Şubat 2015

20 Şubat 2015 Cuma

Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance)


Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) - 2014 (Iñárritu)

Birdman'i Alejandro González Iñárritu külliyatının son halkası olarak değerlendirmek yetmez. Birdman ayrıca yönetmenin çöküşünün de son halkası. 

2000 yapımı Amores Perros, 2003 yapımı 21 Grams ve ardından, benim için "zirve" değeri taşıyan 2006 yapımı Babel... Bu saydıklarım Iñárritu'nun ne kadar başarılı bir sinemacı olduğunun en belirgin kanıtıydı... Harikulade hikayeler, iyi yazılmış senaryolar, müthiş çekimler ve akıllara ziyan kurgu teknikleri. AMA her şeyden önce film boyunca ve film bittikten sonra uzun bir süre kendi kendinize sorduğunuz sorular; hayatınıza dair, yaşamınıza dair, varoluşunuza dair sorular. Iñárritu bize ilk üç filmiyle "kreşendo" bir biçimde bunları yaşatmış, geleceğe yönelik de benzer vaatlerde bulunmuştu. Bu üç film... Iñárritu'yu Iñárritu yapan filmler bunlardı. Peki sonra ne oldu?

Babel filminin sonunda Chieko Wataya Tokyo'da yaşadığı gökdelenin balkonuna çırılçıplak çıktı; teknolojinin, yüksek binaların, sanayinin ve kapitalizmin ortasında yapayalnız kaldı, kamera uzaklaştı ve sahne karardı. Sahnenin kararmasıyla, Iñárritu da karardı. 

2010 yapımı Biutiful'dan akılda kalan Javier Bardem'in harikulade performansıydı. Güzel filmdi, ama o kadar da "Biutiful" değildi. Bir şeyler eksikti. Iñárritu'nun hep anlatmaya çalıştığı o "varoluşsal mesele"ye dair, filmde söylenen pek fazla söz yoktu. 

Derken Birdman haberleri geldi. Bekledik, Birdman çıktı ve evet, artık Iñárritu Hollywood'lu bir yönetmen olmuş, blockbuster'ların peşine düşmüştü. Tıpkı memleketlisi Alfonso Cuarón gibi...

***

Birdman'de Riggan Thomson'ın (Michael Keaton) hayatının duraklama (çöküşe giden bir duraklama) dönemine tanık oluyoruz.

Riggan Thomson ortayaşın hafif üzerinde, en son 1992 yılında beyazperdede canlandırdığı bir karakterin verdiği "eh işte" şöhretle yaşayan bir tiyatrocu. Oyuncu demiyorum, tiyatrocu diyorum; çünkü Thomson Brodway'de minik bir tiyatronun "aşağı yukarı her türlü işiyle" bir başına ilgileniyor. Sahneye oyun koyuyor, yazıyor, yönetiyor, oynuyor vesaire vesaire. 

Sorun şu ki; Thomson ne yaparsa yapsın hala en son 1992 yılında oynadığı Birdman isimli filmin gölgesinden kurtulamıyor. Onu tanıyanlar Birdman'deki rolüyle tanıyor, onunla fotoğraf çektirenler hala "Birdman'deki performansıyla hatırlıyor.

***

Michael Keaton ve Edward Norton
Thomson Brodway'deki ufak sahnesinde bir oyun sergileme hazırlığında: Raymond Carver'ın What We Talk About When We Talk About Love isimli oyununun bir tür modern uyarlaması.

Thomson çeşit çeşit oyuncuyla çalışıyor. Önemli bir rol için karar kıldığı oyuncuysa "metot oyunculuğu"nu artık abartmış Mike (Edward Norton) isimli bir psikopat. 

Mike'ın "nevi şahsına münhasırlığı" kimi zaman adamı deli etse de, Thomson sadece oyununun iyi çıkması ve bir tür "komple sanatçı" olarak anılabilmesi için kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyor. 

Pek çetin yollardan geçtikten sonra Thomson nihayet oyununu sahneleyebiliyor ve pek umut olmasa da "gerçekleştirdiği bir olağandışı" eylem sayesinde oyununu seyirciye, ama her şeyden önce "dediği muhakkak takip edilen ve Brodway üzerinde fevkalade büyük bir etkisi olan" bir tiyatro eleştirmenine beğendirebiliyor.

Konu üç aşağı beş yukarı böyle...

***

Filmin en büyük muhabbeti hiç kuşkusuz kurgusu... Plan sekans, "benim!", diyen yönetmenin (ya da oyuncunun) yeltenemeyeceği kadar zor bir çekim tekniği. 

Şöyle anlatalım. Planlar sahneleri, sahneler de sekansları oluşturur. A'nın B ile bir odada konuşmasını, diyelim, 3 farklı planda çektiniz. Ardından A odadan ayrıldı ve C ile buluştu. İkinci sahneye geçersiniz ve o sahneyi de, yine diyelim, 3 planda çektiniz. Bu buluşmalar konu üzerinde sabit kalındıkça tek bir sekansı oluşturur. Sonra başka bir sekans başlar ve o sekans da tıpkı ilki gibi sahnelere bölünür. 

Plan sekans ise, kamera hiç kesmeden, tüm bu sahneleri çekmek; neticesinde tek bir sekans oluşturmak demektir. (Arada ufak tefek kesmeler olur tabii, ama kurguda öyle bir hale getirilir ki bu çekimler, siz kameranın kestiğini anlamazsınız.)

Birdman filmin bütünü, binlerce plan, tek bir sekans oluşturulacak şekilde çekilmiş. Yani filmin başından sonuna kadar kamera hiç kesmiyor. (Filmin kurgusunun tamamlanmasının sadece 2 hafta sürmesi de bundan zaten.)

***

Peki bu teknik nasıl durmuş?..

