara kampın her Yahudi üyesinin giymek zorunda olduğu kıyafet, yaşananlardan habersiz ve olaylara tamamen bir çocuk naifliğinde bakan Bruno için yalnızca "çizgili pijama". Film ismini işte buradan alıyor: bir ırkın, dinin, insanın ezilmesini ifade eden tek tip kıyafet, masum bir çocuk için yalnızca bir çeşit çizgili pijamadan ibaret. Shmuel'in yakasına dikilmiş damgalanmasına sebebiyet vermiş olan numarası ise yine Bruno'nun gözünde yalnızca bir oyunun parçası. Belki saklambaç, belki ebe-sobe...

Shmuel ile Bruno'nun fevkalade tehlikeli arkadaşlıkları, bir sır gibi işte o gün, orada başlar. Örneği şöyle de verebiliriz: Hitler ile Sophie Scholl'ün, çocukluklarında çok yakın iki arkadaş olduklarını düşünün. Bu arkadaşlığa tehlikeli dememek mümkün mü?

Shmuel (Jack Scanlon)

Sophie Scholl'ü biliriz. Nasıl başkaldırdığını, nasıl direndiğini, herkese rağmen nasıl inandığını savunduğunu; ölümü pahasına... İşte bu filmin de öyle bir yanı var. Fakat buradaki durum farklı. Bu çatlak ses, tam Nazilerin göbeğinden, bir askerin evinden fırlıyor. Yaşananların saçmalığını hisseden, bu rezilliği çocuk kafasıyla anlamlandıramayan bir kahraman var ortada. Her kahramanın, sonunu hayal etmesi pek tabii mümkün olmuyor.

'Benim kafam da keşke almasa!..'

Biraz Alice in Wonderland bakışını yakalamak ne kadar önemli hayatta.  Bazı şeyleri anlamayıverelim ne olacak? Bazı şeyleri boş verelim, ne olacak! Ne kaybederiz? Peki ama neden? Çok önemli bir soru, her daim, her yaşta sorulması gereken. Bir ırkı ortadan kaldırıyoruz; peki ama neden? Bir kadına tokat atıyoruz; peki ama neden? Bir erkeğin sinesine toplu iğne batırıyoruz; peki ama neden?

Kimi zaman kafanın bir şeyi almamasının iyiliğini anlatan bu filmi mutlaka izleyin. İçinizdeki o masum çocuğa seslenen bu filmi, kafanızın almaması dileğiyle!..

Sultanes del Sur


Ukde Sineması'nda şimdiye kadar yaşanmış olan en büyük hayal kırıklığı: Sultanes del Sur. Hesapta İspanyol kökenli, dört (4) kişiden oluşan bir dolandırıcı grubu Meksika'da önemli bir vurgun yaparak, kasası dolu bir bankayı soyuyorlar; oradan da parayı temize çıkarabilmek için Arjantin'e kaçıyorlar. Heyecanlı gibi duruyor olabilir, ancak film baştan aşağı tutarsızlıklarla ve son derece kötü oyunculuklarla dolu.


Son dönemlerde sıkça yaptığım gibi, Ukde Sineması'nda güzel bir film gecesi yaşamaktı hayalim. Latin Amerika filmlerinin son dönemdeki çıkışı da gözümden kaçmadığından, taze (2007 yapımı) bir Meksika filmini Ukde Sineması perdesine yansıtmaya karar verdim.

Her şey çok güzel başlamıştı, demek istiyordum fakat filmin başlamasıyla karşıma çıkan: bir çok kimseye çok zekice kurgulanmış gibi görünebilecek bir "banka müdürünü rehin alma sahnesi", bana fevkalade sıradan görünmüştü. Ağzımın tadı kaçmıştı diyelim, üstelik daha henüz ilk sahneden.

Suç çetesinin lideri olan top sakallı, İspanyol aksanlı (sanırım bununla filme bir çeşit profesyonellik katmak amaçlanmış) karakteri canlandıran oyuncu son derece yapmacık duran "karizmatik bir oyunculuk sergileme" çabasında, yalnızca başarısızlığına başarısızlık katıyor... Gülünç sayılacak haddini bilmez oyunculuk, zaten son derece zayıf bir rehin alma sahnesiyle başlamış olan filmin adeta kaderini belirliyor.

Banka soygununun bir hayli yavan bir şekilde gerçekleşmesi yetmiyormuş gibi, bir de üstüne çete; bankanın önünü tutmuş olan polis araçlarının tam arkasına önceden kazdıkları çukurdan kaçmayı başarıyorlar... (!) Üstelik tüm bunlar olduğunda filmin henüz on dakikası bile geçmemiş oluyor (aşağı yukarı). Yani tam "işte bir banka soygunu filmi daha" derken siz, ortaya yamuk yumuk, nereye gittiği belli olmayan bir film çıkıveriyor.

Normalde o an filmi kapatırdım, ancak iyi bir sinemaseverin görevi filme her zaman ikinci bir şans vermektir, diyelim geçelim...

Ardından nasıl oluyorsa bu çete Meksika'dan kaçmayı başarıyor, üstelik ellerinde para dolu bir çantayla. Arjantin'e vardıklarındaysa, tam paralarını Arjantin pesosuna çevirecekleri anda beklenmedik bir saldırıya uğruyorlar ve nereden geldiğini anlamadıkları bu saldırının en komik kısmı: saldırının nereden geldiğini "tüm film boyunca" seyirci de anlamıyor. Ortada tahminler uçuşuyor hepsi bu. Son sahnelere doğru bir şeyler canlanır gibi oluyor, aklınızdaki bazı sorular cevaplanıyor fakat öyle kötü cevaplar ki bunlar "keşke cevaplanmasalardı" noktasına geliyorsunuz.

