19 Temmuz 2011 Salı

Stigmata


Patricia ARQUETTE,  'Frankie Paige' rolünde



Merak ediyorum; nasıl olur da The Da Vinci Code filmi tüm Vatikan yetkililerini ayağa kaldırıyor da, kendisinden tam yedi yıl evvel yapılmış Stigmata'yı kimse umursamıyor?.. İlginç.

Kimileri vardır 'din'e dair derin sorular beslerler. Emin olamazlar bir türlü din'in varlığından ya da yokluğundan. Tam inanmışken öyle bir olay yaşarlar ki kafaları allak bullak olur; ya da tam tersi, hiç inanacakları yokken bir ışık görürler, bir varlık emaresi; her şey değişir... Artık ne bir insan insandır onlar için, ne de ilahiler yalnızca melodi...

İşte böyle kimselerden biri, geçen hafta Ukde Sineması'nı ziyaret etti. Şartı belliydi: "beni aydınlat!". Dine dair bir film görmek istiyordu. Biraz basite kaçmak da olsa; istiyorum, bakalım sinema bu konuda ne diyor!..

Seyirci, cevap veremediği soruları sinemaya paslamıştı. Varsın biraz da onlar beni aydınlatsınlar, diyordu.

Seyirciyi kırmak dokuz kusurlu hareketten biri! Biraz beyin jimnastiği yaptım, Ukde Sineması'nun film arşivine baktım... Tek bulduğum ve "seyircinin izlememiş olduğu film" Stigmata idi. Bastık oynat'a, olanlar oldu...

***
Stigmata, Yunanca'da 'Stigma' kelimesinin çoğul hali. Stigma ise, hayvanların ya da esirlerin birbirlerinden ayırt edilebilmeleri için onlara yapılan işaretleme işlemine verilen isim. Yani bir nevi damgalama işlemi.

Zaten dine de buna benzer bir yansıması var.

Stigmata: İsa peygambere son derece gönülden inanmış kimselerin, İsa çarmıha gerildiğinde, ona yapıldığına inanılan işkencelerin aynılarını yaşaması durumudur. Bu Stigmatik -Stigmata'ya uğrayan kişi- önce ellerinden, sonra ayaklarından görülmeyen bir kudretçe çivilenir; ardından kafasının alın kısmının çevresinde bir çeşit kesici tel parçası dolanır, sonra da kırbaçlanır... Bunların hepsi, Stigmatik şokta iken ve görülmeyen bir güç tarafından gerçekleşir.

Film işte bu 'dini olaya' maruz kalan bir kızın hikayesini anlatıyor. 

Gabriel BYRNE, 'Peder Andrew Kiernan' rolünde
Tabii kimi ufak farklılıklar yok değil film ile anlatılan arasında. Bunlardan en bariz olanı; İncil'de bu olay yalnızca fevkalade inananların başına geliyor, oysa filmde Stigmatik tam bir ateist. Veya henüz dine inanıp inanmayacağına karar vermemiş bir kimse, demek daha doğru olabilir... Görünüş ve gerçekleştirdiği eylemler itibariyle dine uzak, demek yeterli olacaktır sanırım...

Günün birinde Brezilya'da tatilde olan annesinden aldığı bir tespih, o tespihe bağlı olarak gerçekleşen kimi doğa üstü olaylar.

Film özetle bu.

***
Benim asıl ilgimi çekense şu:

İlk paragrafta da değindim; The Da Vinci Code, Vatikan'ın hışmına en çok uğramış filmlerden. Hal böyleyken Vatikan itibarının zedeleniyor oluşundan şikayet edip, filmin tam anlamıyla 'saçma'olduğunu iddia etmekte haklı gibi duruyor.

Durum böyle mi bilemeyeceğim, şüphelerim var, diyelim!

Geçenlerde bir belgeselde, rastgele bir papaz The Da Vinci Code ile ilgili görüş bildiriyordu. 

"Kimileri Vatikan'ın, The Da Vinci Code'a saldırarak kitaba karşı ilgiyi yoğun oranda arttırdığını söylüyor. Bu bir fikir tabii... Fakat ben de diyorum ki; ya Dan Brown sırf Vatikan'ı rahatsız etmek ve bunun üzerinden para kazanmak için bu kitabı yazdıysa?.. Peki o zaman ne olacak?.."

Güzel soru!

***

Dostlar size acıklı bir haber, 2010 yılı Türkiye Cumhuriyet'inde en çok satılan kitap hangisi biliyor musunuz?
Hanefi Avcı-Haliç'teki Simonlar!

Başka söze gerek yok sanırım...


***
Şu noktada ilk paragraftaki soruma bir yanıt vermek istiyorum. 

The Da Vinci Code İsa peygamberin aslında normal bir insandan farksız olduğunu, onun da cinsel münasebette bulunduğunu ve inananlarının aklındaki hayattan çok daha farklı bir hayat yaşadığını anlatıyor.

Yani neredeyse din'i reddediyor.

Stigmata ise yalnızca inanmış kimse için 'kilisenin gereksiz olduğundan' dem vuruyor.   

"1945 yılında Nag Hamadi'de bir belge bulundu. Bu belgede İsa peygamberin gizli kalmış sözlerinin yazılı olduğu söylendi... St. Thomas ilkesi denilen bu belge, İsa dönemine ait en yakın belgedir... Vatikan bu belgeyi reddedip, dine aykırı olarak nitelemektedir... İddialara göre bu belgedeki İsa'nın ilk sözleri 'Tanrı'nın krallığı içinizdedir ve çevrenizdedir. Tahtadan ve taştan yapılmış binalarda değil. Bir parça tahta kırın, ben orada olurum. Bir taşı kaldırın, beni bulacaksınız...' şeklindedir."
Stigmata, film 

Şimdi diyelim ki siz kilisesiniz, hangisi daha çok canınızı sıkar: reddedilmeniz mi, sizin inandığınızı ve sizi var edenin reddedilmesi mi?..

 Kuşkusuz her ikisi de... Ancak birini daha öne koymak zorunda olsanız?..

***
Konuyu kapatırken son bir soru sormak istiyorum. Biraz evvel de aynı soruyu sordum: 

'Madem The Da Vinci Code'a bu kadar büyük tepki vardı da, 1999 yılı yapımı Stigmata filmi bundan hiç nasibini almadı?".

Sorularım bitmiştir Sayın Yargıç!

Dip Not: Filmi izleyeli baya bir zaman oldu. Uzun süre, bu filme dair bir yazı yazmanın uygun olup olmayacağını düşünüp durdum. Sonra mümkün olduğunca 'filmle sınırlı' bir yazı kaleme almaya karar verdim. İncittiğim olduysa özür dilerim.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Un Cuento Chino


'Ignacio Huang' ve 'Ricardo Darín' 

Şöyle yapalım: koca bir dünya haritasını önümüze serelim; bir direksiyonu çevirir gibi bir kaç santim sağ tarafa doğru döndürelim haritayı; kağıdın en solundaki ciddi kara parçası Arjantin, en sağındaki ciddi kara parçası da Çin Halk Cumhuriyeti olsun. Koca bir sopanın ucuna iki ülkeyi şiş kebap gibi dizmiş olduğumuzu hissettiğimiz anda tam ortadan; yani aşağı yukarı Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin olduğu yerden ikiye katlayalım haritayı. Çin ve Arjantin birbirinin üstüne bindi mi?.. Hah, işte şimdi 'Un Cuento Chino'; Türkçe'siyle 'Bir Çin Hikayesi' hakkında konuşmaya başlayabiliriz!

Ukde Sineması'nın blog'unu az çok takip edenler bilirler, Arjantin'le fena sayılmayacak bir kan bağım vardır. Çok severim bu ülkeyi, neyi var neyi yok sahiplenirim, o da ne zaman ihtiyacım olsa beni sofrasına davet eder: geçinip gideriz mutluluk ve huzur içinde yaklaşık dört yıldır.

Haliyle bana kimi zaman Arjantinliler derler ki: "yok efendim şu filmi izle, yok efendim bu şarkıcıyı dinle, yok efendim bilmem hangi kitabı oku...". Bu böyle sürüp gider uzun zamandır!

Bu sayede az şey öğrenmedim Arjantin kültürüne dair. Martin Fierro'yu bilir misiniz misal?.. Yahut Carlos Gardel kimdir?.. Hiç Tango yapmışlığınız var mı kendisiyle?.. 