Alfred Hitchcock'un 1948 yapımı Rope filminde bu tekniği denediğini biliyoruz. Literatür bu konuda Alfred Hitchcock'un "çok pişman olduğunu" söylüyor. Filmi tek sekans halinde çekmiş çekmesine ama, sonrasında bunun "seyirci açısından" çok yorucu olduğunun farkına varıp "bir daha tövbe!" demiş. 

Ne kadar doğrudur, ne kadar yanlıştır bilinmez. Ama bence Hitchcock eğer gerçekten böyle düşündüyse, haklıymış. 

Birdman açısından söyleyecek olursak: Evet, bu çekim tekniğini hayata geçirmek zor bir iş ama sonucu o kadar da iyi değil. Bu teknik müthiş bir hız getiriyor filme. Ama bu hız da seyirciyi yorabiliyor. 

Ben yorulanlar arasındayım.

***


Lafı daha fazla uzatmayalım. 

Gabriel García Márquez, Juan Rulfo, Carlos Fuentes ve Jorge Luis Borges gibi Latin Amerika Edebiyatı'nın "boom" dönemine damga vurmuş yazarlarının Büyülü Gerçekçiliği'ne göz kırpan Birdman fena film değil ama Iñárritu'dan beklentilerimizin çok altında. İyi oyunculuklar ve "garip çekilmiş" bir film izlemek isteyenler, filmi kaçırmasınlar.


13 Şubat 2015 Cuma

Tusk


Tusk - Kevin Smith (2014)


"Korkunun komedisi" ya da "komik korku" gibi bir takım terimlerden bahsedildiğinde benim aklıma hep 2013 İsrail yapımı Big Bad Wolves gelir. Film aslında gerilim doludur. Silah patlar, kan akar ve filme karanlık ton yoğun oranda hakimdir. Ama böylesi "kara" bir filmin içerisinde kimi sahneler vardır ki, insanı kahkahalara boğar. 

Elektrikli testereyle kurbanının bacağını kesecek olan bir seri katil korkunçtur. Bu seri katil tam kurbanının bacağına yönelirken ayağı kayıp yere düşerse ve yanlışlıkla kurbanınınki yerine kendi bacağını keserse... Evet, bu komik olabilir. (Kesin konuşamıyorum; çünkü, ne bileyim, muhtemelen müzik ve çekim teknikleri falan da bu hususta belirleyici bir rol oynar.)

Big Bad Wolves'ta, yoğun olmamakla beraber, böyle sahneler vardı. Benzer sahneler, daha yoğun bir biçimde 2014 ABD yapımı Tusk'ta da var. 

***

Filmin konusu gayet güncel aslında. 

Wallace Bryton (Justin Long) ve Teddy Craft (Haley Joel Osment) iki yakın arkadaştırlar. Geyik muhabbetini pek severler ve çevrelerince hayli komik bulunurlar. 

Bu iki arkadaşın meslekleri: "Podcaster." Yani internet üzerinden yayınlanan bir tür radyo programı yapımcılığı. İki kafadar "tipik ABD müstakil ev garajı" gibi bir yerde otururlar, önlerindeki bilgisayar üzerinden online yayın yaparlar. Bizdeki "Cenk ve Erdem Bey" misali.

Geyiğin dibine vururlar falan filan. Konuları da ekseriyetle şu yöndedir: Orada burada rastladıkları enteresan olay-hikayeleri, mümkünse görselleriyle birlikte internetten takipçileriyle paylaşıp, bu olay-hikayelerle ilgili gırgır yapmak. 

Tusk filmi de böyle bir sahneyle açılır zaten. 

İki arkadaş internetten gırgır bir video yayınlar, bu videoda olup biteni sarakaya alırlar.

Videoda gençten bir çocuk, Kill Bill'den etkilenip, elindeki fevkalade keskin kılıcı oradan buraya savurmaktadır. Fena halde gaz olan bu çocuk bir anda elinden kılıcı kaçırır, kendi bacağını uçurur.

Kahkaha, gırgır, şamata. 

İkili bu ("aslında zavallı") çocuğun düştüğü müşkül durumla baya bir alay ederler. Ardından bakarlar ki dinleyicileri bu mağdur çocuğun hikayesiyle pek ilgili, takip edilme oranları yüksek, aralarından cevval olanı, yani Wallace Bryton bu zavallı çocuğu bulmaya, Kanada'ya doğru yollanır. 

Birkaç gün sonra Kanada'ya varan Bryton'ı burada bekleyen bir sürpriz vardır: Zavallı çocuk bir şekilde ölmüştür.

Birkaç gün önce dalga geçtikleri, ayan beyan sarakaya aldıkları çocuğun ölmüş olması Bryton'ı duygusal yönden etkilemez. O daha çok "Hikayem öldü, bari iki kelime etseydi de öyle ölseydi; şimdi ben ne yapacağım, ABD'ye elim boş mu döneceğim?" psikolojisindedir.


Bryton yayın ortağı Teddy'ye durumu haber verir ve bir barda biraya düşer. İçtiği biraların tesiri yle tuvalete gider ve hacet giderir. Hacet giderirken tuvaletteki bir ilan panosu, o panonun üzerindeki mektup dikkatini çeker. Fevkalade estetik bir el yazısıyla kaleme alınmış bu mektupta şu cümleler yer almaktadır:

"Merhaba, Ben hayatı denizde, hikayelerle geçmiş yaşlı bir adamım. Yaşadığım onca yılı seyahatlerle geçirmiş onurlu bir Kanadalıyım. Ve yaşadığım onca okyanus macerasından sonra, kendimi sanki denizle alakası olmayan biri gibi Manitoba'ya (yaşlı adamın yaşadığı küçük Kanada yerleşkesi) kilitledim. Bundan sonraki hayatımı burada yapayalnız geçirmek istemiyorum. Hele anlatacak o kadar hikayem varken..."