Daha fazla devam etmek istemiyorum. Saçma sapan bir filmin üzerine düşünmek, filmin saçma sapanlığına, saçma sapanlık katıyor: saçma sapan oluyor, "saçma sapan (2)"...

Kötü oyunculuk mu dersiniz, kötü aksiyon sahneleri mi dersiniz, çirkin oyuncular sanki karizmatikmişler gibi gösterme çabasından doğan yavaş çekimde güneş gözlükleriyle yürüyen aktörlerin arkasına bir çeşit rock müziği koymak mı dersiniz... ne derseniz vardı filmde. Bir kötü senaryo, daha kötü bir hale ancak bu filmde görüldüğü gibi getirilebilir. Yazık filmi izlerken geçen saatlerime, ama ne yapacaksın, her film de izlenebilir olmuyor ki...

26 Mart 2011 Cumartesi

Children of Men


Yıl iki bin yirmi yedi  (2027), dünyada yaşayan en genç birey on sekiz (18) yaşında ölüyor. İnsanoğlunun soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Felaketin farkında olan bir kişi, bu kaderi değiştirmek için 'tüm insanlıkla' savaşa giriyor. Bu savaş, belki de dünya üzerinde yaşanacak olan son savaş. Children of Men.


İki bin beş (2005) yılında, büyük bir hayranı olarak Amin Maalouf'un çıkmış olan son kitabı Béatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl'ı (Le Premier Siècle Après Béatrice) bir an evvel edinip, bir çırpıda okumuştum. Kitap; kadınların neslinin tükenmekte olduğu bir zamanda geçiyordu. Bir kaç bilim adamı, kız çocuğuna gebelik oranını azaltan -engelleyen de denebilir- bir ilaç geliştiriyorlar ve el altından piyasaya sürüyorlardı. Bunu fark eden ve kitabın ağzından anlatıldığı bilim adamı gerçeğin üzerine gitse de, sesine kulak veren olmuyordu. İlerleyen sayfalarda devreye bir kadın gazeteci giriyor, aynı 'zehirli amacın' farkına varıyor, üstüne gidiyordu. Nafile, onun da feryadı para etmiyordu. Netice itibariyle, bilhassa Afrika kıtasında kız çocuk doğumları gözle görülür bir biçimde azalıyor ve ancak o zaman bir takım gerçekler, 'kimilerinin' kafasına dank ediyordu. Kitap bir çeşit misogyny'i (kadın düşmanlığını) anlatmanın yanında, bir de bir bilim adamıyla gazeteci arasında geçen bilinçli aşka ustaca değiniyordu. 

Béatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl, okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi ve daha o zaman kendi kendime şöyle demiştim: "acaba bu kitabın filmi yapılsa nasıl olurdu?.." Filmin yönetmeni ve dört yazarından bir tanesi olan Alfonso Cuarón da benim gibi düşünmüş olacak ki, Children of Men gibi bir başyapıtı sinemasevere sunmuş.

'Film 2027'de geçiyor.'

Film, geçtiği tarihin oldukça ileri olması itibariyle -2027- ütopik bir yan taşıyor gibi durabilir; ancak yönetmenin başarısı sayesinde izleyene o kadar 'sanki iki adım ötemizdeki ülkelerden birinde geçiyormuş' izlenimi veriyor ki, filmi reddedemiyorsunuz.

Dünyaya gelen son bebeğin üzerinden on küsur yıl geçmiş. İnsanoğlu üreyemiyor. Kimileri bu durumu kanıksamış, kimileriyse bir şeylerin ters gittiğinin farkında. İşte bu farkındalığa erişmişlerden birisi de, filmin baş karakteri Theo (Clive Owen). Film, kurduğu emperyalist düzenin sağlamlığı ve birçok 'radikal' sayılabilecek baskıcı rejime yönelik sınırlamaları sayesinde ayakta kalmayı başarmış olan Büyük Britanya'da geçiyor. Dünya üzerinde sanki bir tek bu coğrafya ayakta kalmayı başarabilmiş izlenimini henüz ilk sahneden veriyor size film. Ülkeye gelen göçmenler bir takım kafeslerde yaşıyorlar ve toprağın kimliğine sahip olmayanlar ağır cezai yaptırımlarla karşılaşıyorlar. 

Beri yandan Theo, ülkesinin bu yıpratıcı tutumuna ve geçmişinde bir çok eylemde faal olarak yer almış olmasına karşın büyük bir bıkkınlık, aşırı dozda bir 'vazgeçmişlik' içinde. Olup bitene karşı tamamen duyarsız ve son derece umursamaz bir tavır takınıyor. Eski eylemci, geçen yıllarla birlikte etrafında olup biteni kabul etmiş bir bürokrata dönüşüyor.

Theo, günün birinde, eskiden birlikte yol aldığı örgütün önderliğini yapan ve aynı zamanda vaktiyle sevgilisi olan Julian (Julianne Moore) tarafından kaçırılıyor. Julian, Theo'dan son bir iyilik istiyor: himayesinde olan mülteci Kee (Clare-Hope Ashitey) adlı bir kadının yurt dışına kaçabilmesi için gerekli olan tüm belgeleri sağlaması. Theo, eski sevgilisinin ricasını kabul ediyor -biraz para karşılığında elbette- ve Kee ile ilgilenmeye başlıyor. Fakat Theo'nun bilmediği bir şey var: Kee, insanoğlunun geleceğini tek başına değiştirebilir; çünkü yeryüzündeki tek/son hamile kadındır.

'Film, savaşlara büyük göndermeler içeriyor.'