Her neyse, bugün mevzu bahis Ricardo DarínIgnacio Huang ve Sebastián Borensztein. Bu üç adam oturmuşlar bir film yapmışlar, çok değil, geçenlerde -24 Mart 2011, Arjantin'de gösterime girdiği tarih- bendenize de Ukde Sineması'nda filmin projeksiyonunu yapmak düştü: kırmayalım Arjantinli dostlarımızın ricalarını!..

Ukde Sineması gösterim tarihi: 18 ağustos 2011... Fazla gecikmiş sayılmayız değil mi?..

***

Günün birinde bir Çinli, Çin Halk Cumhuriyet'inin sahip olduğu muazzam yeşillikler arasında bir gölde, küçük bir kayığın içine sevgilisini almış; bir yandan suda süzülüp bir yandan yemek yiyor. Son lokmalara yaklaşıldığı sırada Çinli aşık küçük kayığının ona yakın olan ucuna dönüyor ve saklı tuttuğu yerden iki adet alyans çıkartıyor. Aklında binlerce mutlu fotoğraf, gözleri dolmuş bir şekilde yüzünü sevgilisine bir dönüyor ki sevgilisini çığlık atarak gökyüzüne bakarken buluyor; çünkü tam o anda gökyüzünden kendi dilinde naralar atarak bir 'inek' düşüyor!.. Tam kadının, Çinli'nin sevgilisinin tepesine...


***

Çok hızlı bir başlangıç oldu değil mi?.. Bu bir öykü olsa, ya da herhangi bir romanın girişi; muhtemelen okuyucu kitabı kapatır "yok daha neler, nereden verdim bu salak kitaba bu parayı", der. Ancak sinemanın büyüsü de burada! Mümkün olduğunca inandırıyor sizi senaristin aklından geçen uçuk-kaçıklıklara, görsellik sağ olsun!

***
Bu, hikayenin; haritanın sağ kanadında; yani Çin Halk Cumhuriyet'inde kalan kısmı. Bir de işin sol kanadı; yani Arjantin kısmı var!

O tarafta da bizi kendi halinde, yaşamayı unutmuş, 'kendi yağında kavrulan' bir nalbur karşılıyor: Roberto (Ricardo Darín). Karamsar bir karakter Roberto. Hayattan büyük beklentileri olmayan bir koleksiyoncu. Kırklı yaşlarda, orta halli bir adamcağız. 

Koleksiyonculuğu da zaten biraz bu 'boşluğu' yüzünden. Karşısında ona aşık bir kadın, Mari (Muriel Santa Ana) var, her haliyle sevgisini belli ediyor Roberto'ya ancak Roberto'dan herhangi ciddi yaklaşım göremiyor. Ara sıra kaçamakları olmuyor değil, ancak iki orta yaşlı kimseden beklenmeyecek kadar gayrı ciddi.

Roberto'nun her şeye verecek bir cevabı var! Yukarıda yazdığım cümlelere ve takındığım suçlayıcı tavra dahi verecek bir cevabı var! Çok zor bir hayat yaşamış. Filmin içindeki güzel sahneleri bölmek istemediğimden sadece ana-babasını çok ufakken kaybettiğini söylemem yeterli olacaktır, öyle zannediyorum.

Özet olarak içindeki o boşluğu kimi koleksiyonlar yaparak dolduruyor. Bir çeşit 'hayatta kalma hobisi' denebilir buna... 

Koleksiyonlarından kimileri anlamsız, kimileriyse fevkalade anlamlı. Mesela kendisini doğururken vefat etmiş annesine, annesinin her doğum gününde, bir ufak biblo -cam oyuncak mı deseydik acaba?- hediye ediyor. Annesinin çerçeveli fotoğrafının durduğu bir küçük camlı dolap, baştan aşağı ufak cam biblolarla dolu! Böylece hem ruhunu tatmin ediyor, hem de bir yandan 'biblo' koleksiyonu yapmış oluyor. 

İtalyan l'Unità gazetesini düzenli olarak alıyor ve içinden gözüne absürt gelen her türlü haberi kesiyor, deri kapaklı bir deftere muntazamca yapıştırıyor. Yani absürt haberler koleksiyonu yapıyor. 

Gibi... gibi...

***

Bir itiraf: ben de buna benzer bir koleksiyon yapmak isterdim...

***
l'Unità-Bir İtalyan Gazetesi (kuruluş yılı 1924)

l'Unità gazetesinin önemini film benden çok daha iyi anlatacaktır. Ve inanıyorum ki sadece bu hikayeyi dinlemek için bile bu film izlenmeye değer.

'Peki bu iki tip nerede ve nasıl karşılaşıyorlar?'

Roberto, garip beğenileri olan bir adam ve sıradan insanlar gibi yaşamıyor demiştik. Mesela dükkanına sipariş ettiği çivilerin bulunduğu kutuları açıyor ve kutunun üzerinde yazan rakam ile içindeki çivi sayısı birbirini tutuyor mu diye kontrol ediyor. 

Bu bir çeşit gariplik olarak algılanabilir. Ancak şöyle bir düşününce 'aslında bu bizim de yapmamız, her tüketicinin de yapması gereken bir şey değil mi?'. Tüketici hakkı, denen şu mefhum hani!.. Yani garip dediğimiz garip de, kime göre be birader?..

Bir diğer gariplik ise, ikilinin arasındaki her şeyin başladığı o absürt gün, Roberto'nun Buenos Aires uçak pistinin kenarında, birasını yudumlayarak uçak iniş-kalkışlarını izlemesi... Keyfi yerindeyken Roberto'nun, bir anda yanı başında bir taksi durur ve ufak tefek bir Çinli taksiden aşağı atılır!.. Soğuk ve insanlarla iletişim kurmayı tercih etmeyen Roberto'nun bile bir vicdanı vardır ve sonradan kimi zaman pişman olacak olsa bile, Çinli Jun'a yardım eder, onu yanına alır ve bir kez olsun dahi anlaşamadan -Jun'un Çince, Roberto'nun da İspanyolca konuştuğunu ve başka dil bilmediklerini ekleyelim- Jun'a, Arjantin'e geliş sebebi olan 'amcasını' bulma konusunda yardım eder.

***




Arjantin, Buenos Aires'teki Çin Mahallelerinden birinde,
baş rol oyuncuları Roberto ve Jun.
 *Çok güzel ve düşünülmüş bir hikaye. Son yıllarda izlediğim en rahatlatıcı film.

*Birçok Amerikan sitesi bu filmi 'komedi' filmi olarak göstermiş. Bilgisizliğin böylesi!.. Her kim ki bu filmi komedi filmi diye izler, yanılır. Bu film içinde komedi ögeleri barındıran bir dramdır. 

*Ricardo Darín uzun süredir takip ettiğim, ne var ne yok tüm filmlerini izlemeye çalıştığım bir aktör. Geçen yılki İstanbul Film Festivali'nde 'El Baile de la Victoria' filmini izlemiştim, pek etkileyici bulmamakla beraber beğenmiştim. Hatta geçen yıl izlediğim en ilginç bir kaç sahne o filmden çıkmıştı (merak edenlere, baş roldeki dilsiz kızcağızın kulağa çarpan her tür müzikle senkronize bir biçimde ettiği dansı hatırlatırım). Buna rağmen bütün olarak ele alındığında film zayıftı. O zamandan beri, Ricardo Darín'in eski filmlerini izlemiş biri olarak ben, bu muhteşem oyuncunun sanki biraz 'maço' rollere sığındığını hissediyor, üzülüyordum. Gerçekten bunca 'yumuşak', biraz daha insanın 'bamteli'ne dokunan filmin ardından sükse getiren 'El Secret de Sus Ojos'  gibi bir filmin, Ricardo Darín'in gidişatını bu kadar etkilemiş olmasını anlayamıyordum. Resmen git gide sert adam karakteri Ricardo Darín'in üstüne yapışıyordu! İşte bu 'yumuşak'film, Ricardo Darín'in sırtındaki o ağır yükü, inanıyorum ki tereyağından kıl çeker gibi almıştır. Haliye, benim gibi Ricardo Darín'in 'eli silahlı rollerle' harcandığını düşünenler için de büyük bir rahatlama anı bu, hiç kuşkusuz! 