Bryton bu "tamamen işiyle alakalı, çekici" mektubu görür ve hemen adamla iletişime geçmeye çalışır. ABDli züppelik, burnu havadalık ve aksanı dahil her yönüyle dalga geçilebilecek yaşlı bir Kanadalı. Biçilmiş kaftan! 

Bryton doğrudan bu adamı bulmak ve ona hikayelerini anlattırmak ister. Yaşlı bir Kanadalı ne anlatırsa anlatsın Bryon bunu yayınlayabilecek ve adamın anılarıyla dalga geçebilecektir.

Bryton yaşlı adama ulaşır, onun evine gider. Manitoba denen bu Allah'ın unuttuğu yerde koskoca bir "köşkte" yaşayan Bay Howard Howe'un Bryton'a hikayelerinden çok daha fazla vereceği şey vardır... 

İş de zaten tam bu noktada sarpa sarar. 

***

Guy Lapointe (Johnny Depp)

Son yıllarda izlediğim en absürt filmlerden bir tanesi Tusk. Oyunculuklar "eh işte." Hatta filmin bir sürprizi de var. Johnny Depp mesela, Guy Lapointe isimli bir dedektif eskisini canlandırıyor filmde!

Öyle bağımsız, öyle absürt ve öyle "kendi kafasına göre takılan" bir film ki Tusk, filmin sonunda Johnny Depp'in ismi çıkmıyor bile. Onun yerine "Guy Lapointe as Guy Lapointe" gibi bir durum var. 

***

Yüksek beklentilere gerek yok. Fena film değil. Bir bağımsız filme göre akıcı; hem senaryosu, hem de kurgusu üzerine çok kafa yorulmamış; standart diyebileceğimiz türden.

Şu günlerde "insan olmak" üzerine "düşündürtmeye çalışan" bir film olduğu kesin. Ama benim asıl merak ettiğim; filmi izleyen insanların kendilerine şu soruyu sorup sormayacağı: "Sosyal medyada önümüze gelenle dalga geçiyoruz da, acaba doğru mu yapıyoruz?.."

Bir yandan da şunu düşünmek lazım: Şu yabancılaştırma efekti, acaba korkunun komedisinde kendisini bağıra bağıra belli etmiyor mu?

12 Şubat 2015 Perşembe

Rosewater


Rosewater - 2014 (Jon Stewart)

"Gerçek gazeteciler muhabirlerdir, haftanın ortalama 6 günü bir gazetede yazdığımız köşe yazılarında havadan sudan bahseden bizler değil" der tanıdığımız birçok dürüst gazeteci. Rosewater filmi "sahaya" inen bir gazeteciyi anlatıyor. Hatta bu gazeteci üzerinden "içinde bulunduğumuz dünyaya", "Ortadoğu'nun hala tehlikeli bir coğrafya olduğuna", "Ortadoğu'nun Batı'ya, Batı'nın da Ortadoğu'ya bakışına" ve daha özele inecek olursak "baskı altındaki bir gazetecinin psikolojisine" ışık tutmaya çalışıyor.

***

(Filmdeki İRAN)

Film gerçek bir hikayeye dayanıyor. 12 Haziran 2009 yılında, mâlum, İran'da onuncu Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. İslamî İran'ın Kurucuları'nın Birliği ABADGARAN'ın adayı Mahmud Ahmedinejad, Bağımsız Reformcu Mir Hüseyin Musavi ve iki aday daha seçimlere katıldı. Seçim öncesi yapılan anketlerde, uzun bir aradan sonra Dini lider Humeyni'nin ayan beyan desteklediği bir adayın (Ahmedinejad'ın) karşısında bir başka adayın gerçekten şansı olabileceği ortaya çıktı ve bu durum elbette ilgi çekiciydi.

Ahmedinejad demek şeriatın ve getirilerinin (ya da götürülerinin; basın ve düşünce özgürlüğü ihlalleri gibi...) temsili demekti ve Ahmedinejad'ın karşısında biriken İranlılar vardı. 

Bu durum tabii Batı için de fevkalade önemliydi. 

ABD menşeli haftalık yayınlanan Newsweek dergisi de İran'daki Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle yakından ilgilendi ve bünyesinde görev alan İran doğumlu Kanadalı gazeteci Maziar Bahari'yi İran'a Mir Hüseyin Musavi ile röportaj yapması için gönderdi.

(...)

Seçimler yapıldı, bir takım seçim güvenliğiyle ilgili ihlaller göze çarptı ve fakat sonuçlar açıklanmış, kazananın Ahmedinejad olduğu ilan edilmişti. (Ahmedinejad %62.46, Musavi %33.87)

Seçimler sona ermesine erdi ama oy verme işlemlerinin gerçekleşme biçimine dair spekülasyonlar bitmedi.

Düşünün; uzun zamandır savunduğunuz düşünceler içinde yaşadığınız ülkenin hiçbir yönetim organında karşınıza çıkmıyor, susuyorsunuz, ta ki aklınızdaki fikirlerin başkaları tarafından da destekleniyor olduğunu fark ettiğiniz güne kadar. Seçimler yapılıyor. Fikirlerinizin az-buz destekçisi yok. Ama kaybediyorsunuz. Üstelik kaybedişinizin altında yatan gerçek sebebin bir tür seçim manipülasyonu olup olmadığından da emin değilsiniz. Oy verme işlemlerinde yapıldığına inandığınız usulsüzlükler yüzünden, bir dahaki seçimlere kadar siz ve fikirleriniz, yapayalnızsınız. 

(...)

Haliyle İran halkı galeyana geliyor. Sokaklar karışıyor. Bıçak artık kemiğe dayanmış. Büyükçe bir kısmın kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış.

***

(Bahari'nin İRAN'ı)
Bahari ve hamile eşi Paola
Buraya kadar anlattığımız kısım 2009 İran'ından bir kesit. 

