Ocak 2014

14 Ocak 2014 Salı

Beginners



Beginners- - 2010 (Mike Mills)
"You Make Me Laugh But It's Not Funny."



Erkek evlatların babalarıyla her daim gergin bir ilişkileri vardır. Kapalı toplumlarda bu ilişki biraz daha gergindir. Kapalı toplumlarda, bu ilişkinin tarafları da gergin kimselerse hele, baba-oğul ilişkileri çok ama çok daha gergindir. 

2010 yılında gösterime girmiş Beginners filmini Ukde Sineması'nın dev perdesinde izlediğim zaman, babamla aramdaki gergin ilişkiyi düşündüm. İlişkimizin acaba daha gergin olması mümkün müdür, diye sordum kendime? Ya da ilişkimiz acaba gergin olmasaydı nasıl olurdu? Ama asıl soru bence şu: İlişkimizin gergin olmama gibi bir ihtimali var mıdır?


Beyaz perdedeki karakterle özdeşlik kurmaya çalışalım. Bir anlığına kendimizi Oliver Fields'ın (Evan McGregor) yerine koyalım. 

Christopher Plummer ve Evan McGregor
2003 yılındayız. Grafikeriz ve annemizi beş yıl önce kaybetmişiz. 

İşlerimiz pek yolunda gitmiyor. Çizimlerimiz güzel ama biraz, nasıl desek, karamsar. Özel yaşamımızda yolunda gitmeyen her şey, sanatımıza da yansıyor.

Kız arkadaşımız yok. Sıkılmışız. 

Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir gün karşımıza babamız dikiliyor ve bize iki adet haber veriyor. Bu haberlerden birincisi babamıza kanser teşhisi konulduğu ve babamızın ömrünün son demlerini yaşıyor olduğu. İkincisiyse babamızın gay olduğu. 

Hangisine daha çok şaşırırız, hangisine daha çok üzülürüz?

"Güzel şeyler de olmuyor değil!"

Tam bu sürecin ortasında bir kızla tanışıyoruz. Menos mal! Fransız bir aktris. İsmi Anna (Mélanie Laurent).

Bu öyle bir kız ki, hayata başka bir pencereden bakmamızı sağlıyor. Sanki kafamızı karıştıran her soru, aslında o kadar da kafa karıştırıcı değil. Hatta, daha doğru bir ifadeyle, kafamızın karışmasında aslında ters ve aleyhimize hiçbir durum yok. Kafa karışıklığı da güzeldir, böyle hissediyoruz. 

Engeller çıkıyor karşımıza, ama bu kız sayesinde görüyoruz ki, o engelleri alt etmenin de elbet bir yolu var. 

Hastalığını dert ettiğimiz babamız, aslında o kadar da dertli değil. Fark ediyoruz.

Hayatının son günlerini yaşıyor, diye hüzünlendiğimiz babamız aslında hayata yeniden gelmiş gibi. Hissediyoruz.

Babamız ölmek üzereyken bir ilişki yaşamak ne kadar doğru, diye düşünüp kahroluyoruz ama görüyoruz ki babamızın da yepyeni, üstelik kendinden bir hayli genç, sağlıklı bir erkek arkadaşı var. Anlıyoruz. 

Ve düşünüyoruz. Aslında hayat, o kadar da çirkin değil.

"105 dakikalık bir seyir zevki."

Beginners filmini izledikten sonra filmin yönetmeninin önceki çalışmalarını da bir an evvel izlemek için içimde tarif edilemez bir heyecan duydum. Filmin bilhassa, geçtiği zamanları anlatırken başvurduğu metot bence çok zihin açıcıydı. 

"2003 yılındayız, güneş böyle görünüyor (güneş görseli), ve yıldızlar (yıldız kümesi görseli), ve doğa (doğa görseli)... İşte başkan bu (George Bush'un fotoğrafı)..." (Yandaki görsele bakınız.)


diye devam ediyor. Ve bir zaman dilimini bize böylece özetlemiş oluyor. 


Tabii ki sırf bu sebepten değil, ama bu ve bunun gibi bir takım anlatım teknikleri sebebiyle, geneli itibariyle filmi oldukça derli toplu bulduğumdan ve belki de hikayesi hoşuma gittiğinden, yönetmenin bütün filmlerini edindim. 

Ne yazık ki Mike Mills'in diğer hiçbir filminde Beginners'taki tadı bulamadım. 