Pablo Picasso - Guernica

Filmin birkaç sahnesinde ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso'nun, Nazilerin İspanya-Guernica'yı bombalaması üzerine yaptığı "Guernica" adlı tablo kullanılıyor. Bilindiği gibi bu tablo XX. yüzyıl savaşlarının ve bu savaşlarla gelen dehşetin en büyük sembollerinden biri olarak kabul edilmektedir. Öyle ki bu tabloyu gören bir Nazi askeri Picasso'ya sorar: "bu resmi siz mi yaptınız?" ve Picasso'dan akıl dolu bir cevap alır: "hayır, bu resmi siz yaptınız!".


Arbeit Macht Frei
Aynı zamanda filmdeki birçok çarpışma sahnesinde, harabeye dönmüş şehirlerin duvarlarında Nazi döneminde sıkça kullanılan "Arbeit Macht Frei" (çalışmak size bağımsızlık kazandırabilir) gibi sloganlara da göndermeler var.









Yakın tarihe ise daha çok Jasper'ın (Michael Caine) oynadığı rol üzerinden atıfta bulunulmuş. Jasper filmde siyasi karikatürler yapan, ödüllü bir sanatçıyı canlandırıyor. Ormanın ortasında, bir çeşit sığınağa benzeyen evinin duvarlarında sıkça The Guardian gazetesinin karikatüristi Steve Bell'in çalışmalarını görüyoruz. Bilindiği gibi Steve Bell, ABD ve benzeri, emperyalist politika güden ülkelerin yöneticileriyle sıkça dalga geçen bir sanatçı. Film, konusunu işlerken bu detayı göz ardı etmiyor.

Steve Bell'in bir çalışması


'Cuarón!'

Alfonso Cuarón


Cuarón, tartışmasız Meksika'nın yetiştirdiği en etkileyici yönetmenlerden biri. Onu ilk kez iki bin bir (2001) yapımı 'Y Tu Mamá También' ile tanımış ve tarzına hayran kalmıştım. Sonra bir Harry Potter filmiyle karşıma çıkmış ve hayallerimi yıkmıştı. Fakat sonradan anlayacaktım ki; her yönetmen gibi Cuarón da, sadece aklında olan filmleri yapmak için kimi maddi kaynak yaratacak filmlere başvurmak zorunda kalmıştı. Nitekim kısa süre sonra karşıma bu muhteşem aksiyon/bilim kurgu filmiyle çıkmış ve yeniden beni kendisine hayran bırakabilmeyi başarmıştı. Phyllis Dorothy James imzalı ve aynı adı taşıyan kitaptan uyarlama olan Children of Men'de anlatılmak istenen hikayeyi işleyişi, kamerayı ustaca kullanışı -evet, o ormandan arabayla geri geri kaçış sahnesinden bahsediyorum-, seçtiği müzikler ve kurgulayış becerisiyle Cuarón, gelecek filmlerini merakla beklememi sağlıyor.




'Mick Jagger-Keith Richards, Thom Yorke, Pink Floyd, John Lennon...'

Filmin müzikleri de, haliyle filme paralel olarak savaş karşıtı bir duruş sergiliyor. Bilhassa Jasper'ın dinlediği müzikler, rock ve alternatif rock parçalarının tıpkı klasik müzikler gibi ebediyet ruhunu ne kadar sağlam taşıdığının bir çeşit kanıtı gibi. Filmi izledikten sonra birkaç gün bu müzikleri tekrar tekrar dinleyesiniz geliyor. Bu açıdan filmin 'soundtrack albümü' de edinilmeye değer gözüküyor.

Clive Owen
'Clive Owen.'

Son dönemlerde sürekli Clive Owen filmleriyle karşılaşıyorum. Geçen gün 'Closer', 'Inside Man' filmlerini izledim. Şimdi de Children of Men. Görünüşe bakılırsa Owen'ı sık sık filmlerde görmeye devam edeceğiz. Tıpkı Julianne Moore ve Michael Caine gibi... Son dönem izlediğim çoğu Hollywood filminde ne zaman bir lezbiyen karakter olsa Julianne Moore canlandırıyor, ne zaman hafif yaşlı bir karakter olsa da Michael Caine! Sırıtmadıkları sürece sorun yok, ama sıkıcı gelmeye başlayacaklarından korkmuyor da değilim...

Son bir öneri: eğer imkanınız varsa Children of Men'i yüksek kalitede ve kuvvetli ses sistemleriyle izleyin. İnanın bu sayede filmin etkisini oldukça arttırabilirsiniz.

25 Mart 2011 Cuma

21 Grams




'Dünya bizi birbirimize yaklaştırmak için döndü, 
Üstüne doğru, üstümüze doğru döndü,
Tıpkı Symposion'da denildiği gibi;
Sonunda bizi bu rüyada buluşturabilmek için döndü.'



Eugenio Montejo
Venezuelalı şair/yazar Eugenio Montejo'nun "Dünya Bizi Birbirimize Yaklaştırmak İçin Döndü" adlı şiiri, 21 Gram filminin en iyi özeti gibi duruyor; öyle ki şiiri Türkçemize çevirirken, filmi ruhumun derinliklerinde bir yerlerde tekrar izlemiş gibi oldum. Montejo'nun şiirinin bu ilk kısmı filmin küçük bir yerinde geçiyor. Yani şiirin tamamı filmde yer almıyor. Sadece bir 'ısırık', gerisini sen araştırıp bulacaksın; tabii eğer sinema filminin yalnızca beyaz perdeye yansıyan kısmıyla ilgilenmiyorsan... 