Muhabirimiz Maziar Bahari'nin (filmin tadını fazla kaçırmadan) penceresine girelim şimdi... Bahari'nin babası (Haluk Bilginer) bambaşka bir dönemde, fikirleri ve kimi eylemleri yüzünden hapse düşmüş. Yalnızca babası değil Bahari'nin, ablası Maryam da öyle.

Bahari, yani, neredeyse tüm fertleri aktivist olan bir çekirdek ailenin mensubu. Belki bu aileiçi buhrandan sıyrılabilmek, belki de "Bu ülkenin gidişi gidiş değil, paçayı kurtarmam lazım!" düşünceleriyle henüz 21 yaşında soluğu Kanada'da almış Tahran doğumlu Bahari. Orada Film ve Siyaset Bilimi okumuş. İngiliz bir avukata aşık olup, Londra'ya yerleşmiş. Hayatına oradan devam ediyor. Bir yandan karısı ve karısının karnındaki bebeğiyle ilgilenirken, bir yandan da gazetecilik yapıyor Bahari.

"İran ve Musavi röportajı" işi gündeme gelince de, hem çalışırım hem de Tahran'da yaşamaya devam eden annemi görürüm düşüncesiyle İran'a gidiyor.

***

Film boyunca geçen iki önemli "merkez"e ışık tuttuk. İran'da olacakları anlamak için filmdeki İran'a, olup bitene karşı reaksiyonunun nedenlerini anlamak için de Bahari'nin İran'ına ihtiyacımız vardı. Bunu hallettik.

***

Sokaklara dökülmüş, devrim isteyen, hakkının yenildiğine inanan bir halk. Yakıyor, yıkıyor. Öfkeli. Kalabalık ve yalnız.

Dini lider Humeyni çıkmış ve aynen şöyle demiş: "Seçimler Allah'ın takdiridir. Halk, Ahmedinejad'ın arkasında birleşmelidir."

Humeyni bunu deme noktasına geldiyse ve hatta dediyse, halk buna rağmen başkaldırıyorsa, orada kan çıkacağı, can yanacağı bellidir.

Nitekim öyle oluyor. 

Elinde kamerası, Bahari sokaklarda olup biten ne varsa kameraya alıyor, İran'ın güncel durumunu Batı'ya haber yapıyor.

Peki ya sonra? Tabii ki İranlı devrim muhafızları eşliğinde ver elini hapis, ver elini işkence.

Gözünde bant, renksiz bir sorgu odasında, tam 118 gün. Gözleri bağlı Bahari'nin işkencecisine dair bildiği tek şey, adamın Gülsuyu koktuğu. Filmin adı da buradan geliyor zaten: Rosewater; yani Gülsuyu. 

***

Filmin, başkarakterin üç boyutluluğuna önem vermesi gerçekten hoş. Her ne kadar filmi yapan ve asıl mesleği yönetmenlik olmayan Jon Stewart bu hususa bilerek ve isteyerek mi ağırlık vermiştir bilemesem de, bir şekilde olmuş. Büyük ihtimalle gerçek bir hikayeden temellenmesi, filmin 2011 yılında yayımlanmış Then They Came For Me isimli Maziar Bahari'nin anı kitabından bir tür uyarlama olması Jon Stewart'ın şu "karakter üç boyutluluğu" konusunda önünü açmıştır.

Bahari'nin olayların ortasında kaldığında kamerasını çalıştırmaya neden bu kadar tereddüt ettiği, Bahari'nin ailevi geçmişiyle açıklanabiliyor ve yukarıda da dediğim gibi: Bu hoş!

Bahari'nin işkence görürken kimi zaman takındığı "Her neyse, ne istiyorsanız yapayım da beni salıverin" tavrının altında da yalnızca korkak bir insanın yatmadığını görmek, yine: Hoş!

"Bu hikayede karışık bir şeyler var. Film bitti ama karışıklık sürüyor."

Ama filme dair en hoşuma giden olay, filmin sonuydu. 2009 yapımı Babel gibi bitti, "Bu coğrafyada karışık bir şeyler var, film bitti ama bu karışıklık sürüyor" düşüncesini seyirciye aşılayarak. Asla ama asla Slumdog Millionaire (2008) gibi "Sonra evlendiler ve binlerce çocuk yaptılar!" Hollywood'luğuyla değil!

***

Bahari ve babası Akbar

Filme dair söyleyebileceğim son iki sözden birincisi Haluk Bilginer'in az ama gerçekten öz oyunculuk performansı için. Bilginer zaten iyi bir aktör de, son zamanlarda gittikçe aşıyor kendini. Tüm dünyada bu kadar sık çalışan ikinci bir aktörümüz ya da aktrisimiz olduğunu zannetmiyorum.

İkincisi Bahari rolündeki Gael García Bernal için. Daha kaç farklı ülkede film çekebilir, kaç farklı dili kaç farklı aksanla konuşabilir merek ediyorum?.. Mads Mikkelsen ve Bernal bu konuda gerçekten bambaşka bir oyunculuk sunuyorlar dünya sinemasına. Takdire şayan!

Filme ilişkin son iki sözümü söyledim. Tek bir soruyla, filme dair aklımı kurcalayan en önemli soruyla yazıyı bitiriyorum: Çoğunluğu İran'da geçen, neredeyse tüm karakterlerin İranlı olduğu bir film neden baştan sonra İngilizce?

3 Şubat 2015 Salı

The Imitation Game


The Imitation Game (Morten Tyldum-2014)

2014 ABD yapımı The Normal Heart filminin en canalıcı sahnelerinden biriydi; 1980'li yıllarda dünyada başgösteren hastalığa, AIDS'e karşı mücadele eden homoseksüel aktivist karakter Ned Weeks'in kendisini örgütten soyutlayan arkadaşlarına sitem edişi. Şöyle diyordu Ned Weeks: "İkinci Dünya Savaşı'nın kazanılmasını sağlayanın açık açık eşcinsel bir İngiliz olduğunu biliyor muydunuz? Adı Alan Turing'di ve Alman enigma makinesini kırdı. Savaş bitince, eşcinsel olmaktan dolayı rahatsız olduğu için intihar etti. Niye bunların hiçbiri okullarda öğretilmiyor? İkinci Dünya Savaşı'nın kazanılması, bir homoseksüelin olağanüstü çabasıyla gerçekleşti! Öğretselerdi belki de Alan Turing intihar etmezdi ve siz de kimliklerinizden korkmazdınız!"