105 dakikalık Beginners filminden bana ne kaldı diye sorulacak olsa, ilham verici bir seyir zevki, derdim. Oldukça iyi oyunculuklar... 

Bu konuda belki bir parantez açmak gerekir, filmdeki "gay, kanser, baba" rolünü oynayan Christopher Plummer, hayatında ilk defa bu film sayesinde Oscar'a aday oldu ve üstelik altın heykelciği evine götürme başarısı gösterdi. 

Bu iş, o sene Oscar ödüllerini yayınlayan NTV'de yorumculuk yapan Tuğrul Eryılmaz'ın hiç ama hiç hoşuna gitmemişti, hatırlıyorum. O sene zaten baştan aşağı Oscar ödüllerine takmıştı kendisi. Hakkı da vardı, o ayrı. Ama bence o seneki Oscar kazananları arasında belki de en hak etmişi Christopher Plummer'dı. 

Filmin geneline dönecek olursak, filmin hikayesinin aslında biraz otobiyografik olduğundan bahsederek bir yerlere varabiliriz. Beginners filminin konusu, yönetmen Mike Mills'in hayatından yola çıkılarak yazılmış.

Bir Arjantinli yönetmenin, eleştirmenler tarafından başarılı bulunan bir filmi hakkında verdiği röportajda, şöyle bir cümle sarf ettiğini anımsıyorum: "Herkesin anlatacak muhakkak en az bir tane hikayesi vardır. O hikaye dışında binlerce hikaye anlatabilir ama 'o hikaye'yi anlatmazsa eğer, bir şeyler hep yarım kalacaktır."
Mélanie Laurent ve Evan McGregor
Belki de bu yüzden Márquez yazar adaylarına, anlatmaya önce kendi özyaşam hikayelerinden başlamalarını salık veriyordur...

Mike Mills'in de önceki filmlerinde Beginners'taki tadı tutturamaması belki de bundandır; filmlerinin kendi hayatından bir şeyler taşımamasından. 

Tabii diğer filmlerinin çekim detaylarını, fikirsel manada akla ilk nasıl düştüklerini bilmediğimizden gönlümüzce atıp tutamıyoruz. 

Ve bir de tabii filmdeki Jack Russell teriyerden bahsetmek lazım. Filmin en can alıcı karakteri bence o, Arhur.

Bir köpeğin filmde olması, benim açımdan ayrı bir anlam ifade edebilir. Arhur isimli bu köpeğin Oliver ve Hal ile kurduğu ilişki ilgimi çekiyor. Ancak asıl vurgulanması gereken nokta, ikinci sınıf bir yetenek programında hor görülen, kullanılan köpek figürü gibi yer almaması köpeğin filmde; köpeğin varlığının sinematografik olarak bir anlamı olması. Tıpkı bir oyuncu gibi, sahnede bir işlevi olması. 

Beginners, tıpkı adında olduğu gibi, yepyeni bir başlangıç yapmak isteyen herkes için ilham kaynağı olabilecek, harikulade bir film. 


Welcome


Welcome - Philippe Loiret (2008)


Bazı kelimeler vardır, mensubu olduğu dilleri konuşamasak da anlamlarını biliriz. "Merci" gibi, "No" gibi, "Okay" gibi ya da "Welcome" gibi kelimelerdir bunlar ve hayatımızda yer etmişlerdir. 

***

Hafta içi bir gün. Misafirim var. Misafirimin misafir olduğu ev, aslında kendi evi. Her ay kirasını ödediği, ocağının tüpü bitse yenilediği, içinde yemek yenebilsin diye para gönderdiği... Garip bir durum. Anlatılması zor, yersiz.

Koca gün oradan buraya koşturmuş, İstanbul'a geldiği vakit üzerine bir halsizlik çöker. Bu halsizlik mutsuzluğun tecellisidir bedeninde. Ayrılmak istemediğinden misafir olduğu evden, hava almaya balkona çıkası bile gelmez. 

Halbuki şehir de onundur. Şehri de gezmesi lazımdır. Bir kuvvet geçirir ayağına pabuçlarını, vurur kendini İstanbul sokaklarına. Aklı hep evinde ama...

...

Koltuğa boylu boyunca uzanmış, sesleniyor bana: "Haydi, bir film koy da izleyelim."

