Eylül 2010

7 Eylül 2010 Salı

Burn After Reading





Burn After Reading, zengin oyuncu kadrosuyla vizyondayken de dikkatimi çekmiş, fakat fragmanını gördükten sonra Ocean's Eleven tadında bir film olduğunu zannedip, izleme gereği duymamıştım. Bırakın filmi izlemeyi, dvdsi elime geçtiğinde koleksiyonuma eklemeye "tenezzül bile etmemiştim"! Ne kadar yanılmışım...

Yanılgımın farkına Synecdoche, New York filmini izledikten sonra, uykusuzluktan bir film daha devirmeye karar verip "oynat" tuşuna basmamla vardım. Aklımdaki film, itiraf etmek gerekirse Burn After Reading değildi. Hatta u film aklımın ucundan bile geçmezdi. Ancak, izlemekten kaltığım filmin kafa karıştırıcı ve bir yandan da mutluluk verici ağırlığından sonra, beni ancak rahatlatıcı bir film kendime getirrebilirdi. Anlamaya pek uğraşmayacağım, uyursam da pek bir şey kaybetmeyeceğim bir film...

Bu kadar hakarete varır cümleleri yapıştırdığım filmin oyuncularına bakar mısınız? George Clooney, John Malkovich, Brad Pitt, Tilda Swinton ve Frances McDormand... Peki ya bu filmin yönetmenleri kim? Coen kardeşler...


Tüm bu satırları yazdıktan sonra kendime soruyorum: "acaba bu filme karşı bu kadar çok önyargı bulundurmamın sebebi neydi? diye... Bulamıyorum. Belki de dediğim gibi fragmanı çok kötü bir zamanımda izledim. Bu bir sebep olabilir zannedersem...

İnanılmaz derecede kafa boşaltıcı bir film. Eğer dertliyseniz, yorgunsanız, mutlaka izleyiniz. İzlediğim diğer komedi filmlerinde gördüğüm bir özelliğe bu filmde de rastladım. Bu özellik büyük oyuncu olmanın getirdiği bir özellik. Brad Pitt gibi dev bir oyuncu, bu filmde inanılmaz yüzeysel ve tabiri caizse "karizma sıfırlayan" bir rolü oynuyor. Fakat bir role bu kadar mı hayat verilir. Bir aktör bu kadar mı komplekssiz olur! Ülkemiz jönlerine bakıyorum da, nedendir bilinmez kalıplarının dışına bir türlü çıkamıyorlar. Halbuki alın, Brad Pitt örneği karşılarında. Adamda sıfır kompleks! "Ben karizmatiğim, yakışıklıyım, seksiyim... Bana adam gibi roller verin. Kızlar bana hasta olsun!" düşüncesi adamda hiç yok. Adam "her tip rolü oynayamalıyım"ın peşinde. Ya da o kadar aşmış ki, bruları kendisine sormuyor bile...

Neyse ne! Bence John Malkovich ve George Clooney'den daha çok konuşulmayı hak ediyor bu rolüyle Brad Pitt. Helal olsun. Bu performansı izlemek için, sırf bunun için, Burn After Reading izlenir!

Dip not: Şu yukarıda fotoğraflarını koyduğum kareye belki saatlerce bakıp güldüm. O sahneyi bilmem kaç kere baştan izleyip gülmekten katıldım. Bir adam, burnuna silah dayanmışken bu kadar aptal bir sırıtış atabilir mi? Koskoca Brad Pitt, vay be! Helal olsun!

Everything You Always Wanted to Know About Sex * But Were Afraid to Ask







Bir kitabın ilk cümlesi çok önemlidir. Tıpkı bir filmin isminin önemi gibi. Şu isme bakar mısınız? Hani "oğlum/kızım, birayı dilinin altına alark içtiğin vakit daha çok kafa yapıyormuş!" gibi cümleler vardır ya, duyduğumuzda pek itibar etmemiş gibi dururuz ama içten içe fena halde meraklanırız, acaba doğru mu diye, işte Woody Allen'ın bin dokuz yüz yetmiş iki yılında beyaz perdeye uyarladığı filmin adında da böyle, merak uyandıran garip bir tat var. Seks hakkında bilmek istediğiniz, fakat hep sormaya korktuğunuz her şey... Nasıl? Merak uyandırıcı, değil mi?