The Normal Heart filmindeki bu sahneyi izledikten sonra şöyle düşünmüştüm: Keşke Alan Turing'in hayatını anlatan sağlam bir film yapılsa da izlesek... Zaten tıpkı edebiyat gibi, sinemanın bir amacı da bu değil mi: Okullarda öğretilmeyen gerçekleri, çarpıcı bir şekilde topluma öğretmek?!

***

Andrew Hodges, İngiliz matematikçi ve yazar, 1983 yılında Alan Turing'in hayatını kaleme aldığı bir biyografik eser yayımlamış: Alan Turing: The Enigma. 

The Imitation Game filminin Norveçli yönetmeni Morten Tyldum, artık The Normal Heart filmini izlemiş de, onun üzerine mi kitabı filme uyarlamaya karar vermiştir bilemiyorum ama bir şekilde Alan Turing ismine ilgi duymuş ve bu "sembol ismin" hayatını beyaz perdeye aktarmış. 

***

Alan Turing'in 1954 yılında siyanürlü elma yiyerek intihar ettiği açıklandı. Bir ısırık alınmış elma ya da Apple logosundaki renkler size neyi hatırlatıyor?

Yazının girişinden de tahmin edileceği gibi, 2014 yapımı The Imitation Game; İkinci Dünya Savaşı esnasında Almanların "gizli mesajlarını" şifrelemek için kullandıkları bir "şifre makinesi" olan Enigma'nın "kırılmasını" sağlamış Alan Turing'in hikayesini anlatıyor. 

Alan Turing bir kriptolog. 1912 yılında doğmuş, 1954 yılında da intihar ederek hayatını sonlandırmış... Bir dâhi... Büyük bir matematikçi aynı zamanda. Ve homoseksüel.

Hayatı hakkında edindiğim bilgiler, kısaca şöyle: 

Bugün sokaktan geçen herhangi birini durdursak ve sorsak "Dahi dediğin nasıl olur diye?", önce "İnek mi demek istiyorsun kardeşim?" diye cevaplanır, ardından da şu betimlemeyi muhakkak duyarız: "Yani işte böyle, ne bileyim, asosyal falan olur. Karıyla kızla işi olmaz (bir kadının dâhi olma ihtimalini hiçe sayarak tabii), öyle, takılır işte. Makara kukara yapılır kendisiyle. Falan filan..."

Alan Turing'in çocukluğu da böyle geçmiş aslında. İlkokulda da pek arkadaşı yokmuş, ilerleyen eğitim hayatının tümünde de. Biraz dalga geçilen bir çocukmuş. Bu esnada yanında duran tek arkadaşı Christopher Marcom imiş. Ki zaten Alan Turing de kısa zaman sonra bu arkadaşı üzerinden eşcinselliğini keşfetmiş...

Kısa süre sonra Turing'in yarı arkadaşı, yarı aşkı Marcom tüberkülozdan vefat edince, Turing daha bir içine kapanmış, daha bir derslerine yoğunlaşmış. 

Haliyle akademik başarıları da belirginleşmiş. Okuduğu bölümlerden derecelerle mezun olmuş ve başarılı makaleler kaleme almış. Bir takım gereçler de icat etmiş tabii. 

Bu gereçlerden biri "Turing Makinesi". 1936 yılında Turing bir makale yazmış ve dönemin önemli bir sorunsalı hakkında ortaya sağlam bir yaklaşım koymuş. Sorunsal: Karmaşık hesapların belirli bir düzenek tarafından yapılıp yapılamayacağı. Turing'in yaklaşımını içeren makalesi: On computable numbers, with an application to the Entscheidungsproblem; yani: Saptama Problemi Hakkında Bir Uygulamayla Birlikte Hesaplanabilir Sayılar.


***

Filmin başrollerinde
Benedict CUMBERBATCH ve Keira KNIGHTLEY var.
Turing bu makalesinde kuramsal ve matematiksel temellere dayalı sanal bir makineye işaret ediyor, bu makinenin her türlü matematiksel hesabı yapabileceğini öne sürüyordu. 

Turing, ABD'deki çalışmalarına ara verip ülkesi İngiltere'ye başarılı bir matematikçi ve kriptolog olarak döndüğünde, hemen İngiliz ordusu tarafından kriptolog olarak işe alındı ve önüne önemli bir görev konuldu: Almanların dünyayı kırıp geçirirken birbirleriyle haberleşmelerini sağlayan şifre makinesi Enigma'yı kırmak!

The Imitation Game filmi işte Alan Turing'in bu mücadelesini anlatıyor. Tabii özel hayatını da. Üstüne çok basmamış Alan Turing'in eşcinselliğinin ama bence bu yerinde bir karar olmuş. Alan Turing, evet, çok önemli bir adam. Ama tek özelliği homoseksüelliği üzerinden toplumdan dışlanması değil. Bir savaşa son verecek koca bir adımın atılmasında fevkalade önemli bir rol oynaması. 14 milyon insanın ölümünü engelledi, deniyor. Bu sayı nereden geliyor bilmiyorum. Tarihte "if"li cümleler olmaz der büyük tarihçiler. İlber Ortaylı mesela, geçenlerde bir kanalda dünya literatüründe de "şöyle olsaydı şöyle olurdu", "böyle olmasaydı, böyle olacaktı" tarzı cümlelere rastlanmadığından ve rastlanmaması gerektiğinden bahsediyordu. Tarih olmuş olaylar üzerinden yapılır ve bilmem efendim "Hitler ölmeseydi şöyle olacaktı" gibi cümlelerin saçmalıktan öteye gidemeyeceğini söylüyordu. Onun bu yaklaşımına sadık kalalım, uzatmayalım. 