Bendeki filmler de öyle pek iç açıcı değil. Koysam bir tane, biliyorum uyuyakalacak. "Yok," diyor, "yemin verdim bak, uyumayacağım." Bakışıyoruz. Benim suratımda müstehzi bir gülümseme, onunkindeyse mahmur bir özgüven: "Uyumayacağım, söz!"

"Ben kahvemi alayım, sen o sırada filmi hazırla. Aşklı falan olsun, neydi şu Robert De Niro ile Monica Bellucci'nin filminin adı. Hah, işte onun gibi olsun. Komik."

Hayatımda bir kez elime geçmiş "Manuale d'Am3re (2009)" ayarında bir film, o da fenomen olmuş. İnanamıyorum. Fena film değil. Orası ayrı. Tıpkı evimin sahibesi misafirimin dediği gibi: "Komik, aşklı maşklı..."

...

Filmi koyuyorum.

Bir Fransız filmi. Nereden elime geçtiyse...

Welcome ismi, Bienvenue değil.

Simon Calmat (Vincent Lindon)
Philippe Loiret yönetmiş. Bir filmini izlemiştim. Je vais bien ne t'en fais pas (2006) diye bir filmdi. Ağbisini kaybeden (ağbisi vefat etmiyor, kayboluyor sahiden) bir kız kardeşin hikayesini anlatıyordu. Bir ayrılığı yani.

Welcome da böyle bir hikayeden dem vuruyor olabilir, diye gelişigüzel bir tahminde bulunuyorum. Yanılmıyorum.

Bilal (Fırat Ayverdi) isimli bir Kürt genci. Iraklı. Kendisi gibi, hayalleri olan bir grupla birlikte ülkesinden kaçıyor. Ülkeler arası geçişte kamyonlara doluşuyorlar. Sınırda koca kamyonların içi didik didik aranmıyor. Hiçbir sınır görevlisinin buna vakti yok. Onun yerine kamyonu örten brandanın altından bir alet sokuyorlar içeriye. O alet kamyonun kasasında nefes alınıp alınmadığını ölçüyor. Eğer nefes alındığı tespit edilirse kamyonun brandası kaldırılıyor ve köpeklerle içeriye doluyorlar sınır güvenlik memurları. 

Mülteciler işin formülünü bulmuşlar. Başlarına bir torba geçiriyorlar kontrol anında, o torbanın içinde nefes alıyorlar. Denetleme aleti bir tek o zaman fark etmiyor kamyonda nefes alınıp verildiğini.

Bilal, başına bu torbayı geçiremiyor. Türkiye sınırında Türk askerleri, kafasına torba geçirip ona işkence etmişler. Bu kötü hatıra yüzünden torbayla arası kötü.

Fransa üzerinden İngiltere'ye ulaşmak Bilal'in amacı. Torbayı geçiremediğinden başına, Fransa'da yakayı ele veriyor.

Fransa izin veriyor Bilal ve içinde bulunduğu gruba, bir süreliğine politik sığınmacı olarak ülkede kalmalarına. 

Fransa'nın kuzeyinde bir şehir. Yüzlerce, hatta belki binlerce Iraklı sığınmacı. Şehirde kol geziyorlar. Şehir ahalisi memnun değil. Kimse yemek bile vermiyor mültecilere. Süper marketlere alınmıyorlar, bir restorana girip karınlarını doyurmak bir yana dursun. 

Bilal akıllı çocuk. Yıkanmaları lazım. Hemen cebindeki az parayla bir yüzme salonuna gidiyor, yüzme kurslarına yazılıyor. Bu sayede hem yıkanabiliyor, hem de hayaline erişme yolunda "koca" bir adım atıyor.

Bilal'in hayali yüzerek Manş denizini geçmek ve İngiltere'ye varmak.

Bu yolda ona, biraz da istemsizce, tek bir kişi yardım ediyor: Yüzme hocası Simon Calmat (Vincent Lindon).

Simon Calmat'nın hayatı da pek iyi gitmiyor. Bilal'e yardım etmesi de bu yüzden. Sonradan öğreniyoruz ki Bilal'in İngiltere aşkı boşuna değil. Orada bir sevgilisi var. Yıllar önce Irak'tan İngiltere'ye göçmeyi başarmış bir kız arkadaşı...