*Film "Arjantin insanı ile Türk insanı birbirine pek benziyor canım!", görüşünü savunanlar için muhteşem bir kanıt niteliği taşıyor. Öyle ki kimi zaman Ricardo Darín'in aslında Türk olma ihtimalini hesaplarken buluyorsunuz kendinizi!

*Bu kadar düşük bütçelerle, bu kadar büyük işler yapabilen Arjantin sinemasına helal; gülmek, eğlenmek için ancak bayağılıklar görme ihtiyacı duyan biz Türklere de yazıklar olsun!.. Adamlar yoktan var ediyorlar, haberimiz yok!.. Tren kaçıyor ama bizim ruhumuz duymuyor, umurumuzda değil!.. Bari böyle filmler izleyelim de biraz feyzalalım, dyor, son noktayı koyuyorum!

Dip Not: Filmi izlemeden evvel İngiltere-Arjantin savaşıyla ilgili bilgi edinmeniz yararlı olabilir. (Malvinas adaları savaşı)

The Big Lebowski







Bir kaç ay evveldi. Uykusu kaçmış bir vaziyette yayılmıştım televizyonun karşısındaki koca koltuğa. Saat sabaha karşı bilmem kaç, hiç bir şey düşünemiyorum; hareket dahi edemiyorum. Mayışmanın mayışıklığı tetiklediği gecelerden... Sıcak mı sıcak!.. Şu evin duvarlarını kırsam acaba içeriye, tam yüzüme doğru bir serinlik eser mi, diye düşünmeye başlıyorum ki karşıma Conan O'Brien çıkıyor!.. Önce heyecanlanır gibi oluyorum, sonra aklıma Conan O'Brien Jay Leno çekişmesi geliyor, Leno'nun tarafını tutar gibi O'Brien'dan vazgeçiyorum. Derken O'Brien, pek benlik olmayan esprilerini yapıyor ve sıra konuklarını açıklamasına geliyor... Kızıl kafa patlatıyor bombayı: "Jeff Bridges is the first guest tonight on the Tonight Show with Conan O'Brien!". 


The International filmine ilişkin yazımda belirtmiştim, kimi zaman Ukde Sineması'nda izleyeceğim filmleri ben belirlemiyorum 'evren' belirliyor, diye -işin aslı; durumu tam bu cümlelerle ifade etmemiştim, ama her neyse- The International filmini Çetin Altan'ın bir yazısında görmüştüm ve öyle karar vermiştim Ukde Sineması'nda o gece hangi filmi izleyeceğime.

The Lebowski Dream

'The Big Lebowski' filminin Ukde Sineması'na taşınış hikayesi de aynıdır.

'Türkiye'de pek alışık olmadığımız türden.'


'Absürt komedi' dendiği vakit, hepimiz onlarca Türk fıkrası yahut hikayesi anlatabiliriz. Bu toprakların alışık olduğu bir komedi türüdür, her ne kadar ismi Fransızca'dan gelme olsa da... Yüzyıllara dayanan edebiyatımızda, çınar gibi sağlam tiyatromuzda hep görmüşüzdür 'absürt komedi' örneklerini.

Fakat son dönemlerde Türkiye artık biraz farklı bir minvale oturttu kendini. Yine absürt komedi emarelerini net bir biçimde gördüğümüz komedyenlerimiz, yeni nesil Türk filmleri, diziler, radyo şovları ve hatta reklamlar yok değil, var; ancak biraz dejenere olmuş halleriyle karşımızdalar, batılılaşmışlar... Bu kötü bir şey değil elbette... Sonuçta televizyona, beyaz perdeye yapılan tüm popüler kültür işlerinde pragmatik bir yaklaşım benimseyenlerin sayısı azımsanamayacak kadar fazla; hatta çoğunluktalar. Haliyle "artık insanlar Karagöz-Hacivat'tan bıktılar, bak adamlar Amerika'da neler yapıyorlar; ya da şu Fransız'ın üslubuna bakın!.." diye düşünüyor ve ürünlerini 'modern' kriterleri göz önünde bulundurarak veriyorlar.

Sanat, bu kadarını kaldırır mı?.. Ya da: kendi sanatımızı geçmişinden kopararak iyi mi ediyoruz?.. Bunlar başka konunun soruları.

Ben şimdilik sadece The Big Lebowski'nin 'türüne' giriş yapıyorum, hepsi bu!..

***

Jeffrey Lewbowski'nin (Jeff Bridges), nam-ı diğer: 'The Dude' -Ahbap-, son derece sade hayatından bahsedelim biraz. Tek hobisi bowling olan, etliye sütlüye karışmayan, savaşlardan bakmış ve kendi yağında kavrulan bir adamdır 'Dude'... Yakın arkadaşları Walter Sobchak (John Goodman) ve Theodore Donald Kerabatsos ya da kısa adıyla 'Donny' (Steve Buscemi) ile her gün bowling oynamaya gider Dude. Süt içmesini sever... Toplumdan kopuk yaşar... Kurallara uygun giyinmek nedir bilmez, fakat 'bence' giydiği her şeyi de kendine yakıştırır. Nerede nasıl konuşacak, insanlara nasıl davranacak v.b... bilmez. Bilmesinin de bir işe yaramayacağını düşünür. Çünkü dünyadan bir beklentisi yoktur. Dedim ya: kendi yağında kavrulan, aza karar çoğa zarar gözüyle bakan bir 'hippi'dir Dude.

John Goodman ve Jeff Bridges

Bu anlattığımız 'The Dude' idi. Bir de Jeffrey Lebowski-The Big Lebowski var!.. 

Milyoner. Yürüme engelli. Dev bir evde yaşıyor. Yardımcısı, sağ kolu Bay Lebowski'nin her işini görüyor zaten: Brandt (Philip Seymour Hoffman).

Peki bu iki uç insan nasıl buluşurlar; yalnızca isimlerinin aynı olmasında mı?

Günün birinde Dude evinde istirahate çekilmişken kapısı kırılır ve içeriye üç-beş haydut girer. Garip bir aksanla, Dude'u The Big Lebowski ile karıştırarak kendisini tehdit ederler "kızın bizde, ya bize şu kadar para verirsin ya da seni gebertiriz!".

Dude ne yapar ne eder, uzun süre bu çeteye bir isim benzerliği yüzünden, büyük bir hata yaptığını anlatamaz. Sonunda olan çete elemanlarından birinin giderayak evin ortasındaki halıya işemesiyle halıya olur...

Film işte burada başlıyor. Dude'un tek istediği, The Big Lebowski'den halısının parasını almak ve miskincesine yaşadığı hayatına geri dönmektir. Fakat işler hiç de Dude'un istediği gibi gitmeyecektir. Olaylar karıştıkça karışacak, bir kapıdan bir diğer kapı çıkacak, Dude'un hayatı arap saçına dönecektir!..

Bu derinlemesine yolculukta, Dude'un hikayesinin karışmasına sadece karşı taraf sebep olmayacaktır: Dude'un yanıbaşındaki Walter da, bir o kadar Dude'un hayatını karmaşık hale getirecektir. Fazla anlatamıyorum, ama izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır.

Lastik Sandaletler

Filmde Hoşuma Giden Noktalar:

*Dude, film boyu karşısına çıkan her nihiliste -hiççi, nihilizm; hiççilik- fevkalade şaşırıyor. Oysa kendi görüşleri ve yaşam tarzı tam anlamıyla bir hiççinin yaşam tarzı. Yani kendi felsefesini başkalarında görünce yabancılık ve algılamakta güçlük çekiyor. Burada acaba bir mesaj mı aramak gerek? Gerçek nihilist, felsefesine ad koyma gereği duymaz; çünkü zaten buna gerek olmadığına çoktan karar vermiştir!.. Yahut biraz da zorlarsak, nihilistin bir felsefesi olduğuna inanmasına da gerek yok ki!.. 

*Jeff Bridges'ın neredeyse film boyunca ayağından çıkarmadığı lastik sandaletler. Bunlardan bir ara Türkiye'de de çok vardı. Bir ara neredeyse tüm bebeklerin ayağında bu sandaletlerden görebilirdiniz. Bende de vardı ne yalan söyleyeyim!.. Bu durum filme ısınmamı sağladı. Koca adamın, bu kadar başarılı bir aktörün ayağında benim anca bebekken giydiğim sandaletlerden olması, çok hoşuma gitti. Şimdi bulsam bu sandaletlerden, alırım gibi geliyor!..