Ancak ortada bir gerçek var: Alan Turing sayısı tam kestirilemeyebilecek insanın hayatını kurtarmıştır ve homoseksüelliği yüzünden gördüğü toplum ve devlet baskısına dayanamayıp intihar etmiştir.

İşte bu gerçek ve orada sapasağlam duruyor. 

The Imitation Game bu yüzden önemli ve izlenmeli. İzleyici bulmalı. Bulacaktır da. 

***

Şu bütün majör sitelerde karşımıza çıkan kutucuk var ya. Kişisel kullanıcı şifremizi girdikten sonra internet siteleri bizden "kutucukta gördüğümüz bozuk, kötü yazılmış yazıları okumamızı ve okuduğumuzu bu kutucuğun yanındaki başka bir kutucuğa yazmamızı söylüyor ya", işte bu "testin" yapılma sebebi de Alan Turing mesela.

CAPTCHA

Bu testin ismi: CAPTCHA. Açılımı ise: Completely Automated Public Turing test to tell Computers and Humans Apart. 

Turing'in bir kuramından temellenmiş bir test. İnsan ile makinenin ayırt edilmesinde kullanılıyor. Bir makine ise sisteme ya da sayfaya erişmeye çalışan, bilgisayar bu bozuk yazıyı önünüze koyuyor ve sizden onu görerek çözümlemenizi istiyor. Bunu "teoride" bir korsan bilgisayar ya da yazılım yapamaz; yalnızca insan yapabilir. 

Bu uyarıyı gördüğünüzde bilin ki, önünüzde açık olan sayfa sizden "insan olduğunuzu kanıtlamanızı" istiyor.

***

Her neyse. The Imitation Game benim Akademi Ödülü Adayı Filmler listemden bulup izlediğim bir film. Diğer aday filmlerin yanında bence o kadar da etkileyici değil. Oscar kazanır mı kazanmaz mı bilemiyorum. En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo gibi dallarda, toplamda ise 8 dalda, Oscar adayı. Belki birkaç dalda ödüle erişir. Bilemiyorum.

Ama muhakkak izlenmesi gereken bir film. En azından toplumsal bir bilincin harekete geçmesi için hiç kuşkusuz, önayak olacaktır.


***

Şimdi kendi kendime soruyorum: O kadar enteresan bir dolu motifimiz var Cumhuriyet tarihinde. Neden hiçbir yapımcı, bu isimlerin hayat hikayelerini beyaz perdeye aktarmaya yeltenmez? 

Zeki Müren'in hayatını filmleştirmek, Tanju Okan'ın, Cahit Arf'ın, Erdal İnönü'nün ve hatta Leyla Gencer'in mesela, hayatlarını beyaz perdede izlemek istemez miydik?

O da olur. Elbet bir gün, o da olur.

2 Şubat 2015 Pazartesi

Whiplash


Whiplash - Damien Chazelle (2014)


1912 yılında romancı Marcel Proust, henüz 40 yaşındayken, o yayınevi senin, bu yayınevi benim dolaşıyordu. Elinde 712 sayfalık bir başyapıtın elyazmaları: Swann'ların Tarafı... Proust'un edebiyat tarihine geçecek ve belki de 20. yüzyılın en büyük yazarı sayılmasını sağlayacak bu eseri, Kayıp Zamanın İzinde başlıklı 7 ciltlik serinin de ilk kitabıydı aynı zamanda. Proust 1913 yılına kadar romanını bastırmak için her yolu denedi; başarılı olamadı. Başyapıtı Swann'ların Tarafı ise nihayet Grasset Yayınevi tarafından, "Proust'un cebinden verdiği para sayesinde" yayımlanabildi. 

2014 yapımı Whiplash filminin yönetmeni Damien Chazelle'in başından geçenler de aslında, Proust'un başından geçenlerle birebir aynı. Uzun bir süre projesine maddi kaynak arayan Chazelle, umduğunu bulamayınca hikayesini kısa film olacak şekilde çekmiş ve bu büyük projeyi hayli minimalize etmiş. 2013 Sundance Film Festivali'nde "Kısa Film Dalında Jüri Ödülü" alan Whiplash, kısa süre sonra finanse edilmiş edilmesine ama, Chazelle'in geçtiği çetin yollar yine de dikkat uyandırıcılığını koruyor. 

***

11 Ekim 2014 Cumartesi günü, Filmekimi kapsamında izlemiştim Whiplash'i. Neden, hatırlamıyorum, ama bir sebepten seansa gecikmiştim. Az daha filmi kaçıracaktım. 

Seans bitti, salondan çıktım. İlk tepkim şu oldu: "Bunca yıldır film festivallerini takip ederim, ilk defa bu kadar gür 'İyi ki kaçırmamışım; yoksa çok üzülürdüm!' diyorum."

Çivi gibi bir film izlemiştim. Eleştirel, düşündürücü ve fevkalade sürükleyici. Bomba efektler, inanılmaz bir bütçe, olağanüstü bir iddia yok ortada. Ama belki de bu sayede, 2014 yılının bence en iddialı filmlerinden bir tanesi Whiplash. 

Eve dönerken aklımda hala bu film vardı ve kendi kendime "Ulen bu film Oscar falan alsa baya iyi olurdu" diyordum. Hemen ardından da safça gülümsüyor "Çok iyi niyetlisin; Akademi'nin başka işi mi yok!" diye kendimle dalga geçiyordum. 

Geçenlerde açıklandı 87. Oscar adayları ve Whiplash En İyi Film de olmak üzere tam 5 dalda ödüle aday. Yıllardır Akademi Ödülleri'ni takip eden, film seçimlerini üç aşağı beş yukarı bilen bir sinemasever olarak şaşırdım desem, yalan olmaz. 