Calmat'nın Bilal'le tanışması, tam da karısından ayrılmasına denk geliyor. Sevdiği kadın, burnunun dibinde ama ona erişemiyor. Artık ilişkileri bitmiş. Uğraşmamışlar da pek. İnceldiği yerden kopmuş yani. Bilal'in sevgilisi ama, koca bir denizin ötesinde, buna rağmen çocuk aşkından vazgeçmemiş. Calmat bunu fark ediyor. Küçücük bir zavallı çocuğun aşkı uğruna ısrarı, ona kendi hayatını anlaması yolunda yardımcı oluyor. 

Calmat Bilal'e yüzme dersleri veriyor. Ona kalacak bir yer, karnını çatısı altında doyuracak bir yuva veriyor. Tabii bu durum Calmat'nın komşularının dikkatini çekiyor. Birileri Calmat'yı polise şikayet ediyor ve Calmat'nın başı ciddi manada belaya giriyor. 

Atılmadık iftira kalmıyor üzerine. Peki umurunda mı?

Bir gün Calmat, polislere evini açtıktan, onlara bir şekilde Bilal'e yardım ve yataklık etmediğini kanıtladıktan sonra kapısının önüne çıkıyor. Gözü, onu polise şikayet eden komşusunun kapısının önündeki paspasa takılıyor. Paspasta şu kelime yazılı: "Welcome."

***

Filmi izliyorum. Film bitiyor. Gözlerimde yaşlar. Başımı kaldırıyorum. Evimin sahibi misafirime bakıyorum. Kahvesi yarım, sigarası kendi başına kültablasında ölmüş... Misafirim çoktan uyuyakalmış.

Merci gibi, Yes gibi, Okay gibi biliyorum ben de Welcome'ın anlamını. Ama hangi ölçüde içselleştiriyorum manasını?

13 Ocak 2014 Pazartesi

Gravity


Gravity - Alfonso Cuarón (2013)


"Gravity'den sonra sinema artık bambaşka bir şey" dediler, izledik.

Sinemanın en temel görsel meselesinin ekranda üçüncü bir boyut yaratmak olduğu bilinen bir şeydir. Hatta sırf bu etkiyi yaratabilmek için oluşturulmuş kurallar, genel kaideler vardır. Çerçeve eksenlerini doğru kullanarak derinlik etkisi yaratmak bunlardan sadece bir tanesidir. Görüntüye alacağımız bir özenin arkasına bir başka özne, onun arkasına da bir diğer özne yerleştirmek de pekala, derinlik yaratabilir. 

Üç boyut yani, önemlidir sinemada. 

"Üç Boyut ve Gravity."

Tabii ki tutup 2013 ABD-İngiltere ortak yapımı Gravity filminin tek numarasının ekranda üçüncü bir boyut yaratmak olduğunu söylemeyeceğim. Ancak itiraf etmek lazım ki, bu işi fevkalade iyi beceren bir yönetmenle karşı karşıyayız: Alfonso Cuarón.

***

Sandra Bullock - George Clooney

Gravity filmi; "uzayda yaşam imkansızdır", "hava basıncı yoktur", "oksijen yoktur" gibi bir dizi bilindik verileri vererek başlıyor. Filme dair hiçbir önbilgimiz olmadan girmiş olsak sinemaya, zaten olayın uzayda geçtiğini filmin henüz ilk sahnelerinden rahatlıkla anlayabiliriz. 

Film, en özet haliyle, Ryan Stone isimli bir mühendisin (Sandra Bullock) uzaya yaptığı ilk seferi anlatıyor. Stone uzaya, kendi alanıyla ilgili bir sorunu çözmek için yollanıyor ve yanında da emekli olmadan önce son uzay seferini gerçekleştiren tecrübeli Matt Kowalsky var (George Clooney).

Başta her şey gayet güzel gidiyor. Dr. Stone uzay ünitesindeki görevini yerine getirirken Matt Kowalsky uzay boşluğunda turlar atıyor; beri yandan bir diğer astronot, tıpkı Kowalsky gibi etrafta turluyor... Falan filan.

Sanki koskocaman bir oyun parkında, koca koca adamlar çocuklar gibi eğleniyorlar da, biz de ekran karşısında onları izliyoruz. 

Gerçekten böylesi büyülü bir havası var filmin ilk sahnelerinin.

"Elément Déclencheur!"
Ancak tabii bu tarz bir filmin film olabilmesi için bir şeyler olması lazım. Fransızların "élément déclencheur" dedikleri türden; anlatılan hikayenin seyrini değiştiren, çözülmesi gereken bir sorunun ortaya çıkması lazım.