Kimi yönetmenlerin filmlerini içi boş bir cam şişe olarak tasarladıklarına inanırım. İçinde yaşadıkları o canlarını sıkan dünyadan bir kağıt koparıp, yerden topladıkları kömür parçalarıyla akıllarına gelenleri; bilhassa 'canlarını sıkan olayları', bir bir karalarlar o küçük beyaz kağıda. Ardından, kimsecikler görmesin diye büyük bir telaşla tıkıştırırlar o küçük kağıt parçasını cam şişelerinin; yani filmlerinin içine, öylece fırlatırlar denizin en kıyıdan ırak dalgalarına. İşte biz, sinemaseverlerin görevi o cam şişenin vurduğu kıyıda hazır beklemek. Ve nihayet amacımıza ulaştığımızda da, asla cam şişeden çıkanla yetinmemek. Çünkü bilmemiz gerekir ki, yönetmenin anlatmak istediği fevkalade büyük, fakat cam şişe ve içine tıkıştırılmış beyaz kağıt bir o kadar küçüktür.


İşte Alejandro González Iñárritu'nun 21 Gram'da Montejo'nun şiirinin yalnızca ilk dört dizesini kullanmasının sebebi budur. Iñárritu ister ki; biz, sinemaseverler kalkıp şu kafamızı karıştıran şiirin devamını bulalım. Iñárritu ister ki; biz onun peşinden koşalım. İnebildiğimiz kadar derine inip, filmi tam anlamıyla kavramaya gayret edelim.


Dünya bizi birbirimize yaklaştırmak için döndü, 
Üstüne doğru, üstümüze doğru döndü,
Tıpkı Symposion'da denildiği gibi;
Sonunda bizi bu rüyada buluşturabilmek için döndü.
Geceler geçti, karlar, gündönümleri;
Dakikalarca, milenyumlarca zaman geçti.
Ninova'ya doğru giden bir at arabası,
Nebraska'ya vardı.
En az yedi soyumuzun bulunduğu yerden,
bir horoz öttü, alemimizin ötesinden.
Dünya döndü, müzikal bir biçimde,
Bizi güverteye davet ederek;
Ve bir an bile durmadan, devam etti dönmeye,
Sanki onca aşk, onca mucize,
Symposion'un parçalarının arasına sıkışıp kalmış,
Birkaç adagio'dan ibaretmiş, yıllar evvel yazılmış.

...

Iñárritu neredeyse tüm filmlerinde bir takım tarihsel ya da dini olaylara göndermeler yapar. Babil filminde bu bahsettiğim; İncil'de ve Tevrat'ta yer alan Babil Kulesi Efsanesi olarak karşımıza çıkarken; 21 Gram'da bir çok kez İncil'e yapılan göndermelerle kesişir yolumuz. "Biri sana tokat atarsa, ona öbür yanağını dön", "Tanrı, saçının bir telinin kımıldayışını bile bilir" gibi çok önemli dini deyişler, filmin kalbinde yatan mesajın algılanması açısından fevkalade önemlidir.

'Benzer şeyleri yukarıdaki şiir için de söyleyebiliriz.' 

Şiiri adam akıllı anlayabilmek ve filmle ilişkilendirebilmek için evvela Platon'un meşhur diyalog biçiminde verilmiş eseri Symposion hakkında biraz bilgi toplamak gerekir. Nebraska ve Ninova'nın nerelerde olduğunu bilmek de bir o kadar önemlidir. "Neden Ninova'ya giden at arabası Nebraska'ya varıyor?", pekala sorulabilecek sorulardan bir tanesidir. "Peki, bunun filme yansıması ne?", "Symposion'da anlatılan bilgeliği kanıtlama çabasını filmle nasıl ilişkilendirebiliriz?" ya da en basitinden; "ilişkilendirebilir miyiz?"... "Ya bu diyaloglarda ölümlülerin, ölümsüzlük çabalarından bahsediliyorsa?" gibi soruların ardı arkası kesilmez. Tabii 
eğer filmi ıslak bir çamaşır gibi toprağa sıkmayı, bu sayede elde edeceğiniz su damlalarını önemsiyorsanız.



'Tıpkı Amores Perros gibi 21 Gram da bir kazanın etrafında temelleniyor.' 

Konu itibariyle büyük benzerlikler taşıdığını söyleyemem, ancak Amorres Perros ile 21 Gram arasında gözden kaçmayacak benzerlikler var. Mesela her ikisi de bir araba kazasının sonucunda hayatları değişen kimseleri mercek altına alıyor.

Film kalp yetmezliği çeken ve aşktan yoksun bir evlilik yapmış matematik profesörü Paul Rivers (Sean Penn), bir trafik kazası sonucu kocasını ve iki kız çocuğunu kaybeden acılı bir anne Christina Peck (Naomi Watts) ve suçla dolu yaşantısından çıkış yolunu Tanrı inancında, imanda bulan fakat buna rağmen başı beladan bir türlü kurtulmayan bir aile babasının; Jack Jordan'ın (Benicio Del Toro) etrafında geçiyor. Bu üç farklı insan tipini bir trafik kazası bağlıyor. Christina'nın eşini ve çocuklarını arabasıyla ezen Jack Jordan; Christina'nın kocasının ölümüyle kalbinin nakledildiği kişiyse Paul Rivers... Yani hayatları boyunca yolları kesişmeyen bu üçlü, farkında olmadan birbirlerinin hayatlarını bir hayli 'derinden' etkiliyorlar.


Alejandro González Iñárritu
'Iñárritu ve muhteşem senarist: Guillermo Arriaga.'

Iñárritu dendiği zaman bende akan sular durur. Son dönem dünya sinemasının bence en etkili ismi. Biutiful, filmografisindeki en zayıf film olsa da, yine de piyasadaki tüm filmlerin çok çok önünde bir eser bence. 'Gelişiyor' dediğimiz dünyamızın aslında nasıl bir iletişimsizlik noktasına ilerlediğini en etkili anlatan yönetmen tartışmasız Iñárritu'dur. Kamerasını dogma 95'ciler gibi mobil kullanarak, dolaysız bir biçimde karakterleri yansıtmayı başarmıştır. En ufak bir mimiğe, en gözden kaçması muhtemel bir jeste 'filmin kaderini emanet ettiğinden', filmin her karesi ayrı bir önem kazanır. Filmlerini bir kere izlediğimizdeki hislerimizi; ikinci, üçüncü, hatta mümkünse dördüncü izleyişimiz tamamlar. Anlatım tekniği olarak neredeyse her filminde kullandığı arkalı önlü anlatım sayesinde, sanki bizi öykülerine diker en sağlam yerlerimizden. Filmin belki de en önemli olan son sahnesini henüz ilk sahneden vermesiyle kendine olan güvenini kanıtlar: "al, sana hikayemin sonunu veriyorum; ama göreceksin ki yine de hikayemi dinlemek için can atacaksın!". Gerçekten de öyle oluyor, hikayesi için can atıyoruz!