Yaklaşık bir yıl kadar evvel bahsetmiş ablam anneme bu filmden, behsedişinden kısa bir süre sonra da annem bana anlatmıştı filmin bir kaç sahnesini, kıkır kıkır gülerek... "Bu filmi acaba bulabilir miyiz?" demişti akabinde.

Buldum ve annemin İstanbul'a gelişi şerefine kendisine izlettirdim.

Bir kere sinemayla ilgilenen bir arkadaşımın Woody Allen filmleri hakkında yaptığı bir yorumu hatırlıyorum, demişti ki; "Woody Allen filmlerine karşı hep bir önyargım vardır... Filmlerinde o kadar yoğun diyaloglar var ki; cümleleri algılamaya çalışmaktan filmi izlemeye vakit bulamıyorum!". Sanırım dostum haklıydı. Misal Vicky Cristina Barcelona örneğinde bu yoğun diyaloglardan bahsedebiliriz. Ya da Annie Hall'da... Nitekim bahsedeceğim yakında!

Fakat bu film sıradan bir Allen filmi değildi. Bir kere David Reuben'in aynı adı taşıyan kitabından uyarlama. Yani, tam anlmaıyla bir Woody Allen fikri olduğunu kimse söyleyemez.

Film yedi soru başlığıyla anılan bölümlerden oluşuyor. Kitapta da bu böyle.
  1. Do aprohodisiacs work?
  2. What is sodomy?
  3. Do some women have trouble reaching orgasm?
  4. Are travesties homosexuals?
  5. What are sex perverts?
  6. Are the findings of doctors and clinics who do sexual research accurate?
  7. What happens during ejaculation?
Her bir sorunun çok ilginç cevapları var. Hepsi izlenmeye değer. Ya da daha doğrusu ben ilki dışında her soruya çok komik cevaplar verildiğini düşünüyorum. Hele ki "what happens during ejaculation?" bölümü, tam anlamıyla bir başyapıt. Eğer bir erkeğin erekte olması esnasında içinde neler yaşadığını daha komik ele almış olan bir babayiğit varsa çıksın karşıma. Bu kadar komik yapılamazdı herhalde. Zaten, filmin en ilgi çekici yeri belki de bu kısmı.

Woody Allen, filmin birçok bölümünde oynuyor. Film birbiriyle tamamen alakasız bölümlerden "kısa filmlerden" oluştuğundan, bu bir problem yaratmıyor. Woody Allen'ın pek iyi bir oyuncu olduğunu sanırım kimse söyleyemez, ama bu filmde görmemiş olsak da senaristliğini ve de yönetmenliğini yabana atamayız.

Sanırım onu ekranda görmek, inanılmaz derecede hoşuma gidiyor, rahatlıyorum!

The Life Aquatic with Steve Zissou



The Life Aquatic with Steve Zissou, Ukde Sineması'nda izlediğim ilk komedi filmi. Gelmiş geçmiş, bence en iyi komedi aktörlerinden bir tanesi Bill Murray'dir. What About Bob? (1991) çocukluğuma dair hatırladığım "şeylerden" biridir, bırakın hatırladığım filmlerden biri oluşunu. Oradaki o can alıcı performans yine aynı kişiye, Bill Murray'e aittir.

Gece, izlemek üzere bir komedi filmi ararken oyuncular arasında Bill Murray'i görür görmez seçtiğim film oldu The Life Aquatic with Steve Zissou, fakat tehlikeli bir film seçmişim de haberim yokmuş. Filmin yönetmeni Wes Anderson...

Wes Anderson, nasıl olmuş da Oskar kazanmış? sorusunu defalarca sormak gerekir; çünkü filmleri son derece derindir ve akıcı değildir. Yani pek Oskar jürisinin ilgisini çekmez. En azından ben öyle düşünüyorum. Şimdi açık konuşmak gerekirse pek de filmini izlemedim. Hatta yönetmenin izlediğim ilk filmiydi The Life Aquatic with Steve Zissou. Ama daha evvelden Anderson'un Hotel Chevalier diye bir kısa filmini izlemiştim ve adamın ne tarz filmler yaptığını biliyorum.