Detayları vermeyelim; yaşanan bir komplikasyon sonucu üçüncü astronot ölüyor, Kowalsky ve Dr. Stone da uzay boşluğunda savrulup duruyorlar.

Görevi tamamlamak bir yana dursun, dünyaya dönmek artık onlar için birinci amaç.

"Dr. Stone ve Dünya."

Film ilerlemeye devam ettikçe Dr. Stone'un yaşadıkları alıyor ipi eline. Dünyaya dönmenin ne kadar önemli olduğu onun için ortaya çıkıyor. Dünyaya dönmek artık Dr. Stone için basit bir amaç değil, aynı zamanda bir tür "yeniden doğuş". 

İşte görselliği bir kenara bırakırsak, işin bu kısmı da filmin "insani", "duygularımıza hitap eden" yanı. 

Muhakkak izlenmesi gereken, fevkalade etkileyici bir film.


Filme dair birkaç not:

  1. Dr. Stone'un filmin bir bölümünde NASA ile iletişim kurmaya çalıştığı anda hatların karışması sonucu devreye giren Aningaaq karakteri aslında ismini Alfonso Cuarón'un oğlu Jonas Cuarón'un yine 2013 yılında çektiği kısa filmden alıyor. Gravity filminde anlatılmayan Aningaaq'ın hikayesi, kim olduğu kısa filmde gözler önüne seriliyor. Bu film internette ismiyle (Aningaaq-2013) arandığı takdirde çok rahat izlenebilir. (http://www.youtube.com/watch?v=jLR1yCvu498
  2. Mark Kowalsky rolü için önce Robert Downey Jr. ile anlaşılmış ancak Downey Jr. daha sonra rolden çalışma takvimini gerekçe göstererek vazgeçmiş. Yerine alınan Clooney, rolü hiç de fena kotarmışa benzemiyor. 
  3. Dr. Stone rolü için de önceleri Angelina Jolie ismi geçmiş. Ancak tıpkı Downey Jr. gibi o da rolü son anda reddetmiş. Sonra işin içine Natalie Portman girmiş fakat o da rolü hamileliğini gerekçe göstererek bırakmış. Rachel Weisz, Naomi Watts,Marion Cotillard, Abbie Cornish, Carey Mulligan, Sienna Miller, Scarlett Johansson, Blake Lively, Rebecca Hall ve Olivia Wilde gibi isimler de film için denenmiş ancak en sonunda Sandra Bullock'ta karar kılınmış. 
  4. Sandra Bullock
  5. Alfonso Cuarón garip bir adam. Üçüncü Harry Potter filmini yönetmiş, dahi bir yönetmen. Ancak mesela bir Harry Potter filmi yönetmesi ihtimali ortaya çıkana kadar hiçbir Harry Potter kitabı okumamış olması enteresan. 2006 yapımı Children of Men'i yönetmiş olmasına rağmen filmin uyarlandığı kitabı örneğin, hiç okumamış...  Hele ki Y tu mamá también (2001) filmini izleyen birisi, acaba onun sonraki filmlerini izlediği zaman ne düşünür?.. Y tu mamá también (2001)'den çok değil, yalnızca üç sene sonra Harry Potter and the Prisoner of Azkaban (2004) filmini yönetiyor. 2006 yılında da Children of Men giriyor devreye. Bu filmlerin olağanüstü bütçesinden, filmlerde kullanılan teknik imkanlardan önce Y tu mamá también gibi bir "bağımsız film", nasıl olur da tek bir yönetmenin filmografisinde yer alır, anlaşılacak iş değil.

12 Ocak 2014 Pazar

Der Baader Meinhof Komplex


Der Baader Meinhof Komplex-2008 (Uli Edel)


"Gezi'de yaşadıklarımız hayal kırıklığıydı. Binlerce kişiyi yönlendirme kabiliyetine sahip olduğumuzdan emin bizler toplanmış, eylemin nereye gideceğini konuşuyorduk. Evet, medyanın, dolayısıyla toplumun ilgisini çekmeyi başarmıştık ama işin bir sonraki safhasına geçemiyorduk. İşin bir sonraki safhası derken 'taleplerimizi kabul ettirmek'ten bahsediyorum..."