'Oyunculuklar ders niteliğinde!'

Sean Penn, filmin yapıldığı 2003 yılında Oscar'ı aldı, ama Mystic River'daki performansıyla. Zannedersem iki filmle birden Oscar'a aynı dalda aday olmak mümkün olmadığından böyle bir durum ortaya çıktı. Oysa Penn, bu alanda bir ilke imza atabilirdi.

Naomi Watts'ı 21 Gram'da izledikten sonra 'en iyi kadın oyuncu' dalında Oscar'ı nasıl kaçırdığını anlamadım. Bunun için Oscar ödüllerinin neye hizmet ettiğini birazcık düşünmem yetti. (Babil'de Cate Blanchett yerine Naomi Watts nasıl olurdu?)

Benicio Del Toro, Stella Adler'ın yamacında yetişme en iyi aktörlerden biri. Bunu 21 Gram'da bir kez daha gözler önüne seriyor. Tim Robbins'in Mystic River'daki performansını izlediğimden Benicio Del Toro'ya heykelcik konusunda haksızlık yapıldığını düşünmüyorum. Kaldı ki Benicio Del Toro gibi bir aktöre o minik ödülün hiçbir şey katmayacağının da bilincindeyim. Eminim ki zerre kadar umurunda olmamıştır.

Charlotte Gainsbourg ve Melissa Leo'da iki başarılı performansla karşımıza çıkıyorlar. Melissa Leo, ileride alacağı Oscar'ı, Gainsbourg da Cannes'daki 'en iyi kadın oyuncu' ödülünü müjdeliyor gibi sanki filmde.

Uzun lafın kısası: 21 Gram'a bir şans vermeniz gerek. Ama şimdiden itiraf etmeliyiz; 21 Gram, 21 gramdan çok daha ağır bir film. 

16 Mart 2011 Çarşamba

A History of Violence


Viggo Mortensen



Yaşadığınız şehrin merkezinde bulunan bir küçük restoranda çalışıyor, mütevazı bir hayat sürüyorsunuz. Günün birinde, gündüz vakti, eli silahlı iki adam çalıştığınız restorana giriyor ve orada bulunan herkesi ölümle tehdit ederek çalışma arkadaşınıza tecavüze yelteniyor. Bu sahneyi görünce bir anda nevriniz dönüyor ve sizin bile beklemediğiniz bir anda, ani bir hamleyle eli silahlı iki saldırganı feci bir şekilde öldürüyorsunuz. Soru şu: siz, masum sandığınız ta kendiniz, aslında kimsiniz?

A History of Violence, 2005 yapımı bir David Cronenberg filmi. Cronenberg'i 'The Fly' ve 'Eastern Promises' gibi heyecan seviyesi yüksek filmlerden hatırlayabiliriz. 'Robocop', 'Top Gun' ve 'Star Wars VI - Jedi'nin Dönüşü' gibi filmleri yönetmenin de kapısından dönmüş bir yönetmen. Yani kendine göre iyi bir kariyeri var diyebiliriz. A History of Violence filminde daha evvelden çalıştığı Viggo Mortensen'le de tekrar birlikte olma imkanı bulmuş... vs. Ancak gel gelelim ki bir şeyler eksik... A History of Violence, belki de şimdiye kadar Ukde Sineması'nda izlediğim en vasat filmdi.

'Konu olarak ilginç sayılabilir'.

Film, Tom Stall'un (Viggo Mortensen), avukat karısı ve iki çocuğuyla birlikte Milbrook - Indiana'daki mütevazı yaşantısıyla başlıyor. Her şey çok normal. Küçük bir kafe, veya restoran nasıl derseniz, bir kaç tanıdık müşteri, gelip-giden kahveler, ufak-tefek pasta-çörekler... her şey son derece normal. Taa ki restorandan içeri eli silahlı iki adamın girdiği güne dek. 

Adamlardan teki restorandaki müşterileri etkisiz hale getirirken, öteki Tom'un mesai arkadaşına tecavüz etmeye yelteniyor. Bunun üzerine kimsenin nereden geldiğini bilmediği bir enerjiyle, hatta daha önemlisi 'tecrübeden geldiği hissedilen bir soğukkanlılıkla' Tom, adamlardan her ikisini etkisiz hale getiriyor -onları öldürerek- ve biranda tüm kasabanın kahramanı oluveriyor. Yerel medya Tom'un peşinden koşuyor, onu televizyona çıkarıp daha da meşhur etmeye çalışıyor vesaire, vesaire... 

Bu ilgiden hiç hoşlanmayan Tom, biran evvel normal hayatına dönmek istiyor. İşin aslı bu ilgiden memnun olan ailesiyse, zamanla Tom'un nasıl hissettiğine önem veriyor ve medyaya karşı Tom'unkine benzer bir tepki alıyor. Neticesinde gazeteciler Tom'un kapısından yavaş yavaş uzaklaşıyorlar fakat tam bu sırada Tom'un peşine siyah camlı bir makam arabası takılıyor. Kim olduğu ve nereden geldiği bilinmeyen bu araç, Tom'u geçmişiyle yüzleştiriyor.