The Life Aquatic with Steve Zissou filmi boyunca gözlerimi kapamamak için kendimi zor tuttum. Kabul; film belirli bir film izleyicisine hitap ediyor. Yine kabul; her ülkenin mizah anlayışı farklıdır. Fakat bu kadar da yavaş olunamaz. Film boyu bir iki yere, kendimi zorlayarak, güldüm, hepsi bu.

Bir de siz deneyin bakalım. Haklı mıyım, yoksa sizin üzerinizde farklı bir etki bırakabildi mi film...

Son olarak; oyuncu kadrosuna diyecek yok. Bill Murray'in yanı sıra Owen Wilson, Cate Blanchett.. gibi isimlerde filmde yer alıyorlar. Üstelik burada övgüye değer bir olay daha var. Her iki önemli oyuncu da, çok sıradan rolleri kabul etmişler, hatta kendilerini biraz rezil etmeyi bile göze almışlar. Bu konuda film saygıyı hak ediyor.

Biraz Kusturica havası, biraz belki Burton... Film boyu garip yerlerde gitar çalan adam ise, bence asıl komedinin temelini oluşturuyordu. Özet: absürd bir komedi.

Synecdoche, New York



Orhan Pamuk'un bu kitabının bir kaç bölümünü, lisede, edebiyat dersinde inceleme fırsatı bulmuştuk. Çok iyi hatırlıyorum; hocamın romanın ilk bir kaç bölümünü okuması için bir arkadaşımızı görevlendirmişti ve o arkadaşımız okumaya başladığı anda, kitabın ilk cümlesini -yukarıdaki cümleyi- okuduğu anda hocamız arkadaşımızdan durmasını rica etmiş ve sınıfa, bize sormuştu: "hiç böylesine iddialı bir cümleyi size kurdurtacak kadar sizi etkilyen bir kitap okudunuz mu?"

Kimseden ses çıkmamıştı... Bir-iki kişi ortaya kitap adları atmaya gayret etmişlerdi, fakat belirli bir cümle kurulamamıştı "evet, oldu... şudur;.........." gibi.

Gerçekten de fazla iddialı. Kabul ediyorum... Bu sebepten belki bir küçük değişikliğe gitmeliyim cümlemde... Mesela şu "bütün" kelimesi, benim kulağımı tırmalıyor. Şunu en iyisi... Ne desek? Bulamıyorum. En iyisi sanırım bu kelimeyi silip, atmak!

Tamamı nasıl duruyor bakalım:

"Bir gün bir film izledim ve hayatım bir parça değişti"

"Bir parça" kısmı son anda ağzımdan çıkıverdi. Yakıştı bence. Kabul, cümle biraz ağırlığını yitirdi ama unutmayalım ki; hiç bir Ukde Sineması yazımda bu denli iddialı bir cümle kullanmamıştım. Bu bir ilk ve emin olun, bu ilki hak edecek bir filmdi Synecdoche, New York.

Filmin isminden başlayalım.

Bildiğim kadarıyla Synecdoche kelimesinin türkçesi "kinaye"... Zaten buradan seyirci tedirgin olmaya başlamalı...

Bir ikinci tedirginlik duyulması gereken nokta ise; filmin yönetmeninin Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Being John Malkovich gibi başyapıtların Oskar ödüllü senaristi Charlie Kaufman oluşu. Hatta bu film; deneyimli "senaristin" ilk "yönetmenlik" denemesi!

Kaufman, proje olarak içinde yer aldığı tüm filmlerde bir farklılık yaratmayı bilmiştir. Synecdoche, New York'te da bunu fazlasıyla başarmış.