Birkaç hafta önce Gezi Direnişi'nde aktif bir rol oynadığını iddia eden bir arkadaş, işte bu sözlerle isyan ediyordu yaşananlara. 

Arkadaş sözlerine şöyle devam ediyordu: "Şehrin göbeğindeki o 'sembol' parkta uzun süredir sabahlıyorduk. Başka hiçbir şey yapmıyorduk. Bu süre o kadar uzamıştı ki, artık o 'pasif' halimiz kanıksanmış, tehlikesiz görülmeye başlanmıştı."

"Bir şeyler yapmalıydık!"

"Bir şeyler yapmak zorundaydık!" dedi arkadaş. "Böyle giderse, bir sıkımlık canımız olduğu ortaya çıkacak; biz de bu süreci 'sıfıra sıfır, elde var sıfır' şeklinde kapayacaktık... Nitekim de öyle oldu."

Başını öne eğmişti dert yanan arkadaş. Bir başka arkadaş sordu: "Peki ne yapılabilirdi? Yani... Demek istiyorum ki... Sürecin senin dediğin gibi sonlanmaması için, taleplerinizin kabul görmesi için, sahiden, sence ne yapılabilirdi?"


Brigitte Mohnhaupt - Nadja Uhl

Dert yanan arkadaş, öteki arkadaşın sorusuyla başını gömdüğü ayakuçlarından kaldırdı ve konuştu, gözlerinde öfkenin ateşi yanıyordu: "Molotof kokteyli yapılabilirdi, Beyoğlu'nun herhangi karakolundan bir polis rehin alınabilirdi... Birçok şey yapılabilirdi, ama yapılmadı! O zaman anladık ki, Cihangir-Nişantaşı tayfasıyla devrim mevrim yapılmıyormuş..."

"Der Baader Meinhof Komplex ve Pasif Direniş."


1955 yılında Alabama eyaletinin Montgomery kentinde, toplu taşıma araçlarına karşı bir pasif direniş başlatıldı. Rosa Parks, siyahi bir terzi, bir otobüste yolculuk ediyordu. Bir beyaz geldi ve kendisinin daha üst bir ırka mensup olduğu gerekçesiyle Rosa Parks'tan yerini kendisine bırakmasını istedi. Rosa Parks bunu reddedince yargılandı. Bu olayın üzerine sivil itaatsizlik başladı ve siyahiler toplu taşıma araçlarını kullanmadılar.

Kan yok, ölü yok, ceset kokusu yok.



Pasif direniş işte budur. 

Şimdi filme dönelim.

Almanya'da, 1970'li yıllarda geçiyor film. Bir sol örgüt var başrolde; Batı Almanya'nın en bilinen sol örgütü RAF, yani Rote Armee Fraktion; Türkçesiyle Kızıl Ordu Fraksiyonu

Bir diğer isimleri de, ele aldığımız filme adını veren Baader-Meinhof Örgütü

Kendisini "şehir gerillası" olarak tanımlayan bu örgüt, Almanya'da bir dönem çok etkili olmuş, öyle ki Türkiye'de bile büyük oranda biliniyor. (Sol literatür Türk gençliğine her daim yasak tutulduğundan, belki 90 kuşağı çok iyi bilmiyor olabilir ama öncekiler, en azından televizyondan-gazeteden, Baader-Meinhof Örgütü'nün ismine aşinalar.)

2008 yılı Alman yapımı olan Der Baader Meinhof Komplex, işte bu örgütü anlatıyor. Başlangıcıyla, eylemleriyle ve sonlarıyla. Fikirlerine bağlılıklarını, bu uğurda neler yapabileceklerini ve yaptıklarını. 

11 Mayıs 1972, Birleşmiş Milletler kışlalarının bombalanması (1 ölü 13 yaralı),

7 Nisan1977, Karlsruhe, Federal savcı-generali Siegfried Buback'in öldürülmesi, (Şoför ve bir yolcu öldürüldü)
gibi, bir dizi eylemleri var. Daha doğrusu bu eylemler RAF'a atfedilmiş. (Kaynak: Vikipedi)

Bu eylemler filmde etkileyici bir görsellikle anlatılıyor. 

Bombalı saldırılar, adam kaçırıp infaz etmeler; hep terörizme göz kırpan eylemler... 