*Aslında filmin baş karakteri Jeff Bridges'ın oynadığı The Dude karakteri, kuşkusuz. Ancak bence baş rol John Goodman'da! Oynadığı karakter olmasa, emin olun filmin hayatta tadı çıkmazdı. Jeff Bridges'ın karakterini anlamlı hale getiren oyunculuk burada kesinlikle John Goodman'da.

Eğer buna benzer bir rüya gördüğünü iddia eden bir arkadaşınız olursa,
arkadaşlığınızı gözden geçirin!
*Emir Kusturicavari rüya sahnelerine tam anlamıyla bittim!..

*White Russian, The Dude'un film boyu içtiği Baileys benzeri içki-görüntüsü itibariyle, ağzımı sulandırdı!.. Hemen iyi yapıldığı bir yerde bu içkiden tüketmeliyim!..

*Coen kardeşlerden böyle bir film çıkabileceğine inanmazdım. Son dönem işlerine hayranım. Hem True Grit, hem No Country for Old Men tam benlik filmler. The Big Lebowski başka bir tarz ama çok hoşuma gitti. Böyle bir film yapmayalı yıllar olduğuna göre, bence Coen biraderlerden benzeri bir film denemesi, sinemaseverin hoşuna gidecektir.

Jeff Bridges ve masasında White Russian! 

*1998 yılında yapılmış olan bu film, her ne kadar bir komedi türü örneği de olsa; içinde çok ciddi mesajlar da barındırıyor. Savaş karşıtlığı konusundaki kesin çizgisi ve bilhassa o dönem Amerika'sını ciddi manada eleştirel bir bakış açısıyla anlatması, film adına akılda kalan takdire şayan bir özelliklerdendi!

17 Temmuz 2011 Pazar

The International


Clive Owen ve Naomi Watts

7 Temmuz Perşembe günü Çetin Altan, Milliyet gazetesindeki yazısında ülkede olup biten saçma sapan işleri, muhteşem ince bir üslupla, kendine yakışır bir karmaşıklıkla, 'kimseye ses etmeden' anlattı... Güzel bir  yazının muntazamlığına yaraşır, inci gibi dizdiği satırlarını da bir öneriyle bitirdi: Altan milletvekilleri üzerinden bizlere 2009 yapımı 'The International' filmini izlememizi sağlık veriyordu. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla, misali... Usta'yı kırmak olmaz, dedik, filmi Ukde Sineması'na taşıdık!..


The International filmi için bir tür 'modern Don Kişot' yahut 'günümüz İnce Memed'i' benzetmeleri yapmak pek de yanlış olmaz; nitekim karıncanın fille mücadelesi anlatılıyor filmde. Fil ne kadar iri cüssesiyle göz korkutucu olsa da, karınca da bir o kadar zeki; şayet bir kez hamlemi doğru yere, tam kulağına yaparsam, fili devirmemem işten değil, diye düşünüyor.

Louis  Salinger (Clive Owen) bir İnterpol ajanı. Görevi; ortağı Eleanor Whitman (Naomi Watts) ile birlikte, giderek yasa dışı işlere bulaşan ve bulaştıkça da güçlenen bir 'uluslararası' bankayı, suçluluğunu kanıtlayarak adalete teslim etmek. Elde kuvvetli deliller yok değil, var; ancak hiçbir şey yapılamıyor çünkü Salinger ne zaman bir hamle yapacak olsa, muhakkak önüne bir engel çıkıyor. Salinger'ın ya delilleri duman ediliyor ya da üstleri tarafından yolu kesiliyor.

Filmin son ve en önemli sahnesi 'İstanbul'da geçiyor.



'Peki bu banka, nasıl bir banka?'

Masum gibi duran bu bankanın kudreti dağları aşmış, hudutları ezmiş geçmiş vaziyette. Düşünün ki bu banka üzerinden kimi ülkelerin en etkili başkan adayları ortadan kalkıyor, kimi ülkelerin politikaları belirleniyor, tüm savaşlar kontrol ediliyor... Yani kısacası dünya bu banka üzerinden yönetiliyor!.. 

Salinger, kendi halinde bir İnterpol ajanı, işte bu bankaya ve bu bankada bulduğu açıklara saldırmaya başlıyor... Kolay değil tabii. Sistemin kendisini çökertmek güç iş. Hele ki sistemi sistem yapan, sistemin kendisi olduğu zamanlarda. Salinger'ınki akıntıya karşı kürek çekmek bir yerde!..

***
Bank of Credit and Commerce International, kısaltmasıyla BCCI... Hatırlayanınız var mı?.. 1972 yılında Pakistanlı bir milyarder tarafından kuruluyor. Kuruluşundan sonra o kadar hızlı bir büyüyüş gösteriyor ki, kısa zamanda dünya üzerindeki pek çok şehirde şube açıyor ve bu şubelerin toplamı 400 rakamını geçiyor. Bu büyüyüşte haliyle birilerinin parmağı olduğu, yıllar sonra ortaya çıkıyor...

'Bank of Credit and Commerce International'
logosu

80'li yılların sonlarına doğru bu özel banka hakkında kimi yasa dışı işlere bulaştığına dair iddialar atıldı ortaya ve banka yavaş yavaş itibarını kaybetti. Saddam Hüseyin'in ulusal gelirden aldığı paraları bu bankada tuttuğu, Arap teröristlere bu banka üzerinden yardımlar yapıldığı, uyuşturucu kaçakçılığı ve kimi benzeri suçlara 'kılıflık' ettiği, bütçesinden özel yetkili devlet görevlilerine rüşvet verildiği gibi iddialar peşi sıra geldi ve sonunda bu özel banka, tüm 'özel yetkileriyle birlikte' tarihe karışmak zorunda kaldı. Bir sürü soruşturma görmesinin yanı sıra, belki de böyle bir filme ilham kaynaklığı da etti. Kim bilir?

***
Clive Owen, bir İngiliz olarak, Amerika'yı sallıyor mudur bilmem; ancak benim sinemada aradığımı verdiğini ve benim gibiler tarafından da takdir edildiğini düşündüğüm yeni nesil aktörlerden. Hem o, hem filmin yönetmeni Tom Tykwer, hem de filmin senaristi Eric Singer için enlemesine boylamasına bir övgü yazısı -bunu tam anlamıyla hak etmelerine rağmen- yazmayı düşünmüyorum. Tek söylenebilecek -filmi izlemiş olanlar anlayacaklardır- bu 'cesur' filmin kadrosunda yer almaya cesaret etmek dahi, bence sanat adına atılmış güzel bir adımdır. Buna saygı duymak, fazla laf ebeliği yapmamayı gerektirir.

(Bir önceki cümleyi tekrar okuduğumda ortaya sanki "oyunculuklar beş para etmez de filmin hatırına bir şey söylemiyorum" gibi bir cümle çıkıyor. Hayır, oyunculuklar çok sağlam; sadece filmde iyi performans göstermekten öte bu filmde oynamaya cesaret etmek başlı başına muhteşem bir olay! Buna dikkat çekmek istedim.)

***
Film hiç bir ödül alamamış adamakıllı. Alması da beklenemezdi zaten!.. Kaldı ki filmin kadrosunda yer alan kimsenin bir 'ödül' aşkı içerisinde bu filmi yaptığını düşünmüyorum. Düşünsenize, bir de bu film ABD'de tam 2009 krizi patlak verdiğinde gösterime çıkmış. Dalga geçer gibi!..

***
Şöyle bir yazımı yeni baştan okuduğumda bile kendimi iyi hissediyorum. Filmin öğreticiliği karşısında ağzım açık kalıyor!.. 'Sinemanın' öğreticiliği karşısında ağzım açık kalıyor!.. Büyüleniyorum. Ukde Sineması'nda izlediğim bir filme dair ne zaman bir yazı döşensem, sanki filmi tekrar izliyorum ve her sahnesini yeniden öğreniyorum. Öğrenmek için okumak var da, öğrenmek için yazmak da var.

Eğer bir nebze olsun paylaşabildiysem bunu, ne mutlu bana!..


Haluk Bilginer de oyuncu kadrosunda.

Dip Not: Filmin baş karakterinin isminin Salinger olması ve filmin sonu, en önemli kısmının İstanbul'da geçmesi hoştu. Ama medar-ı iftiharımız Haluk Bilginer'in yapmacık sakalı, 'keşke olmasaydı' dedirtecek cinstendi. 