İçinde bir yerlerde gizlediği şiddeti açığa çıkarmasıyla bir bedel ödemesi gerektiğini bilen Tom, ne yazık ki geçmişte olduğu gibi başına buyruk kararlar alamayacaktır, çünkü artık evli-çocukludur ve hesap vermesi gereken bir ailesi vardır. 

...

Yaklaşık bir buçuk saat süren film, tıpkı dediğim gibi; konusu itibariyle çok ilgi çekici. Ancak izleyenler kabul edeceklerdir ki film, geneli itibariyle oldukça zayıf, ve bağlandığı yerlerle bir çeşit tutarsızlık taşıyor. Gücün bedelleri, geçmişten kopamamak, bir şeyleri her daim açıklamak zorunda oluş gibi çok temel meselelere dokunmak isteyen yönetmen, bence sadece filmini 'iyi niyetli' bir biçimde, fazla üzerine eğilmeden çekmiş. Bir diğer deyişle 'yaratılırken epey çaba harcanmış konusunu heba etmiş'.



Tek alkışlanabilecek nokta: filmin son derece gerçekçi vurma-vurulma sahneleriydi. Onu da, bu bütçeyle yapıversinler, değil mi ama...

Ed Harris


Viggo Mortensen, onun karısını oynayan Maria Bello ve filmin küçük bir kısmında yer alan Ed Harris'in performansları oldukça ilgi çekici.  Fakat filmin Oscar adaylığı, 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' dalında William Hurt'e gelmiş. Hurt'ün sergilediği zayıf performans bir yana, bu ödül adaylığına yalnızca 'maksimum' on dakika sahnede görünerek erişmiş olması; ya Akademi'nin o sene elinde pek fazla tercih olmadığına, ya da Oscar'ın sallama bir ödül olduğuna işarettir. İkinci şıkkın havada bir toz bulutu gibi dağılması ve benim tezimin yok olması dileğiyle(!).
Maria Bello


14 Mart 2011 Pazartesi

You Don't Know Jack






Jack the Ripper, ya da Türkçe'siyle 'Karın Deşen Jack'; 1988 yılının ikinci yarısında Londra'da yaşamış ve yirmiye yakın cinayet işlemesine rağmen izini tamamen kaybettirmeyi başarmış bir seri katildir -kurbanlarının tamamı hayat kadınlarından oluşmaktadır-... Dr. Jack Kevorkian ise; doksanlı yılların sonunda ABD'de takriben 130 kişinin hayatını sonlandırmış, defalarca mahkemeye çıkıp beraat etmiştir. Soru şu: "bir insanı katil yapan şey nedir?.." Al Pacino'dan etkileyici bir film: 'You Don't Know Jack'



Bir cinayet olayında/haberinde en ilgimi çeken kısım hiçbir zaman cinayetin nasıl işlendiği değildir; katilin kim olduğudur. Kim kimi deşmiş, hangi aletleri kullanmış, sıradan bir ölüm mü, tecavüz de olmuş mu... bunların hepsi son derece tahammül edilmez kabul ettiğim detaylardır ve hepsini insanın yüreğine işkence görürüm. Beni şoke eden her zaman katilin özel hayatıdır. Camus'nün Meursault'sunu anlamak isterim... Katilin psikolojisi, aklından neler geçtiği ve sosyal statüsü beni düşündürür. Mesela bir fakirin katil olmasına aklım yatar ama bir zenginin cinayetinde 'doyumsuzluğu' bulurum. Bu beni hayatımla ilgili düşünmeye iter.

John Goodman'ı uzun süre sonra önemli bir projede görmek güzeldi.
Türkiye'nin en baba Amerikan kolejini bitirmiş, devasa bir sitede kızlarla dolu bir havuz başında yaşayan gencin, her istediğini elde edebiliyor olmasına rağmen katil olması, bence en saf haliyle 'bir araştırma konusudur' ve zaten ilk soru da sönmüş ateşin hala dumanı tüterken sorulur: "çok iyi bir aileden gelen, her şeyi olan bir çocuktu; böyle bir şey yapmış olmasına imkan yok, emin misiniz?" Bu soru da bizi katil üzerine düşünmeye iter.

Deliller toplanır, sorgular sonlanır, karar verilir: evet, katil o'dur. Ne kadar zengin de olsa, ne kadar eğitimli de olsa, ne kadar her şeyi de olsa -'her şey' neyse artık- sonuç değişmez: katil o'dur.

İşte 'You Don't Know Jack' filminde de Dr. Kevorkian'ın düştüğü durum biraz bu. Her şeyden evvel o bir doktor. Yaşı itibariyle ununu elemiş, eleğini asmış. Maddi açıdan bir sıkıntısı yok, olmadığı gibi zaten "kurbanlarından da" para istemiyor. O, sadece hastalarına ölmeleri konusunda yardımcı oluyor.

"Ölüm de bir haktır."

Biraz karamsar da olsa filmin önemli bir konusu var. Hepimizin bildiği gibi, kimi hastalıkların maalesef tedavisi yok. Bunlar çok ağır hastalıklar ve en iğrenç özellikleri de maalesef hastayı yavaş yavaş eritmeleri. Dr. Jack Kevorkian (Al Pacino) da tıp alanındaki tecrübesi ve biraz da hayata bakışındaki 'gerçekçi'yaklaşım sayesinde, pençesinde olduğu hastalıktan kurtulması mümkün olmayan hastalara bir imkan sunmak istiyor: ötanazi hakkı. Dr. Kevorkian amacına hizmet edecek bir makine üretiyor. Bu çok büyük işçilik gerektirmeyen makine, basit bir sisteme dayanıyor: hastanın kendi iradesiyle karar vererek 'çeşitli şekillerde' kendi ölümüne sebebiyet vermesi. Bu makine, hastaya ağrısız-sızısız bir ölüm sunuyor. Belki de ölüm yerine 'intihar' demek daha doğru olur...