***
Filmin konusuna gelince...

Genç caz davulcusu Andrew'un (Milles Teller) çok anlaşılabilir bir hayali vardır: Küçük yaşından beridir dinlediği harikulade caz davulcuları Buddy Rich, Jo Jones gibi davul çalabilmek ve onların eriştiği noktalara erişmek. 

Hayallerinin peşinden koşmak üzere girdiği Schaffer Konservatuarı'nda eğer başarılı olacaksa bunun yolu konservatuarın en iyi sınıfında, en iyi hocasının himayesinde çalmaktan geçmektedir ve Andrew da bunu bilmektedir. 

Bir gün konservatuarın boş bir sınıfında tek başına davul çalma egzersizleri yaparken beklediği fırsat eline geçer. Andrew davulunu kendini kaptırmış bir biçimde çalarken içeriye konservatuarın en sert ve en disipliner hocası Fletcher girer. Andrew karşısında bir anda Fletcher'ı görünce davul çalmaya ara verir ve utangaç bir çocuk gibi ayağa kalkmaya yeltenir. Fletcher: "Hayır, hayır, kalkma" der. Andrew eli ayağı titreyerek yerine yerleşir. 

Fletcher sorar: "Adın ne?" Andrew yanıtlar: "Andrew Newman, efendim." "Kaçıncı sınıftasın?" "Birinci sınıftayım, efendim." "Beni tanıyor musun?" "Tabii ki, efendim." "O zaman grubuma müzisyenler aradığımı da biliyorsundur." "Biliyorum, efendim." "O halde neden çalmayı bıraktın?" 

Andrew mosmor. Hemen bagetlerine sarılır ve vargücüyle çalmaya başlar davulunu. Andrew solosunu bitirdiğinde Fletcher memnuniyetsiz bir edayla şöyle der: "Sana neden çalmayı bıraktın diye sordum. Sense bir anda kurmalı maymuna dönüştün."

J.K. Simmons (Fletcher) ve Miles Teller (Andrew)

Bu harikulade giriş, aslında filmin bütününe yayılacak ve bir hayli kanlı geçecek "sert öğretmen, hırslı öğrenci" ilişkisinin ilk emaresini gayet net bir biçimde seyirciye verir. Filmin henüz ilk sahnesi ve bizler seyirciler olarak filmin konusuna hakimiz.

***

Filmin iki temel öznesi var. Birincisi "sert", "kaba", "mükemmeliyetçi" ve "yetenekli" öğretmen Fletcher. İkincisiyse "yeniyetme", "mükemmeliyetçi", "hırslı" ve "yetenekli" öğrenci Andrew. 

Çok bilindik bir hikaye aslında. İkinci özne Andrew'a benzeyen çok öğrenci tanımışızdır. Birinci özne Fletcher'a benzeyen çok öğretmenimiz olmuştur. 

Bu bilindik hikaye üzerine inşa edilmiş  bir filmi neden izleriz öyleyse?

Bunun birçok sebebi var elbette. Ama benim aklıma iki ayırt edici, ve haliyle çekici, sebep geliyor: 

1- Bu yıllardır bildiğimiz iki öznenin psikolojik yapısını anlamak.
2- Her türlü kanlı katarsise karşı fevkalade aç olmamız. 

***

Bu dünya Sosyal Darwinizm'den çok çekti. Son zamanlarda şahit olduğum bir dizi olaydan, hayatına tanıklık ettiğim bir dizi insandan anladığım kadarıyla "hala da çekiyor", "çekmeye de devam edecek. 

Sosyal Darwinizm aslında hepimizin bildiği bir olay. İsmi afili gelebilir, aldanmamak lazım. Tıpkı Almancadaki "Gleichschaltung" terimi gibi. İsmi afili gerçekten ama anlamı gayet açık: "Nazi döneminin başında kişisel menfaatlerini korumak için döneme ayak uydurmak, aslında hemfikir olmadığı bir dizi eyleme boyun eğmek." Her devrin adamı olmak derler ya, öyle yani. 

Her neyse. Sosyal Darwinizm diyorduk. Darwin'in evrim teorisinden düşünsel anlamda etkilenilerek ortaya konulmuş bir teori aslında Sosyal Darwinizm. Özetle: İnsanın çetin rekabet ortamının içinde, yıkıcı rekabet ortamının etkileriyle gelişmesi, evrilmesi demek. 

Whiplash filminde olan biten bu işte. Hırslı bir hocanın himayesinde, içinde gizli kalmış hırsı ortaya çıkan bir öğrencinin gittikçe "gerçekten başarılı olması" ama aslında bir yandan da tüm sosyal hayatını mahvetmesi, her geçen gün hem kendisine, hem de çevresindekilere kalıcı hasarlar vermesi. 

Bu durumla hiç karşılaşmıyor muyuz gerçekten? Biraz daha yüksek not alacağım diye yıllar boyu kendisini herkesten ve her şeyden soyutlamış kimi arkadaşlarımız, şimdi iyi maaş kazanıp evlerinde yalnızlıklarıyla cebelleşmiyorlar mı?

Ya da "Ben çalışacağım, ben çok para kazanacağım, ben işimde en iyi olacağım" diyen tanıdıklarımızı kaç defa gençlik fotoğraflarına gözü yaşlı bakarlarken yakaladık?

Whiplash'in genç öğrencisi Andrew'ın da başına gelen aynen bu. 

Hırsı sayesinde, evet, Fletcher'ın Studio Orchestra'sına seçiliyor, önce yedek davulcu olarak başladığı orkestrada başdavulcu oluyor, konserlere çıkıyor, beğeni topluyor ama ya sonra? 