16 Temmuz 2011 Cumartesi

The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford


Jesse James (Brad PITT)


Yaşadığın hayatı nasıl noktalayacağını iyi bilirsen, tüm hayatını yeniden yaratabilirsin. Eğer son nefesini verirken, suratına masum bir ifade verecek mecalin kalmışsa; bil ki yaşattıkların yavaş yavaş siliniyordur ölümüne şahit toplumun gözünde.


The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford son dönemde Ukde Sineması'nda izlediğim en etkileyici filmlerin başında geliyor. Brad Pitt de böyle düşünüyor olacak ki filme dahil olurken kontratını hazırlamak üzere çalışan avukatlarına tembihliyor; "bir madde de benden ekletin kontratıma: filmin ismi değişecek olursa, ben bu işte yokum!" Filmin bir Avrupa gösteriminden sonra da net bir biçimde ifade ediyor Pitt: "bugüne kadar kadrosunda yer aldığım en güzel film".

***

Geçenlerde televizyonda söyleşisine denk geldiğim bir Türk aktör, sanatsal anlamda ne kadar kopuk olduğumuzdan dem vuruyordu: "Türk mizahına dair bir örnek verecek olsak taa 13. yüzyıllara gidiyoruz; peki sonra?.. 13. yüzyıldan bugüne gelirken arada yaşanan boşluklar nerede?.."

"Batılı bunu başarmış. Bugünün Amerikan-Avrupa mizahında Vodvil'lerden esintiler görebilirsin. Adamlar bunu korumasını bilmişler. Yavaş yavaş aktarıyorlar yeni nesillere. Oysa bizde eskiden kurtulma çabasını dahi göremiyoruz; çünkü eski diye bir şey yok!.. Kaynak yok ki eskiyi öğrenelim, eserlerimizde yaşatalım... Tam anlamıyla bir kopuş yaşandı kültürümüzde. Her şeyi yitirmişiz, geri de getiremiyoruz asla!.. Niçin?.. E nasıl geri getireceksin, ne bir kitap var açıp okuyup öğreneceğin, ne bir film-belgesel var!.."


***
The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford filmi, sanki Amerika'nın 'karanlık' tarihine karşı bir saygı duruşu. Çok dik fakat bir o kadar da şiirsel bir saygı duruşu. Eskiden kopmadan, yeniyi yaratma; yeni teknolojiyle eskiyi anlatma...

***
Jesse James'ten (Brad Pitt) bahsedelim biraz... Şu meşhur Amerikan Vestern haydutlarındandır Jesse James. Bir çetesi vardır ve bu çeteyle birlikte gece yolcuğu yapan trenlerin yolları keser, trende kim var kim yok soyar ve hayatı bu şekilde yaşanılabilir hale getirir.

Öyle büyük işlerin altından kalkar ki, efsanesi neredeyse tüm Amerika'ya yayılır. Herkes ondan bahseder. Kellesine ödüller konur, bir numaralı toplum düşmanı ilan edilir.

Kısa süre sonra çetesinde çatlaklar olduğunu fark eder. Bu durum onda büyük bir güvensizliğe yol açacaktır. Vakit kaybetmeden çetesinden kopar ve çete mensuplarını birer birer imha eder. Kendisini sattığını düşündüğü herkesi, teker teker yollar öbür tarafa. 

***
Robert Ford (Casey AFFLECK)

Robert Ford'tan (Casey Affleck) bahsetmenin tam sırası!.. Jesse James otuzlu yaşların ortasında, tüm Amerika'ya ününü yaymayı başarmış, hakkında çizgi romanlar yazılan, methiyeler düzülen bir haydutken; Robert Ford, ağbilerinin Jesse James'e çalıştığını bilerek ağbilerinden çok James'in kendisine imrenen, dolayısıyla da tüm çocukluğunu günün birinde Jesse James gibi olmaya adayan, bunun günün birinde gerçek olacağını hayal ederek büyüyen bir ufaklıktır. Yirmi yaşında bir yeni yetme...

Ne yapar ne eder James'in çetesine sızmayı başarır. Kısa sürede James, Robert'a büyük bir güven duyar. Ona büyük işler verir. Çetesindeki çatlakları sezmesinden ve adamlarını birer birer tasfiye etmesinden sonra yanında bir tek Robert Ford ve ağbeyi Charley Ford (Sam Rockwell) kalacaktır. Bu ikiliyle birlikte büyük bir soygun planlar kafasında... Her şey çok güzel olacaktır.

Ancak James, valinin Robert'a yaptığı büyük tekliften habersizdir...

***

Dürüst olmak gerekirse buradan sonrasını da yazmak istiyorum. Çünkü film asıl o zaman başlıyor. Konuya giriş, iki saat kırk dakikalık filmin (aslında dört saatlik bir film fakat sonra ikinci montaja maruz kalmak zorunda kalıyor) anca ikinci saatinde gerçekleşiyor. En etkileyici sahneler filmin son sahneleri diyebilirim. Fakat o kadar güzel ayarlanmış ki bu, eğer ilk sahneleri izlemezseniz son sahnelerin tüm etkisi kaybolur. İlk sahneler müthiş önemli.



'Varoluşa dair bir şeyler açıklamaya çalışan nadir popüler Amerikan filmlerinden.' 

Orhan Pamuk'un Kara Kitap adlı kitabından kimi esintiler görmek mümkün filmde. Ya da bazı ufak tefek şeylerin Yeni Hayat'ı okuyanlara farklı çağrışımlar yapacağını söyleyebilirim.

Çok girmek istemiyorum. Sanırsam bu kadarı yeter.

Muhteşem oyunculuklar, efsane bir senaryo, başarılı bir yönetim. Kurgusu yavaş. Kafanız meşgulken izlemeyin. Aklınızın en sinema acı olduğu zaman 'oynat'a basın ve muazzam bir iki saat kırk dakika geçirin.

Olur ha anlamazsanız, normaldir; benim de anlamadığım sahneler muhakkak olmuştur, filmin sonunu bekleyin, biraz sessiz sakin düşünün, yaşananları ilintilendirmeye çalışın ve baktınız ki olmuyor, basın bir kere daha 'oynat'a... Bu film çok defa izlenilmeyi hak ediyor.

Not: Filmin muazzam ismine saygı duyan ve Türkçe'ye çevirirken bire bir çeviri yaparak filmi 'piç etmeyen' kurumlara selam olsun!



15 Temmuz 2011 Cuma

88 Minutes


Jack Gramm (Al PACINO)


Eğer iyi bir konuşmacı iseniz kimi zaman başınız belaya girebilir. Hukukta iki kere iki dörttür, kötü savunursan üç'e düşer, iyi savunduğun takdirde de kimi zaman beş'e çıktığı görülmüştür, der bu işi iyi bilenler. Doğrudur. Eğer iyi bir hatipsen, en olmayacağı oldurmayı bilirsin. 

Şöyle bir baktığında bu iyi bir özellik gibi gözükebilir gözüne. Haklısın, bu özellik seni kimi zorluklardan kurtarır, kimi asla elde edemeyeceğini bildiklerini kucağında bulmanı sağlar. Ancak her güzel şey gibi, bu yetinin de bir çirkin yanı vardır ve sen bu makası 'o çirkin yanından' kavramak istemezsin.

Bir süre sonra işler o kadar sıkıcı bir hale gelir ki, kimse seninle laf ebeliğine girmez. Bilir yenileceğini. Bir şekilde haklı çıkacaksın, sindireceksin karşındakini. İki kelime edip, yıldıracaksın karşındakini. En haksız konumda da olsan çıkacaksın üste. Karşındaki bunu bilecek ve yenilgiyi kabullenecek. Dişin kaşınacak karşındakinin etine, tırnaklarını batırmak isteyeceksin, fakat nafile... Bir bakacaksın karşında kimse kalmamış, herkes sinmiş ve sönmüş. 

Bu bahsettiklerim başına gelebilecek sıradan şeyler. Bir de pek sıradan olmayanlar var. 

Mesela:

Hatiplikte o kadar nam salacaksın ki; artık kimi haklı olduğun konularda bile haksız durumuna düşeceksin!.. Ağzın iyi laf yapıyor ya, nasılsa haksızı da haklıyı da aynı tasta eritmesini iyi bilirsin.