İntiharlar mutlaka hastanın yakının da bulunduğu bir ortamda, tamamen mutabık kalınarak ve en önemlisi, bir kameraya canlı canlı çekilerek gerçekleşiyor. Hasta tamamen şikayetçi olduğu hayatından, tam anlamıyla kendi isteğiyle ve büyük bir huzurla ayrıldığından; dolayısıyla hasta yakınları da 'hastanın huzurlu gidişinden mutluluk duyduğundan' Dr. Kevorkian'a yasal olarak hiç bir suç yüklenemiyor. Tüm bu olaylar -130 kişinin ölümü- Dr. Kevorkian'ın birinci dereceden desteğiyle, ötanazinin yasak olduğu Michigan eyaletinde gerçekleşiyor. Bu sebepten de Dr. Kevorkian'ın başı sık sık mahkemeyle belaya giriyor. Haliyle muhafazakar kesim ayağa kalkıyor, tüm bu yaşananları insan haklarına aykırı bulanlar celalleniyor ve basının da bu işin üstüne gitmesiyle Dr Kevorkian'ın adı çıkıyor Dr. Death'e (Dr. Ölüm).

Ve sonunda; ölümün de bir hak olduğunu savunan Dr. Kevorkian ile yasalar arasında amansız bir düello başlıyor.



'Filmin yönetmeni Oscar'lı!'




You Don't Know Jack filminin yönetmeni Barry Levinson'ı; 96 yapımı ve Brad Pitt ile Robert De Niro'nun başrollerini paylaştığı Sleepers filminden hatırlıyorum. Zor bir konuyu iyi işlediğini fakat filmin bir çok yerinde seyircinin dikkatini fazlasıyla dağıttığını, koşan filmin ayağına kimi zaman adeta 'çelme' taktığını hatırlıyorum. Aynı şeyi kendisine Oscar getiren 88 yapımı Rain Man'de de gözlemlemiştim. Konu itibariyle Sleepers'tan daha hareketli olmasına rağmen anlatımı itibariyle yine bir hayli durağandı Rain Man.

Benzer şeyleri You Don't Know Jack'te de görebiliriz. Çok heyecanlı bir konusu yok filmin. Önemli, ama heyecanını yitirmiş bir konu. İspanyol sineması gibi bütçesi çok daha düşük bir sinema bile bu ötanazi konusuna çok daha sağlam eğilmişti, hem de çok daha erken: 2004 yılında Mar Adentro. 'En iyi yabancı dilde film' ödülünü almıştı Akademi'den. Başrolünde Javier Bardem, yönetmen koltuğundaysa Alejandro Amenabar... (Hep şu Amenabar Hollywood'a gitse ne olur diye merak etmişimdir... Mesela şu meşhur Vanilla Sky'ın, Amenabar'ın Abre Los Ojos filminin Hollywood uyarlaması olduğunu biliyor muydunuz?..)

'Al Pacino-Dr. Kevorkian'


Al Pacino'yu bu filmde izleyip de "çok yaşlanmış!" diyenler Pacino'yu tanımıyor, onun nasıl rolünü önemsediğini ve rolünün içine 'tam anlamıyla' girdiğini bilmiyor demektir. Pacino, yine şaheser bir performans ortaya koyuyor ve taraflı tarafsız herkese şu soruyu sordurtuyor: "neden bu filmi sinemalara değil de bir televizyon kanalına sattılar acaba, oysa Pacino bu performansıyla 'en iyi erkek oyuncu' dalında rahatlıkla ödüle ulaşabilirdi?". Gerçekten de öyle. Bardem-Firth arasına bir ustayı eklemek, belki ödül törenini daha izlenilebilir bir hale getirebilirdi. Neyse, böyle bir manzara artık başka bahara kaldı...

'Küçük bir uyarı.'



Dr. Kevorkian'ın resim-müzik gibi sanat dallarına da ilgisi var.
İşte Dr. Kevorkian'ın filmde de vurgulanan tablolarından bir tanesi.

Ermenilerle,Türklerin arasında geçenlerin konuşulacağı yer asla bu platform değildir, görüş bildirecek kimse de zaten ben değilim. Yalnızca filmi izleyecek olanlara bir uyarı: film 'soykırım' olduğunu kabul etmiş kişilerin bakış açısıyla yapılmış ve bu bakışa hizmet eden kimi sahneler içeriyor. Hassasiyeti olanların dikkatine.

11 Mart 2011 Cuma

Darbareye Elly



Eğer bana "son zamanlarda izlediğin en düşündürücü film neydi?" diye sorsalar, hiç tartışmasız 'Darbareye Elly(Elly hakkında)' derdim...

Bu yıl Almanya'ya, Berlin Film Festivali'ne -Berlinale- gitme fırsatım oldu. Festivalin 61. yılında orada olabilmek benim için mutluluk vericiydi. Fakat bu mutluluk, maalesef festival kitapçığını alana kadar sürdü. Kitapçığın içindeki filmler insanı heyecanlandırmadığı gibi, bir de sayfa diplerine festivali düzenleyenlerce not düşülmüş: "filmlere en geç iki gün evvelden bilet alabilirsiniz", "bir kişi iki biletten fazla alamaz", "bilet fiyatları 9-12 euro arasında değişir -normalde Berlin'de bir filme bilet parası 8 eurodur-"...vs.

Bu ve bunun gibi onlarca olumsuzluk Berlinale'nin olan tüm havasını kaçırmıştı. Geriye yalnızca zenginlere hitap edebilecek bir sistem kalmış, olay kültürel bir aktiviteden halkın faydalanmasından, kültürel bir aktivite sayesinde halkı ve turistleri sömürme durumuna dönüşmüştü.