Filmin başrol oyuncusu ise çocukluğundan beri yakından takip ettiğim bir aktör. Hani Scent of a Woman filminin en can alıcı sahnesinde Al Pacino, prestijli lisenin konferans salonuna girer ve film boyu kendisine yardım eden genç çocuğu kurtarmaya yönelik dev bir konuşma yapar ya. Hani o sırada, çocuğun başının belaya girmesinde payı olan ve Al Pacino'nun tam karşısında oturan bir diğer sarışın çocuk vardır ya, masum bir ifade vermeye çalışır telaş dolu gözlerine... İşte o çocuk, o zamanlar yirmi beş yaşındadır ve geleceğin en parlak aktörlerinden biri olacağını derinden hissettirir. Bu gencin adı: Philip Seymour Hoffman'dır. Kendisini Capote'den de hatırlayabiliriz.

İşte bu muhteşem aktör, sanırım en sevdiğim aktörler listesine dördüncü sıradan girebilir. Üstelik çok da genç, altmış yedi doğmlu. Bir aktör için oldukça genç sayılabilecek bir yaşta.

Filme geri dönersek, elbette ki bu iki sebepten ötürü hayatımda bir parça değişikliğe yol açmadı. Daha derin sebepler var. Mesela konu.

Film biraz sıradan başlar. İlk dakikalarında sizi hiç zorlamayan ve zorlayacağa da benzemeyen bir film portresi çiziyor S, N.Y. Basit bir film izlenimi demiyorum, dikkat! Zorlamayan bir film diyorum.

Fakat her basit çocuk masalında da olduğu gibi, bu filmde de bir "l'element perturbateur" var ve bu filmde de değişikliklere sebebiyet veren nokta: Philip Seymour Hoffman'ın traş olduğu anda musluk borusunun, büyük bir basınçla beraber patlaması ve Hoffman'ın kafasına isabet etmesi.
Hoffman doktora pek tabii gider, ancak hasar anlaşılan kalıcıdır. "Anlaşılan" diyorum, çünkü film boyu kimse Hoffman'a, kafasına isabet eden musluk borusunun yol açtığı hasarın kalıcı olup olmadığı hakkında bir bilgi vermiyor. Hiç bir doktor kendisini bu konuda yeterince bilgilendirmiyor. Hastalığın adını dahi bilmiyoruz. Ne adını, ne de hastalığın Hoffman'ı öldürüp öldürmeyeceğini, hiç bir şeyi...

Bununla birlikte (bu hastalık sebebiyle demek istemiyorum; çünkü bence film bu konuda açık bir kapı bırakıyor) Hoffman'ı karısı, çocuğunu da yanına alarak terk ediyor. Almanya'ya gidiyor. Zaten kadın, Hoffman'ın ilgilendiği sanat dalıyla, Hoffman'ın ne yapmak istediğiyle, tiyatroyla pek de ilgili değil. Kendisi de bir sanat dalıyla uğraşıyor ve Hoffman'ın işini, tiyatroyu pek kaale almıyor. Hoffman'ın yani Caden'ın karısı Adele (Catherine Keener) "micropainting" adı verilen ve tam anlamıyla türkçesini bulamadığım bir çeşit resim sanatıyla ilgileniyor. Micropainting için, çok ufak resim sanatı da denebilir, sanırım.

Dikkat edin, Adele sıradan bir ressam değil, bir müzisyen de değil, bir sporcu hiç değil, kendisi evet, bir ressam ama yaptığı resimler çok olağandışı... Ve bence bu bile, başlı başına çok enteresan, filme bir hava katmış.

Adele, Almanya'ya gittikten sonra bir daha Caden'la pek görüşmek istemez. Önceleri kendisini boşlar, bir süre sonra da kendisini hayatından tamamen çıkarır.

Caden'ın kızı Olive'in sesi gittikçe olgunlaşır ve olgunlaştıkça Alman aksanı kazanır. Bu detay bile iyi düşünülmüştür. Bir noktaya açıklık getirmek gerekirse, filmin bir çok yerinde Hoffman'ın yani Caden'ın hayallerini izliyoruz. Bu sebepten, Olive'in sesinden bırakın haberdar olmayı, gerçekten Olive var mı onu bile anlayamıyoruz.