Katil olduğundan emin olduğun bir sanığı idam sehpasına yollamak istiyorsun. Bu senin için çocuk oyuncağı. Senin işin bu!.. İşini yapıyorsun ve her şey tam istediğin gibi gerçekleşiyor. Amacına erişiyorsun, sanık idama mahkum ediliyor... 

"Her şey iyi güzel!..", derken sen, beklenmedik bir durum gelişiyor: bir anda bir fikir ortalığı karıştırıyor, bir şüphe: "bu adam zaten sokaktan cumhurbaşkanını bile bir kalemde idama gönderebilecek kadar iyi bir hatip; ya bu sanık suçsuzsa ve bu adam ya basit bir yanılgı sonucu sanığı idam sehpasına yollattıysa?"

Medya boş durur mu?.. Bu spekülatif fikri yayıyor haliyle. Ortaya bir tartışma tepsisi sunuyor, herkes alacağını alsın, keyfine baksın. Toplum şekilleniyor. Ortalık savaş alanı. İdamına bir hafta kala, sanığın mahkumiyet süreci acil alınan bir kararla donduruluyor!..


Şimdi sen, seninle baş başasın!.. Yarattığın kaosu söndürmek durumundasın!..

1-Halk, sanığın gerçek anlamda suçlu olduğuna inanmak istiyor.

2-Devlet, delillerini güçlendirmeni istiyor.

3-Sanık, içeriden tuttuğu 'maşalar' -kimileri burnunun dibindeki insanlar(!)- sayesinde seni öldürmeye çalışıyor...

Her şey bir telefonla başlıyor: 

"88 dakikan var doktor, yaşayacak son 88 dakika!.. Zaman akıyor!.. Tik Tak Dok!"

***
Fena sayılamayacak konusuna ve gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan birini kadrosunda bulundurmasına rağmen '88 Minutes' anca vasat bir film. 

İnsan Al Pacino adını bir filmin kadrosunda görünce bir garip oluyor, "ne zaman geliyormuş sinemalara, aman kaçırmayalım!" diyor. Ancak Ukde Sineması'nda izlediğim en zayıf filmlerden biri maalesef Al Pacino'nun baş rolünü oynadığı 88 Minutes filmiydi.

Söylenecek fazla söz yok. Sinemadaki hayal kırıklıklarını anlatmak yersizdir, izlemek, kendi yasalarına göre yargılamak lazım. Bir sinema eserini de edebi eserlerden ayıran üç beş farktan biri de bu olsa gerek!..
 
***

"Tik Tak Dok!", filme dair en yaratıcı replikti. Al Pacino'nun öğrencilerine son sahnede yaptığı konuşmadan çok daha etkili ve gerçekçiydi.

Not: Bu yazıda yaptığım, ilk cümlelerde anlattığım özelliklerden mahrum bir kurmacadır.

29 Haziran 2011 Çarşamba

L'Auberge Espagnole


   


  "Altmış yıl önceki küçüklerin nefret ettikleri üç şeyden biri, zayıf düştüklerinde her sabah kendilerine zorla içirilen balıkyağı, öteki ikisi de kabız olduklarında zorla yapılan lavmanla, yine zorla içirilen hintyağı idi.

     Tanrı biliyor ya bugün de bana devlet yönetimi üstüne yazı yazmak, hintyağı yahut balıkyağı içmek gibi itici geliyor.

     Ne var ki toplumun okuma menziline en çok girebilmiş yazı türü, gazetelerdeki köşe yazıları. Böyle olunca da bu olanağı yüzlerce yıl sürmüş olan 'kulluk' koşullanmasına karşı, 'vatandaşlık bilincini' uyandırmak için kullanmak gerekiyor.

***
     Maalesef okullar kasıtlı olarak vermiyorlar bu bilinci. Özellikle de gençlerin düşünce ufuklarını 'mevcut devlet yapısının eksileriyle artılarını karşılaştırmaya dönük, analitik değerlendirmelere' kapalı tutuyorlar. 

     Sözün kısası, sivil-asker bürokrasi egemenliğine gizli köleler yetiştirmeyi amaçlayan 'totaliter' bir yöntem izliyorlar sinsi sinsi...."


Devletin yahut bir başka 'üst kurumun', bu ülkenin gençlerine kendilerini yönetenlere karşı eleştirel bir tutum benimseme yolunda köstek olduğuna işaret ediyor Çetin Altan, 27 Ocak 1994 tarihli ve Toplum "Hazineden Geçinenleri" Artık Ödeyemiyor isimli yazısında. Diyor ki, "biz bir topluma bağlıyız, bu toplumu birileri şekillendiriyor ve biz bu toplumumuzu şekillendirenleri şekillendiremiyoruz; çünkü onlar hakkında eleştirel bir bakış açısı geliştiremiyoruz, bunu bize yasak ettiler, bizi bu yetiden mahrum bıraktılar."

Haklı gibi...

***
Küçükken Türkiye'yi tüm dünyadaki en kuvvetli ve büyük ülke zannederdim. Tüm diğer ülkeler Türkiye'nin huzurunda el pençe divan dururlar, herkes bizim marşımızı ezbere bilir, Ata'mızın 'gençliğe hitabesi' 77 dile çevrilmiştir; Arjantin'in Patagonya'sındaki bir Mapuçe okulunun duvarında bile altın harflerle yazılıdır zannederdim.
Bu böyle devam etti uzun süre. Buna inanmak hoşuma gidiyordu. 

Sonra bir gün okuldaki İngilizce dersi notlarım düşmeye başladı ve anne-babam beni yabancı dil dersleri veren bir etüt merkezine yollamaya karar verdiler...

Romain Duris
'Konuşma yetisi kazanma' diye çevirebileceğim bir dersimiz vardı. İngiliz hocam bana geride bırakmış olduğumuz haftada, etüt merkezinde gitmediğim günlerde neler yaptığımı sordu. Sırf boşluk doldurma adına okuldan ve okulda yaptıklarımızdan bahsettim. Teneffüs arasında koridorlarda futbol oynamıştık, beslenme saatinde bilmem ne yemiştik gibi... Sonra konu Bayrak Töreni'ne ve okuduğumuz İstiklal Marşı'na geldi... İngiltere'den yeni gelmiş kadın öğretmen, benim anlattıklarıma anlam veremez bir şekilde bakınca açıklama gereği duymuş, kendisine "bilirsiniz işte, İstiklal Marşını okuduk..." demiştim. Bir süre diretmiş, yine de kadına İstiklal Marşı nedir anlatamamıştım. Niçin okuyorduk; herhangi önemli bir tarihe denk gelmemiş olmamıza rağmen, hele bunu hiç izah edememiştim...

O yaşadığım olaydan sonra anlamıştım ki benim Türkiye adına sahip olduğum iyimser bilgiler, birer hayalden ibaretmiş...

***
Zannedersem Çetin Altan da benim bu dem vurduğum gerçeklikten bahsediyor. Biz çok kapalı bir toplumuz. Bunu inkar etmenin lüzumu yok. Bu kapalılık içerisinde, kendimizi kimi oyunlara kaptırabiliyoruz. İçinde bulunduğumuz toplum; gazeteler, mahalle arası dedikodular, evinize gelen komşu çocuğunun anlattıkları, duvarda asılı ve yağmura ısrarla direnmiş o panolar, bize kimi zaman olmadıklarımızı gösteriyorlar. Yaşanmamışları vurguluyorlar. Biz de kendimizi, kendimizin dışına atarak, bir çeşit 'rüyalar aleminde' buluveriyoruz.

İşte bundan kurtulmanın tek yolu kabuğumuzdan sıyrılmak. Bu da ancak dışarıdan bir bakış açısını benimsemeye gayret etmekle olabilecek bir iş. Yabancı ülkelere gidip oradan bakmak lazım kendimize... Yabancı ülkelerde yaşananları görüp, mukayese etmeliyiz kendi hayatımızla, yaşadıklarımızı ve dolaylı yollardan da toplumumuzu.

Bunun için bir yol Erasmus...

İşte L'Auberge Espagnole bunu anlatıyor. 

Yirmi beş yaşında bir genç Xavier. Babasının iteklemesiyle Erasmus yapmaya karar veriyor. Yani bir yıl boyunca Fransa'dan -kendi toprağından- ayrı kalarak, komşu ülke İspanya'nın Barselona şehrinde yaşayacak. Orada üniversiteye gidecek, orada bir ev tutacak, orada arkadaşlıklar edinecek... vb.