Sevgilisinden ayrılıyor mesela. Gerekçe? "Bence birlikte olmamalıyız. Bu konuyu enine boyuna düşündüm ve bence sonunda zaten ayrılacağız. Neyin peşinde koşuyorsam, onun peşinde koşmaya devam edeceğim. Bu tempo içinde yaşamayı tercih ettiğim için de, çok daha fazla çalışmam gerekecek ve bu uğurda seninle vakit geçirmekten feragat edeceğim. Seninle geçirdiğim zamanlarda bile davul çalmayı düşüneceğim..."

Ailesiyle papaz oluyor mesela. Kendisine fiziksel anlamda zarar veriyor mesela. Yalnız kalıyor mesela... Hatta sonunda caz kariyerine varıncaya kadar her şeye ve herkese zarar veriyor mesela.

Ne için? Ben bilemiyorum. Böyle insanları da anlayamıyorum. Muhakkak bir bildikleri vardır tabii. 

***

107 dakikalık filmin 77. dakikasında Fletcher'ın ağzından filme dair ikinci önemli felsefeyi duyuyoruz: "İnsanların benim Schaffer'da ne yaptığımı anladıklarını sanmıyorum. Ben orada sadece bir orkestra yönetmiyordum. Moronun teki bile ellerini sallayarak bir orkestra yönetebilir... Ben orada insanları, onlardan beklenilenin ötesine geçmeleri için zorluyordum. Bence bu mutlak bir gereksinim. Aksi takdirde dünyayı yeni bir Louie Armstrong'dan, Charlie Parker'dan mahrum etmiş oluruz. Bu benim için büyük bir trajedi olurdu... İngilizcede 'Aferin'den daha zararlı hiçbir kelime yoktur."

Aferin kelimesinin insanları sınırlandıracağından adı gibi emin olan bu zorlayıcı hocaya, onun sertliğinden hayli nasiplenmiş Andrew'un verdiği cevap da, en az Fletcher'ın açıklamaları kadar düşündürücü: "İyi güzel de, bu işin bir sınırı yok mu?"


***

25 Ocak tarihli Milliyet gazetesinde Whiplash ile ilgili bir haber yayınlandı. Benim Whiplash'e dair okuduğum en ilginç "metin"di bu. Milliyet gazetesinden Fırat Karadeniz; Kurban grubundan Burak Gürpınar, caz davulcusu Ferit Odman ve Büyük Ev Abluka'da grubundan Alican Tezer'le Galata'daki Nardis Jazz Club'ta buluşmuş ve bu değerli davulcu ve cazcıya film hakkındaki görüşlerini sormuş.

Hepsi filmi beğenmişler. Kimisi filmin kimi sahnelerini abartılı bulmuş, kimisiyse "Yok ya, aslında film gayet oturaklıydı. Bence gayet güzel bir kurmaca" modunda. 

Hepsinin mutabık kaldığı, filme dair kimi yerli yerine oturmayan noktalar da yok değil. Andrew'un bateri çalarken abartması yüzünden ellerinin kanaması gibi. Alican Tezer aynen şöyle söylüyor: "İlk kez baget tutuyorsundur ve o günden itibaren üç ay durmadan çalarsan ellerin kanayabilir, evet.

Yani filmdeki bu ve benzeri birkaç durum, bu usta davulculara göre "filmin kurgusuna ve dramatik yapısına hizmet eden, kimi abartılı olay"...

Andrew'un elleriyle müziğin senkronu tutmuyor, diyen de var; on numara filmdi, hatasız diyen de. 

Ama mesela Ferit Odman'ın bir söylediği aklıma takılmıyor değil: "Beni rahatsız eden şeylerden birini daha söyleyeyim: Filmde hiçbir siyah caz davulcusundan bahsedilmiyor. Mesela idol Buddy Rich. Hiçbir caz okulundaki hiçbir öğrenci, ben de orada öğrenci oldum, Buddy Rich’i hayatının idolü bellememiştir. Ben hiç görmedim. Ya Art Blakey ya Max Roach ya da Papa Jo Jones’dur idol. Hani 'Bütün Oscar’lar beyazdır' diye bir laf var ya. O, bu filmde de hissediliyor."

Yine Odman'dan geliyor: "Ben hep bana gerçek dışı gelen şeylere kafamı taktım. Mesela filmde Andrew bir gece boyunca “double time swing” çalışıyor. Ben 10 yıl filan çalıştım ona. Andrew bir gecede halletti. Vaaay be."

Haydi başlamışken devam; bir tane daha Odman: "Çok önemli bir şey daha var: Hızlı çalmak, iyi çalmak değildir. Filmde böyle bir yanlış da var. Film davulcu fikrini de yanlış veriyor."

***

Aslında bu tarz röportajlardan, başka başka metinlerden pek yararlanmam blog yazılarımda. Ama bu sefer bir istisna yapıyorum; çünkü bence, bu film, her ne kadar cazsever de olsanız, bu tarz teknik bilgilerden bihaber olunarak tam anlamıyla kavranamaz.

O yüzden tüm Whiplash'severlere şu röportajı okumalarını salık veriyorum: Milliyet, Davulcularla Whiplash Röportajı

***

Ta Ekim ayında izlediğim Whiplash, benim için bütün bir yılın en iyi 10 filmi arasındadır. Film zevkime güvenen herkesin, hayatını sorgulayan herkesin izlemesini öneririm. 

Sırf haftada üç gün, günde dört saat davul çalışan Miles Teller'ın ve projeye en başından beri inanan, öyle ki kısa film versiyonunda da rol alan J.K. Simmons'ın efsanevi performansları için bile izlenir bu film. Ya da filmin çekimlerini 19 günde tamamlayan, montajını on haftada yapıp bitiren gelecek vaat eden genç yönetmen Damien Chazelle (30) olağanüstü performansı için tabii ki. 

Hayatını sorgulamayanlar da bu arada, bence izlemesinler Whiplash'i. Kalıcı hasarlara sebebiyet vermeyelim. Fransızcadan hırsızlık yapmak gerekirse: Imbécil Heureux olmak da, zevklidir elbet!