Adele, Almanya'ya gittikten sonra, fevkalade zengin ve sükse sahibi oluyor. Ama Caden da öyle...
MacArthur Foundation'ı (“genius” grant) kazanıyor Caden, tiyatro yönetmenliğindeki başarısıyla. Ve oradan, ödül olarak aldığı yüksek miktarda parayla da dev bir tiyatro kuruyor, bir film stüdyosu gibi... Ve o film stüdyosunun içerisine bir dev sahne kuruyor. O sahneye de onlarca oyuncu diziyor. Amaç; Caden'ın yaşadığı yalnızlığı, evlat hasretini, kadınına duyduğu özlemi, karısının yerine hayatına giren kadınları, tiyatro başarısını, hastalığını, buhranını ve eğer tüm bunlar bir yalandan ibaretse, o yalanı sahnelemek!

İşte bu fikir bile muhteşem! Sadece bu fikir bile fevkalade!

Büyük cast aşamasında şoke edici bir olay daha yaşanıyor... Film boyu Caden'ın bulunduğu birçok sahnenin arkaplanında yeralan bir adam, tam on yedi yıllık takibin ardından Caden'ın karşısına çıkıyor ve şu cümleleri sarf ediyor:

Takipçi Adam: I don't have a resume, or a picture. I've never worked as an actor.

Caden Cotard: Good. Tell me why you're here.

Takipçi Adam: Well I've been... I've been following you for twenty years. See, I knew about this audition because I follow you. And I've learned everything about you by following you. So hire me. And you'll see who you truly are. Peek-a-boo. Okay... Hazel, I don't think we need to talk to anyone else, this guy has me down. I'm going to cast him right now. And then maybe you and I can get a drink and then maybe we can figure out this thing between us. Why am I crying? Because I've never felt about anybody the way I feel about you. And I want to fuck you until we merge into a Camure, a mythical beast of penis and vagina, internally fused, two pairs of eyes that look only at each other, and lips, never touching, and one voice that whispers to itself.

Caden Cotard: Okay, you got the part.

---
Tüm hayatınız boyunca birinin sizi, günün birinde sizi sahnede oynamak için takip ettiğini bir düşünsenize!

İşte film bu tip muhteşem fikirlerin bir çeşit buluşması.

Gönlüm analiz etmeye, kendimce analiz etmeye devam etmek istiyor ama bu filmi henüz izlememişlerin ağzına bir parmak bal çalmakla yetinmek, amacıma daha doğru bir hizmetmiş gibi geliyor.

Son söz: Synecdoche, New York bu yıl izlediğim en güzel filmdi.

Inglourious Basterds




İkinci Dünya Savaşı’nda, tamı tamına 58.000.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu rakamın yüzde 48’i sivil… Gestapo kamplarından, ya da yapılan çeşitli işkenclerden bahsetmeye, zannedersem gerek yok.

Peki ya sonuç?

“İstila edilen Berlin'de; Hitler, eşi Eva Hitler (Eva Braun) ile yeraltı sığınağında (Führerbunker) 30 Nisan 1945 günü intihar etti.” – Vikipedi…

Hepsi bu mu? Yani bu kadar zeval, bu kadar derin yaralar… Hepsinin sonucunda bir insan ve yandaşlarının en üst düzey olanlarının çoğunun cezası bu mu? Bir intihar… Rahat ve bilinçli… Sevdiklerini son kez öperek, onlarla vedalaşma zamanı bularak… Hatta belki de, pek fazla acı hissetmeden… Bu kadar basit mi?

OLMAMALI!

Bir film yapmalıyım! Ve tıpkı Orhan Pamuk’un dediği gibi “gerçeklere, ancak onları değiştirdiğim zaman katlanabiliyorum” felsefesine bağlı kalarak, tarihi kendimce değiştirmeliyim! Hitler’e farklı bir son yazmalıyım! Ancak bu, benim gönlümü rahat ettirebilir!




Demiş olmalı Tarantino, Inglourious Basterds filminin senaryosunu yazmaya koyulmadan evvel. Çünkü; film başından sonuna kadar tamamen “intikam” kokuyor. Naif ama derin bir intikam!