Küçük festival kitapçığından yola çıkarak bilet almak üzere seçtiğim sınırlı sayıda filmden birinin bir 'Asghar Farhadi' filmi olan 'Jodaeiye Nader az Simin' olmayışını bu şekilde açıklayabilir miyim?.. Belki! Ama hayır! Berlinale programında Farhadi'nin son filmi 'Jodaeiye Nader az Simin'i gözden kaçırmış olmamı kimseye açıklayamam. Hele bir de film "Altın Ayı'yı" aldıysa...

Tüm filmlerini izlemedim Asghar Farhadi'nin, ancak izlediğim bir filmi bana tüm filmleri hakkında temel bir fikir vermeye yetti. 

Darbareye Elly, yaz tatili için İran'ın kuzeyine, uzun süredir terk edilmiş vaziyette bekleyen yazlık evlerine giden üç İranlı ailenin hikayesini anlatıyor. -Filmin merkezinde bu yazlık ev ve bu evde yaşanan olaylar var- Bu üç  dost ailenin yazlık eve gidiş sebebi aslında; aile fertlerinden olan Sepideh'in (Golshifteh Farahani) yakın geçmişte Almanya'dan dönmüş olan Ahmad'e (Shahab Hosseini) kızının öğretmeni 'Elly'yi (Taraneh Alidoosti) tanıştırmak istemesidir. İlk görüşte Ahmad ve Elly birbirlerinden hoşlanırlar. Bu durum evdeki üç aileyi de mutlu eder. Fakat her şey Elly'nin biranda ortadan kayboluşuyla bambaşka bir yola girer. Mutlu mesut ilerleyen film, biranda heyecan kazanır ve tepetaklak olur. İlerleyen dakikalar boyunca Elly'nin kayboluşunun ardından ortaya çıkacak kimi 'sırlar', filmdeki bazı karakterlerin hayatını değiştirecektir.



'Tamamen yargı üzerine kurulu.'
Film, Elly'nin garip sayılabilecek kayboluşunun ardından bambaşka bir alana sürükleniyor demiştim. Ortada kaybolan bir kız var ve bu kızın nasıl kaybolduğunu kimse bilmiyor. Bir anda yok oluyor hepsi bu. Arkasında, onu öz ailesinden ayırarak kuzeye götürmenin sorumluluğunu taşıyan üç aile bırakarak... 



Pek tabii geride kalanları telaş basıyor. "Nasıl kayboldu?", "nereye gitti?", "öldü mü?" gibi soruların yanında, bir de "ailesine ne diyeceğiz?" gibi sorular peydahlanıveriyor. Kaybolan kızın arkasından sorulan sorular, adeta filmin sonu için belirleyici oluyor. Sorulan sorular gittikçe derinleşiyor ve bu sefer silahların namluları aile içinde dolaşmaya başlıyor. Paniğe kapılınca aile fertleri birbirlerine sırtlarını dönmeye başlıyorlar. Ve yavaş yavaş yargılarını ortaya dökmeye başlıyorlar. Yargıları derken; hem İran'daki kadına karşı kimi hassasiyetler içeren yargılardan, hem de ön yargılardan bahsediyorum. Bir kayboluşun ardından ortaya dökülen ön yargılar, aile içi tüm sırları ortaya dökmeye yetiyor.

'Bir ortadan kayboluş üzerinden toplum incelemesi.'

Darbareye Elly filminin yönetmeni Farhadi'nin bence büyük yanı işte bu noktada ortaya çıkıyor. Yönetmen bir kayboluşu sahneye koyuyor fakat incelediği kesinlikle 'bir kızın kayboluşu' değil. Tam tersine, 'bir kızın kayboluşu üzerinden koca toplumun analiz edilmesi'... 

İran'daki kadın hakları konusu çok gerçekçi bir biçimde gözler önüne serilmiş bu filmde. Öyle ki kimileri bu filmi İran'ı kötüleme kampanyası olarak görebilir. Ben, İran hakkında yalnızca kulaktan dolma bilgilere sahip olduğumdan boyumdan büyük yorumlara kalkışmayacağım. Tek söyleyebileceğim; benim duyduklarımla filmin anlattıklarının kesiştiğidir. Yani İran'da 'kadının' çok hassas bir noktada duruyor oluşudur. Kimi zaman hatta 'ben kadınımı hem severim, hem döverim' bakışının toplumda hakim olduğudur. Bu film de, tam bunu anlatıyor. 



Ama dediğim gibi, yalansa da koca ülkenin günahını almak kimseye yakışmaz...

Unutmadan! Bildiklerim arasında bir de, filmin başrol oyuncusu Golshifteh Farahani'nin 2008 yılında bir Ridley Scott filmi olan Body of Lies'ta oynadıktan sonra ülkeden çıkma yasağı aldığı var... Ülkesinden çıkamadığı için çağrıldığı Prince of Persia filminin denemelerine katılamadığını, hatta sonunda ülkesinden kaçmak zorunda kaldığını bile biliyorum! Farahani halen Fransa-Paris'te yaşamakta. Ülkesinden uzak ve ülkesine dönme izni bulunmadan. 

Tabii ki genelleme yapmak istemiyorum ancak bazı gerçeklerin de korkusuzca söylenebilmesi lazım. Farhadi sırf bu korku yüzünden filmlerinin reklamını, filminin çekimleri bitene kadar yapamamakta. Neden? Çünkü eğer yaparsa  İran'ın devlet erkanının çekimlere "dur!" diyeceğinden korkuyor... Bu çok acı. Çok yazık...



Farhadi, Darbareye Elly'le Berlin Film Festivalinde 'Gümüş Ayı' kazandı ve filmini alternatif bir cep sineması olan Ukde Sineması'nda da göstertmeyi başardı. İşte özgürlük budur!