Nazi kuşağının çocukları sayılacak Andreas Baader, Ulrike Meinhof ve Gudrun Ensslin örgütün yöneticileri konumunda, "faşizmin yeni yüzü" olarak tanımladıkları Alman devletine karşı başkaldırmış vaziyetteler. Nazi geçmişinden gelen bir dizi Alman'ın ABD emperyalizmine kol kanat gerdiği iddiasında olan bu gençler, bir süre sonra "insanlık namına" diye giriştikleri davalarında kendi insanlıklarını kaybediyorlar.

Bu gerçeği de görüyoruz filmde.

Uzun süre polise yakalanmadan eylemlerine devam ediyorlar ancak sonunda bir şekilde yakayı ele veriyorlar.


Ulrike Meinhof - Martina Gedeck

Davaları görülüyor görülmesine ama asıl sorun, dışarıda devam eden örgüt faaliyetleri. Örgütün elebaşları evet içeride, ancak fikrin savunucusu yepyeni gençler dışarıda. Onlar yakalanacak olsalar, bu sefer başkaları aynı ismin altında "eylemlere" devam edecekler.

Bu güzel bir şey gibi gelebilir, fikre bağlılık, davaya sadakat...vb. Ancak sorun şu ki; Ulrike, Andreas ve Gudrun'u kapsayan "kurucu grup", eylemlerinde asla sivilleri hedef almadıklarını savunuyorlar. Oysa dışarıda örgütün adını kullanarak eylem yapan "yeni gelenler", gerçekleştirdikleri eylemlerle sivillerin de canlarına kastediyorlar. 

*** 

Sivil İtaatsizliğin, ya da daha bilinen adıyla Pasif Direnişin en belirgin tanımı nedir? ABD'li filozof John Rawls'a göre sivil itaatsizlik: Yasaların ya da hükumet politikasının değiştirilmesini hedefleyen, kamuoyu önünde icra edilen(aleni), şiddete dayanmayan, vicdani ancak yasal olmayan politik bir eylemdir.

Pasif Direnişi, diğer eylemlerden ayıran en önemli faktör, "şiddete meyyal olmama durumu"dur. 

Gezi Parkı da bu yüzden güzeldi. Şiddete meyletmeyen kimselerin direnişiydi. Bu yüzden direnişti zaten ismi. Bu yüzden Gezicilere "terörist" yaftasını yapıştırmak isteyenlere gülünüp geçildi. Gezi'ye, 12 Eylül döneminde evlatlarını "aman bulaşma!" diye tembihleyen anneanne-dedeler bu yüzden destek verdi. Torunlara, evlatlara karışılmaması, hatta onların desteklenmesi hep bu yüzdendi. 

Bıçağın kemiğe dayanması da vardı tabii gerekçe olarak, ama o ayrı. 

***

Yazının başında kulaklarını çınlattığım "şiddet yanlısı" arkadaşımı selamlıyorum. Ve ona, bu filmi izlemesini öneriyorum. Anarşizme lafım yok, terörizmi benimseyene de. "Benim fikrim o kadar doğru ki, dünyaya öyle büyük hayırlar getirecek ki, bu uğurda birkaç insan ölse yeridir!" diye bağıran zihniyete de saygım var. Ama böyle insanlarla işim yok. 

Molotof kokteyli ile bir yeri bombalayıp sivillerin ölmesine sebebiyet verme, insan kaçırıp zarar verme (insan kaçırma değil tek başına, canına kastetmekten bahsediyorum)... Gerçekten sol, gerçek sol bu mu? 

Bir tarafta fikrine saygı duymadığı aydınların otelini yakan zihniyet, karşısında daha beter can yakan bir zihniyet mi olmalı? Bunun ortası yok mudur? Bağırmadan derdini anlatmak mesela? Ya da bir hedefe kitlenip öylece durmak, üzerine gazla-tazyikli suyla yürüyen polisin üzerine karanfiller atmak gibi...

Filmin üzerine teknik yüzlerce satır yazılabilir. Ama filmin bana düşündürdüğü bir bu durum oldu. 

Şiddet, haklı da olsan benimsenir mi? Benim bu soruya verecek bir cevabım var. Ama Der Baader Meinhof Komplex filminin cevabı, sanırım daha çarpıcı. 

(Not: Yazıdaki tüm yorumlar, filmden, filmin anlattığından yola çıkılarak yapılmıştır. Filmin hangi ölçüde kurmacaya kaçtığı, gerçekten tam anlamıyla koptuğu bilinmemektedir.)