Ukde Sineması’nda izlediğim ilk Tarantino filmi, ilk Brad Pitt filmi aynı zamanda. Kafayı dağıtmaya ve rahatlamaya birebir… Bu kadar acımasızca sahnelerin bulunduğu bir filmi izlerken “oh ulan, iyi olmuş!”, “beter olsunlar!” gibi cümleler kuracağım aklıma gelmezdi. Ama konu nazilerdi. Konu işkence gören Hitler’di… Kafaları kesilen nazileri görmekti bana zevk veren. Ve hiç fena bir şey değil bu his…

Tarantino’nun amaçlarına ulaşması, benim ve filmi beraber izlediğim ailemin, vahşet sahnelerine verdiğimiz tepkilerden anlaşılıyordu. Hepimiz ne kadar da hınç doluymuşuz meğer.

Filmin sonu geldiğinde, ekrana yansıyanların gerçeklerden uzak olduğunu gördüğümüzde, hiç itiraz etmedik. “Yahu burada bir hata var” demedik. Aksine, yüksek dozda heyecan duyduk.

Bir “sinema filmiyle”, belki de, Hitler’i cezalandırmış olduk. Gerçeklerden uzaklaşıp, hayal ettiğimize eriştik. Bence de zaten, sinemayı güzelleştiren bu.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Chloe



Geçtiğimiz yıl vizyondayken izleme fırsatı bulamadığım filmlerdendi Chloe. Dürüst olmak gerekirse afişini gördüğümde içimde herhangi bir “izlemem gerek!” hissi uyandırmamıştı.

Film bir doktorun, kocasının kendisini aldattığını hissetmesiyle başlar. Doktor, kuvvetle şüphelendiğinden emin olmak için bir fahişe kiralar ve onu kocasının üstüne salar. İşte ne olursa o anda olur.

Filmin devamını söylemek çok isterdim, ama söylemeyeceğim, izleyecek olan izlesin. Basit bir seks filmi değil, her ne kadar kimisine öyle gözükse de… Tam tersine, insanın içinde kalan duyguları zapt etmesinin güçlüğüne dokunan, Freudyen bir noktası dahi var.

Filmi izledikten sonra, Julianne Moore’un nasıl olur da bu filmle Oscar’a aday olamadığını uzun süre düşündüm. Başarılı bir performanstı oysa.
Eğer filmi tek başınıza izliyorsanız, filmin birçok yerinde “ah, aptal kadın!” diyeceksiniz, eğer yalnız değilseniz de muhtemelen bu cümleyi etrafınızdakilerin söylediğini duyacaksınız.

Bir Ahmet Altan-Aldatmak, ya da Unfaithful kokusun filmde var. Bundan kastım; başrol oyuncusu doyumsuz bir kadın, her şeyi var olmasına rağmen yine de muhteşem bir cesareti olan şu kadınlar var ya, işte onlardan. Bu cesareti bir ailenin neredeyse parçalanmasına yol açıyor. Kimse bunun aksini iddia etmesin, çünkü kimseye son sahneyi ve kadının kafasındaki objeyi hatırlatmak istemem…

The Reader-Okuyucu



Filmler maalesef izlenme sıralarına göre değiller… Bu sebepten ilk aklıma gelenle başlıyorum:

“the reader”

Film, eski bir kadın Nazi gardiyanın hayatını anlatıyormuş gibi yaparak, aslında eşi benzeri olmayan bir merhamet duygusunu işliyor. Demek istediğim, yorumumun ilerleyen satırlarında belirginleşecektir.

On altı yaşında olan bir genç çocuk, bir eski Nazi gardiyanıyla cinsel ilişkiye girer. Hem çocuğun yaşı itibariyle, hem de Nazi gardiyanın çocuğa karşı olan yaklaşımı sebebiyle, çocuk Nazi gardiyana âşık olur. Bu bir problem değildir çünkü Nazi gardiyan; yani Hanna Schmitz-Kate Winslet, genç çocuğa; yani Michael Berg-David Kross, istediği her şeyi vermeye razıdır. Fakat Winslet, çocuğun tüm bu cinsel beklentilerini karşılaması karşılığında kendisinden tek bir şey bekler; o da kendisine kitap okuması.