Az buçuk İspanyolca biliyor Xavier. İspanya'da yaşayıp hayatını idame ettirecek kadar. Fakat Barselona İspanya mı? Barselona'da hangi dil konuşuluyor?.. 

'Romain Duris' ve sevgilisi rolünde 'Audrey Tautou'
Bir de sevgilisi var Xavier'in. Onu da annesiyle birlikte Fransa'da bırakıyor İspanya'ya gitmeden evvel...

Barselona'daki her adımda ardında kalan bir hayat... Ne söküp atabilirsin, ne de yok sayabilirsin... Sanki bir rüyadasın, mutlusun ve fakat er ya da geç bitecek biliyorsun... Tabii her an rüyan kabusa da dönüşebilir...

***

Xavier meseleye dışarıdan bakmak istiyor. Şu turistik geziler buna yardımcı olamaz. Git bir hafta Lizbon'da kafanı dinle, oradan Şangay'a geç, oradan atla bir uçağa Canada'da bul kendini... Hiç fark etmez, turistsen turistsindir. Turistlik anca ülkenden ve daha da önemlisi alışkanlıklarından birbir kopmanla dağılır. Ne zaman ki öğrendin pilavı çubuklarla yemeyi, ne zaman ki öğrendin iki yerine üç kere yanaktan öpüşmeyi, ve daha da önemlisi bunu artık içselleştirdin; işte o zaman kendini tanırsın. O zaman ne istediğini bulursun. O zaman sen sen olmaktan çıkarsın ve kendine bir çeşit ruhsal 'estetik ameliyat' uygularsın.

Başrol oyuncusu Romanin Duris, yani Xavier bunu başarabiliyor mu?.. Babasının baskısıyla ekonomist olmaya çalışan Xavier acaba bu inadında kararlı mı; yoksa bu bir yıllık deneyim onun kendisini bulmasını, ne istediğine karar vermesine mi önayak oluyor?..

***

Cédric Klapisch bu filmi kendinden yedi yaş küçük kız kardeşinin Erasmus'la bir yıl Barselona'da yaşamasından esinlenerek yaratmış. Başrolde her zaman Romain Duris'in olacağını biliyormuş ve senaryonun her satırını bunu bilerek yazmış. 

***

Filmde neredeyse her Avrupa ülkesinden bir vatandaş bulunuyor. Bu da filme farklı renkler aşılıyor haliyle. Zaten " une auberge espagnole" -"İspanyol Pansiyonu" ne demek ki Fransızca'da?..

-Sadece bizim getirdiklerimizle/taşıdıklarımızla yarattığımız bir durum/bir yer... Her şeyi bulabileceğimiz, herkesi tanıyabileceğimiz bir mekan...

İnsan kendini ancak bir başka insanda tanır, mı desek?..

Var gerisini sen anla!..





28 Haziran 2011 Salı

Soul Kitchen



Farkında mısınız bilmem son yıllarda Almanlarla aramızda büyük bir kimlik çekişmesi var. Sanki en başarılı insanlarımızı onlara kaptırıyor gibiyiz. Yıllar evvel Almanya'ya çalışmak için gitmiş gurbetçiler, artık gurbetçilikten iyiden iyiye uzaklaşmaya başladılar. Bu nasıl futbolda en iyi topçularımızdan birkaçını Almanlara kaptırmamızla sonuçlanıyorsa, sinemada da en iyi yönetmenlerimiz uçup gidiyor elden!..

Filmlerin bir zamanı vardır, buna inanırım. Bir film muhakkak izleneceği doğru zamanı kendisi seçer -hele ki bahsettiğimiz benimkisi gibi bir özel cep sineması filmiyse-. Bir bakarsınız film kendisini ortaya atmış, 'beni izle!' diye bağırıyor.


Soul Kitchen'ın da Ukde Sineması'nda gösteriminin işte böyle bir hikayesi var!

Birkaç hafta evvel bir Alman arkadaşımın Facebook sayfasında turluyordum. Zannedersem doğum günüydü. Tatlı bir 'iyi ki doğdun!' mesajı hazırlayıp 'duvar'ına yapıştırdım. Hazır gelmişken dedim, şöyle biraz gezineyim, bakayım sayfasında neler var... Bir de ne göreyim; 'en sevdiği film' bizim ülkemizin çocuğu Fatih Akın'ın 2009 yılında yaptığı son filmi Soul Kitchen!..

O zaman anladım ki şu yukarıda bahsettiğim; filmin, kendini, diğer filmler arasından bir adım öne atacağı 'sihirli an' gelmişti.

...

Küçük bir arkadaş grubu, gecenin bir vakti başladık filmi izlemeye. 

Genç bir grubuz; filmin renkli başlaması, henüz ilk sahnelerden güzel müziklere yer vermesi -soundtrack albümü edinilmeye değer-, eli yüzü düzgün insanlar görmek hoşumuza gitti.

Fakat aradığımızı tam olarak bulduk mu; işte orası meçhul...

Fatih Akın 'meselesi' olan bir yönetmendir. Hikayelerinde zıplamak isteyen ve bir şekilde sistemin dışında kalma durumuna düşmüş kimseler yer alır. Bir çeşit başkaldırı sineması da denebilir denediği türe... Genelde bir başkarakter vardır; hafif başarısız, 'tutunamayan', fakat yılmamış, hala umudunu koruyan... Bu hikayede de, bu zavallı karakter Yunan Zinos Kazantsakis (Adam Bousdoukos).



Zinos'un Hamburg'ta bir lokantası var...

Zamanın birinde bir arkadaşım bana 'lokanta' ile 'restoran' arasındaki temel farkı sormuştu. Becerip de cevap verememiştim, 'fark yoktur aralarında, ikisi de aynı şey!' deyivermiştim. O ise "bence öyle değil" demiş ve eklemişti: "lokanta daha mahalle arasıdır; oysa akşam sevgilini yemeğe restorana götürürsün ve yanına lokantaya giderken aldığın paradan daha fazla alman gerektiğini bilirsin...".

O zaman bu cevap bana çok mantıklı gelmişti. İşte bunu bilerek ve o arkadaşımı anarak söylüyorum: Zinos'un sahip olduğu mekan tam bir lokanta. Fakat Zinos ne yapmaya çalışıyor? Bu lokantayı restorana çevirmek istiyor. (Bir önceki paragrafta söylediklerimi göz önünde bulundurarak)

Filmi film yapan olaylarsa başka yerde. Mesela Zinos'un sevgilisinden ya da ağbisinden bahsetmiş miydik?

Lucia Faust (Anna Bederke) Zinos'un 'zıplama yapmak' isteyen sevgilisi. İşinde bir yerlere gelmek istiyor, bunun için de önünde tek bir yol var; Şangay'da bir süre çalışmak... Lucia gidiyor ve Zinos da onun peşinden gitmek istiyor. Ancak durumlar karışık, bir şekilde lokantasını elinden çıkarması gerek, ya da 'lokantayı' 'restoran'a çevirip iyi para kazanması gerek. Birinci tercihten sonuç alamayınca ikinciye yoğunlaşıyor Zinos.

Zinos'un başını ağrıtan birinci kimse "hadi artık atla gel yanıma! Yoksa sen beni sevmiyor musun?" gibi mızmızlanmalarıyla Lucia. İkinci problem kimse ise Zinos'un hapisteki ağbisi Illias (Moritz Bleibtreu). Bir insan kardeşinin başını taa hapisten nasıl ağrıtabilir?.. Bunu film, benim burada üç-beş satırda anlatabileceğimden çok daha iyi anlatıyor.

Beri yandan Zinos'un okuldan arkadaşı Thomas Neumann (Wotan Wilke Möhring) giriyor devreye. Kendisi emlak işlerinde, tek derdi orijininde muhteşem bir mekan olan 'Soul Kitchen' isimli lokantayı satın almak ve yerini başka işlerde değerlendirmek...

Gibi... gibi...

Ve tüm bu karakterler, o veya bu şekilde Zinos'un başını ağrıtıyor. Peki Zinos ne yapıyor? O da o veya bu şekilde ayakta durmaya çalışıyor.

Film bu yönüyle pek canlı, itiraf etmek gerekirse. Biraz fazla canlı hatta! Kimi zaman öyle şeyler oluyor ki, Marquez olsa 'büyülü gerçekçiliğiyle' dahi bu işin içinden çıkamazdı, diyorsunuz... 