Bu aslında filmin bize yansıtmak istediği merhamet duygusunun ilk elle tutulur, gözle görülür belirtisidir. Bir Nazi düşünün, binlerce kişinin katline sebep olmuş, bir çocukla yasak bir ilişkiye giriyor ve tek beklentisi kendisine kitap okunması.
Bu detay ilgimi çektiği anda içimde korkunç bir önyargı beliriverdi. Kendi kendime şu soruyu sordum:

-“Acaba bu Oscar adayı film bize Nazilerin aslında içlerinde çok naif olduklarını mı söylemeye çalışıyor?”.

Film ilerledikçe bu belirtiler devam etti.

Ve ben bu soruma tam anlamıyla cevap bulamadan film bitti.

Aklımda kalanlar:

-Film boyu rezalet bir makyaj izledim. Bilhassa Kate Winslet’ın yaşlanmış halini görünce Türk yapımlarla bir daha dalga geçmeme kararı aldım.

-Kabul etmeliyim ki; çocuğun kasetler boyu, kitap okuyuşunu izlemek ve de onları alan Kate Winslet’ın kasetleri dinleyerek okumayı ve yazmayı öğrenmesinin mümkün olup-olmayacağını, biraz da kıskanarak, düşünmek hoşuma gitti.

-Kate Winslet’ın o sarkık göğüsleri ve çekicilikten son derece uzak vücudunu görmek beni hiç, ama hiç mutlu etmedi.

-Çocuğun ettiği şu laf,” I'm not frightened. I'm not frightened of anything. The more I suffer, the more I love. Danger will only increase my love. It will sharpen it, forgive its vice. I will be the only angel you need. You will leave life even more beautiful than you entered it. Heaven will take you back and look at you and say: Only one thing can make a soul complete and that thing is love.”, bana biraz ucuz geldi…

Filmin ana noktası:

Acaba, o kamplarda, Nazi felsefesine inanmayanlar da görev aldılar mı? Eğer aldılarsa sanırım en acısı onlarınki olmalı. Düşünsenize; eğer bir idealiniz varsa, o ideal uğrunda mutlu ölürsünüz. Ama eğer inanmadığınız bir şeyin uğrunda savaştıysanız ve hatta inanmadığınız o şeyin uğrunda öldüyseniz, işte durum o zaman can sıkıcı hala gelir. Kate Winslet, işte bana bu kaza kurbanlarından biri gibi geldi… Hepsi bu.

Muhteşem Dönüş


Uzun bir aradan sonra, Ukde Sineması tekrar hayatıma girdi. Geçen aylarda, daha doğrusu; sinemayı ilk kurduğum zamanlarda her gece neredeyse iki film izliyordum yakın arkadaşım Buğra ile birlikte. Fakat maalesef; son zamanlarda yaptığım uzun süreli tatiller ve yurtdışından gelen misafirlerimle ilgilenmem sebebiyle Ukde Sineması’na kısa süreli bir ara vermek durumunda kaldım.

Bereket; henüz başladığımız şu eylül ayıyla birlikte sinema hayatıma tekrar, hem de kendi imkânlarımla, girdi.

Geçen hafta, şehir dışında çalışan annem, uzun bir aradan sonra evime geldi. Onu görmeye gidişlerimde, ya da ailemin diğer fertleriyle yaptığım herhangi bir konuşmada, kesinlikle ama kesinlikle Ukde Sineması’ndan bahsetmedim. Blogumdan haberdar olduklarıyla kalmışlardı ve yüce bir merak besliyorlardı benim burada, İstanbul’da neyin peşinde olduğuma dair. Her bana bu konu hakkında soru sorduklarında, kendilerine yetersiz cevaplar veriyor cümlelerimi şöyle bitiriyordum:

-“…buraya gelince görürsün nasıl bir şey, Ukde Sineması…”

Sonunda bu fırsat elime geçti ve beni ziyarete gelen anneme bir film izletme, düzeltiyorum; “kendi sinemamda bir film izletme” imkânına eriştim, şerefine nail oldum…

Ben “bitti” diyene kadar tüm yorumlar annem ve babamla yani; ailece izlediğimiz filmlere dair yorumlarımdır.
Dip not: Eğer kendilerini ikna edebilirsem, buraya onların da, izlediğimiz filmlere dair görüşlerini aktarmak istiyorum.