Kimi karakterler çok fazla şişirilmiş... Kimi olaylar çok fazla abartılmış... Hele Almanya'nın nasıl bir yer olduğunu az çok biliyorsanız, ki bunu bir turist olarak dahi orada bulunduysanız anlarsınız, bu anlatılan hikayelere inanmanız mümkün değil. Onlarca kuralın tek bir bayrak direği gibi sapasağlam ayakta tutulduğu bir ülkede, Soul Kitchen'da yaşanan hadiselerin yaşanmasına imkan yok. Hele bunca belaya yelken açmış bir gencin, her türlü sıkıntının üstesinden gelme yolunda bu kadar 'şanslı' ilerlemesi hayret edilesi türden... 

Gerçi bu Fatih Akın'ın dili. Buna saygı duymak lazım. Bunu anlamak lazım. Nitekim yaşanan onca 'hadi be!' dedirtecek cinsten olayın ardından, aslında o kadar da şaşırmadığınızı hissediyorsunuz. Fatih Akın bu bulutlar üzerinde gezinen küçük hikayeleri yeryüzüne indirmesini iyi biliyor.

Bir süre sonra filmin karakterleriyle kanka oluyorsunuz. Hikayeye bir yerinden dahil olasınız geliyor. Çünkü bunca sıkıntı fevkalade toz pembe bir bakış açısıyla yansıtılmış beyaz perdeye. İddia ediyorum bu hikaye eğer Çağan Irmak'a verilseydi, herkes filmden ağlaya ağlaya çıkardı!..

Gel gelelim şu Alman-Türk maçına!..

Bu maçın garip yanı; her iki tarafın da oyuncuları arasında Türk bulunması. Fatih Akın, evet bir Türk. Fakat filmin geri kalanında hiç Türk yok gibi. Birol Ünel bence çok büyük bir aktör, ama filmin toplam 10 dakikasında dahi görünmüyordur eminim. Uğur Yücel desen tek repliği ya var ya yok. En çok konuşan Türk Zinos'un kiracısı, o da bir Türk'ü oynamıyor...

Dön bak diğer tarafa, ne görüyorsun? Filmin neredeyse tüm oyuncu ekibi Yunanlardan oluşuyor. Milliyetçi bir tavırla söylemiyorum bunu. Kaldı ki kötü oynuyor denilebilecek bir oyuncu da yok filmde, ancak yavaş yavaş da Fatih Akın'ı kaybediyor oluşumuzdan dolayı üzülüyorum. Aceleci de olmamak gerek. Bu benim karamsarlığım. Belki de Fatih Akın filmlerine biraz zaman vermek gerek. Kim bilir, belki bir iki yıla tekrar güzel bir karadeniz filmiyle karşımıza çıkar, ya da bu sefer başka bir Türk yöresinden seslenir bizlere, belki de meşhur yedi tepeden ama daha içten bir filmle... 

Bir öneriyle yazımı sonlandırmak istiyorum: lütfen filmi izlemeden evvel karnınızı iyice doyurun. Filmin içerisinde geçen yemek sahneleri yüzünden gecenin birinde eve pizza söylemek zorunda kaldık!.. Filmin 'Hamburg'ta geçiyor olması bile insana bir yemek çeşidini çağrıştırmaya yetiyor...



Son noktayı koyuyor ve o Alman arkadaşımın sayfasına tekrar bakıyorum. 'Soul Kitchen' hala orada, 'en sevdiği filmler' arasında... Acaba ben bir Türk olarak bu filmde ne kadar hak iddia edebilirim, acaba arkadaşım bir Alman olarak bu filmde ne kadar hak iddia edebilir?.. Sanırım güzel bir noktaya vardık: Fatih Akın 'evrensellik' denen, ülkemizin temel hasretine güzel bir dokunuş yapmış...


27 Haziran 2011 Pazartesi

Crash


Son derece kopuk, zorlama ve bunaltıcı bir film: Crash!


Don Cheadle


Oscar adayı olacağı belli filmler genelde yılın son dönemine saklanır ve tam Oscar ödül töreninden bir kaç hafta, ya da ay evvel vizyona girer. Bu durum 2006 yılında da farklı değildi. Liseli gençler olarak bir alışveriş merkezinin içinde hoşbeş ediyor, vakit geçiriyorduk. Gözlerim, bulunduğumuz katın bir ucundan, liseden bir hocamın ağır ağır yanımıza geldiğini gördü. Hayret ettim ve kendi kendime lisenin üzerimde bıraktığı yan etkilere sitem ettim. Liseyle  hiç alakası olmayan bir yerde, hatta liseden uzak olması sebebiyle vakit geçirmek üzere seçilmiş bir yerde bir 'lise öğretmenini' görmek, pek hayra alamet değildi...

Hoca beni gördü, ben de onu -her ne kadar yüzümü onun beni fark etmemesi için gizlesem de- Yanına gidip gülümseyerek selam vermek farz olmuştu.

Terrence Howard
Bu kadın lise koridorlarında da böyle sevecen miydi yahu, diye sorup dururken kendime; bugün yalnızca, o hocanın o sıkıcı alışveriş merkezinde ne işi olduğunu hatırlamakla yetiniyorum. Çok masum bir sebep; hoca oraya 'Crash' filmini izlemek için gitmişti.

-"Bu filmi aslında birkaç ay evvel vizyona sundular, o zaman kaçırmıştım. Şimdi film Oscar alınca, haliyle ikinci bir gişe beklentisiyle, tekrar vizyonda... Bu sefer kaçırmayayım, dedim; biletimi alıp geldim!"

Gönül isterdi ki, Ukde Sineması'nda izlediğim bu filmle alakalı daha derinlemesine bir iki laf edebileyim. Gönül isterdi ki, bu filmin yan etkilerinden, beni nasıl etkilediğinden, sinemaseveri nasıl etkileyebileceğinden bahsedebileyim; ancak maalesef zemin futbola hiç müsait değil!

Film sanki bir yarışma sonucu ortaya çıkmış gibi. Hani şu benim en son yıllar evvel uğradığım alışveriş merkezi var ya, işte orada bir 'telefon markası' stant kurmuş da, aynı markadan cep telefonu olan gençlere yönelik bir yarışma başlatmış gibi... Konu basit: "ellerinizdeki X marka telefonla, siyahilere yönelik uygulanan ırkçılığı 5 dakikalık kısa filmlerle anlatın! En etkileyici kısa filmin yönetmenine ödülü Martin Luther King takdim edecek!". Yarışma bitmiş, ödüller dağıtılmış, geriye kalan videolar da birbiri ardına montajlanarak 1 saat 52 dakikalık bir film yapılmış.

İnanın film o kadar kopuk!

Bir çocuğun montajından geçmiş gibi... O kadar alakasız!..
Matt Dillon


Filmi yapanlar bir konuya çok asılmışlar. Siyahilere -hatta tüm etnik kökenlere, ama niyeyse evvela siyahilere- uygulanan ırkçılıktan iyi ekmek yeriz, demişler; peygamber dememişler... Öyle ki bir süre sonra, filmi izleyen "tamam arkadaş, anladık, yayıver şimdi biraz şu konuyu!" diye sitem eder hale geliyor.

Dedim ya; aynı konuya ilişkin onlarca video sanki birbiri ardına yapıştırılıp vizyona verilmiş.

Utanmadan arlanmadan hem 'en iyi film', hem 'en iyi kurgu', hem de 'en iyi senaryo' dalında Oscar'ı layık görmüşler filme. Zaten oradan anla Hollywood'un belli bir stratejiye göre hareket etme zorunluluğu bulunduğunu.

Los Angeles'ta yaşayan farklı etnik kökenden insanların 36 saatini anlatmak belki iyi bir fikir olabilir, ama sinematografik dil denen de bir şey vardır. Yok ben belgesel çekiyorum, diyorsan o başka!.. Bir film bu kadar didaktik olamaz ki...

Uzun lafın kısası; yapıldığı yıla ve o yıllar arasında hem Hollywood'un patronlarının, hem de ABD'nin patronlarının kim olduğunu gözler önünde bulundurursak; Crash berbat bir film olarak bizi şaşırtmamalı.

Tabii bir diğer tarafta da aynı yılın 'en iyi film' dalında kaybedenleri var: Brokeback Mountain, Capote, Good Night and Good Luck, Munich.

Öyle zannediyorum ki, bunun üzerine ancak bir bardak soğuk su içilir!..